M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

İtikâf

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh.

Allah hepinizden razı olsun. Birinci hadîs-i şerîf, Râmûzü'l-ehâdîs'in birinci cildinin 74. sayfasından...

Taberânî kaydetmiş, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Hz. Ali Efendimiz'in oğlu Hz. Hüseyin Efendimiz'in babasından rivayet ettiğine göre buyurmuş ki;

İ'tikâfü aşrin fî Ramazân ke-hacceteyni ve umreteyn.

Çok müjdeli bir hadîs-i şerîf... Hikmetli ve anlamlı da... Hacdan ve umreden bahsediyor.

Hac ve umre ne kadar sevaplı, kıymetli ibadetler... Herkes can atıyor, gelmenin çeşitli çarelerini arıyor, "Para biriktirsem, gitsem!" diye temenni ediyor. Hacı teyzeler, hacı olamamış tzeler yanılıyor yakılıyor, yürekler güp güp atıyor... "Ah nasip olsa da o mübarek yerlere gitsem, görsem, o ziyaretleri yapsam!" diye insanlar temenni ediyorlar.

Hac ve umre çok kıymetli!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;

İ'tikâfü aşrin fî Ramazân. "Ramazan'da on günlük itikâf..."

Neymiş?

Ke-hacceteyn. "İki hac gibidir." Ve umreteyn. "Ve iki umre gibidir."

Bu çok büyük bir müjde!

Ramazan orucu farzdır. Ramazan, müslümanların oruç tutma ayıdır, herkes biliyor. Minarelerde kandiller yanıyor. İstanbul'un sokakları, camileri, geceleri, gündüzleri Ramazanlaşıyor, değişiyor, güzel bir hâl oluyor. İnsanlar ibadetine düşkün oluyorlar, Kur'an'a sarılıyorlar, camilere koşuyorlar, teravihler kılıyorlar, vaazlar dinliyorlar... vs.

Bir de Ramazan'ın son on gününde Efendimiz itikâf eylemiş, hep devam etmiş.

İtikâf etmek ne demek?

Bir insanın ibadet kastıyla camiye gelip orada kalması, gece gündüz orada yatması, hatta camiden dışarıya çıkmaması, kendisini ibadete tam bağlaması... Artık evine de gitmiyor, hep camide kalıyor; buna itikâf deniliyor. İbadet maksadıyla camide kalmak hatta camiden dışarı çıkmamak, uyuyacaksa bile camide uyumak...

Ramazan'ın son on gününde Peygamber Efendimiz'in itikâf etmesi ve bunu tavsiye etmesi hadîs-i şerîflerle kesin ve kuvvetli bir sünnet. Ama sünnet-i kifâye... Herkesin itikâf etmesi lazım ama bir beldede birkaç kişi itikâf sünnetini yaparsa kimseye sorumluluk yok. Peygamber Efendimiz'in sünnetine uyuluyor, emri tutuluyor, tavsiyesi muteber, geçerli, müslümanlar uyanık, Efendimiz'in yolunca yürüyorlar; tamam!

Kimse itikâf yapmazsa yani Ramazan'ın son on gününde evini bırakıp da camiye gelip camide yatıp kalkmak, ibadet etmek suretiyle itikâf vazifesini yapmazsa ne oluyor?

O beldenin bütün müslümanları sorumlu oluyor. "Sizi gayretsizler! Sizi tembeller! Sizi kusurlular! Siz Peygamber Efendimiz'in sünnetini yapmıyorsunuz, Ramazan'da itikâf etmiyorsunuz!.." diye oradaki müslümanların hepsi sorumlu oluyor.

Ama bir kişi kalkar da itikâfa girerse, o beldenin öteki müslümanlarından sorumluluk kalkıyor. Buna sünnet-i kifâye deniliyor. Birkaç tanesinin itikâf etmesi kifâyet ediyor, kâfi geliyor. Ötekiler de sorumluluktan yakayı kurtarmış oluyorlar.

Herkesin bu güzel ibadeti tatması güzel bir şey...

Hz. Ali Efendimiz'den, oğlu Hz. Hüseyin'in rivayet ettiği bu hadîs-i şerîf de işi bir kat daha gözümüzde canlandırdı. Gerçi Ramazan geçti, şimdi de hac mevsimi ama ikisini birbirine bağlıyor...

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde; "Ramazan'da on günlük itikâf, iki hac ve umre yapmak kadar sevaptır." buyurdu.

O zaman ne yapacağız?

