M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Seriyy es-Sakatî-3

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîne Muhammedini'l-Mustafâ Mahmûdi'l-Muhtâri'l-Emîn ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Tabakâtu's-sûfiyye isimli sevimli bir tasavvuf terâcim-i ahvâl kitabını burada fırsat buldukça okumaya devam ediyoruz. Kesintisiz devam etmesini de isteriz, yapılabilir. Fakat kardeşlerimiz benim izah etmemle kitap tamam olsun diye istedikleri için araya başka hoca koymadan oldukça biz yapıyoruz. Kitabın 50. sayfasında kalmışız.

Ve bihî kâle: Semi'tü Seriyye yekûl. Seriyy burada elif-lamlı olarak kullanıldı. Aynı bir önceki rivayetin rivayet zinciriyle; Cafer b. Muhammed b. Nusayr Cüneyd'den o da Seriyy es-Sakatî hazretlerinden -veya Farsça bir tertiple Seriyy-i Sakatî diyoruz- şöyle rivayet etmiş ki; Yekûl. Seriyy-i Sakatî hazretleri şöyle dermiş:

İzâ fâtenî cüz'ün min virdi lâ yumkinunî en akdıyehû ebedâ. "Beni virdimden, dualarımdan, günlük âdet edinip de okuduğum, çektiğim tesbihattan, dualardan birisi atlarsa, yani kaçırırsam, yapamazsam…" Lâ yumkinunî en akdıyehû ebedâ. "Bir daha onu telafi etmek asla benim için mümkün olmaz."

Öyle kuvvetli bir azmi, öyle kuvvetli bir kararı var ki almış olduğu tesbihatı, zikirleri ve günlük okumak âdetinde olduğu duaları, evrâdı hiç bırakmayacak.

"Onu kaybedersem onu hiçbir şekilde telafi edemeyeceğimi biliyorum. Onun için, yapamadım mı onu bir başka türlü artık ödemem mümkün değildir. Yani bırakmam. Artık onun kazası kaza da olsa eskisinin, aslının yerini tutmaz, iş işten bir kere geçmiş olur. Zarar ne kadar telafi edilmeye çalışılsa tam telafi edilmez demektir."

Mâlum, vird; "insanın diline âdet edinip de devamlı söylediği şeye" derler. Çoğulu evrâd gelir. Bir insan devamlı aynı şeyi çok çok söylüyorsa, "Bu o işi, o sözü kendisine vird-i zebân edinmiş." derler. Zeban Farsça "dil" demek. "Diline pelesenk edinmiş." de derler; "Dili hep aynı şeyi söylüyor." mânasına…

Tasavvufta böyle günlük vazifeler vardır; "Şu kadar tesbih çekecek." diye. Günlük evrad vardır. Bizim de Hocamız'dan hatıra, Hocamız'a da büyük şeyhlerimizden yâdigâr ve icâzetle verilmiş olan Evrad mecmuamız var, Evrad dua kitabımız var. Her gün başından bir kısmı okuyoruz, o güne mahsus kısmı da onun arkasından okuyoruz. Bunların çoğunu Hocamız hadîs-i şerîflerden almış, bir kısmı da kendisinin icâzetle okumaya izinli kılınmış olduğu evrâdıdır. Onları çok olduğu için haftanın günlerine taksim ederek hiç olmazsa bir hafta içinde bütün hepsini okumasını sağlayacak bir tertibe sokmuştu. Emretmişti, küçükten başladı, şöyle küçük bir cep kitabından; sonra daha büyüdü, daha büyüdü, vefatından önce en son şeklini aldı. Biz de okuyoruz. "Evrâdımız" diyoruz, "Evrad kitabımız" diyoruz.

İnsanın günlük vazife edindiği şeyleri, vefalı olması lazım, devamlı yapması lazım. Çünkü Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"İbadetlerin Allah indinde sevimlisi, makbulü, en faziletlisi, en üstünü devamlı olandır, az bile olsa."

Yani istikrarlı olanıdır. Bir yapılıyor bir bırakılıyor, bir öyle bir böyle, bir parlıyor bir sönüyor, bir hevesi geliyor bir hevesi kaçıyor. Böyle değil de muntazam, istikrarlı… Derviş istikrarlı olacak. Zaten tasavvufî terbiyenin amaçlarından birisi; güzel şeyleri insanın içine sağlam bir şekilde yerleştirmek, hep o halde olmasını sağlamak. Ahlâk bakımından da, âdetler bakımından da, âdâb bakımından da aynı şeyleri muntazaman yapacak, onları değiştirmeyecek. Bir istikrarlılık, bir vefa, bir devamlılık içinde [yapmak gerek.]

Devamlı olmayan, iyi şeylerde sebat etmeyen kimseler makbul değildir. Bu tipteki insanlara "sebatsız" derler, "uçarı" derler, halk tabiri olarak "maymun iştahlı" denir. Yani bir onu, bir onu, bir onu heves ediyor, hiçbirini tam yapmıyor, bırakıyor. Halbuki bir şeyi tam yapa yapa insan mükemmelliği elde eder. Hatta sporcular bile sporlarını, antrenmanlarını muntazaman yapmazlarsa formlarından düşüyorlar, şampiyonluğu yapacak halleri kalmayabiliyor. Eski hattatların hayatlarından biliyoruz ki her gün bir meşk, bir hat çalışması, müsvette çalışması yapmazlarsa elleri meziyetlerini kaybediverirmiş. Yani her gün muntazaman çalışması lazım.

"Hattat" deyince… Meşhur Hattat Hafız Osman hazretleri, mübarek -çok seviyorum ve çok hürmet ediyorum kendisine- Yedikule'nin dışında bir yerde otururmuş da her gün Eyüp'e, buraya hocasına meşk yani çalışma yapmaya, ders yapmaya gelirmiş. Devamlılığa bakın!

Devamlılık azimlilik alâmetidir, vefa alâmetidir, sıdk-ı sadâkat alâmetidir, güzel bir şeydir. İbadetlerin, güzel şeylerin devamlı olması lazım, yapılıp bırakılmaması lazım. Adam bir bakıyorsun çok güzel, bir bakıyorsun çok fena; bir bakıyorsun çok hevesli, bir bakıyorsun her şeyi bırakmış, boşlamış. "Dengesiz adam" derler. Böyle insanları etrafında bir değerlendirip damgayı vurdun mu biter artık. "Ha, o mu? Tamam!"

Birisinden bahsediyorlar, seyahatim esnasında, üç defa o şahıs hakkında ayrı ayrı üç kişiden aynı sözü işittim. "Onunla bir alış veriş yapılmaz." diyorlar. Tamam, adam damgayı yemiş. "Mümkün değil, onunla alış veriş yapılmaz." Yani "huyu fenadır" demek. Gizli bir şikâyet bu. Halbuki alış veriş yapılabilir, ne olacak; alış veriş normal, almak vermek, satış normal. Yapılmaz, yani "mâkul değil" demek.

Mâkul olacak, istikrarlı olacak, güvenilir olacak, vefalı olacak. Büyüklerimiz boşuna mı söylemişler; "Bir fincan kahvenin 40 yıl hatırı vardır." diye?

Hayır, boşuna söylememişler, benim hüsnü zannıma göre… Hakikaten öyle olduğu için, o kanaatte oldukları için, öyle davrandıkları için… Bir kahvenin hatırını bile [gözetmişler.] Tuz ekmeğin hakkını, nan hakkı derler… Nan Farsça "ekmek" demek. "Nankör" derler. Nankör ne demek?

