M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Savaşa Her Zaman Hazır Olun!

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!..

Hacc-ı ekber diye tabir edilen haccın, Arafat'a çıkışın Cuma gününe gelmesinin 70 kat daha sevaplı olduğu bildiriliyor.

Bayram oldu, bayram sevindirici bir olay... Hacca gidenler için hac da sevindirici bir olay... Hacc-ı ekber olması ayrıca sevindirici... Ama yeni bir yıla girmeye az kalmış olan şu sırada, en üzücü olay şüphesiz ki Kosova'daki cinayetler, katliamlar, gaddarlıklar, zalimlikler... Maalesef biz ne kadar sakin, mazlum, mâsum olsak da bazıları canavar yaratılışlı insanlar...

Üstelik eskiden kendilerine iyilik yaptığımız, hayatlarını bağışladığımız, himaye ettiğimiz, güçlü kuvvetli olduğumuz zaman yüzyıllarca dokunmadığımız insanlar... Şimdi Kosova'da, Balkanlar'da kardeşlerimize, geçtiğimiz yıllarda Bosna'da yaptıkları gibi büyük zulümler yapıyorlar. Köyleri yıkıyorlar, televizyon sahnelerinde bakıyorum; ağlayan çocuklar, kadınlar, ihtiyarlar, aciz, zavallı, mazlum, mâsum insanlar... Çok üzülüyorum.

İslâm'da en önemli vazifelerden birisi de cihattır. Cihadın ne kadar önemli ve ne kadar gerekli olduğu anlaşılıyor. Çünkü zulüm yapan, zulmü seven, haksızlığı göz göre göre, bütün dünyaya meydan okurcasına yapan zalim insanlar çok! O zaman Allah rızası için birilerinin bunlara karşı çıkması ve "dur" demesi icap ediyor. O da işte cihat dediğimiz olay...

Bu bakımdan, "Allahu Teâlâ hazretleri mazlumları korusun, kurtarsın!" diye dua ederek cihatla ilgili bazı hadîs-i şerîfleri nakledip sohbetimi cihat üzerine yapmak istiyorum.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in, İbn Ömer radıyallahu anh'ın rivayet ettiği bir hadîs-i şerîfi şöyle.

Le-mevkıfün fî sebîlillâhi lâ yüsellü fîhi seyfün ve lâ yut'anü fîhi bi-rumhin ve lâ yürmâ fîhi bi-sehmin efdalü min ibâdeti sittîne seneten lâ yu'sallâhu fîhâ tarfete aynin.

Bu ilginç hadîs-i şerîfin mübarek metni böyle. Mânası;

Le-mevkıfün fî sebîlillâh. "Allah yolunda bir duruş..."

Harp olacak yerde, harp sahasında, meydanında veyahut askerî bir mıntıkada şöyle bir duruş... Muhakkak ki Allah yolunda cihat etmek için askerî amaçla, mazlumları ve hakkı korumak, zulmü, şeytanlığı, küfrü, şirki izâle etmek için, cihat için durmak...

Lâ yüsellü fîhi seyfün. "Ama bir kılıç çekilmeden..."

Yani düşman karşımızda yok ki bir kılıç çekilsin.

Ve lâ yut'anü fîhi bi-rumhin. "Mızrakla düşmana saldırılmadan..." Ve lâ yürmâ fîhi bi-sehmin. "Veya daha uzaktaki düşmana ok atılmadan bir duruş bile..." Efdalü min ibâdeti sittîne seneten. "Altmış sene ibadetten daha faziletlidir." Lâ yu'sallâhu fîhâ tarfete aynin. "İçinde bir göz yumup açıncaya kadar Allah'a isyan, günah, mâsıyet işlenmemiş, mâsum ve ibadetle geçen altmış yıl."

"Kılıç veya mızrak çekilmemiş, ok atılmamış bile olsa, Allah yolunda bir duruş, hiç Allah'a isyan edilmeden geçmiş altmış yıllık ibadetten daha hayırlıdır."

Bir de savaşılırsa, savaşta şehit olunursa doğrudan doğruya cennete girilir. Altmış yıllık ibadetten daha hayırlı; sadece bir duruş... Daha savaş olmadan bekleniyor, olmayabilir de... İslâm'da duruş bile bu kadar sevaplı... Onun için cihadın çok büyük sevabı, önemi, yeri ve gereği var.

