M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Mezhebin İslâm’daki önemi

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Mezhebin İslâm'daki önemi nedir? Bir mezhebe tâbi olmayan bir insanın hali nedir?

İsâ aleyhisselam'ın durumu nedir?

Anladım peki. Şimdi iki soru soruyor kardeşiniz. Bir, İslamda mezhepler ve mezhepsizlik.

Mezheb, Arapça'da ze-ne-be kökünden geliyor, "gitmek, gidilen yer, gidiş yolu" demek. Yani o da tarikat gibi bir şeydir ama bakın tarikat kelimesinden farklı. Fıkhî tarikatler denmemiş fıkhî mezhepler denmiş. Terminoloji farkı meydana gelmiş yani normal, güzel.

Mezheb bir insanın zihninin gittiği ve karar kıldığı nokta demektir. Yani zihnin bir şeyi düşünüyor ve ondan karar veriyor şu şöyledir diye aklının gidip sonuçta durduğu yer mânasına geliyor.

İslâm da mezhepler vardır. Fıkhî mezhepler vardır, yani ahkâm-ı fıkhiyyeyi, fıkhıyyeye ait yolları, gurupları bildirir. Kelamî mezhepler vardır, yani akaide dair çeşitli yolları bildiren mezhepler.

Fıkhî mezhepleri ele alalım. Fıkhî mezheplerin bizce meşhur olanları, dört tanesini herkes okumuştur, biliyor; Hanefî, Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî. Ondan sonra da bunun dışında başka mezhepler var diye söyleniyor.

Şimdi bu mezhepler nedir?

Yani arkadaşımızın sorusu canlı bir konu üzerinde oldu. Diyorlar ki;

Peygamber Efendimiz'in zamanında mezhep yoktu nereden çıktı bu dört tanesi?

Üstelik dört tane de değildir yüzlerceydi. Yüzlerce mezhep vardı. Mesela Süfyân-ı Sevrî hazretleri bayağı hadiste büyük alim, zamanının müçtehidlerinden bir kimse. Sevriye mezhebi vardı veyahut daha başka mezhepler vardı. Ama şu anda mütedavil olan tedavülde olan devam etmekte olan dört tane mezhebi biliyoruz.

Bunun dışında da İranlılar kendilerinin İmam Câfer-i Sâdık'ın yolundan olduğunu, onun mezhebinde olduğunu söylüyorlar, Caferî mezhebi diyoruz. Ondan sonra şianın başka mezheplerinden bahsediliyor. Yani Ehl-i Sünnetin dışında şianın çeşitli mezheplerinden bahsediliyor.

Şimdi bu fark nereden meydana gelmiştir?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in çağında insanlar problemlerini çözmek için, sorularını cevaplandırmak için bir kaynağa sahiplerdi: Peygamber Efendimiz. Soruyorlardı, Peygamber Efendimiz onlara bildiriyordu. Bilmiyorsa, sorulan soru üzerine vahiy iniyordu, Allah o konu hakkında müslümanlara bir emir indiriyordu, bir âyet-i kerîme indiriyordu, kanaat anlaşılıyordu. Fakat Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in zamanından sonra İslâm âlemi genişledi.

Bir kere Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz zamanında büyüme başladı, Hz. Ömer zamanında İslâm toprakları Azerbaycan'a dayandı. Anadolu'nun şeylerine, bugünkü Güneydoğu Anadolu dediğimiz yerlere geldi. Baraj yapılan mıntıkalarda sular altında kalan sahabe kabirleri var şimdi. Oralara kadar geldiler ve Kafkasya'ya dayandılar. Anadolu'da Bizans'la yüz yüze geldiler. Afrika'da Mısır'ı fethettiler, ileriye doğru gittiler. Şarkta yani doğuda İran'ı geçtiler Maveraunnehir'e geldiler ve daha ötelere doğru yürüdüler. Şimdi bu genişleme bilginin dağılmasına yol açıyor.