"Yedirilmiş olan ekmeği görmezliğe gelen, yapılan iyiliği hatırlamayan, kendisine iyilik yapana kötülük yapan kimse."

Bu doğru bir şey değil. Müslüman vefalıdır.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hayatı, her menkabesi gözlerimizi yaşartacak kadar vefa örnekleri ile doludur. Sütannesini unutmamıştır. Sütkardeşini unutmamıştır. Kendisine iyilik edeni unutmamıştır. Kimseyi unutmamıştır. Daima onları ömürlerinin sonlarına kadar kollamıştır. Çok önemli!

Bizim arkadaşlarımıza da bakıyorum… İnsan biraz bilgili olabilir, biraz okumuş olabilir. Bilginin sonu yoktur. İnsan bir üniversiteyi bitirse, iki üniversiteyi bitirse, üç üniversiteyi bitirse bilgi bitmiyor ki, bilgi çok fazla. İnsanın yarım yamalak bilgi sahibi olunca şımarmasına veyahut kabarmasına veya gururlanmasına lüzum yok.

Tasavvufu bilmiyorlar. Tasavvuf söz ilmi değil, söz değil; davranış. Bir insanın hayatındaki davranışı sakatsa lafı da mühim değil. Vefalı olacak. Söz vermiş, ahd etmiş… Mesela derviş hocasına gelip ilk tasavvufa giriş görevlerini aldığı zaman; telkîn-i zikir, el alması, -buna mübayaa, bey'at denir- bu verilmiş bir sözdür ve bey'attır. Bu ahdine vefa göstermesi lazım.

Bir sürü vefasız insan var; söz veriyor, tutmuyor! Ahdine sâdık değil, yani ahdinin dışına çıkmış, ahdinin ne olduğunun şuurunda değil! Oturuyoruz, biz tasavvufu anlatmaktan başka bir sürü de ahdin önemini, ahde vefanın önemini anlatmak zorunda kalıyoruz. Halbuki normal olarak söz verince, söz namustur, herkesin sözün[de durması lazım.]

Evrad da "insanın kendi kendine, Rabbine karşı vermiş olduğu bir çeşit söz" demektir. "Ben bu vazifeyi yapacağım." Zaten kendin bir şey istiyorsun.

Evrad nedir?

Sevaplı bir dua… Zaten kendi menfaatine… Bir yapıp bir yapmamak vefasızlık oluyor.

Demek ki ibadetlere de vefa göstermeliyiz. İbadetlere de müdâvim yani devamlı olmalıyız. Bunu gösteren âyet-i kerîmeler tabii çoktur. Konuyu fazla uzatmayalım ama bilelim ve böyle olmaya çalışalım.

Babamla Bahtiyar amca -vardı rahmetli, cennet-mekân, Allah makamını âlâ etsin, derecesini yüksek eylesin- ticaret hayatından tanışmışlar. Babamdan gelirmiş mal alırmış, hiç pazarlık yapmazmış; "Şu kadar mal lazım." parayı ödermiş. Ticaret hayatı bitti, dükkân kapandı, babam müftülüğe geçti, müftülükte vazife yaptı, emekli oldu. Ama Bahtiyar amcayla babamın o muhabbeti kesilmedi. Her cumartesi buluşma günüdür, her cumartesi buluşurlardı. Vefa, bağlılık ve sebat timsâli…

Bir şeyde sebat göstermek, uçarı olmamak, maymun iştahlı olmamak, gelip geçici olmamak, kararsız olmamak, dengesiz olmamak, istikrarsız olmamak; önemli bir tasavvufî [ahlâktır bu.]

Diyor ki Seriyy-i Sakatî Efendimiz hazretleri;

"Benim evrâdımdan bir şey beni atladı mı, -yani ben onu yapamadım mı, kaçtı mı demek- o zaman artık onu herhangi bir şekilde ödemem mümkün olmaz. Bitti!"

Bu zihniyetle, hiç kaçırmamak lazım. Biz de öyle olalım, evrâdımızı, ezkârımızı, yani zikirlerimizi, dualarımızı, tesbihlerimizi yanardöner yapmayalım, muntazam ve istikrarlı yapmaya gayret edelim. Ahdimize sâdık olalım. Vefa duygusunu öğrenelim. Kara kahvenin hatırını, ak ekmeğin hatırını, tuzun hatırını bilelim, iyilik edenin iyiliğini unutmayalım. Kendimiz için…

Tabii herkes iyiliği kendisine yapıyor. Hz. Ali Efendimiz latife yollu buyurmuş ki:

"Ben kimseye ömrümde hiç iyilik yapmadım, hiç kötülük yapmadım."

"İyilik yaptıysam hepsini kendime yaptım."

Men amile sâlihan fe-linefsihî ve men esâe fe-aleyhâ. "Kim salih iyi bir iş yaparsa kendi nefsi içindir. Kim kötü bir iş yaparsa o da kendi nefsinin aleyhinedir."

Gayet net, çok âşikâr olarak Kur'ân-ı Kerîm'de belirtilen bir şeyi ifade etmiş oluyor. O halde birisi birisine ekmek yedirmişse aslında kendisine iyilik yapıyor. Birisini yetiştirmişse, birisini okutmuşsa, birisini büyütmüşse, birisini evlendirmişse kendisine iyilik ediyor. Ama kendisine iyilik edilen kimse de yapılan iyiliği unutmamalı, o da onun için gerekli. Vefasızlık onun için zararlı, vefalılık onun için iyi, kendisine iyilik yapılan kimse için…

Semi'tü Ebâ Bekrin Muhammede'bne Abdillâh ibni Şâzân er-Râziyye yekûlu: Semi'tü Ebâ Umere'l-Enmâtiyye yekûlu: Semi'tü'l-Cüneyd yekûlu: Semi'tü Seriyye yekûl: Men erâde en yesleme dînuhû ve yesterîha kalbuhû ve bedenuhû ve yekılle ğammuhû fe'l-ya'tezili'n-nâse li-enne hâzâ zemânu uzletin ve vihdetin.

Rivayet zincirinde isimleri okuduk, Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri dayısı, hocası olan Seriyy hazretlerinin şöyle dediğini rivayet ediyor:

Men erâde en yesleme dînuhû. "Kim dininin selâmette olmasını istiyorsa…"

"Dindarlığının, dinî hayatının arızasız, elemsiz, kedersiz, günahsız, Allah'ın sevmediği bir duruma bulaşmadan, lekesiz, tertemiz olmasını istiyorsa…"

Başka?

Ve yesterîha kalbuhû ve bedenuhû. "Hem gönlü hem vücudu istirahat etsin istiyorsa…"

"Dini selâmette olsun, dinine bir gölge düşmesin, bir çatlak, bir hastalık, bir arıza bulaşmasın; kalbi de bedeni de, gönlü de vücudu da müsterih olsun, rahat olsun istiyorsa…"

Ve yekılle ğammuhû. "Tasası, gamı, üzüntüsü de az olsun istiyorsa…"

Fe'l-ya'tezili'n-nâse. "İnsanlardan ayrılsın, uzlete çekilsin." Li-enne hâzâ. "Çünkü bu." Zemânu uzletin ve vihdetin. "Uzlet zamanıdır."

"Şu asır" diyor, kendi asrı için, bizim asrımız için değil. Kendi asrı için "Bu uzlet, tek başına yaşama zamanıdır." diyor Seriyy-i Sakatî hazretleri.