"Yurtta sulh, cihanda sulh!" demiş, eski kaybettiğimiz toprakların acısını sinemize çekmiş, bağrımıza basmış, gözyaşlarımızı içimize akıtmışız. Zulmü, "Tamam, oldu, bitti." diye kabul etmiş, ses çıkartmamışız. "Sulh arıyoruz." demiş ve eski düşmanlarımıza el uzatmışız.

"Tamam, barışalım ve bundan sonra sulh, sükûn içerisinde yaşayalım!" demişiz ama adamlar fırsat bulunca, eline bir imkân geçince mâsum, yaşlı, cahil, zavallı, ellerinde silah ve imkân olmayan, kasten geri bırakılmış halklara nasıl hunharca saldırıyorlar!? Nasıl öldürüyorlar!? Savaş kurallarını da ihlal ederek, uluslararası kuralları da çiğneyerek neler yapıyorlar!?

Demek ki cihat lazım! Cihattan korkmamak ve cihadı da kesmemek lazım! Cihada hazır olmak lazım!

"Cihat artık kalktı, cihat yok!" gibi bir düşünce çok yanlış, dünya da o noktaya gelinmiş değil. Maalesef, siz ne kadar mazlum, ne kadar haklı, ne kadar kibar olsanız, bazıları canavarlık yapıyorlar. Onun için cihat, dünya üzerinde kıyamet kopuncaya kadar bir şerefli ibadet olarak mevcut olacak.

Başka bir anlatımla İbn Ömer radıyallahu anh'ten bir hadîs-i şerîf daha var.

Sâatün fî sebîlillâh hayrun min hamsîne hacceten. "Allah yolunda bir saatlik geçen bir zaman, elli hacdan daha hayırlıdır."

Burada bir şeyi açıklamak lazım:

Peygamber Efendimiz'in başka hadîs-i şerîflerinden aldığımız bilgilere göre, insanın boynuna hac farzsa, hac daha sevaplı bir ibadet oluyor. Farz haccı îfâ etmişse, o zaman cihat daha sevaplı oluyor.

"Allah yolunda bir saatlik bir duruş, elli hac yapmaktan daha hayırlıdır." diye bildiriliyor.

Onun için tarih boyunca ecdadımız, yaşadıkları diyarları bırakmışlar, aileleri ile helalleşmişler, vedalaşmışlar; bu sevapları kazanmak için Allah yolunda insanları doğru yola çekmeye çalışmışlar. Amaç böyle! İlle çarpışmak değil… İlk önce insanlara hak söyleniyor. Hakkı kabul ederse; tamam, pekâlâ... O zaman onların korunması da üzerine alınıyor, devletin vazifesi oluyor.

Hatta devlet bir ara Bizanslılar'la hudut meselelerinde, çarpışmalarda bir şehri almış. Fakat sonra askerî bir sebeple geri çekilmek icap etmiş. Şehirden topladıkları vergileri hıristiyan ahaliye iade etmişler:

"Alın bunları!"

"Niye?"

"Biz bu vergiyi aldık. Vergiyi alınca sizi korumak boynumuzun borcu, vazifemiz oldu. Ama şimdi koruyamıyoruz. Binâenaleyh vergileri geri alın!" diye topladıkları vergileri adamlara geri vermişler.

Ne kadar temiz niyetlerle yapıldığını gösteren bir şey!

Bu hususta yine Buhârî'de, Müslim'de, sahih kitaplarda hadîs-i şerîfler var.

Gazvetün fî sebîlillâh ev ravhatün hayrun mine'd-dünyâ ve mâ fîhâ. "Allah yolunda bir sabah seferi veya akşamleyin bir hareket, bir sefer, bir yürüyüş; dünyadan ve dünyanın içindeki her şeyden daha hayırlıdır."

Müslüman cihadı Allah rızası için, Allah'ın dinini insanlara öğretmek için yapıyor. Kabul ettiği zaman cihat olmuyor, düşman saldırdığı zaman veyahut hakkı kabul etmeyip temerrüd ettiği zaman oluyor.

Bir keresinde kabileler isyan ettiler, müslümanlara zulmettiler, karşı geldiler, tekrar tekrar saldırdılar. Sefer hazırlanmış, ordu hazırlanmış sefere gidecek..