Bunun bir misalinin tarihî bir olay olarak Hz. Osman zamanında biliyoruz; Kur'ân-ı Kerîm'in okunması konusunda ihtilaflar başlıyor. Yani "Kur'ân-ı Kerîm nasıl okunacak?" filan diye, birisi öyle okuyup birisi öyle okuyunca [ihtilaf çıkıyor,] halifeye derhal bu haber geliyor diyorlar ki;

"Kur'ân-ı Kerîm'in okunmasında çeşitli ihtilaflar belirdi, bunları yazalım."

Onun üzerine Hz. Osman Efendimiz Kur'ân-ı Kerîm'i çoğaltıyor biliyorsunuz. Muhtelif yerlere gönderiyor, komisyona yazdırtıyor ve her yerde bu Kur'ân-ı Kerîm'e uygun olarak şey yapılıyor. Böylece herhangi bir farklılaşma engellenmiş oluyor. Hatta bu Kur'ân-ı Kerîm'lerden bir tanesi de Topkapı Sarayı Müzesi'ndedir deniliyor. Bir tanesi Arap ülkelerinde Mısır'dadır filan deniliyor. Buna, yani ana mushaflara, Hz. Osman'ın zamanından gelmiş olan böyle büyük mushaflara üm deniliyor.

Şunu anlatmak istiyorum: Kur'ân-ı Kerîm gibi bir harfi bile değişmeyecek olduğu Allah tarafından müjdelenmiş olan kitabın okunmasın da bile hafızlar zamanla tereddüde başlamışlardır. Ben de bildiğim sûreleri okurken bazen takılıyorum. Hafızlar da takılır. Arkasına birisi açıklama yapar yani "fâtih" denilir ona; takıldığın yeri açıklar. Bazen aklı bir yerden öbür âyete kayar, atlama yapabilir. Öbür tarafta benzer, müteşâbih âyete kayar oradan devam eder. Yani bu hafızaların zayıflığından kaynaklanan normal bir olay, tabii yazıya geçirme bu işi engelliyor.

Bu genişlemede bilgilerin farklılaşması da kıraatin farklılaşması gibi olmuştur, bir.

İkincisi, İslâm toplumu büyümüştür, İslâm toplumu genişlemiştir ve İslâm toplumunun karşılaştığı olaylar çoğalmıştır, çeşitlenmiştir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in zamanında vukû bulmayan bazı olaylar, bazı sorunlar meydana gelmiştir.

Nitekim Peygamber Efendimiz kendisi, görevlendirdiği Yemen'e gönderdiği Muaz b. Cebel radıyallahu anh'a diyor ki;

Neyle hükmedeceksin orada? Ben seni görevlendiriyorum, gönderiyorum neyle hükmedeceksin?

Diyor ki; "Allah'ın kitabıyla hükmedeceğim yani Kur'ân-ı Kerîm ne demişse onu yapacağım."

Peki orada hüküm bulamazsan?

O zaman yâ Resûlallah senin sünnetine göre hükmedeceğim.

Peki oradan hüküm bulamazsan ne yapacaksın, ne yaparsın?

O zaman diyor düşünür, kendim ictihad ederek bir şey söylerim diyor. Peygamber Efendimiz onun üzerine memnuniyetini ızhar ediyor ve ona hayır dua ediyor.

Demek ki Peygamber Efendimiz dahi gönderdiği bir valiye ve kadıya veya hakime yani Kur'ân-ı Kerîm'de bir şey hüküm bulamazsan, yeni karşılaştığın bir meseleyle ilgili hadîs-i şerîflerimde bir konu bulamazsan ne yapacaksın diye sorduğuna göre meselenin çoğalacağı, çeşitleneceği anlaşılıyor.

Meselelerin çeşitlenmesinden dolayı ve bilgilerdeki hafızanın yanılmalarından dolayı doğru haberler yanlış haberler meydana gelmiştir. Sonra çeşitli gurupların biribirleriyle mücadelesinde şu şöyle demiştir, bu böyle demiştir tarzında kendilerine karşı deliller getirmeleri, o zaman rivayetlerin doğrusunu eğrisinden ayırt etme mekanizması getirmiştir. Onun için bir hadis tenkidi, hadis kritiği, hadislerin sahihi zayıfından, doğrusu eğrisinden, mevzuunu sahihinden ayırt eden bir çalışma yapılmıştır. Bu çalışmalardan sonra da çeşitli konularda sahâbe-i kirâmın kanaatleri toplanılmıştır.