Hemen kâğıdı kalemi elimize alacağız, yazacağız;

"Önümüzdeki sene Ramazan'ın son on gününde ben de Peygamber Efendimiz'in bu çok tavsiye ettiği itikâf sünnetini yerine getireyim!" diye şimdiden niyetleneceğiz.

"Daha sekiz ay var..."

Olsun! Sekiz ay da olsa, insan niyeti önceden yaparsa, "Ben inşaallah böyle yapacağım!" diye gönlüne yazar, yerleştirirse, iyi olur.

Dış ülkelerde gezerken çok yeni şeyler görüyorum, çok ibretler alıyorum, istifade ediyorum. Türkiye'de de yayılmıştır. Bir kartona, bir kâğıda veyahut ajanda şeklindeki takvim defterlerinin başındaki bir-iki sayfasına, year planning "senenin planlaması" diye bütün günleri ve ayları bir bakışta görebileceğiniz bir sayfasına yılın hangi gününde ne yapacağını önceden yazıyorsun. O daima asıl meseleleri senin gözünün önünde tutuyor.

"Yılın şu ayında hacca gideceğim!" "Şu zamanda filancanın doğumu var, onu kutlayacağım." "Filancaya tebrik yazacağım." "Hanıma söz vermiştim, şu olacak..." diye senenin ilerideki günlerinde ne yapacaklarının planını, tasarımını, düşündüğünü yazdığı kağıtlar, satırlar, sayfalar oluyor...

Bu defter şeklindeki, ajanda dedikleri takvimlerde;

Hatta kocaman kartonlara basıp harita asar gibi duvarlara da asıyorlar. Müesseselerde müdürler kocaman kocaman yazıyor, icabında önemine göre bazı yeri yeşil, bazı yeri kırmızı boyuyor. Duvarda karton şeklinde de oluyor. Masasının üstüne, camın altına da koyuyor; orada her zaman bakıp görebiliyor.

Öyle veya böyle, önümüzdeki Ramazan'ın son on gününde itikâfa gayret edin, niyet edin, aklınıza yerleştirin! Çünkü "İki hac ve iki umre sevabı var." diye Peygamber Efendimiz söylemiş de, Hz. Hüseyin Efendimiz de Hz. Ali radıyallahu anh Efendimiz'den duymuş ve Taberânî kitabına yazmış; ne kadar güzel!..

Bunu güzel bir levha haline getirip, bastırıp dağıtmak lazım ki millet Ramazan'ın son on gününde evinden ayrılıp camilerde yatıp kalkıp, biraz garibanlığı tatsın, biraz ibadetin zevkini alsın. Geceleyin Cenâb-ı Hakk'a tazarru ve niyaz etmenin, münâcaat etmenin, yalvarıp yakarmanın; yakarışın, ağlayışın, gözyaşı döküşün lezzetini kavrasın; bu sevapları kazansın!

İki hac ve iki umre! Hacceteyn ve umreteyn. "Sanki iki hac ve iki umre yapmış gibi sevap kazanır."

Bir şeyi hatırlatmak istiyorum:

Cenâb-ı Mevlâ bir insanın bir güzel jestini, tavrını, amelini, davranışını, çıkışını, sözünü beğenirse, severse; sırf ondan bile cennete sokabilir. Ama sevmediği tarzda olursa, kulun bazen bir ömrünün ibadetini bile hiçe sayar. Ramazan'ını, haccını, ömründeki ibadetleri kabul etmez...

Çünkü bir kusuru, bir çürük tarafı vardır; kafasında bir yamukluk, çarpıklık, itikadında bir bozukluk vardır... Böyle şeyler olabilir.

Onun için yaptığımız ibadetlere gurur duymamalı, aldanmamalı, mağrur olmamalıyız. "Bizi kurtarırsa Cenâb-ı Hakk'ın rahmeti, lütfu, merhameti, acıması kurtarır. Lütfederse kurtuluruz yoksa bizim ibadetlerimizi teraziye koysak beş para etmez. Terazide bir göz nimetinin, bir kulak nimetinin, bir akıl nimetinin bedeli olamaz. Ömrümüzce yaptığımız ibadetleri bir kefeye koysak, Allah'ın bir nimetinin karşılığı olmaz." diye tevazuyu elden bırakmamalıyız.

İbadete de aşkımız, şevkimiz çok olmalı!.. Ne güzel insanın sevdiği ile baş başa olması!.. Ne kadar güzel bir şey!.. İşte Ramazan'ın son on gününde de, kul sevdiği ile başbaşa oluyor.