"Kim dininin selâmette olmasını, gönlünün ve vücudunun müsterih ve rahat olmasını, gamının az olmasını istiyorsa insanlardan ayrılsın, uzlete çekilsin. Çünkü bu, uzlet ve yalnız yaşamak zamanıdır." buyurmuş.

Tasavvufta ilerlemek için bildirilen şartlardan birisi de uzlettir. Ayın, keskin ze, lâm ile; uzlet. Biz buna Türkçe'de "üzlet" diyoruz, 'ü' ile söylüyoruz. "Bir kenara, inzivaya çekilmek; insanlardan uzak tenhada kendi başına yaşamak." demek.

Bir insanın tasavvufî eğitiminde uzlet gerekli. İnsanlardan ayrılacak, kalabalığın gürültüsünden, patırtısından, lafından, dedikodusundan, kendisini meşgul etmesinden, kendisini günaha iştirak ettirmesinden, bulaştırmasından bir kenara çekilecek, kendi tasavvufî eğitimini tamamlamaya çalışacak. Kendisinin içini dinlemesi için böyle bir yalnızlık şart. Onun için mâlum, halvet denilen -hı harfiyle- veyahut Arapça erbaîn -40 gün devam ettiği için erbaîn denilen- veyahut Farsça çil veya çihil kelimesi 40 demek olduğundan çile yani 40 günlük süren ibadet demek olan bir eğitim usûlü vardır. Derviş şeyh tarafından işinden, gücünden, eşinden, ailesinden, kalabalıktan alınır, tenha bir yere sokulur. Bu bir caminin bu iş için hazırlanmış hücresi, odası olabilir veyahut daha başka bir tenha yer olabilir.

Mesela Kastamonu'da eğer şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerinin camisini ziyaret eden olduysa, Kastamonu'ya gittiyse… -Bu ziyaretleri de belki yapmalı… - Şâbân-ı Velî, Halvetiye tarikatinin büyüklerindendir. Halvet tarikatlerinin ana eğitim usullerinden olan bir tarikat Halvetiye tarikati; 40 gün bir kenara çekilecek, o eğitimi orada görecek diye… O şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerinin camisi, arka tarafı ahşap, çok güzel, sevimli. Üç kat, arka tarafta küçük küçük hücreler var. Tavanı alçak tek kişilik odalar var. Müteaddit, 20-30 tane var, belki alt tarafta da başka var, bilmediğimiz miktarda… Efendi hazretleri dervişleri oralara sokuyor ve 40 gün orada namaza çıkıyor, abdest alıyor ama kimseyle görüşmeden, kendisi tenhada tek başına bir eğitim [alıyor.] Hocası gelip nasihat ediyor, konuşuyorlar. O halvetin içindeki eğitimin incelikleri ayrı. Ama 40 gün camiden çıkmıyor, evine gitmiyor, kimseyle konuşmuyor, sohbet etmiyor, bir eğitim geçiriyor. Bu şart tabii; insanın iç âleminde ilerlemesi için, iç âleminin cihazlarını parlatıp çalıştırması için, mânevî yolculuğunda, seyr-i sülûkünde ilerlemesi için gerekli.

Bir de normal olarak insanların arasına girmeyip bir kenarda durmak, kalabalığa pek karışmamak gibi böyle bir çekimser yaşam şekli vardır; buna da "uzlet hayatı" derler veyahut "i'tizal" derler.

Neden?

Çünkü; el-İstînâsu bi'n-nâsi min alâmâti'l-iflâsi demişler. Böyle bir söz kelâm-ı kibar olarak tasavvuf kitaplarında vardır. Yani "İnsanlarla, kalabalıkla fazla düşüp kalkmak, kalabalığın içine fazla girip çıkmak iflasın alâmetidir. Mânevî bakımdan iflasın, müflis olmanın, meteliksiz, parasız, pulsuz, kalitesiz, değersiz olmanın alâmetidir." demişler.

Neden?

Adam tek başına duramıyor. Tek başına durmanın bir fırsat, bir ganimet ve ibadet için Rabbiyle başbaşa kalmak, aman ne güzel bir bulunmaz nimet olduğunu bilmiyor. Hemen ceketini kapıyor evde, hanım soruyor:

"Nereye gidiyorsun, hayrola?"

"Evde canım sıkıldı, kahveye çıkıyorum."

Canı sıkılıyor! Müflis bu adam; mânevî sermayesi yok, hepsini tüketmiş, parasız pulsuz, cebi delik… İnsanlarla oturmaya kalkmaya alışmış; kahvede çen çen çen veya oyun veya başka şeyler veya televizyon, geceleri 12'lere, 1'lere, 2'lere kadar "Aman şu programı tamamlayalım, İstiklâl marşı söyleninceye kadar, göndere bayrak çekilinceye kadar…" Ondan sonra eve geliyor, sabah namazı [vaktinde] horul horul uyuyor; gözü çapaklı falanca vakitte kalkıyor… "Bu iflasın alâmeti" demişler.

Yalnız kaldı mı insan Kur'an'ı öğrenebilir, zikir yapabilir, kitap okuyabilir, kitap yazabilir.

Ben şahsen profesörlüğümü geciktirdim. Profesörlük tezimi hazırlayamadım. Kendi hayatımdan biliyorum.

Neden?

Evde dursam misafirler eve gelirdi. Fakülteye gitsem misafirler fakülteye gelirdi. Pazar günü gitsem, "Arabanı kapıda gördük hocam!" diye yine gelirlerdi. "Nasılsın? Selâmun aleyküm." "Aleyküm selam. Hoş geldiniz." Hepsi de kıymetli kardeşlerimiz… Uzak yerden gelmiş oluyor. Mesela [birisi] kalkmış, yüzlerce kilometre kat etmiş, ille bizi görecek; eve geliyor, soruyor: "Nerede?" "Fakülteye gitti." Oraya geliyor. Ben böyle yazıyı

tezi yazmak için önüme kağıdı koyardım, üstüne bir güzel besmele veya besmelenin be'sini yazardım; bir satır eklemeden akşam olurdu!

Ne yaptım?

Evimden kaçtım. Arkadaşlar kaloriferli bir daire ayarladılar. Hiç kimse bilmiyor. Hiç kimse de alınmayacak. Fakülteden etrafıma bakınarak çıkıyordum, kimse görmesin diye. Hop oraya kaçıyordum. Orada profesörlük tezimi hazırladım, bu iş bitti. Yoksa vakit bulamıyordum.

Tabii bu tatlı bir meşguliyet; çünkü herkesin ihtiyacı var, söyleyeceği şey var, bizim de cevap vermemiz lazım, vazifemiz var. Ama herkes böyle olunca bir gelişme de olmuyor. Bir yazma, bir öğrenme, bir öğretme, bir çalışma olmuyor. İnsan Kur'an ezberleyecekse bir sayfayı kaç defa okuması lazım. Tefsir okuyacaksa, daha başka bir şey yapacaksa saatler lazım. Hocalık yapacaksa talebesiyle meşgul olması lazım. Hep bunlar zaman istiyor.

Onun için, uzlet yani boş bir zaman ve tenhalık büyük bir nimettir. Hayatını boş geçirmemek isteyen, Allah'ın rızasını kazanmak isteyen insan için hem ilim öğrenmek için bir fırsattır, hem ibadet için bir fırsattır, çok büyük bir nimettir. İnsanlar bunun büyük bir nimet olduğunu sonra anlarlar veya anlayamazlar veya ömür geçince pişmanlık duyarlar, diz döverler.