Bir müslümanın anlayışına bir de yirminci yüzyılda karşımızda olan savaşlardaki hunharlıklara bakın! Müslümanların ne kadar farklı olduğunu, İslâm'ın ne kadar güzel olduğunu, savaşta bile ne kadar farklı olduğunu görün diye, Ebû Dâvud'un, Enes radıyallahu anh'ten rivayet ettiği hadîs-i şerîfi okuyorum.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki.

İntalikû bismillâhi ve billâhi ve alâ milleti Resûlillâh, lâ taktilû şeyhan fâniyan ve lâ tıflan ve lâ sağîren ve le'mraeten ve lâ tegullû ve dummû ganâimeküm ve aslihû ve ahsinû, innallâhe yuhibbü'l-muhsinîn.

Peygamber Efendimiz savaşa giden bir orduya ne nasihatlerde, tavsiyelerde bulunmuş, bakın:

İntalikû. "Gidiniz, yolunuz açık olsun, buyurun!" diye uğurluyor.

Gidiniz ama...

Bismillâhi. "Allah namına, Allah'ın adıyla, besmeleyle gidiniz!"

Çünkü âlemlerin Rabbi Allah'ın emri olduğu için küfürle, şirkle, zulümle, haksızlıkla, yalanla, dolanla mücadele için, asil bir vazife için gidiliyor.

Bismillâhi. "Allah'ın adını anarak, Allah'ın namıyla..." Ve billâhi. "Ve Allah'a dayanarak, tevekkül ederek, Allah'la beraber, Allah sizin yanınızda, siz Allah yolunda olarak..Ve alâ milleti Resûlillâh. "Ve Resûlullah'ın -yani kendisi Muhammed-i Mustafâ- tebliğ ettiği din üzere..."

Millet, burada din mânasınadır.

"İslâm dini üzere buyurun. Bunları unutmadan, ana fikriniz bu olarak sefere başlayın!"

Lâ taktilû şeyhan fâniyan. "Yaşlı, ihtiyar bir kimseyi asla öldürmeyin!"

Çünkü yaşlı, zaten savaşamayacak. Ama şimdi bakıyorsunuz, takır takır öldürüyorlar.

Ve lâ tıflan. "Çocuğu öldürmeyiniz!" Ve lâ sağîran. "Küçükleri öldürmeyiniz!" Yani, "Ancak savaşma suçunu işleme durumunda olan, size karşı çıkan, sizinle savaşanlarla savaşın!" demek...

Ve le'mraeten. "Kadına da bir zarar vermeyiniz, öldürmeyiniz!"

Sadece hakkı kabul etmeyen, hakkı kabul etmemek için silahı almış ve direnmekte olan insanla mücadele edecek.

Ve lâ tağullû. "Savaş esnasında, sefer esnasında topladığınız, elinize geçen altın, gümüş, para, mal... gibi şeyleri kendi cebinize, şahsî paranız olarak koymayınız!"

Bu, çalmak sayılıyor, çalma gibi oluyor. Gazi, oradan buradan yüzük, küpe, altın vesaire toplayıp cebine koymaz.

Ne olacak?

Peygamber Efendimiz;

Ve dummû ganâimeküm. "Ganimetlerin hepsini bir yere toplayın, orta yere yığın!" diyor.

Bundan sonra nasıl olacak?

Bütün toplanan değerler, paralar, eşyalar ortaya konacak. Bunun beşte biri devlete ayrılacak, beşte dördü de canını ortaya koymuş, bu hizmete koşmuş olan gazilere taksim edilecek. Ganimetlerin taksimi böyle oluyor. Beşte biri Allah yoluna ayrılıyor; beşte dördü de o savaşa bizzat katılan askerlerin, mücahitlerin arasında bölüştürülüyor.

Ve aslihû. "Islah ediniz, düzeltici olunuz."

İfsat edici olmayınız, mânasına gelir.

Peygamber Efendimiz'in, "Savaşı istemeyiniz, savaşı temenni etmeyiniz!" diye başka hadîs-i şerîflerde tavsiyesi var ama "Düşman karşınıza çıkıyor da ille sizinle savaşmak istiyorsa o zaman da kaçmayınız!" diyor.

Buradaki aslihû, "Sulhu tercih ediniz!" mânasına da olabilir; "Islah edici olunuz!" mânasına da olabilir.

Ve ahsinû. "Güzel davranınız, güzel hareket ediniz." İnnallâhe yuhibbü'l-muhsinîn. "Çünkü Allah güzel davranan kulları sever."