Tabii 10 gün, herkesin yapabildiği bir şey. Hac ve umre herkese nasip olmuyor. Fukarâya nasip olmuyor, çünkü parası yetmiyor. Hacca gidebilmek için hükümetin koyduğu şartlar var, parası olsa bile onları aşamayan gidemiyor. Veyahut Suud'un koyduğu sınırlar, şartlar var; Suud vize vermezse, gidilmiyor.

Hac ve umre kolay olmuyor. Masraf, zahmet, zaman istiyor. Haccın yılın belli bir zamanında oluşu, her zaman olmayışı var... İnsan o kadar ay daha yaşayacak mı yaşamayacak mı meselesi var...

Ramazan'ın son on günü garibanların da, fukarânın da herkesin elinde bir fırsat... Demek ki itikâfı yapmaya çalışmalı! Biraz mârifetullâhı, nefisle cihat etmeyi, mânevî halleri, zikrin, ibadetin lezzetini tanımalı!..

Aynı sayfanın aşağı tarafında çok kısa bir hadîs-i şerîf var. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh hazretlerinin rivayet ettiğine göre buyurmuş ki.

A'zamü'n-nâsi dereceten ez-zâkirûne'llâhe.

A'zam, "en büyük" demek. A'zamü'n-nâsi. "İnsanların en büyüğü."

Hangi bakımdan?

Dereceten. "Mânevî rütbe ve derece bakımından."

Böyle üstün olmasının sebebi o. Ne cihetten en büyük?

Derece cihetinden en büyük...

"İnsanların derece cihetinden, derece yönünden, derecesi bakımından; mânevî rütbesi bakımından en büyük olanı kimlerdir?"

Ez-zâkirûna'llâhe. Allah mef'ul olduğu için üstün okunacak; "Allah'ı zikredenlerdir."

Allah'ı zikredenler dereceten en yüksektir. En yüksek dereceli olanlar Yunus Emreler'dir, Mevlânâlar'dır, İbrâhim-i Hakkılar'dır, İsmâil-i Bursevîler'dir... Mübarek, sevdiğimiz Abdülehad-ı Nûrî hazretleridir, Aziz Mahmûd-ı Hüdâyî hazretleridir... vs.

Neden?

Hadîs-i şerîfte böyle buyuruyor da ondan.

Erbâb-ı tarikat, erbâb-ı tasavvuf; nefsi terbiye etmek, sâfîleşmek, edepli ve ihlâslı bir müslüman olmak yoluna girmiş olan, buna önem veren insanlar... Allah'ı çok anıp, hatırlayıp, hatırından çıkarmayıp Allah'ın rızasını kazanmak için dili zikirli, eli tesbihli olan ve gece gündüz Cenâb-ı Hakk'ı zikredenlerdir.

Zaman zaman inançlarımızdaki çarpıklıkları, halkımızdaki yanlış kanaatleri dile getiriyorum.

Ne münasebetle?

Kur'a ile hadis kitabından bir sayfayı açıyoruz, karşımıza bir hadîs-i şerîf geliyor, onu izah ederken... Doğrudan doğruya herhangi bir sözü söyleyen insana düşmanlığımız yok. Kendi kendimize bir şeyi iddia ettiğimiz, bir şeyi boş yere savunmamız da yok... Açıyoruz hadis kitabını, karşımıza hadîs-i şerîfler geliyor; "Peygamber Efendimiz'in sözleridir." diye okuyoruz.

Bunları okurken de, "Kim rivayet etmiş?" diye râvisini de bazen zikrediyoruz, o da tatlı oluyor. "Hz. Ali Efendimiz rivayet etmiş, Hz. Hüseyin Efendimiz rivayet etmiş." deyince, o mübarek insanların adını duyunca sevincimizden yüreğimiz ağzımıza geliyor.

Türkiye'de onları seven, "Ben Alevîyim." diyen nice kardeşler var.

Bunları okurken bir de karşımıza geliyor ki, "Müslümanların derece bakımından en yükseği, Allah'ı zikredenler..." O halde demek ki zikretmek sevapmış, zikredenler en iyi müslümanlarmış. Bu, halkın üzerinde yanlış bir kanaati siliyor.