Eskiler bu uzleti sevmişler, onun için tenhalara çekilmişler, şöhretten kaçınmışlar, camilere tekkelere kapanmışlar, vakitlerini Allah'ın rızasına uygun geçirmeye çalışmışlar. O günlerde, yani ahâlinin tamamının iyice müslüman olduğu günlerde bile diyor ki; "Dini sâlim olsun, selâmette olsun, günaha girmesin, dininde eksiklik olmasın, kusur kalmasın; kalbi rahat olsun, üzüntüsü olmasın; bedeni rahat olsun, eza cefa görmesin, dayak yemesin, yumruk yemesin, gözü şişmesin, dudağı patlamasın; gamı kederi az olsun istiyorsa insanlardan ayrılsın."

Artık bu zamanda bilmiyorum… Onların zamanında öyle olursa bizim bu zamanda herhalde yedi kat yerin altına mı saklanmak lazım, nereye gitmek lazım, bilmiyorum. Çünkü hakikaten insan bakkala bir şey almaya bile gitse günahtan kurtulması zor. Dışarısı o kadar [tehlikeli!] Evin içine de artık cihanın bütün yaygarası, velvelesi televizyonla girmiştir. Evin içi de uzlet yeri değildir çünkü dış dünya evin içindedir; bütün mülevvesâtı ile meyhane de evin içindedir, her türlü günah da, şarkı da, türkü de, gazino da, pavyon da, bar da, hepsi evin içine girmiştir, o televizyon kutusunun içindedir. Herkes de onun karşısındadır. Açıyor, seyrediyor… En yesleme dînuhû. Ne dinde selâmet kalıyor, ne dervişlik kalıyor, ne sevap kalıyor, ne feyiz kalıyor, ne nur kalıyor; hepsi gidiyor tabii…

Bu sözlerden bizim çıkartacağımız ders: Yalnızlığın bir nimet olduğunu ve bir büyük fırsat olduğunu unutmamak. Yalnızlığı en güzel şekilde değerlendirmek. Elimizde kitap varsa kitap okumak, hiçbir şeyimiz yoksa tesbih çekmek, dua etmek, Kur'ân-ı Kerîm ezberlemek, birisine bir şey öğretmek sûretiyle o zamanı değerlendirmeye, sevapla geçirmeye gayret etmemiz lazım.

Semi'tü Muhammede'bne'l-Haseni'l-Bağdâdiyye yekûlu: Haddesenâ Ahmedü'bnü Muhammedi'bni Sâlih, haddesenâ Muhammedü'bnü Abdûne, haddesenâ Abdülkuddîsi'bni'l-Kâsım, kâle: Semi'tü Seriyye yekûl.

Başka bir zât Seriyy-i Sakatî hazretlerinden rivayet etmiş, diyor ki;

Yekûl. Söyleyen Seriyy-i Sakatî, şöyle buyurmuş:

Küllü'd-dünyâ fudûlün. "Dünyalığın, dünyanın hepsi boştur." İllâ hamsu hisâlin. "Ancak beş tanesi müstesna. Onlar boş değildir, lüzumsuz, kıymetsiz değildir."

Bunlar ed-dünyâ dedikleri zaman, geçen derslerde de söylemiştim, her zaman söylüyorum: Dünya demek, "yer küresi" demek değil. Yani "arz" demek değil. Bunlar dünya dedikleri zaman "dünyalık" dediğimiz şeyi kastediyorlar. Yani "para pul, mal mülk, varlık" vesaire gibi şeyleri kastediyorlar.

Küllü'd-dünyâ fudûlün. "Mal varlığı, mülk varlığı, bütün bunların hepsi boştur, fazladır, lüzumsuzdur, değersizdir."

"Ancak beş tanesi müstesna…"

Onları sayıyor:

Hubzun yuşbiuhû ve mâun yurvîhi ve sevbun yesturuhû ve beytün yükinnuhû ve ilmun yesta'miluhû.

Dünyalık, şu dünya hayatında uğraştığımız, elde etmek için savaştığımız, elde tuttuğumuz, sahip olduğumuz her şey boşmuş, lüzumsuzmuş, beş tanesi müstesna.

Birisi; hubzun yüşbiuhû. "İnsanı doyuran bir ekmek."

"Katık" demiyor, sadece hubz yani "ekmek" diyor. Bu boş değil, tabii bu lazım. İnsanoğlu gıdasız yapamadığı için böyle bir şeyi olacak. Hubz lazım.

Ve mâun yurvîhi. "Susuzluğunu kandıracak bir su da lazım."

Tabii susuz da yaşanamıyor, vücut için o da gerekli. Ekmek de lazım, su da lazım. Ekmek ve su.

Ve sevbun yesturuhû. "Avretini örtecek, vücudun çıplaklığını kapatacak bir elbise."

Bu da lazım. Bu da dünyalık değil.

Ve beytün yukinnuhû. "Kendisini içinde saklayacak, barındıracak bir evin de olması lazım."

Bu da normal. Bir evceğizi de olması lazım.

Ve ilmun yesta'miluhû. "Ve bir de kullandığı bir bilgisinin olması lazım."

Bu tabii bir bilgi, bir ilim. Bu ilim bir meslek ilmi de olabilir, bir sanat, hirfet dediğimiz demircilik, berberlik, terzilik gibi bir şeyi kastetmiş olabilir. Böyle bir hüner bilgi olması lazım ki bununla helalinden gerekli malzemeyi kazansın. Tabii elbise, yemek, içmek, ev bir şeyle sağlanacak, böyle bir bilgisi olması lazım. Dünyalık olarak saydığı için buradaki bu ilim kelimesi böyle anlaşılabilir. Veyahut da; bu dünya hayatında nasıl davranması gerektiğini, neyin sevaplı olduğunu, neyin günahlı olduğunu, neyi yapması, neyi yapmaması gerektiğini kendisine gösterecek bir bilgi öğrenmesi de lazım. Buradaki ilim böyle bir bilgiye, bu mânaya da olabilir. "Dindarlığını sürdürebilmesi için gerekli [bilgi" veya] "hayatını sürdürebilmesi için gerekli kazanç hüneri" mânasına da olabilir. Belli olmuyor, hangisi olduğu anlaşılmıyor. Karanlık kalmış oluyor. Ama herhalde bir sanat ve meslek kastedilmiş olmalı ki "dünyalık" diyor. Eğer öteki olsaydı âhiretlik olurdu. Ulûm-u dîniyye âhirete ait bir şeydir, o önemli bir şeydir. Herhalde bu dünyalık meslek bilgisi kastedilmiş olsa gerek.

Bu mübarek şahıslar, bu zevât-ı muhtereme kafa yapısı itibariyle bizden tamamen farklı insanlardır. Biz de müslümanız, onlar da müslüman; ama biz onlardan çok farklılaşmış, çok uzak noktalara, tehlikeli noktalara açılmış müslümanlarız. Biz parada, pulda, zevkte, sefada, eğlencede, her türlü dünyalığın içindeyiz. Onlar hepsini boş görmüşler; beş tanesi müstesna: su, ekmek, ev, elbise, bir bilgi

meslek. Her birinin de bir mesleği olmuş; kimisi terzi, kimisi sakatatçı, kimisi dülger, kimisi attar, kimisi bakkal, kimisi bezzaz… Helalinden kazanmak, kimseye muhtaç olmamak için böyle bir şey yapmışlar. Fazlasına aldırmamışlar, âhirete çalışmışlar veya var güçleriyle ilme, irfâna ve İslâm'ı yaymaya çalışmışlar.