Bu hadîs-i şerîfi hafızanıza kelime kelime yazın! İşte müslüman mecbur kalır, cihat eder, savaşırsa, böyle asil savaşır. Tarihte böyle savaşmıştır. Geçtiği yerlerde üzüm bağlarından üzüm koparmışsa; sahibi korkusundan kaçmış, parasını üzüm kütüklerine bağlamıştır.

Muhterem kardeşlerim!

Şimdi Balkanlar'da diyorlar ki:

"Kosova'nın intikamını alıyoruz!"

Kosova'ya giden I. Murâd-ı Hüdâvendigâr, çok sevdiğim bir kahraman... Az bir kuvvetle oralara Allah'ın dinini yaymak için gitti. Kendilerine düşman olanlarla savaşmak için gitti. Çok büyük bir orduyla karşılaştı. El açtı ve;

"Yâ Rabbi! Eğer ben burada yenilirsem, bizim ordumuz yenilirse; bir daha buralarda Lâ ilâhe illallah denmez, sana ibadet edilmez. Şirk ve küfür hâkim olur. Ben bunu kendi canım, kendi şevketim, şânım için, kendi ülkemin hudutları genişlesin, hazinem artsın filan diye yapmıyorum. Benim canım feda olsun, ben şehit olayım ama İslâm ordusu muzaffer olsun..." diye dua etti.

Savaş kazanıldı. Kazanıldıktan sonra çadırda esirlerle konuşulurken, dertleri dinlenirken, beyanları, şikâyetleri konuşulurken; bir esir, bir yerine sakladığı hançerle aniden hükümdarın üzerine atladı. Etraftakiler de tutamadılar. Hükümdarı hançerledi, o da orada şehit oldu. Şehit olmayı zaten istemişti, Allah nasip etti.

Nâş-ı şerîfini, şehit bedenini getirdiler, Bursa'ya gömdüler. Çekirge camisinin karşısında güzel bir türbesi var. Bursa'ya gidenler, mutlaka onu bir Fatiha ile ziyaret etsinler, hayırla yâd etsinler!

Şehit olmayı istedi, "Benim canım feda olsun!" dedi ve sırf İslâm için, iman için, hak hâkim olsun diye çarpıştı. 1389'da yani altı asır önce Allah rızası için yapılmış bir şeydi.

Şimdi hunharca katliam ve ırk yok etme yapılıyor. "Arnavut ırkını yok edeceğiz." diye saldırıyorlar. Daha önce de Boşnaklar'ı kesmek için saldırmışlardı, o zaman Avrupalılar pek ses çıkartmamışlardı. Boşnak kardeşlerimiz epeyce bir şehit verdi. Bu sefer Arnavutlar'a saldırıyorlar. Arnavutlar eskiden beri orada olan bir millet. Osmanlılar gelince müslüman olmuşlar. Boşnakların da kendi ülkesi, onlar da dışarıdan gelmiş değiller.

Bunlar din savaşı yapıyorlar ve hunharca yapıyorlar. Aslında bunların din adamlarının, papazlarının bunlara insanlıktan bahsetmesi lazım!

"Hepimiz Hz. Âdem'in evladıyız. Bu inanç farklarını müslümanlar hoş görmüştür. Kendi ülkelerinde kiliselerin olmasına, başkalarının yaşamasına eski zamandan beri, peygamberlerinin zamanından beri bir şey dememiştir. Biz de biraz hazımlı olalım!" demesi lazım ama aksine papazlar kışkırtıyor.

Bu noktaya da dikkati çekiyorum ki bîtaraf insanlar bu iki davranışın ne kadar farklı olduğunu görsünler.

Bir bakıma da sözümü şuraya getirmek istiyorum. Yıllardır ben dergilerde yazı yazarken;

"Aman harbe hazır olalım, etrafımızda tehlikeler var!" diyordum. Bazıları bunu çarpıtıp;

"Bu hocaefendi isyan çıkartmak istiyor." filan diyordu.

Halbuki ben, "Atom bombasına bile sahip olmalıyız!" diyordum. "Atom bombası" demem gösteriyor ki yurt içinde bir şey düşünmüyorum, "Uluslararası alanda güçlü olmamız lazım, çünkü düşmanlarımız çok!" diyordum. Seziyordum, görüyordum.

