M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Şeytanın Üç Tane Düğüm Bağladığı Yer

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm

el-Hamdülillahirabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi alâ külli hâlin ve fî külli hîn. es-Salâtü ve's-Selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:

Fe kâle Resûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem:

Yu'ta'ş-şehîdü sittü hisâlin inde evveli katratin min demihî yükefferü anhü küllü hatîetin ve yürâ mak'adühû mine'l-cenneti ve yüzevvecü mine'l-hûrî'l-înni ve yü'menü mine'l-fezei'l-ekberi ve min azâbi'l-kabri ve yühallâ hülletü'l-îmâni.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Ahmed b. Hanbel rahmetullahi aleyh'in rivayet ettiğine göre buyuruyor ki;

Yu'ta'ş-şehîdü sittü hisâlin. "Şehide altı özel lütuf verilir."

Altı özellik verilir, özel muamele verilir.

İnde evveli katratin min demihî. "Şehit; kanının ilk damlası yere damladığı zaman, kanın ilk damlasıyla beraber altı tane özel lütfa, muameleye mazhar olur." Yükefferü anhü küllü hatîetin. "Bütün hataları, günahları af olur, silinip af olur." Ve yürâ mak'adühû mine'l-cenneti. "Cennetteki oturacağı yeri görür."

Köşkünü vs. daha hemen kanın ilk damlasında görür.

Ve yüzevvecü mine'l-hûrî'l-înni. "O güzel gözlü, tatlı bakışlı hûrî kızlarıyla evlendirilir." Ve yü'menü mine'l-fezei'l-ekberi. "En büyük korku, heyecandan emin kılınır."

En büyük heyecan: Kıyamet günündeki heyecan!

Ve yü'menü mine'l-fezei'l-ekberi. "En büyük heyecan, korkuların yaşanacağı, en büyük üzüntülerin çekileceği, en büyük telaşın olduğu gün o, onların hiçbirisine uğramaz." Ve min azâbi'l-kabri. "Kabir azabından da emin olur, kabir azabı görmez." Ve yühallâ hülletü'l-îmâni. "Ve kendisine iman kaftanı, iman elbisesi giydirilir; süslenir. İman elbisesiyle süslenir."

Yühallâ, "süslenir, ziynetlendirilir" demek.

Hülletü'l-îmâni. "İman elbisesi -ne kadar güzel bir elbise şerefli bir elbise- ile ziynetlendirilir."

Peygamber Efendimiz;

"Kalbinde şehitlik arzusu olmayan bir müslüman, münafıklıktan bir çeşit üzeredir!" diye buyuruyor. Bir müslüman, şehit olmayı isteyecek! "Allah yolunda canım feda olsun!.." diye isteyecek.

"Kim Allah rızası için şehit olmayı isterse -halis niyetle, samimi; sahte değil- Allah onu şehitler makamına eriştirir; evinde yatağında ölse bile!"

Bu da niyetine göre Allah'ın mükâfatlandırmasıdır. Şehit olmayı istedi, cân u gönülden istedi; olmadı, nasip!

Ama cân u gönülden istedi!

İsteyince, yatağında ölse bile Allah onu şehitlerin derecesine ulaştırır! Çünkü ameller niyetlere göredir. Çünkü yarın sen hayırlı bir iş yapmaya niyet ettiğin zaman, ertesi gün sen o işi yapamazsan bile bugünden niyet ettin diye Allah o sevabı veriyor. Yapamadığı hâlde niyet ettiği için Allah sevap veriyor.

İslâm'ın güzelliği bu; niyetinden dolayı insan sevap kazanıyor, icraatı olamadığı hâlde!

Bir mâni çıktı, olmadı.

"Ben yarın falanca kardeşimi Allah rızası için hastanede ziyaret edeyim, cuma günü hasta ziyaret etmek sevaptır…"

Bir misafir bastırdı gidemedi; o ziyareti yapmış gibi sevap kazanır! Çünkü ameller niyetlere göredir. Bu böyle! Onun için güzel şeyleri niyetlenmeli, planlamalı, tasarlamalı, istemeli.

"Ama olmaz!"

Olmasa Mevlâ kendisi bilir. Her şeyi takdir eden O; veren O alan O. Yaptıran O, engelleyen O!

Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.

Vardır bir sebebi!