Halk tesbihliye, zikir erbabına, tasavvuf erbabına, nefisle cihat edene kızıyor. Gerçi hepsine kızmıyor, eskileri seviyor. Yunus'u Alevîsi Sünnîsi bütün kardeşlerimiz seviyor; Mevlânâ'yı herkes seviyor vs... Çeşitli yönlerden ufak tefek muhalifleri olanlar çıkabiliyor. Ama sonuç itibariyle onlar seviliyor da yirminci yüzyıla gelince gazeteler, dergiler, televizyonlar ateş püskürüyorlar.

Dengeli ve ölçülü tenkit her zaman yapılır. İyi bir insanın da kusurlu tarafları olur. "Şu kusurunu düzelt!" diye söyleriz, düzeltir. Ama kusuru olmadan veyahut küçük kusuru büyük göstererek, büyük meziyetleri küçültüp gözden saklayarak konuşmak doğru ve insaflıca konuşma değil.

İnsaflı konuşmak gerekirse, nefsinin arzularını engellemeye çalışan, Allah'ı anan, Allah'tan korkan, takvâ ehli olan, günahlardan kaçınan, sevapları işlemeye çalışan, insanlara iyilik etmeye çalışan insanlar daha kıymetli olmalı!..

Ama öyle değil... Sanki hasım, sanki düşman, sanki çok yanlış yoldalar, sanki İslâm'ı bozmuşlar... Böyle diyenler var. Kendisi lise mezunu, İslâm'la ilgili bilgisi yok, Arapça'sı yok; bir elinde sigara, bir elinde kalem; "Tasavvuf başka şeydir, İslâm başka şeydir. Bunlar İslâm'ı bozmuşlar, İslâm'ın dışındalar..." filan deyiveriyorlar.

Buyursunlar, hadîs-i şerîfleri okusunlar! Bir kısmı hadîs-i şerîflere de itiraz ediyor. Buyursunlar Kur'ân-ı Kerîm'e!..

Kur'ân-ı Kerîm'e de itirazın var mı?

Ona itiraz edemez. Çünkü, "Müslümanım!" diyor. İtiraz ederse İslâm'dan çıkar.

Kur'ân-ı Kerîm'de, âyet-i kerîmelerde ne deniliyor?

"Allah'ı çok zikredin!" deniliyor. Mesela;

Yâ eyyühellezîne âmenü'z-kürullâhe zikran kesîrâ. "Ey iman edenler, Allah'ı çok çok zikredin." Ve sebbihûhu bükraten ve esîlâ.

Demek ki Allah'ı zikretmek bid'at değilmiş. İslâm'a sonradan Hint'ten, Yemen'den, İskenderiye felsefesinden, Neoplatonizmden -yeni Eflâtunculuk- veya Hint Budizm'inden veyahut şuradan buradan girmiş değilmiş. Hadislerden çıkma, Peygamber Efendimiz'in sözlerinden alınma, dinin özü, esasıymış. Kur'an'ın âyetleri, Peygamber Efendimiz'in mübarek sözleri, hadîs-i şerîfleriymiş.

Buna seviniyorum.

Neden?

Böylece yaygın yanlışlıklar belki düzelir. Hatalı olanlar bizim sözümüzü dinlerlerse, "Bu hadîs-i şerîfmiş, demek böyleymiş." diye belki kendilerini düzeltirler diye hoşuma gidiyor.

Bizim maksadımız, onu bunu tenkit etmek değil. Tabii haksız bir sözü de karşılıksız bırakmak uygun olmaz, onu da söylemek, "Sen yanılıyorsun!" demek lazım!

Bazen Ramazan'da, mübarek günlerde, herkesin dinî duygular içinde mest yaşadığı zamanda, müslümanın Ramazan'ını zehir ediyorlar. İslâm'a, imana, itikada, tarihimize, mezhebimize hücum; İmâm-ı Âzam'ımıza sataşma, Peygamber Efendimiz'e dil uzatma... Bunlar insanı küfre götüren, dine imana sığmayan şeyler...

Duyuyorum, hayretler içinde kalıyorum. Böyle insanlar varmış. "Var, ben gördüm, duydum." diyen insanlardan duyunca; "Allah Allah, böyle insanlar da varmış!" diye ağzım açık kalıyor, hayret ediyorum. Allah insanı şaşırtmasın. Şaşırttı mı, gerçekleri tamamen çarpıtıyor. Şeytan ona kötü şeyleri; kumarı, içkiyi, flörtü, kötü yollarda eğlenmeyi iyi gösteriyor. İbadeti, zikri, Kur'an'ı, tesbihi, seccadeyi, Ramazan'ı, haccı vesaireyi kötü gösteriyor.