Zaten benim o sözleri söylediğim sırada Bosna harbi başlamıştı. Onu zar zor kapattılar. Büyük telefât, büyük toprak kayıpları oldu. Kolu-kanadı kırık bir Bosna, o da yarısı ortaklık… Haklarının yarısını alabildiler, derken şimdi Arnavutlar'a saldırıyorlar. Yarın belki Bulgarlar'a, belki başka yerlere saldıracaklar... Çünkü her yere saldırdılar. Slovenya'ya saldırdılar; Almanlar desteklediği için orada yenildiler. Hırvatistan'a saldırdılar; İtalyanlar, Avrupa arkasında destek olduğu için orada da yenildiler. Ondan sonra Bosna'ya kastettiler. Bosna'da müslümanların yardımı az olduğundan, çok büyük zayiat oldu.

Müslümanlar kendi kardeşlerini koruyamıyorlar.

Sonra güneyde, kendilerinin kasten tahsilsiz bıraktıkları halklara, mâsum köylülere, -televizyonlarda görüyorsunuz- Arnavut kardeşlerimize saldırdılar. Halbuki özerk bir bölge... Kosova'nın uluslararası hukukta özel bir durumu var. Orada haksız yere neler yapıldığı görülüyor.

Allahu Teâlâ hazretleri, zalimleri bir gün yaptıklarına pişman eder, cezasını verir. Ama bizim hazırlıklı olmamız lazım! "Böyle zalimler saldırıverirse…" diye halkımızı da hazırlamamız lazım! Yalvarmak yakarmakla veya ümitsizlikle kolları iki tarafa bırakmakla olmuyor. Cenge hazır olmak, kuvvetli olmak gerekiyor.

O bakımdan Pakistanlı kardeşlerimizi takdir ediyorum. Atom bombası yaptılar, patlattılar. Hindistan da patlattı. Kıtalararası füzeler; onlar deneme yaptı, ötekiler de yapıyor. En iyi çare o... Düşmanın yaptığı bütün silahların aynını, daha iyisini yaparsan düşman saldırmaz. Ama zayıf gördü mü bütün gücüyle saldırıyor, kahramanlık taslıyor. İhtiyarların, çoluk çocuğun, kadınların üzerine ne kadar da acı olaylar oluyor. Televizyonda bize gösterilenler milyonda biri... Nice nice korkunç işler oluyor.

Allah mazlumlara yardım etsin, zalimleri durdursun.

Bu gibi olaylar dünya üzerinden kalksın, insanlar sulh ü sükûn içinde yaşasınlar. Ama savaşa da hazır olmamız gerekiyor. Çünkü kapımızın yanında, komşu ülkelerde olaylar cereyan ediyor. Bakarsanız, kasıtlarının biz olduğumuz anlaşılıyor. Bize vuruyormuş gibi bir hevesle, sanki Osmanlı'yı öldürüyormuş gibi, sanki Türkiye'ye saldırıyormuş gibi bir gayretle bu hunharlıkları yapıyorlar. Fırsat bulsalar saldırırlar. Ama belki Türkiye'nin gücü kuvveti yerinde diye saldırmıyorlar. Demek ki gücü kuvveti yerinde olmak lazım! Halkımızı da savaşa ve sivil savunmaya hazırlamamız lazım!..

Bir başka şey! Hatta en başta gelen soru:

Birinci Murâd-ı Hüdâvendigâr rahmetli, Allah'ın dinini oraya yaymak için gitmiş.

Oraya hâkim olduktan sonra, biz niye onlara İslâm'ı anlatmakta başarılı olmamışız? Niye onlar öyle kalmışlar?

Yedi asır kalmışlar, bozulmamışlar. Konserve etmişiz, aynen korumuşuz... Peygamber Efendimiz;

İttekı'ş-şerre men ahsente ileyhi. "Kendisine iyilik yaptığın kişinin sana yapacağı kötülükten kendini iyi koru!" buyurmuş.

Çünkü insan ondan bir kötülük geleceğini ummaz. Ama işte yıllardır senin koruduğun, sulh u sükûn içinde, huzur içinde, kilisesiyle, malıyla mülküyle, domuzuyla, tavuğuyla, horozuyla yaşayan adam, şimdi fırsatı bulunca nasıl saldırıyor!..

Biz ne yapmalıydık?