Câfer-i Sâdık Efendimiz radıyallahu anh ve rahmetullahi aleyh şöyle dua edermiş:

Allahümme ahyinî saîden ve emitnî şehîdâ. "Yâ Rabbi! Beni senin yolunda yürüyen ehl-i saadet kullarından biri olarak yaşat, şehit olarak öldür!"

Ehl-i saadet demek; "düğünlü bayramlı, davullu zurnalı, mutlu" mânasına değil.

Saadet Arapça'da; şakâvetin karşıtıdır. Daha doğrusu şakâvet, saadetin karşıtıdır.

İnsanlar ya saiddir ya şakîdir.

Ve min hüm şakiyyün ve saîd. Kur'ân-ı Kerîm'de böyle bildiriyor:

"İnsanların bir kısmı saiddir bir kısmı şakîdir."

Fe emmellezîne şakû fe fi'n-nâri hâlidîne fîhâ. "Şakâvet ehli olan, şakî olanlar cehennemde ebedî kalacaklardır."

Said olanlar da cennetlik, cennete gireceklerdir.

Demek ki said ve saadet demek, "cennetlik olmak" demek.

"Koluna gelini taktı, geline de hristiyan usulü beyaz duvakları, elbiseleri giydirdi. Cazlı tangolu piyangolu bir düğün yaptılar, içkiler içildi. Gelinin duvağını kaldırdı, herkesin gözü önünde sarıldı öptü; alkışlar koptu…"

Bu saadet mi?

Değil, vallahi billahi ki değil! Bu şakâvet! Çünkü İslâm'a göre saadet demek, "cennetlik olmak" demek. Şakavet demek de "cehennemlik olmak" demek. Şakâvet, "şakî olmak" demek.

Dağdaki elinde tabanca [olan] adam şakîdir, çoğulu "eşkiyâ" geliyor.

Asıl saadet, cennet ehli olmak olduğundan; asıl şakâvet de cehennem ehli olmak olduğundan said ve şakî denildiği zaman o anlama geliyor. Yoksa koluna gelin takmak mânasına, kadınsa güvey takmak mânasına gelmiyor.

"Beni said olarak yaşat yâ Rabbi!" demek; "Cennetliklerin yolunda giden, cennet ehli bir insan olarak senin rızana uygun bir insan olarak yaşat!" demek.

Emitnî şehîdâ. "Şehit olarak da öldür." demek. Câfer-i Sâdık Efendimiz öyle dua edermiş.

Ya'kidü'ş-şeytânü alâ kâfiyeti re'si ahadiküm izâ hüve nâme selâse ükadin yüdribü mekâne külli ukdetin aleyke leylün tavîlün ferkud. Fe inistaykaza fe zekerallâhe in hallet ükadetün fe in tevazzaa in hallet ukdetün fe in salle in hallet ükdedühû küllehâ fe esbaha neşîten tayyibe'n-nefsi ve illâ asbaha habîse'n-nefsi keslâne.

İmam Mâlik; Mâlikî mezhebinin imamı, aynı zamanda hadis alimi, mübarek insan, Allah şefaatlerine erdirsin. İmam Ahmed b. Hanbel, Hanbelî mezhebinin imamı, aynı zamanda hadis alimi. İmam Müslim, İmam Ebû Davud, İmam Neseî, İmam İbn Mâce, İbn Hibban rivayet etmişler; rahmetullahi aleyhim ecmaîn.

Ebû hüreyre radıyallahu anh'ten:

Demek ki kaynaklar çok kuvvetli, sahih, güzel rivayetli bir hadîs-i şerîftir. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Ukde; "düğümlemek" demek. Bir insan da bir işte akit yaptı mı o işi düğümlemiş gibi olduğundan [bu kullanım var].

"İçimde bir ukde var." İçimde bir düğüm var, tam mânası değil. Arapça kelimeler böyle böyle çeşitli anlamlara kayıyor.

Ya'kidü'ş-şeytânü alâ kâfiyeti re'si ahadiküm izâ hüve nâme selâse ükadin. Şeytan sizden birisinin kafasının arkasına üç tane düğüm düğümler."

Kâfiye; "arkası" demek. Şiirin de en arkasındaki ses benzerliğine kâfiye deniliyor. Çünkü kelimenin en sonunda bir hece var, aynı ses benzerliğinden bir sanat oluyor. Ona kâfiye deniliyor, şiirin kafiyesi deniliyor.