"Hacca ne gidiyorsun, pis Arap'a paranı mı yedireceksin?"

Bu sözler yazılmıştır, çizilmiştir, söylenmiştir; hepimiz duymuşuzdur.

Öyle değil...

"Canım ne diye her sefer hacca gidiyorsun? Gitme, sonra şurada mektep yaptır!" vs...

Zaten mektepleri, çeşmeleri, hayırları yaptıran, hacı babalar... Hepsini bir incelersen, bakıyorsun ki memleketimizdeki hayrât ü hasenâtın sahipleri hep zaten hacca gitmiş, dindar insanlar... Çünkü o fedakârlık yapıyor.

Ötekisinin milyarları, trilyonları oluyor, 50-60 tane dairesi oluyor; bir tanesini hak yola veremiyor. Allah 50 daire vermiş; bir tanesini hayra, fakir çocuklara, filanca hayır vakfına veremiyor. Yapan yine dindar insan...

Bu da çok hoşumuza giden kısa bir hadîs-i şerîf... Hattat kardeşlerimiz yazabilirler. Duvarlara, herkesin gözünün önünde güzel zînet olur:

A'zamü'n-nâsi dereceten ez-zâkirûne'llâh.

Gayet kısa...

"Râmûzü'l-ehâdis'in 74. sayfasının 13. hadîs-i şerîfi." diye de arkasına yazarlar. Güzel de istifini yaparlar. Hat sanatının inceliklerine uygun, güzel bir levha olur.

Bir hattat kardeşim senelerce önce benden talep etmişti;

"Hocam! Levha haline getirilebilecek güzel sözleri biriktirip bize bildirirseniz memnun oluruz." demişti.

İşte buyurun, iki tane hadîs-i şerîf! Ne kadar güzel:

İ'tikâfü aşrin fî Ramazân ke-hacceteyni ve umreteyn.

Yarım satır...

A'zamü'n-nâsi dereceten ez-zâkirûne'llâh.

Üçte bir satır...

Gayet güzel! Bir de bu istif edildi mi, daha güzel, küçük olur. Ne kadar güzel bir levha! Duvarda durur. Bakan;

"Bu ne demek?" diye sorduğu zaman;

"Bunun mânası şuymuş. Es'ad Hoca söylemişti, hadîs-i şerîfmiş." derken o da onu öğrenir; Allah, lâ ilâhe illallah, sübhânallah, estağfirullah, hasbünallah demeye başlar. İmanı kuvvetlenir, nefsini yener, iyi ve güzel ahlâklı bir insan olur.

Peygamber Efendimiz;

İ'dilû beyne evlâdiküm fi'n-nihal kemâ tuhibbûne en ya'dilû beyneküm bi'l-birri ve'l-lutfi.

Nu'mân b. Beşîr radıyallahu anh'ten Beyhakî, Taberânî rivayet etmiş, başka kaynaklarda da var.

Bu hadîs-i şerîf ebeveynin (anne-babanın) çocuklarına adaletle, eşit, hepsine aynı muamele etmesiyle ilgili bir tavsiye...

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:

İ'dilû. "Adalet ediniz, hakkaniyetli davranınız, eşit davranınız." Beyne evlâdiküm. "Evlatlarınızın arasında..."

"Ben şunu daha çok seviyorum. Bu biraz haylaz, onu sevmiyorum. Şuna çok vereyim, buna az vereyim..."

Öyle şey yok!

Hangi konuda?

Fi'n-nihal. Noktasız ha ile. Hediye, atıyye, bağış, ikram; annenin, babanın evlatlarına vereceği şey neyse...

Birisine bir tarla verdi mi, ötekisine de verecek; birisine bir şey verdi mi, ona da verecek.

"Bir şey vereceğiniz zaman evlatlarınızın arasında adalet yapınız."

Kemâ tuhibbûne. "Sizin sevdiğiniz, istediğiniz nedir?" En ya'dilû beyneküm. "Sizle onların arasındaki muamelede, onların adaletle hareket etmesini istemez misiniz, sevmez misiniz?"

Sizinle onlar arasındaki muamelelerde, onların insaflı, eşit hakkaniyetli, adaletli davranmalarını sevdiğiniz gibi siz de evlatlarınıza ikramı yaparken eşitlikle, adaletle davranın, hepsine aynı verin.

Kemâ tuhibbûne en ya'dilû beyneküm bi'l-birri ve'l-lutf.