Ya bunları oralardan alıp başka yerlere yerleştirmeliydik ya da ikna edip İslâm'ın güzelliğini anlatıp müslümanlaştırmalıydık. Arnavutlar, Boşnaklar nasıl müslüman olmuşsa; hepsini müslüman etmeye I. Murad'ın aşkıyla, şevkiyle çalışmalıydık. Hem Osmanlılar'ın içinde hem Osmanlılar'ın şu anda elimizde olmayan eyaletlerinde çalışma yapmadığımız için yedi asır baktığımız, koruduğumuz, beraber yaşadığımız halklar, Avrupalılar'ın tahrikiyle, uluslararası desiselerle, oyunlarla, "Biz hürriyet istiyoruz, istiklâl istiyoruz!" diye isyana başladılar. Hürriyet ve istiklâli aldıktan sonra da hunharlık yaptılar. Orada yaşayan insanlara bizim tanıdığımız hayat hakkını, bize tanımadılar.

Yedi asır biz onları koruduk, onlar bir asır bile geçmeden kökümüzü kazımak istiyorlar. Bunu da unutmamak lazım!

Unutmamak için de ne gerekiyor?

Var gücümüzle İslâm'ı anlatmalıyız. İslâm'ın haklılığını öğretmeliyiz. İnsanları müslüman yetiştirmeliyiz!

İnsan müslüman yetişirse insan-ı kâmil oluyor; en hayırlı, en faydalı, insanlık timsâli, olgun, bilge bir kişi oluyor. İslâm'dan uzak olduğu zaman da görüyorsunuz, bir canavar oluyor.

Allah zehirli, korkunç bir canavar yaratmış.

Ne?

İşte Sırp... Şimdi Sırplar harp ediyor ama başkası harp etse onların da ne kadar bizim savaş anlayışımızdan farklı, ne kadar haince olduğu çıkar. Hepsinin âciz, nâçiz ve güçsüzlere saldırdığını gördük. Tarih boyunca da görüldü.

Haçlılar Antakya'ya geldiği zaman çoluk çocuk, kadın kız demeden nasıl katliam yaptılar! Kudüs'ü alınca ne kadar katliam yaptılar! Tarih kitapları yazıyor, kendileri kitaplarında yazıyorlar.

Elhamdülillâh alâ ni'meti'l-İslâm.

İslâm güzel ama İslâm'ın güzelliğini başka insanlara anlatmazsak, başka insanlar İslâm'dan uzak kalırsa, canavar gibi yetişirse, sonunda müslümanlar onun zararını çektiği için İslâm'ı anlatmak ve yaymak en mühim vazife oluyor.

Bu husuta İslâm'ın güzelliğini gösteren cihat ve hacla da ilgili bir hadîs-i şerîf daha söyleyerek sohbetimi tamamlamak istiyorum. Söylemek istediğim şeylerin çok azını söyleyebildim. İçim yanık, ama bu kadar söyleyebiliyorum.

Buhârî'de ve daha başka kaynaklarda rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki.

Yakrubü mine'l-cihâdi tıybü'l-kelâm ve idâmetü's-sıyâm ve'l-haccü küllü âm ve lâ yakrubü minhü şey'ün ba'dü.

İlginç bir hadîs-i şerîf! İslâm'ın farklılığına, farklılığındaki yüksekliğe, yüceliğe, güzelliğe bakın!.. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

Yakrubü mine'l-cihâd. "Cihada yaklaşır. Az kalsın cihad kadar sevaplı olacak."

O kadar önemli, o kadar yakın...

Cihat ibadetine sevabı yakın olan şey ne imiş?

1. Tıybü'l-kelâm. "Sözün hoş, tatlı, sevimli olması..."

Tatlı konuşmak, "tatlı dil" dediğimiz şey. Bakın, ne kadar önemli İslâm'da! Tatlı dillilik, hoş konuşmak, gönül alıcı konuşmak güzelmiş.

2. Ve idâmetü's-sıyâm. "Ramazan'ın dışında çok çok oruç tutmak..."

Oruç hem sıhhat kazandırır, hem insanın nefsine hâkimiyetini kuvvetlendirir, hem nefsi ıslah eder. Hem çok sevaplar kazandırır hem de insanı duygulu, hassas bir kimse yapar. Fakirin neler çektiğini insan daha iyi anlar. Onun için hacdan önceki on gün oruçlarını anlatırken, "Bol bol sevaplı oruçlara devam etmeli!" demiştim. Bundan sonra da her haftanın pazartesi-perşembe oruçlarını tutmanızı tavsiye ederim!