Mesela;

A benim bahtiyârim

Gönülde tahtı yârim

Yüzünde göz izi var

Sana kim baktı yârim

Bahtiyârim, tahtı yârim, baktı yârim; bu kelimeler kâfiye, sesleri birbirine benziyor. Sonlardaki ses benzerliğinden dolayı onlara da kâfiye demişler.

Kâfiyeti re'si ahadiküm. "Sizden birinizin kafasının arkası" demek, "ense, ense kökü" demek, tam tokat vuracak yer.

"Şeytan oraya üç tane düğüm düğümler!"

Şeytan bu düğümleri oraya ne zaman düğümler?

İzâ hüve nâme. "Uyuduğu zaman!"

Uyuduğu zaman şeytan geliyor, kafasının arkasına üç tane düğüm düğümlüyor. Ensesini bağlıyor, ensesinden omuriliği filan geçiyor, her tarafa sinirler gidiyor geliyor, tam önemli yer orası. Orada üç tane düğüm bağlıyor, bağladı.

Ne dermiş?

Yadribu, yudribu diye harekelenmiş. Ama doğrusu bu olsa gerek. Hareke yok da okuyuşa göre değişiyor.

Yadribu mekâne külli ukdetin. "Her düğümün üzerine yazar."

Mühür gibi yazı yazıyor.

Aleyke leylün tavîlün. "Senin gecen uzun bir gece olsun." Ferkud. "Uyu kal, uyu dur. Gecen uzun olsun, uyu dur!"

Şeytan her şeyin üstüne böyle bir yazı yazıyor: Uyu!

Fe inistaykaza. "Eğer geceleyin uyanırsa…"

Neden uyanır?

Çatıya çam ağacından koca bir kozalak pat diye düşer, hop diye uyanır. Bizim evde öyle oluyor. Garajın üstüne kocaman çam ağacından bir şey düştü mü yüreğimiz ağzımıza geliyor, yerine iniyor.

"Ne oldu dışarda bir şey mi var?.."

Tabancayı tüfeği al, bak; hiç de bir şey yok. Bir kozalak düştü. Uyanır.

Ya da benim gibi şeker hastasıdır, şeker hastalığı sıkıştırır. Kalkması icap eder, kalkar gider gelir. Şeker hastası; mecburen, gitmezse olmuyor. Ya da dönerken vs. bir şeyden üşüdü, beli açıldı filan; o zaman uyanır. Bir sebeple uyandı.

Fe zekerallâhe. "Uyanır da bir de Allah'ı zikrederse…"

Allah, lâ ilâhe illallah, eşhedü en lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah Muhammedü'r-resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, bismillah, allahüekber, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh... Bunların hepsi zikir!

"Allah Allah, belim acımış hanım."

"Allah Allah." dedi ya, Allah'ı zikretti ya;

İn hallet ükadetün. "Eğer uyanır da Allah'ı zikrederse ukdelerden bir tanesi çözülür."

Bağlardan, düğümlerden bir tanesi çözülür. Zikretti mi düğümlerden bir tanesi çözülür.

Zaten Peygamber Efendimiz;

"Uykudan uyandığınız zaman kelime-i şehâdet getirin, zikredin!" diye tavsiye ediyor.

Bir de onları bilen, uyanık bir müslümansa bilgili müslümansa işte onu söyleyince bir düğüm çözülür. Kaldı iki düğüm!

Fe in tevazzaa in hallet ukdetün. "Kalkar bir de abdest alırsa bir düğüm daha çözülür."

Abdest de düğümü çözer. Aldığı abdestle bir de namaz kılarsa -ki buna teheccüt namazı derler- çok sevaptır:

"Geceleyin kılınan iki rekât namaz dünyadan ve dünyanın içindeki her şeyden daha hayırlıdır!"

Hayrün mine'd-dünyâ ve mâ fî hâ.

Dünyadaki her şeyden, Leb-i Derya villadan bile daha hayırlıdır.

Dünyadaki her şeyden, Topkapı Sarayı'ndan bile hayırlı, hazineden bile hayırlı, Washington Müzesi'nden bile hayırlı, British Museum'dan bile hayırlı!..

"Allah Allah! Vay be!.. Hindistan'daki, bilmem neredeki mücevherattan bilmem neden…"

İki rekât namaz!

Çok mu zor?