Tabii sahâbe-i kirâmın bir konu üzerinde fikri bazen aynı olmayabildi. Yani fiilen şu konu nasıldır?

Bazısı şöyle dedi, bazısın böyle dedi, yani bu farklılık oldu.

Peygamber Efendimiz'in asrından uzaklaştıkça bir insanın İslâm'ın özüne ait gerçek bilgileri bilmesi şansı da daha azalıyor. Çünkü malzemeden uzaklaşıyor, ana kaynaktan uzaklaşıyor. O zaman bu işin mütehassısları özel olarak bu işi yakından takip eden insanlar meseleleri müzâkere ederek kararlar almaya ve hükümleri tarif edip insanların sorduğu sorulara cevap vermeye başladılar.

Bu sıradan bir iş değil, çok zor bir iş. Bir kere son derece büyük bir bilgin olmaya gerektiriyor. Konuyu tamamen ihâta etmiş olmayı, kavramış olmayı gerektiriyor. Ondan dolayı bu çeşit insanlara müctehid deniliyor. Yani olanca derecede bilgisi yüksek olan ve bir işi tamamen çözümlemek için olanca gücünü sarf eden yetkili, selâhiyetli, mütehassıs kimse.

Bu fakihlerin, müctehidlerin ilk önde geleni İmâm-ı Âzam hazretleridir yani yaş bakımından ve zaman bakımından en önde gelenlerin birisi odur. Fakat İmâm-ı Âzam hazretlerinin mezhebinde bile, yani kanaatlerinde, belirli konulardaki kanaatlerinde bile [arkasından] yürüyen talebeleri farklı şekilde düşünmüş olabilirler, düşünebilmişlerdir. Onun için Hanefi mezhebinin içinde İmam Muhammed'in, İmam Ebû Yusuf'un, İmam Züfer'in bu hususta kanaati şudur. İmam-ı Âzam şöyle demiştir ama şu şöyle demiştir, bu böyle demiştir, denmiştir tarzında rivayetlerle karşılaşabiliyoruz.

Demek ki esas itibariyle mezhep bir kimsenin bir konudaki bilimsel görüşü demektir. İnsanların çeşitli konulara bakışı, değerlendirmesi, araştırmalarının sonucunda bir sonuca varmaları da farklı olabildiğinden çeşitli görüşler ortaya çıkmıştır. Hatta bir mezhep içinde o mezhebe bağlı insanların kanaatlerinde bile değişik görüşler olabilmiştir. Bu da normaldir yani insanoğlunun meseleye bakışından ve aldığı kararlardan bir takım farklılıklar olabilir. Kaynakların değerlendirilmesi anlayışı farklı olabilir. Bu bakımdan çeşitli görüşler ortaya çıkmıştır. Bu görüşler incelenmiştir, elenmiştir, tahkik edilmiştir, tenkit edilmiştir sonunda durulmuştur mesele ve belirginleşmiştir çizgiler.

İşte böylece bir takım ana ekoller meydana gelmiştir bunlara biz mezhep diyoruz. Bir insanın herhangi bir mezhebe sahip olması mecburiyeti, kendisinin bilimsel gücünün içtihat yapacak kadar yüksek olmamasıyla ile ilgilidir. Yani kendisi eğer âyetleri, hadîs-i şerîfleri, dinî kaynakları, edille-i şeriyye diyoruz, şerî delilleri tam anlayabilecek, yorumlayacak ihtisasta değilse, bilgi seviyesinde, kapasitede değilse elbette birisine tâbi olacak. Yani bir bilene soracak ve onun dediğini tamam diyecek kabul edecek. Böyle tâbi olan kimseye mukallid deniliyor, yani birisinin şeyine bağlanıyor ve onun yolunda gidiyor.