Birr, özellikle "iyilik" demek ama evladın anne-babaya saygılı davranması, iyi evlatlık yapması mânasına kullanılıyor. Lütuf da lütfetmek, ikramda bulunmak demek...

Ana-baba, itaatinde, lütuf ve ikram muamelesinde evladının böyle davranmasını istemez mi?

İster.

Âsî olmasını istemez, itaatli olmasını ister. Saygısız olmasını istemez, saygılı olmasını ister. İlgisiz olmasını istemez, ilgili olmasını ister. Bırakıp gitmesini istemez, gelip hizmet etmesini ister...

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; "Onların itaatli olmasını, anne babasına karşı mükrim, ikramcı, lütufcu olmasını istediğiniz gibi siz de onlara eşit davranınız." diyor.

Mekke-i Mükerreme'de Hanefî fıkhını okutan Mısırlı, Ebu's-Sünne isimli çok büyük bir profesör, alim vardı. Çok sevimli, mübarek bir insan; Allah ömür versin. (Araplar; "Hayyâhullah, hayyâkellah." derler.) Onu ziyarete gitmiştik. İslâm hukukunda mirasın taksimine göre, erkeğe iki hisse, kıza bir hisse veya erkeğe bir veriliyorsa, kıza onun yarısı kadar veyahut kıza bir veriliyorsa erkeğe onun iki misli veriliyor. Allah'ın emri, Kur'ân-ı Kerîm'de yazılı olan böyle;

Yûsîkümu'llâhu fî evlâdiküm li'z-zekeri mislü hazzi'l-ünseyeyn.

Mirasın taksiminde böyle...

Ebu's-Sünne hocaefendiye sohbette soru olsun diye;

"Hayatlarındaki durumlarda da mı böyle olacak?" dedim.

"Evet! Sağlığında da, kızına verdiğiyle oğluna verdiği arasında nispet, gene bu mirastaki nispet gibi olacak." diye cevap vermişti. Ben de böyle duraksayınca;

"Ne o, razı olmadın mı?" diye sordu;

"Estağfirullah! Allah'ın hükmüne razı olmamak diye bir şey yok. Öğrenmek, bilgi almak için sormuştum." dedim.

O, adalet oluyor. Çünkü İslâm, ailenin sorumluluğunu erkeğe vermiştir, eşit paylaşmamıştır. Ailede yönetim ve kazanç sorumluluğu erkektedir. Yük onun üstünde ağırdır. O kazanacak, o yedirecek, o giydirecek, o barındıracak...

Yedirme, içirme, giydirme, barındırma, terbiye erkeğin omuzunda görev olduğu için Cenâb-ı Hak maaşını ona göre daha fazla veriyor. Kız evlendiği yerde, kocası sorumlu olduğundan, bunlarla yükümlü olmadığından ona yarım vermenin hikmeti bu olmalı.

Cenâb-ı Hakk'ın emri... Ölçü böyle olacak.

Adalet ölçüsü nedir?

Allah'ın emirleridir. Allah neyi emretmişse adaletli olan odur.

"Aaa, bu haksızlık!"

Olmaz! Allah ve Resûlü haksızlık etmez. Haksızlık saymak yanlış bir düşünce olur. Hatta insanı dinden, imandan çıkartır, yanlış noktalara götürür. Allah'ın hükmüne razı olmak İslâm'dır. Allah'ın hükmünü icrâ etmek adalettir.

"Efendim! Bu hırsız, bu katil ama bunu affedelim, bağışlayalım..."

Öyle şey olmaz; suçlu cezasını çeker! İslâm öyledir. Peygamber Efendimiz; "Kızım Fâtıma hata etse onu cezalandırırım." diyor.

İslâm'da adalet ve adalete riâyet o kadar önemli!

"Babanızın, ananızın, yakınlarınızın, akrabanızın aleyhine bile olsa, onların menfaatleri zedelenecek bile olsa hakkaniyetten, adaletten ayrılmayın." diye Kur'an emrediyor.

Hakkaniyete riâyet etmek lazım.

Hâkim, Müstedrek'inde Hz. Âişe-i Sıddıka validemizden rivayet etmiş. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki.

A'zâmü'n-nâsi hakkan ale'l-mer'eti zevcühâ ve a'zamü'n-nâsi hakkan ale'r-racüli ümmühû.

Sadaka Resûlullah, fîmâ kâl ev kemâ kâl.