Bu adamları ekseriyetle üstlerine gölge düşürülmek istendiği gibi yanlış tanıtmaya çalışıyorlar veya yanlış bildikleri için bunların hakkında suizan ediyorlar. Bunlar bir köşeye çekilip de miskin miskin oturan insanlar değildir. Bu şahısların hayatları incelenirse bunlar kılıçları almışlardır, savaşlara gitmişlerdir, çarpışmışlardır. Böyle insanlar… Ama az yemişler, mal edinmemişler. Bir abam var, atarım; nerede olursa yatarım. Ev telaşı yok, yiyecek telaşı yok; var güçleriyle "Allah'ın rızasını nerede daha iyi kazanabilirim?" diye onun peşine koşmuşlar. Anadolu'da savaş var, cihat sevaptır, murâbıtlık sevaptır; yallah Anadolu'ya gelmişler. Anadolu fethedilmiş. Balkanlar'da savaş var; yallah Balkanlar'a gitmişler. Yani canlarını feda edecek çalışmalardan hiç geri durmamışlar. Mesela hayatını okumuş olduğumuz İbrahim b. Edhem hazretleri gündüz çalışırmış, akşam çalıştığıyla yiyecek alıp getirip medresede, kaldıkları rıbattaki arkadaşlarına yedirirmiş. Çalışmaktan geri durmamışlar, cihattan geri durmamışlar. Pasif, miskin müslüman değiller. Böyle gösterilmek isteniyor. Hatta deniliyor ki;

"İslâm âleminin gerilemesi dervişler yüzündendir."

Öyle olsaydı hiç ilerlememesi lazımdı! Çünkü ilerlediği zamanlarda en hâkim olanlar dervişlerdi. İlerlemişse o zaman demek ki dervişlik ilerlemeye mâni değil, çünkü en ilerledikleri zaman, dervişliğin en kuvvetli olduğu zaman! Yanlış, yalan veya iftira veya suizan veya Avrupalılar dervişlerden korktukları için hıristiyanlar, gayrimüslimler, İslâm düşmanları dervişliği kötü göstermek için kasten böyle söylemişler. Sonunda da kökünü kazımışlar, tekkeleri vesaireleri bertaraf etmişler.

İyi güzel, tamam; otur kenara artık, ellerinin tozunu silkele, keyfine bak...

Peki bu insanlar ne yapacak?

Bu sefer kahveye, bu sefer kulübe, bu sefer pavyona… Müspet bir şeyle bir insanı meşgul etmediğin zaman adam durmuyor ki… Bu sefer menfîler başladı; kumarhane, bilardo salonları, barlar, birahaneler vs. vs... Bu sefer o insanın içindeki ihtiyaçlar başka şeylerle karşılandı.

Mesela Abdullah b. Mübârek hazretlerinin Kitâbü-z zühdü ve'r-rakâik'i çıkartıyoruz. Seha Yayınları arasında çıkıyor. Mübarek, bir sene ticarete gidermiş. Ne kadar hoşuma gidiyor! O da ticaret helal olduğundan, Efendimiz'in mesleği olduğundan ve doğru dürüst tüccarın peygamberlerle, şehitlerle beraber sayılmasından dolayı... Kazancı sevdiğinden dolayı da değil; ticaret de sevap olduğundan, el-Kâsibu habîbullah hadîs-i şerîfi olduğundan... Bir sene cihada gidermiş, bir sene hacca gelirmiş. Bir hac, bir sene ticaret, bir sene cihat; hep kazançlı iş. Hac kazançlı, cihat kazançlı, ticaret de mânevî bakımdan onlar için kazançlı tabii. Kimseye muhtaç olmuyor, kazanıyor, yediriyor. Hiç boş durmamışlar.

Ve bihi kâle. Yine aynı senette isimleri geçen şahıslar… En son şahıs Abdulkuddûs İbni'l-Kâsım'dı. Dımaşklı bir şahısmış bu.

Ve kâle Seriyyü. Onlardan rivayet edildiğine göre böyle demiş, şu sözü söylemiş Seriyy-i Sakatî hazretleri:

et-Tevekkülü el-inhilâu mine'l-havli ve'l-kuvveti.

Tevekkül ne demek?

Fe-tevekkel ala'llâh. "Allah'a tevekkül eyle."

Evrâdımızın içinde bir günde tevekkülle ilgili âyet-i kerîmeler var. Tevekkül Allah tarafından emrediliyor. Bizlere de emredilmiş, bizden önceki ümmetlere de. Musa aleyhisselâm'ın ümmetine, daha önceki ümmetlere de emredilmiş: "Allah'a tevekkül edin."

Ne demek bu tevekkül?

Kelime olarak vekalet kelimesinden geliyor. Tevekkeltü ala'llâh. Yani, "Allah'ı kendime vekil edindim. İşimi O'na havale eyledim, ısmarladım. Ne yaparsa O yapsın diye teslimiyet gösterdim, rıza gösterdim." diye.

Bu nedir?

Tabii tevekkül Kur'an'da emredildiği için dervişler yapmaya çalışmış. Ana fikirleri hep Kur'an'ın emirlerini tutmak. Kur'an'ı açıp okuyorlar; uygulamak için okuyorlar. Böyle bir âyet-i kerimeyi okuduğu zaman soracak.

Fe-tevekkel ala'llâh inneke ale'l-hakkı'l-mübîn.

Fe-tevekkel ala'llâh ve kefâ billâhi vekîlâ.

Çok âyet-i kerîmeler var…

"Peki nasıl yapayım bu işi?"

Birbirlerine sormuşlar, büyüklerine danışmışlar:

"Nasıl tevekkül edeyim?"

Mesela Peygamber Efendimiz'e soruyor:

"Ne yapayım; devemi salıp mı Allah'a güveneyim ya Resûlallah? Allah'a tevekkül öyle midir?"

"Hayır."

Kayyıd ve tevekkel. "Bağla, ondan sonra tevekkül et."

Hz. Ömer birilerini görüyor, kenarda oturmuşlar. Bakıyor, o adamlar hoşuna gitmiyor. Tembel tembel gölgede oturmuşlar.

"Hayrola, ne oturuyorsunuz burada?" diyor.

"Biz kanaat ihtiyar eylemiş mütevekkilleriz. Biz kanaat ehli insanlarız, Allah'a tevekkül ediyoruz. Mütevekkil kuluz." demişler.

Başını sallamış, herhalde sopasını, kamçısını da sallamıştır. Diyor ki;

"Siz mütevekkil değil, müteekkilsiniz!"

Müteekkil "yiyici" demek, ekilden geliyor. Çünkü çalışmayınca, oturup böyle tembel tembel durunca buradan da mideye bir şey gitmesi lazım; ekmek lazım, su lazım, libas

elbise lazım... O zaman ne olacak?

"Mütevekkil o kimsedir ki…" buyurmuş Hz. Ömer…

Nasıldır mesela tevekkül? Mesela ziraatçinin tevekkülü nasıl olacak?

Tarlayı sürer, hazırlar, tohumu atar, kendisinin yapabileceği her türlü ön çalışmaları yapar, ondan sonra Allah'a tevekkül eder. "Yâ Rabbi! İşte vazifelerimi yaptım. Sen bana hayırlı bir mahsul ver, çoluk çocuğumu doyurayım." Çünkü eskiden herkes ektiğini biçiyordu, yiyordu, yediriyordu; kapalı bir ekonomi, bolluk ve bereket her köyde her evde herkesin çalışması kadardı, öyleydi. O zaman tevekkül ediyordu. Tarlaya gitme, tarlayı sürme, tohumu ekme, ondan sonra; "Tevekkül ediyorum." O doğru değil. Allah'ın öbür emirlerine aykırı.