Değil, zalim nefse ağır geliyor ama hiçbir şey değil!

Üçüncü bağ da çözülür! İki rekât namaz kıldı mı üçüncü bağ da çözülür!

Fe in salle in hallet ükdedühû küllehâ fe esbaha neşîten. "Sabahleyin çakı gibi kalkar, neşeli olarak kalkar."

Şen şakrak, dipdiri kalkar. Esnemek vs. yok, öyle rahat kalkar.

Tayyibe'n-nefsi. "Hoş hâlli, huzurlu gönlü hoş bir şekilde kalkar."

Ve illâ. "Böyle yapmazsa!"

Ensesinde o bağlar bağlı duruyor ya; üç tane düğüm, düğüm üstüne düğüm üstüne düğüm…

Şeytan üstüne;

"Gecen upuzun olsun, uyu dur!" diye yazdı.

Asbaha habîse'n-nefsi keslâne. "O vaziyette sabahlarsa pis bir nefisle kalkar, berbat bir nefisle, perişan bir şekilde kalkar."

Keslân. "Tembel olarak kalkar."

Uyuşuk, tembel, pis bir iç hâliyle berbat bir nefisle tembel olarak kalkar.

Onun için ne yapmak lazım?

Gece yatarken abdestli yatması lazım. Çünkü gece abdestli yatmak, yatarken abdestli yatmak; gece namazına kalkmanın ilacıdır, çaresidir. Gece abdestli yattın mı kalkabilirsin, abdestli yatmadın mı uyansan bile kalkamazsın!

Evde kalorifer vs. yoksa yakmıyorsa sobası yoksa yakmıyorsa insanın anlına soğuk yapışır. Yorganı örter, alnı uyuşur!

Başından aşağı çekerse o zaman terler filan ama dışarısı soğuk…

Bir uyanır. Kalkacak ama dışarısı soğuk. Şeytan der ki;

"Ne kalkacaksın yahu?! Yat aşağı! Nasıl olsa farz değil!"

Kepaze, her şeyi biliyor. Gece kalkmak farz değil, onu da biliyor. Aldatmak için der ki;

"Zaten farz değil ki! Ne olacak, zaten sen farzları yapsan bile yeter. Sen ne yapacaksın, boş ver, ne kalkacaksın! Hem de soğuk. Bir de terlisin, bir de kalkarsan üşütürsün; al başına belayı! Yat aşağı!.."

Yatak da bir tatlı gelir, uyku da insana bir güzel gelir ki kaldırmaz. Uyutturur veyahut insan biraz daha kabadayı ise o zaman ona der ki;

"Tamam aslanım, sen aslansın, kaplansın, biliyorum. Hava iyileşsin, birazcık daha uyu da zaten imsakın kesilmesine dört saat daha var. İki saat sonra kalkarsın, o zaman kılarsın…"

Bir uyanır ki sabah namazının vakti bile geçmiş! Bazısını da öyle kandırır! İlerde yaparsın, diye kandırır.

Şeytanın kandırmacalarından bir tanesi nedir?

"İlerde yaparsın; şimdi yapma da sonra yaparsın…" diye hayrı tehir ettirmektir!

Tehirlerden bir tanesi tesvîf, ileriye atmaktır. Arapça'da tesvîf derler. Tesbih değil tesvîf.

Sevfe yef'alü. "İlerde yapacağım."

"Hava yaparsın, senin alnını karışlarım! Yapamazsın!"

Neden?

Şeytan aldatıyor. Bir uyuttu mu sabah namazına bile kaldırmaz. Bir bakarsın; güneşin ışınları perdenin arasından yüzüne vuruyor da yakmaya başlamış da ondan uyanmışsın!

"Tüh be, hay Allah! Camiye de gidemedik, hocaefendi de bize çentik attı, ceza yazacak…" filan ama iş işten geçti.

Allah celle celâlüh bizlere yardım eylesin. Kendisine güzel kulluk yapmaya muvaffak eylesin. Yoksa düşmanlarımız çok amansızdır, çok zalimdir, çok büyüktür! Çok zayıf noktalardan bizi yakalar. Yakayı onlardan kurtarmak çok zordur! Şeytan, insanı çok zayıf noktasından yakalar.