A'zâmü'n-nâs. "İnsanların en büyüğü..."

Ne cihetten?

Hakkan. "Hak cihetinden, haklı olmak bakımından insanların en büyüğü."

Kim?

Ale'l-mer'eti. "Kadının üzerinde hakkı olması bakımından insanların en önde geleni, en büyüğü..."

Kimdir?

Zevcühâ. "Kocası..."

Bir kadın evlendi. Anası, babası sağ; kardeşleri var. Bu kadının üzerinde hakkı en büyük olan kim?

Kocası!..

"Babası var..."

Ama evlendirdi. Artık yuva kurdu. Babası değil kocasıyla hayat arkadaşlığı kurdu, refîka-yı hayâtı oldu. Kocasının emrinde olacak. İslâm böyle söylüyor:

"Kadın üzerinde en büyük hakkı olan insan kocasıdır."

Zevcühâ. "Eşi, kocasıdır."

Rabbimiz kuralı böyle koymuş. Tabii yuvanın selâmeti, sıhhatle yürümesi ve yuvanın mahremiyeti bakımından... Baba kızına kocası kadar mahrem değil. En mahremi kocasıdır. Hastalandıkları zaman birbirlerine onlar bakacaklar. Bir yastığa baş koyuyorlar, bir yatakta yatıyorlar. Yaralansa yarasını, pansumanını, tedavisini, temizlenmesini o yapıyor... Kadının üzerinde en büyük hak sahibi kocasıdır.

Bundan ne anlaşılıyor?

Kadın itaat edecek, sözünü dinleyecek, sözünden dışarı çıkmayacak, anlaşılıyor. Bir de tabii kadına bakıyor, koruyor, rahat ettiriyor; sultanlar gibi evinde tutuyor, çalıştırmıyor, zahmete sokmuyor... Elbette hakkı oluyor. Çünkü kazanmak mecburiyeti erkeğin boynunda...

Başka hadîs-i şerîflerde geçiyor, duyunca birçoğumuz şaşıracağız. Hepimiz günün şartlarına göre bunu yapıyoruz. Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Adama dükkânında karısının yardımcı olması kıyamet alametidir, âhirzaman alametidir."

Eskiden tamamen adam çalışırdı, hanımı hiç iş hayatına gitmezdi, mecbur etmezdi. Ama şimdi, "Geçim zor." deniliyor, efendi de hanım da çalışıyor. İkisi de sabahleyin çıkıyorlar; birisi bir iş yerine, ötekisi de öbür iş yerine gidiyor. Akşam beraber geliyorlar. Ev buz gibi, yemek yok... Hanım da erkek de mutfağa giriyor. İkisi önlükleri takıyorlar; birisi salata yapıyor, ötekisi bilmem ne yapıyor... Alelacele, pür-telâş...

Çocukları olunca, çocuklara bakamıyorlar. Birisi oraya gidiyor, birisi öbür tarafa... Dadı tutuyorlar vs... Bunun misallerini çok gördüm. Evde birçok iş aksıyor.

Bizim fakültede oturuyorduk. Bir arkadaş, konuşurken;

"Kadının mutlaka çalışması lazım." dedi. Ben de dedim ki;

"Aziz kardeşim! Kadın çalışmıyor mu? Kadının evde evin işlerine bakması, çocuğa bakması bir iş değil mi? Çocuk bakımı başlı başına bir iş değil mi? Eve bakmak, evi temizlemek, yemeği yapmak... Evin de bir sürü işi var. Üç tane, dört tane insanın yapacağı iş var... Onlar iş değil mi?"

Onlar güzel olmuyor. Onların yapılması için dadı tutuluyor, hizmetçi tutuluyor... O zaman gene değişen bir şey yok. Sadece kadın dışarıda çalışmış, başkasının hizmetinde olmuş oluyor. Öteki türlü evin içinde...

Geçimde sıkıntı varsa, benim görüşüme göre evde üretim mümkün. Ben üretimsiz kalmalarını, tüketici olmalarını tasvip etmiyorum. Hanımlarımız zaten üreticidir. Eskiden beri köyde olsun, kentte olsun hanımlar çok çalışırlar. Hem ev işlerini yaparlar, hem tarlada, bağda, bahçede çalışırlar, hem de dokuma, örme vs. işleri yaparlar. Birçok işleri yaparlar. Erkeklerden üç-dört kat daha fazla çalışırlar ve yıpranırlar.