Başkasına yük olmak günah. Başkasından istifade etmek, onu sömürmek çok büyük bir [günah.] Hele dinini, dindarlığını yem olarak öne koyup da öyle sömürmek daha kötü bir şey. Çalışıp kazanmak sevap. Başkalarına iyilik yapmak, o yolla kazancını ona vermek sevap. Tabii onun için çalışmak lazım.

Demek ki elinden geleni yapacak, ondan sonra tevekkül edecek. "Yâ Rabbi! Ben âciz bir kulum, sana tevekkül ettim!" diye hâlini arz [edecek.]

et-Tevekkülü el-inhilâu mine'l-havli ve'l-kuvveti diyor. "İnsanın kuvvetten, herhangi bir tesirden kendisini sıyırıp ondan dışa çıkmasıdır." Tevekkül budur. Sanıyorum ki şunu anlatmak istiyor olabilir, Allahu âlem: Bazı insan tevekkül eder ama adeta biraz da itimadı yoktur. Acabası içinde kıvranır durur. "Tevekkül ediyorum ama, Allah tevekkül edenlere vekil olarak yetermiş ama, ya olursa ya olmazsa… Hadi yine de biraz yapmaya çalışayım, şöyle yapayım böyle yapayım…" Bu itimatsızlık olmayacak. Sağlam bir bağlanışla Allah'a tam bağlanacak, tam teslimiyet olacak gibi kendisinin o itimatsızlıktan doğan gayret etme endişesinden sıyrılması gibi bir mânayı kastetmiş olabilir. Çünkü bu büyükler, bu mübarek eski şahıslar duygularının samimiyetine de dikkat ederler. Kendilerini kontrol ederler; "Benim bu duygum ne derecede sağlam? Ne derecede samimiyim?" Bunu da çok iyi takip ederler; kendi kendilerini çok iyi takip ederler.

Mesela anlatmışımdır, hoşuma giden bir olaydır; herkes de bilsin, başkalarına da anlatsın:

Bâyezid-i Bistâmî hazretleri yaya olarak hacca gidiyor. Muazzam bir sevap. Her adımına 700 Mekke hasenesi veriliyor ki 70 milyon hasene eder, başka yere göre. Her adımına o kadar [sevap veriliyor.] Yaya hacca gidiyor. 30 sene hacca gitmiş. Her günde bir hatim indirirmiş. Yani hiç boş vakit geçirmiyor, dili boyuna hatimle meşgul. Kur'an en yüksek zikir olduğundan dâimî zikir hâlinde, devamlı hac yolunda bir gayret içinde… Çok sevaplı [ameller…] Arafat'a gelmiş, orada içinden bir duygu, düşünce diyor ki;

"30 sene yaya olarak haccettim ve her günde bir hatim indirdim. Her hatmin şu kadar sevabı vardır. Herhalde işim iştir, tamamımdır. Ben herhalde öbür tarafı garantilemişimdir." gibi içinden böyle bir duygu…

Tabii bu duygu Rahmânî bir duygu değil. En aşağı nefsânî, belki de şeytânî, şeytandan gelen bir [duygu…] Bâyezid-i Bistâmî bu işlerin üstadı, büyüğümüz, üstatların üstadı. İçinden böyle bir ses gelince bu kendisine yabancı bir ses, yani şeytandan gelen bir ses, onu 'şıp' diye anlıyor. Bu neyi gösteriyor?

Kendi ameline güvenmeyi gösteriyor.

"Haccetmişim, tamam ya…"

Hatta bunu alelen bana söyleyen bir kimseyi hatırlıyorum, Allah taksirâtını affetsin. "Ya 'sakal sünnettir' dediler, bıraktık; şu dediler, yaptık; daha ne varsa söyleyin, onu da yapalım... Hepsini yaptık işte. Allah bizi cennete sokmayacak da kimi sokacak?" gibi böyle bir edâ içinde bu [sözleri] söyleyenler vardı, biliyorum.

Bu duygunun iyi bir duygu olmadığını Bâyezid-i Bistâmî anlayan bir insan tabii. Bâyezid-i Bistâmî:

"Vay! Seni mel'un seni! Sen haccına güveniyorsun, hatmine güveniyorsun. Ama bilip bilmediğim nice kusurlarım vardır! Beni gevşetmeye çalışıyorsun, aldatmaya çalışıyorsun!"

Diyor ki alenî olarak:

"Ey ahâli! 30 sene yaya haccım var. Bu haclarda her gün hatim indirmişim. Bunların sevabının hepsini veriyorum. Satıyorum; var mı alan?"

Herkes birbirlerine bakışıyor. İbadetin şakası yoktur, alış verişte şaka yoktur; satarsan satılır, alırsan alınır. Sevabını bağışlarsan gider, bu böyledir. Herkes tabii sevap peşinde, Bâyezid-i Bistâmî'yi de tanıyanlar, onun ne kadar mübarek insan olduğunu bilenler vardır. Bir tanesi diyor ki;

"Ben alırım. Ne istiyorsun?"

"Neyin var?"

"Çörekçiyim, burada çöreklerim var."

Oradaki hacılara yesinler diye hazırlanmış, satılacak çörek… Tamam, üç tane çöreğe satıyor. Bu kadar haccı, bu kadar hatmi satıyor. "Sattım." "Aldım." Tamam. Üç tane çöreği alıyor. Ondan sonra da çörekleri aldıktan sonra kendisi yemiyor, oradaki bir köpeğe atıyor. Köpek çörekleri yiyor. Şimdi kaldı mı cascavlak ortada?

Üryan kaldı, 30 yıllık ibadet gitti, hatimlerin sevabı gitti, köpek de çörekleri yuttu, hiçbir şey kalmadı!

"Ey benim mel'un nefsim! Ey benim zalim nefsim! Hadi bakalım, nereye dayanacaksan şimdi dayan bakalım! Dayanacağın bir yer kaldı mı?"

Ne yapacak o zaman insan? Bu durumda olan bir insan ne yapacak? Hiçbir şeyi yok; sıfıra sıfır, elde var sıfır. Ne yapacak? Ümitsizliğe düşmek var mı?

Yok! Ümitsizliğe düşmek haram.

Lâ taknatû min rahmetillâh. "Allah'ın rahmetinden ümitsizliğe düşmeyin."

Ümitsizliğe düşmek yok. Ama ne yapacak?

Diyecek ki;

"Yâ Rabbi! Çok mahcubum. Hiçbir şeyim yok; sıfır. Sana arz edecek, "Şunu yaptım." diyebilecek hiçbir şeyim yok yâ Rabbi! Bomboşum, sıfırım. Ama sen erhamü'r-râhimînsin yâ Rabbi! Senin lütfun çok yâ Rabbi! Ben fakirim, ben muhtâcım, ben bîkesim, ben bîçareyim, ben düşmüşüm; tut elimden kaldır. Ben çaresizim, sen çaremi bul. Ben bîkesim, sen bana yardım et. Hiçbir şeyim yok; ama sen cömertlerin cömerdisin, Ekremü'l-ekremînsin, Erhamü'r-râhimînsin!"

Bu duygu en samimi duygu işte… Allah'ın büyüklüğünü bilmek, kendisinin kusurunu bilmek, hiçliğini tam anlamak; en güzel duygu bu!