1 Muharrem geliyor, pazar günü ayın biri olacak. Hem yeni yılbaşı olacak hem de yeni bir ayın başı... Bir ayın başında, ortasında, sonunda oruç tutmak Peygamber Efendimiz'in tavsiyesi olduğundan, o orucu tutabilirsiniz.

Bir de eyyâm-ı biyz oruçları var; Arabî ayların 13, 14 ve 15'inde, onu tutarsınız. Daha fazla da tutabildiğiniz kadar çok tuttukça oruca devam etmiş olursunuz.

En çok tutulan şekil; bir gün tutmak, bir gün bırakmak tarzında olan, savm-ı Dâvûdî denilen oruçtur. Davud aleyhisselam böyle yaparmış. Mübarek peygamber, hükümdar, komutan ama bir gün oruç tutuyor, bir gün iftar ediyor. Zamanını oruçlu geçirirmiş.

Demek ki cihada yakın işlerden birisi, hoş kelâm etmek, tatlı konuşmak. İkincisi oruca devam etmek; nafile, sevaplı oruçlar tutmak.

3. Ve'l-haccü küllü âm. "Her sene haccetmek..."

Bu bizim gibi uzak ülkelerde, hele Avustralya gibi çok uzak ülkelerde yaşayanların kolay yapacağı bir şey değil ama durumu müsait olanların her sene haccetmesi çok sevap. Bir de, "Canım, niye böyle çok çok hacca gidiyorsun?" diyenlere de Peygamber Efendimiz'den cevap olmuş oluyor.

Çünkü hac çok sevaplı bir ibadettir. Geçmiş günahların hepsini sildiriyor ve insan neler neler öğreniyor. Hac insanı mahrumiyetlere, seyahate, cihada da hazırlıyor. Ayrıca tepeden tırnağa her gün zikirle, Lebbeyk'le, dua ile geçiyor. Muazzam, muhteşem bir ibadet... Bedenî, mâlî, rûhî ibadet... Nefsi terbiye ibadeti...

Ve lâ yakrubü minhü şey'ün ba'dü. "Artık cihada bunlardan sonra başka hiçbir şey yaklaşamaz."

Bir de mânayı kuvvetlendirmek için tekit cümlesi eklemiş.

En başta tatlı, hoş söz söylemek, güzel konuşmak meselesini bildirmiş; benim çok ilgimi çekti. Hepimiz tatlı dilli olmalıyız.

Ülkemizde annesi, babası, dedesi müslüman olduğu halde, "Benim dedem şeyhülislâmdı." "Benim dedem büyük bir şeyhti." veyahut, "Benim babam falanca yerin hatibiydi." diyen ama şimdi onların torunları olup dinle, imanla, güzel İslâm'la ilgisi kalmamış kimseler var. Yaşam olarak kalmamış, sevgi olarak da kalmamış. Kimisi İslâm'a ve müslümanlara düşman. Müslümanların haklarını vermek istemiyor, müslümanların ibadetine kızıyor, inancının gereği olarak yaşamak istemesine kızıyor, siyasî faaliyetlerine kızıyor ve sair… İnsan hakları müslümanlar için olmasın gibi bir kanaatleri var.

Bu, bir eğitim yanlışlığından oluyor. Ters ve tek yönlü eğitimden oluyor. Bu eğitimi İslâm düşmanları hazırlıyorlar, muhtelif ülkelerde tezgâhlıyorlar. Bizim gençlerimizin de bazıları Türkiye'de okuyor, bazıları da yurtdışında okuyor. Kafası yıkandığı zaman kimisi komünist, solcu; kimisi Batıcı, kozmopolit oluyor... Dininden, imanından, örfünden, âdetinden, milliyetinden, ülkülerinden kopmuş olabiliyor. O zaman da ötekilere yamuk bakıyor. Kendisinin yamukluğunu görmüyor, müslümanları yamuk sanıyor ve müslümanlara çatıyor.

Her meslekte var bunlar. Üniversitede hocalığım sırasında da gördüm, maalesef her yerde var.

O halde ne olacak?