Son zamanlarda bu işler değişe değişe... Erkek vazifesini tam yapmadığı için bu sefer kadın ona yardımcı olmaya başlıyor, dengeler bozuluyor. Kadın da evden çıkınca, evin düzeni bozuluyor; sonunda başka şeyler oluyor.

Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfte onu kıyamet alameti olarak söylemiş:

A'zâmü'n-nâsi hakkan ale'l-mer'eti zevcühâ. "Kadın üzerinde en büyük hak sahibi olan kişi kocasıdır."

Bu bir! Noktalı virgül...

Hadîs-i şerîfin devamında ne geçiyor?

Ve a'zamü'n-nâsi hakkan ale'r-racüli.

Bu sefer adam üzerinde...

"Adam üzerinde en büyük hak sahibi kişi kimdir?"

Ötekisinde kadın üzerindeydi... Kadın üzerinde en büyük hak sahibi kocasıydı.

Adam üzerinde en büyük hak sahibi kim?

Ümmühû. "Anası!"

Racül diyor, çocuk demiyor, veled demiyor.

"Adam üzerinde en büyük hak sahibi anası." diyor.

Bu da birçok sorunu çözer. Birçok aile sorununda bu ana ölçü olursa, herkes bunu bilirse Peygamber Efendimiz'in böyle söylediğini hatırında tutarsa; o zaman kaynana-gelin zırıltısı, dırıltısı, kavgası, ihtilâfı olmaz. Adamın da başı sıkışmaz, daralmaz. Neyi ne yapacağını adam da gayet iyi bilir.

"Adam üzerinde en büyük hak sahibi anasıdır."

Anasının hakkı çiğnenmeyecek!

"Karısı ne olacak şimdi?"

Bir zaman gelecek karısı da birisinin anası olacak. O da onu düşünmeli. "Ben evde kaynana istemiyorum." diyorlar ama bir zaman gelecek kendisi de kaynana olacak. Kendisi de aynı duruma düşebiliyor.

Muhabbet olması lazım! İslâm muhabbeti, sevgiyi, saygıyı emrediyor.

Bu da levhalık sözlerden, hadislerden birisi...

Eğer annelerimiz babalarımız sağsa; Allah sağlık, âfiyet, sıhhat, huzur versin. Allah uzun zaman yaşatsın, ömür versin, başımızdan eksik etmesin. Onların duasını kazanmayı bize nasip etsin.

İnsanın anasının babasının sağ olması çok güzel, çok önemli bir şey... Onun için Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde;

"Anasının babasının sağlığına yetişip de bir adamı anası babası cennete sokamamışsa onun burnu yerde sürtsün, o adama yazıklar olsun!" diyor.

Anasına babasına hizmet edecekti, duasını alacaktı; Allah da ana-babasının duasıyla onu cennete sokacaktı.

"Öyle yapamamış, yazıklar olsun!" mânasına geliyor.

Onun için anneler babalar başımızın tâcıdır; kıymetini bilelim, onlara güzel hizmet edelim. Dengeleri güzel kuralım; aile içinde birisinin hatırına, keyfine ötekisini incitmeyelim. Aile huzuruna ait ölçüleri bilelim, davranışlarımızı ona göre yapalım.

İnşaallah kimseyi incitmemişizdir. İnşaallah herkes; "Aaa, ben bunun böyle olduğunu bilmiyordum." deyip, "Madem böyleymiş, o halde Resûlullah Efendimiz'in tavsiyesine uyayım!" diye düşünür...

Herkes kendi haddini de hakkını da, vazifesini de ödevini de bilir; ona göre hareket eder, sevapları kazanır. Hem dünyada huzurlu olurlar hem âhirette cennete girerler, iki cihan saadetine nâil olurlar.

Cenâb-ı Hak bizi sevdiği kul eylesin. Sevdiği kul olarak yaşamayı, sevdiği işler yapmayı nasip eylesin. Özellikle dinimizi sağlam kaynaklarından yani Kur'ân-ı Kerîm'den ve hadîs-i şerîflerden güzelce öğrenip bütün hayatımızı Kur'ân-ı Kerîm'in altın kurallarıyla, Peygamber Efendimiz'in inci tavsiyeleriyle düzenlemeyi nasip eylesin.

Rabbimiz'in rızasını, Peygamber Efendimiz'in rızasını ve şefaatini kazanmayı nasip eylesin. Hem dünyada hem âhirette, her yönden başarılı eylesin. Cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin.

Allah hepinizden razı olsun.

es-Selamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh.

Sayfa Başı