Nefis de çok inatçıdır. Nefis; inatçı, köprü üstünde karşı karşıya gelmiş iki inatçı keçiden daha inatçıdır. Çok inatçıdır, keyfe zevke çok düşkündür. Yaptırmamakta çok diretir. Şeytanı yenmek, o pis kokulu tekeyi, iri tekeyi yenmek kadar zordur! İnce köprünün üstünde tos atmağa kalkıyor. Al başına belayı, aşağısı uçurum!

Nefis çok zordur. Allah nefsi yenmeyi nasip etsin. Çok zorludur, zorbadır. Tostlar, boynuzlar, ısırır. Zalim nefis her şeyi yapar! Nefis, müslüman olmazsa ıslah olmazsa mutmainne nefis olmazsa [her şeyi yapar].

Mutmainne nefis ne demek?

"Yumuşak yumuşak esmiş, durulmuş, berraklaşmış." demektir.

O hâle gelmezse yapamaz:

"Tüh, vah!.. Bir dahaki sefer yapacağım!.." der, yine yapamaz.

"Bu sabah kalkamadım yine, yapacağım. Dur bu sefer olmadı ama yarın olacak…"

Düşe kalka gidiyor, daha mutmainne olmamış.

Yuğteselü min erbain mine'l-cenâbeti ve yevme'l-cumuati ve men ğasli'l-meyyiti ve'l-hicâmeti.

Ahmed b. Hanbel, Hakîm ve İbn Cerîr; Ayşe validemizden ve Zübeyir radıyallahu anhümâ'dan rivayet etmişler. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Dört şeyden dolayı yıkanılır; boy abdesti, gusül abdesti alınır: Cünüplükten yıkanılır. Cuma günü yıkanılır.

Peki [cuma günü] yıkanmanın faydası ne?

"Kim inanarak sevabını Allah'tan bekleyerek cuma günü yıkanırsa geçmiş haftalık günahları üç gün ziyadesiyle affolur!"

Bir hafta, üç gün daha; on günlük günahı affolunur!

Yıkanılır. Bu işi yapmak lazım yahu! Tepeden tırnağa gusül abdesti almak lazım. Demek ki cuma günü yıkanılır.

Ve men ğasli'l-meyyiti. "Cenazeyi yıkayan da gusül abdesti alır."

Bir kardeşi ölmüş, arkadaşı; müslüman ölmüş de o da onun cenazesini yıkıvermiş. O da Efendimiz'in tavsiye ettiği bir şey.

Yıkadıktan, bittikten sonra bir de kendisi gusül abdesti alıverecek.

Ve'l-hicâmeti. "Bir de kan aldırmışsa hacamat olmuşsa [yıkanır]."

Kan aldırtıyorlar ya hacamat olma var ya, kan aldırmak diye bir şey var.

Kan aldırmak, buna "hacamat" derler.

Kan aldırmak diye bir şey vardır. Müslüman, kan aldırır. Zaman zaman bu da çok faydalı bir şeydir. Kanın fazlası gitmiş oluyor, tazelenmiş oluyor filan. Hacamat yapmak, derler.

Peygamber Efendimiz;

"Hacamat olan kimse de gusül abdesti alır." diye buyurmuş.

Eskiden şırınga filan yoktu. Çizikle şişe tutarak çizikten kan çıkartarak alırlardı. Arabistan gibi ülkelerde kan tazyiki için, tansiyon için filan çok güzel bir çare. Efendimiz'in tavsiye ettiği bir şey, kan aldırmak; her taraf için de güzel olmalı!

Şimdi iğne ile alıyorlar. Hastalık bulaşmasın vs. diye tedbirler daha kuvvetli. Eskiden bir iğneyi kaynatıp kaynatıp sokarlardı. Şimdi o da kalktı. Her iğne yapıldıktan sonra atılıyor. Yenisi…

İşler ilerledi, öteki şeyin zararları da görüldü.

Kan aldırdığı zaman güzel sonuçlar olduğu doktorlar tarafından söyleniyor.

Allahu Teâlâ hazretleri bize sağlıklı, âfiyetli, sıhhatli, saadetli, selametli, kuvvetli, izzetli, devletli, şevketli müslüman eylesin. Hem devletimiz olsun hem de bayrağımız olsun hem de şevketimiz, izzetimiz, ordumuz olsun, kuvvetimiz olsun. Hem de Allah mansur ve müeyyed ve muzaffer ve her zaman galip eylesin!

el-Fâtiha!

Sayfa Başı