İşte burada Seriyy-i Sakatî hazretlerinin "Tevekkül havl u kuvvetten tamamen sıyrılmaktır." dediği de belki Allah'a tevekkül böyle bir şey olsa gerek diye düşünüyorum şahsen. Belki de düz, ilk okuyunca hemen herkesin derin derin düşünmeye lüzum kalmadan anla[yacağı], en sade, en basit, tevilsiz anlayış ne olabilir?

Hiç kuvvet, hiç tedbir, hiçbir şey yapmadan Allah bir şeyi vermeye kâdir mi?

Kâdir. Tamam. "Yâ Rabbi! Ben sana tevekkül ettim. Hiçbir şeyim de yok. İşte sen bana bu akşam şu işimi gör veyahut şu makamda şu işimi geçir, şu dertten beni şöyle kurtar." Tevekkül işte bu duyguyla olacak, onu anlatmak istiyor belki.

Allah kusurlarımız varsa affeylesin. Muhakkak vardır…

Ve bihî isnâdihî kâle: Semi'tü's-Seriyye yekûl. Yine aynı rivayet zinciriyle o râvi yine demiş ki; "Seriyy-i Sakatî hazretlerinin şöyle dediğini duydum:"

Erbaun min ahlâkı'l-ebdâl; istiksâu'l-vera' ve tashîhu'l-irâde ve selâmetü's-sadri li'l-halki ve nasîhatü lehüm.

Erbaun min ahlâkı'l-ebdâl. "Dört şey vardır ki bunlar yüksek evliyânın huylarıdır..."

Abdâl demek; "sayıları mâlum miktarda olan üçler, yediler, kırklar; birisi vefat edince makamı aşağıdan birisiyle doldurulup da böylece onun yerine bedeli getirilen yüksek rütbeli evliyâ" demek. Ebdâl da derler bedîl ve bedel kelimesinden çoğul olarak, büdelâ da derler. Biz bu iki kelimeyi aptal ve budala yapmışız, kötü mânaya kullanıyoruz. Ama tasavvufta ebdâl ve büdelâ "yüksek evliyâ" demek.

Niye öyle?

Bu evliyâullahın halleri biraz acayiptir. Sen tabii kaba saba basit bir müslüman olduğun için o insanların ince törelerini bilemezsin. Sana göre acayiptir ama işin doğrusu o öyledir.

Onlar bir kere dış görünüşe önem vermezler. Giyimi senin benim gibi süslü püslü değildir, bir. Saçı başı dağınık olabilir, iki. Gösterişi sevmediklerinden hiç kendi faziletlerini göstermek istemezler, aksine saklamak isterler. "Allah bilsin, yeter." derler. Senin de bir ferasetin yoksa, görüp de anlayacak bir davranışın yoksa anlayamazsın. Öteki insanlar sakalının uzunluğu ile, sarığının kocamanlığıyla, cübbesinin yakasının şatafatıyla ölçer. Altın sırmalı cübbe, kocaman sadrazam kavuğu gibi kavuk, üstünde şöyle şerit, böyle arma, sakalı bembeyaz, aman şu kadar uzun, yüzü pırıl pırıl… Bunların hepsi dış şekil, bunlar zâhir. Acaba içi ona uygun mu?

Bir gün baktım, bir büyük mübarek camide oturuyoruz, sabah namazı vakti... Adamın birisi geldi, labbada lubbada deve gibi herkesi çiğnedi çiğnedi çiğnedi, en ön sırada imamın yanındaki adamlara şöyle bir işaret etti, oraya oturdu. En sevaplı yer ama erken gidersen en sevaplı, böyle yaparsan en sevaplı değil ki! Onun o hâline herkes şöyle baktı, ben de baktım. Ondan sonra adamcağızın birisi ön saftan geriye çekiliverdi. Sıkıştırdı çünkü. Yavaşça geriye çekildi. Şimdi kaldı mı bunun ilk saftan sevap alması? Belki ötekisine gitti o sevap, o fedakârlık gösterdi, geri gitti. Sakalı böyle göbeğine kadar uzun; ama tavırları dervişâne değil, kaba saba. O tavır kaba bir tavırdır.

Hele cuma gününde Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfi var, biliyorum ki;

"Kim cuma gününde camiye sonradan gelir de ön safın sevabı fazla diye insanların omuzlarını köprü edinip, atlayıp atlayıp -köprüden atlar gibi, vadiden atlar gibi- öne geçen kimse cehenneme köprü edinmiş olur."

"Çünkü onları üzmüş oluyor." diye hadîs-i şerîf olduğundan uygun bir şey değil. Babayiğitsen uykunu terk et, erken gel, en öne otur. Camiye erken gelmenin sevabı çok. En sonra gel, öyle en öndeki safın sevabı çoktur diye patır kütür başkalarını taciz ederek öne geç... Sonra "yahu" dedim kendi kendime, sakal da beyaz, ben de dış şeklinden bayağı bir [adam] sanmıştım; ama tavrı güzel değil. Sordum mesleğini, anladım ki yontulmamış… Hangi meslekten olduğunu söylemiyorum kimse alınmasın diye ama o yontulmamış bir insan...

Ebdâl görünüşü itibariyle anlaşılmaz. Onun için bizim eskiler demişler ki;

"Her gördüğünü Hızır, her geceni kadir bil."

Karşındaki adamı dilenci kılıklı diye anlamıyor gibi görüp de öyle sanma.

"Defter ü divâna sığmaz söz gelir divaneden."

Birisini divâne diye tımarhaneye tıkmışlar, birisi de onu ziyarete gidiyor. İyi adammış, namaz niyaz ehliymiş diye ziyarete gidiyor.

"Selâmun aleyküm."

"Aleyküm selâm."

"Canın bir şey istiyor mu? Tatlı ister misin?" diyor.

O "divâne" dedikleri adam bir cevap veriyor ki... Şair öyle yazmış:

"Defter ü divâna sığmaz söz gelir divâneden."

O "Tatlı isterim ama ben maddî tatlı istemem, Allah'ın mânevî [ilminden,] ilm-i ledünden tatlı isterim." diye söylemiş…

Dış görünüşü divâne görünebilir, mecnun görünebilir, dilenci gibi görünebilir, fakir gibi görünebilir. Hadîs-i şerîfte var:

Rubbe eş'ase ağbere… "Nice saçı başı dağınık, üstü başı tozlu insan vardır ki söz söylese kimse dinlemez, kız istese kimse kızını vermeye yanaşmaz, kaybolsa 'Nereye gitti bu adamcağız?' diye kimse aramaz."

Ama bir beyfendi kaybolsa herkes evini arar, telefon eder; itibarlı, eşraftandır diye…

"Bunu kimse aramaz ama Allah'ın sevgili kulu olabilir. Yemin etse bir şeye, Allah onun yemini doğru çıksın diye onu yapar."

Lev aksema ala'llâhi le-eberrehû. "Allah yeminini boşa çıkarttırmaz."

"Şu dağ şu tarafa kayacak vallahi!" dese; normal olarak kaymayacaktı ama Allah "O kulum öyle istedi, yemin etti, yemini boşa çıkmasın." diye o dağı öyle kaydırır.

Onun için, dış görünüşüyle anlaşılmadığından, bizim eskiler de bu işi bildiklerinden, o çeşit insanlara karşı hor hakir görmemişler, uyanık davranmışlar. Her gördüğünü Hızır bilmeye gayret etmişler, karşısındaki her insan hürmet etmeye çalışmışlar.