Eğer bir insanın kendisi edille-i şeriyyeyi toplayıp, değerlendirip müstakil bir karar verme yeteneği ve kabiliyeti varsa, o da bir kanaat ortaya sürebiliyor, o da onun o konudaki görüşü oluyor, yani mezhebi oluyor. Mezhep yani görüş, görüşü olmuş oluyor. Binâenaleyh bilimsel gücü çok yüksek olan bir takım üstün zekâların mezhepleri ötekilerinin hepsinden tutarlı, değerli olduğu için belirli görüşler ekoller meydana geliyor. Ve öteki insanlar da bunların meselelerini yüzde yüz, tek başlarına yorumlayıp kendisi karar verecek durumda olamayan insanlar da onlara tâbi oluyorlar, bunlara da tâbi olanlar deniliyor. Bir mezhebin sâlikleri, mensupları, o mezhebe uyan kimseler deniliyor. Bu da normal, başka türlü zaten bu iş halledilemez.

Kur'ân-ı Kerîm'de de zaten Allahu Teâlâ hazretleri herkese bu yükü yüklemiyor. Sizden bir grup dinde tefakkuh eylesin, yani dini bilgilerini kuvvetlendirsin, döndüğü zaman kavmine İslâm'ı anlatsın diye bazı kimselerin bu hususta ihtisas yapıp o çalışmaları yapmasını, böyle bir cemiyetin içinde iş bölümü meydana gelmesini tercih ediyor.

Bunun modern hayatımıza getirip modern hayatımızdaki bir şeyle anlatmak istersek, bugün bizim çevremizde çeşitli ilimler vardır ve bu ilimlerin ana üreticileri, mütehassısları, araştırıcıları vardır. Bunlar bu araştırmaları yaparlar. Biz de eğer o mesleklerden birisindeysek biz de bir araştırma yapıp bir şeyler ortaya koyabiliriz. Eğer o meslekten değilsek o mesleğin büyük araştırıcılarının tâbi oluruz.

Diyelim ki tıp ilmi. Yani benim karnım ağrımaya başladığı zaman, "İnsanın karnı neden ağrır?" diye kütüphaneye kapanıpta karın ağrısı üzerine ihtisas yapmaya kalkmam.

Ne yaparım?

Giderim bu işi bilen bir doktora; "Valla doktor bey, benim sabahları karnım şöyle ağrıyor, şöyle bir takım bir şeyler oluyor." derim. Ondan sonra o adam bana bir yazılar yazar, bir haplar verir. Ben de o hapları hiçte tahkik etmem. Yani o hapları kim yapmış, içine neler konmuş filan gibi bir araştırma da yapmam, hapı yutarım. Ondan sonra tedavimi görürüm.

Veya görmezsiniz.

Neyi görmem?

Yani tedaviyi.

Başka yolu yok, yani ya karın ağrısından öleceğim ya tedaviden öleceğim. İkisinden biri. Başka bir çaresi yok.

Öyle de şimdi. Sizin anlattığınız metodla kütüphanede bunun üzerinde ihtisas yapmam da. Ancak şöyle bir şey var, bugün tıp üzerinde tartışmalar filan var...

Bunu tıp ilminde ilgilenenler yapıyor, edebiyatçı yapmıyor, hukukçu yapmıyor, mühendis yapmıyor. Mühendislik konusunda da mesela bir çeliğin, paslanmaz çeliğin yapılması konusunda da tıpçılar hiç konuşmuyorlar. Herkesin bir ihtisası var. Mütehassıs olmayan mütehassısa tâbi oluyor.

Biz de yani fıkıh konusunda mütehassıs olana tâbi oluyoruz kendimiz ihtisas sahibi değilsek. İhtisas sahibi varsa o da içtihat yapıyor kendisi bir karara varabiliyor. Ama bu karara varmak tabii ilme dayanmalı yani atmasyona dayanmamalı. Keyfi, torbadan kura çekme usulüne dayanmamalı. Yani eğer bir konuda hakikaten selahiyetli varsa insan konuşmalı, selahiyeti yoksa zaten konuşturmazlar.