Bunları mutlaka halletmemiz lazım! Tıybü'l-kelâm, tatlı dil cihada yakın bir faaliyet; tatlı dille İslâm'ın güzelliğini anlatmamız lazım! Peygamber Efendimiz askere tavsiyelerinde ne kadar güzel şeyler söylemiş, herkes bilse... Savaşta bile ne kadar soylu, asil, temiz, nazik olmak gerekiyor. Mecbûrî bir şey olduğu için yapılıyor.

Allah razı olsun, tarihçiler saymışlar. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in Bedir, Uhud, Hendek ve sair pek çok savaşlarını, gazalarını, seriyyelerini vs... hepsini topladığınız zaman, bütün bu savaşlarda ölen insan sayısı birkaç yüz tane... Ben bu rakamı ilk duyduğum zaman, hayret ettim. Ne kadar az bir telefât ile savaşlar kazanılmış. Adı savaş ama Efendimiz mümkün olduğu kadar incitmeden düzeltmeyi istemiş.

Bir insanı öldürmek kolay ama asıl beynini temizleyip, kalbini nurlandırıp da iyi bir insan haline getirmek; bir anarşisti tertemiz bir insan haline getirmek; hapishâneden çıkmış bir insanı topluma faydalı bir insan haline getirmek; ayyaş, sarhoş bir insanı tevbekâr etmek; kumarbaz bir insanı kumardan döndürmek; kötü alışkanlıklara alışmış bir insanı kötü hayatından döndürmek daha önemli!.. Bir insan kazanıyorsun.

Öteki türlü alnına çek tabancayı, bir kurşun sık veya hâkim idamına hükmetsin, kalemi kırsın, devlet öldürsün... Sonuç itibariyle bir insan gidiyor. Onu öldürmeyip kazanabilirsen, İslâm'a çevirebilirsen, bir insan kazanıyorsun. Hem bir hayat kazanılıyor hem de onun bilgisi, görgüsü vesairesi İslâm'a kazanılmış oluyor.

Onun için her yönden cihada hazırlanalım! Çevremizde İslâm'a yamuk bakanların yanlışlıklarını anlatalım! Çevremizde İslâm'a yamuk bakan insan kalmasın! Çevremiz derken, ülkemizin çevresini de kastediyorum. Herkes İslâm'ın güzelliğini anlasın, farkı görsün.

İşte müslüman! İşte müslümanın savaşı! İşte onların kendi tebaasına saldırması! İşte insan haklarını çiğnemesi, uluslararası kuralları hiçe sayması! Bunları güzel anlatmalıyız, tıybü'l-kelâm çok önemli!..

Allahu Teâlâ hazretleri hepinize İslâm'a güzel hizmet verme şerefini ihsan etsin. Çünkü şereflerin en önemlisi, en yükseği bu... Bizim elimizde birisi müslüman olursa... Bu isterse kendi çocuğumuz olabilir. Çünkü bağımıza, bahçemize bakmazsak dağ oluyor, dikenler sarıyor. Kendi çocuğumuzu da iyi yetiştirmezsek haydut, anarşist oluyor.

Bazen birisi öldürüyor da, "Bunun anası-babası gelsin, cenazesini alsın!" diye hükümet haber gönderiyor. Anası-babası bile kızıyor, "Yok! Ben öyle hayırsız bir evladın cenazesini bile almam. Gömüversinler!" diyor. Kızıyor ama yetiştirememiş. Yetiştirseydi de keşke kızmasaydı. "Elhamdülillah, benim evladım ne kadar hayırlı işler yaptı." deseydi, ne iyi olurdu. Onun için kendi evladını yetiştirmek de çok önemli...

Kendi evlatlarımızı iyi müslüman yetiştirmeye gayret edelim! Kendimiz iyi müslüman olmaya gayret edelim. Kendi kendimizi, ailemizi, çevremizi, milletimizi, insanlığı kurtaralım!.. Ne kadar çok hayır yaparsak, Allah'ın vereceği mükâfat, derece, rütbe, mertebe o kadar fazla olacak.

Allah bizi yolunda daim, ibadetine müdavim eylesin. Hayırları işlemeye muvaffak eylesin. Her türlü şerden, zarardan, şerliden, kötüden, zalimden, fâsıktan, fâcirden, müşrikten, kâfirden, münafıktan korusun...

İyilikleri hâkim, kötülükleri izale eylesin... Hepinizi iki cihan saadetine nâil eylesin... Cennetiyle, cemâliyle müşerref eylesin...

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!..

Sayfa Başı