Onun için biraz da böyle fakirlere oradan "Ebdâl mı acaba bu? Dilenci gibi görünüyor ama ebdâldan mı acaba? Üçlerden mi, yedilerden mi, kırklardan mı veya büdelâdan mı?" diye bakılmış. Böylece zamanla kelimenin mânasında bu gibi düşüncelerle kayma olup bu kelime aptal ve budala yani "aklı olmayan insan" mânasına gelmiş. Ama aslı öyle değil.

Kelimelerin lisanların içinde bir tarihi vardır. Bunu birkaç defa daha söyledim. Biz burada metni Arapça okuyup da izah ettiğimiz için bunu da söylüyoruz. Kelimelerin lisan içinde doğuşları vardır, gelişmeleri vardır, gençlikleri, ihtiyarlıkları, yaşlılıkları vardır. Şimdiki zamandaki mânasıyla o eski zamandaki mânası arasında farkları vardır. Bunu bilmek lazım. Mesela ben bir Oxford lügatı gördüm; adam "Kelimenin yanına şu mânaya gelir." diye bir mâna yazmış, altına parantez içinde hangi metinden alındığını, hangi tarihte olduğunu yazmış. Tarih de önemli. Devirden devire [kelimenin] mânası değişebiliyor.

"Dört şey vardır ki bunlar çok yüksek rütbeli evliyâullahın ebdâlı öyle tercüme edelim- ahlâkıdır:"

Bir; istiksâu'l-vera'. "Veraın dibine kadar, ta kökünü, aslını, esasını, tamamını yapmaya çalışmak."

Evliyâullahın âdetlerinden birisi budur.

Takvâ diye bir kelime var; günahlardan, haramlardan sakınmak, korunmak. Vera' bunun daha ilerisi; yani "şüpheliye bile yaklaşmamak, çok ihtiyatlı gitmek, çok sağlam yoldan gitmek" demek. Böyle bir insana müteverri' veya sadece veri' derler. İstiksâu'l-vera' demek; "Takvânın en son noktasına kadar onu yapmaya çalışmak." Yani son derece titizlerdir.

Bir tasavvuf kitabında vardı: Evliyâullahtan birisi geçiyor, genç bir mübarek de -o da sonradan büyük bir evliyâullah oluyor- "Evimize buyurun, bir şey ikram edeyim size." diyor. İçeri giriyor, sunulan yemeği yiyemiyor, çıkıp gidiyor. Çok kıymetli bir şey, yememiş, çıkmış gitmiş. Veya yedikten sonra, ağzına aldıktan sonra çıkartıp çekip gitmiş, aç olduğu halde… Ama o şüpheli bir yerden gelmiş. Ondan sonra ertesi günlerde bir kere daha evin önünden geçerken; "Soframızda pek bir şey yok, ama buyurun, yine bir şeyler ikrâm edeyim." deyince kendi malından bir şey ikrâm ediyor. "Hah! Bize bir şey ikrâm edeceğin zaman böyle temiz gıda ikrâm et" diyor. Ötekisi yüksek makamlı birilerinden hediye gelmiş. O evliyâullah onu ağzına almıyor. Taâmdaki, kaynaktaki bulanıklıktan, şüphelilikten, günahlılıktan dolayı yemiyor; onu içi almıyor. Ama ötekisinin helal malını tuz ekmek bile olsa "Hah! Bize böyle hediye, böyle ikrâmda bulun. Ötekisini nereden çıkarttın geçen gün karşımıza…" diyor.

"Takvânın son noktasına kadar dikkat ederler. Hiç böyle günahlı bir şeye yanaşmazlar. Çok titiz bir şekilde haramdan, günahtan kaçınırlar." demek. Birinci vasıfları budur.

İkincisi; ve tashîhu'l-irâde. "İradesini düzeltmek."

İrade demek burada "istek" demek, yani "müritlik" demek.

Sen neyi istiyorsun?

Mesela sen bu tarikate geldin, mürit oldun. Mürit, "isteyen" demek. Nedir senin isteğin?

İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî. "Yâ Rabbi! Benim isteğim, muradım sensin; ben seni istiyorum yâ Rabbi! Senin rızanı istiyorum, rızanı kazanmak istiyorum."

Gayemiz budur.

Yola girmiş de isteği nedir? Nereye yönelmiş? Ne niyetle öğrenmiş? Ne yapmak için bu işleri yapıyor? Ne elde etmek için yapıyor?

Buna çok dikkat ederler. İradelerini, isteklerini, gayelerini, yöneldikleri yönü çok güzel düzeltirler. Hatalı bir şeye yönelmezler. Orada bir hata varsa onu çok süratli bir şekilde düzeltirler.

Ve selâmetü's-sadri li'l-halki. "Bütün insanlara hatta bütün yaratıklara karşı…"

Halk, "mahlukât" demek. Bizim bugünkü mânasıyla değil. Bak burada kelimenin tarih içindeki mânasıyla şimdiki mânası arasındaki fark ortaya çıktı. Biz şimdi halk deyince tahsil görmemiş vasıfsız insan grubunu kastediyoruz. Halbuki o zaman halk demek, "Allah'ın halk ettiği bütün yaratıklar" demek. Bunun içine insan da dâhil, kuş da, kuzu da, deve de, köpek vesaire de dâhil. Halk çünkü "Allah'ın halk ettiği mahlukât" mânasına…

"Bütün mahlukâta karşı kalpleri, niyeti temiz; içlerinde bir kötülük duygusu yok. Kimsenin canına malına kasıtları yok, kimseye fenalık yapma istekleri yok." demek. Evliyâullahın vasıflarından üçüncüsü bu.

Dördüncüsü; ve nasîhatü lehüm. "Bütün mahlukâta, özellikle insanlara karşı samimi duygular beslemek. İçinde kötü duygu yok, kötülüğünü istemiyor; aksine hepsinin hayrını, hidâyetini, iyiliğini, dünyada âhirette mesut bahtiyar olmasını istemek."

Evliyâullahın dört vasfı:

Bir; günahlardan, haramlardan kaçınmakta son derece titiz olmak.

İki; istekleri, iradeleri, yöneldikleri yönleri tam dinî bakımdan yüzde yüz kusursuz hedefler olması. Yani yanlış bir hedefe yönelmemek. Yanlış bir gaye edinmiş olmamak.

[Üç;] sağlam bir iradesi olmak. Yani Allah'ın rızasını kazanma yolundaki iradelerinin çok sahih olması.

[Dört;] bütün mahlukâta karşı içlerinde kötülük olmaması, bütün insanlara karşı iyi duygular beslemek, hepsinin mutluluğunu, bahtiyarlığını, iyiliğini istemek.

İşte evliyâullahın huyları böyledir.

Bu ne demek?

"Biz de böyle olmaya çalışalım." demek. Titiz bir şekilde haramdan, günahtan sakınalım. İrademizi, isteğimizi, yöneldiğimiz yönü, ne olduğunu iyi kontrol edelim. Derviş olmuşuz, mürit olmuşuz, Allah'ın rızasını istiyoruz; tamam, o zaman onu düzelt, tam onu güzel yapmaya gayret et; sıhhatli olsun, sakat olmasın, hasta olmasın, çürük olmasın, zayıf olmasın, pili bitik olmasın. Her mahluka karşı içinde iyi duygular olsun. Ve hepsinin, bütün insanların iyiliğini iste.

Sayfa Başı