Suudi Arabistan'da yapılan bir kongrede birisi çıkmış konuşmaya başlamış. Hemen indirmişler aşağıya. Sen in aşağıya demişler. Profesör ama o konunun mütehassısı değil, indirmişler...

O halde kısaca söylememiz gerekirse; mezhepler fıkıh ekolleridir ve bilimsel çalışmaların ürünleridir, normaldir. Bir insanın bir mezhebe tâbi olmaması düşünülemez. Mutlaka bir mezhebe sahip olacak, bir kanaate sahip olacak. Yani bir fikri olacak bir konuda. Mutlaka olacak, mezhepsizlik mümkün değildir. Bu mezhep ya İmâm-ı Âzam'ın mezhebi, İmam Şafiî'nin mezhebi, vesairenin mezhebi olacak ya da kendisinin mezhebi olacak. Yani kendisi bir mezhep ortaya koyabilirse kendisinin mezhebi olacak. Koyamıyorsa o zaman birisine tâbi olacak.

Soru sorabilir miyim?

Buyur.

Mezheplerin hepsi olamaz mı?

Mezheplerin hepsi olamaz? Mezheplerin hepsi şu bakımdan olamaz. Yani dört tane mezhep var. Birisi şu konuda böyle demiş ötekisi şöyle demiş. Ya şöyle olacak ya böyle olacak. Yani hepsini birden yani zıtların bir araya gelmesi mümkün değildir de ondan. Kapı ya açıktır ya kapalıdır. Açıksa kapalı değildir, kapalıysa açık değildir. Yani iki tane kanaat varsa ortada hepsi birden olmaz, bir tanesi olacak.

Ama şunu demek istiyor sizin sorduğunuz soruyu soranlar; yani biraz ondan alsam, biraz ondan alsam, biraz ondan alsam çeşni yapsam [olmaz mı?]

O da olmaz. O zaman sistem bozulur. Bunuda ben şöyle anlatıyorum;

Yani hurdacı kendisinin hurdacı dükkanında mevcut olan tekerlekle, şanzımanla, şunuyla bunuyla hepsini birleştiripte yeni bir araba yapabilir mi?

Belki yapar ama zor. Biraz zor yapar ve o da bir şeye benzemez. Nasreddin Hoca; "Soğanla yoğurt yemeyi ben buldum ama pek de beğenmedim." demiş. Pek de güzel olmaz yani bilimsel olmaz. Şaka bir tarafa bilimsel olmaz.

Hz. İsa hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de âyet-i kerîme var. Âyet-i kerîmede buyuruluyor ki; Bismillâhirrahmânirrahîm.

Ve mâ katelûhü ve mâ salebûhü. "Hz. İsa'yı öldüremediler, asamadılar." Velâkin şübbihe lehû. Yani berrefe'ahullahu ileyh. "Öyle olmadığı halde Allah onu kendisine ref eyledi." deniliyor. Ve mâ katelûhü ve mâ salebûhü. "Öldüremediler, katlemediler, asamadılar." dendiğine göre demek ki öldürme ve asma hadisesi doğru değil.

Tabii bu konuda çeşitli, dinler tarihiyle ilgili çeşitli kaviller var ama Kur'ân-ı Kerîm'in ifadesine göre durum böyle.

Evet.

Soru asılıp asılmadığı, öldürülüp öldürülmediği değil de daha ziyade kıyamet günü Hz. İsa'nın gelip gelmeyeceği ile ilgili galiba. Bilmiyorum.

Âyet yok. Hz. İsa'nın tekrar gelişiyle ilgili âyet yok. Yalnız şeyler var, öyle mi dedi bilmiyorum, ben onu anlamamışım. Ama onu da ayrı bir soru olarak cevaplandıralım. Yani Hz. İsa'nın, nüzûl-ü İsa, Hz. İsa'nın tekrar yeryüzüne inmesi.

Nüzul "inmek" mânasına. Böyle bir konu hadis kitaplarında vardır. Yani Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. İsa'nın ineceğine dair bir âyet-i kerîme mevcut değil fakat bazı hadîs-i şerîflerde bildirilmiştir ki; Hz. İsa âhir zamanda inecek, hıristiyanların haçını kıracak. Bu putperestliktir doğru değildir diyecek ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in şeriat-ı Ahmediyesi ile amel edecek diye rivayetler vardır.

Deccal Hz. İsa zamanında tek bir kişi olarak mı gelecek yoksa kişiler olarak mı?

Hadîs-i şerîflerde şöyle geçiyor. Bir deccal var yani özel bir deccal. Tek bir şahıs olarak bir deccal var. Fakat hadîs-i şerîflerde geçiyor ki bu deccalden evvel 30'a yakın deccal gelip geçecek.

Demek ki deccallik mesleğinde olan, aynı bozgunculukta ve aynı aldatıcılıkta olan 30 kadar böyle şahıslardan sonra ondan sonra asıl tek bir şahıs olan deccal gelecek. Hadîs-i şerîfler var.

Evet. Buyurun.

Şimdi demiştiniz, tek bir mezhebe tâbi olmak gerekir, hepsi beraber olmayacak diye. Hacca gittiğimiz zamanlarda mesela oradakilerin genellikle Şâfii mezhebine tâbi olduklarını biliyoruz. Onların ardında namaz kıldığımız zamanlar, onlara tâbi olduğumuz nasıl olacak?

Bir mezhebe mensup bir kimsenin bir başka Ehli Sünnet mezhebine mensup bir imamın arkasında namaz kılması caizdir. Çünkü mezhepler nihayet nihayet İslâm şeriatının yorumlanmasıdır. İslâm'ın genel emirlerinde ihtilafları yoktur, detayda ihtilafları vardır. Yani namaz kılmak hepsinde müşterektir ama namazda Allahu Ekber derken elini kulağın hizasına mı kaldıracak çenesi hizasına mı kaldıracak, bağlayacak mı salacak mı gibi meselelerdedir ihtilafları. Farzlarda müşterektirler, ana konularda müşterektirler. Binâenaleyh mezhep farkı biribirlerine iktidâyı engellemez. Biribirlerine iktidâ edebilirler. Bu bakımdan yani şâfii bir imama hanefî bir şahıs uyabilir. Hanefî bir imama şâfii bir şahıs uyabilir.

Yalnız fıkıh kitaplarımızda şöyle demişlerdir; uyan şahıs kendi mezhebine göre o kimsenin namazının olmadığına ayan beyan belli eden bir emâre görüyorsa o zaman uymaz. Mesela Hanefî mezhebinde, şakır şakır kan aktığı zaman abdest bozuluyor, şâfii mezhebinde bozulmuyor. Şimdi adam kan aka aka geldi imamla şey yapacak. O zaman uymaz. Çünkü âşikar bir şeyi görüyor. Ama öyle bir durum yoksa işi karıştırmaz. Yani sen buraya gelmeden önce burnun kanamışmıydı söyle bakalım sen nerelerden geçtin, ne yaptın filan diye herhangi bir şey sormaz uyabilir. Ama âşikâre olarak kendisinin gördüğü bir hata varsa o zaman uymayabilir, diyorlar.

Bir de çok farklı ise, mesela Hanbelilerin teheccüd namazları bizim hanefîlerden çok farklı. O zaman uyulacak mı uyulmayacak mı diye ihtilaf etmişler. Mehmed Zihni Efendi diyor ki, "Uyulmaz, çünkü onlar iki rekâtta selam veriyor, üçüncü rekâta ayrıca kalkıyor. O üçüncü rekât tek rekât oluyor. Halbuki bizim mezhebimizde tek rekât yok." filan diyor. Buna benzer şeyler olabilir.

Sonra bir mesele daha hatırladım sizin sözlerinizden. Bazı kimseler hani Şâfii dediğiniz için hatırladım. Şâfii mezhebine göre şimdikilerin tavaf etmesi mümkün değil. Çünkü şâfiilerde bir kimsenin eline, bir hanıma değse böyle abdesti bozuluyor. Yani dokunma dahi abdestini bozuyor. Binâenaleyh maalesef kadın erkek beraber tavaf ediyorlar. Maalesef!

Sayfa Başı