M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Haccın Mükâfatı

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!..

Allah'n rahmeti bereketi üzerinize olsun. Allahu Teâlâ hazretleri ibadetlerimizi kabul eylesin.

Râmûzü'l-ehâdîs kitabımızın 371. sayfasında hacla ilgili bir hadîs-i şerîf var.

Mâ adhâ mü'minün yülebbî hattâ tağrübe'ş-şemsü illâ gâbet bi-zünûbihî hattâ ye'ûde kemâ veledethü ümmühû.

Âmir b. Rebîa radıyallahu anh'ten Beyhakî rivayet etmiş:

Hacının ne kadar büyük mükâfatlar kazandığına, ne kadar büyük şerefler kesbettiğine dair çok hadîs-i şerîfler var; bu da onlardan birisi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:

Mâ adhâ mü'minün yülebbî hattâ tağrübe'ş-şems. "Güneş batıncaya kadar bir mü'min 'Lebbeyk Allâhümme lebbeyk...' diye seslenir durursa..." İllâ gâbet bi-zünûbihî. "Güneş ancak onun günahlarıyla birlikte batar." Yani günahlarını da alır. Hattâ ye'ûde kemâ veledethü ümmühû. "Kişi annesinin onu dünyaya getirdiği gündeki mâsum, tertemiz hâli gibi hâline döner."

Bütün günahları afv ü mağfiret olur, tertemiz olur.

Allahu Teâlâ hazretleri haccı yapan kardeşlerimize, bu mükâfatları kazanmış olmayı nasip eylesin. Haccı henüz yapmamış olanlara da yapmak nasip eylesin. Çünkü hacının duası makbul, günahları mağfur, mükâfatı da -eğer haccı makbul, mebrur bir hac olursa- cennet... Ehl-i beytinden, akrabâsından, ailesinden 400 kişiye de şefaat etme hakkı ve salâhiyeti veriliyor. Faydası sırf kendisine değil, çevresindeki 400 kişiye de oluyor.

Bu hadîs-i şerîfi cemaate okuduğum zaman,

"Elinize bir kâğıt kalem alın bakalım. Yakınlarınızdan Allah'ın mükâfatlandırmasını istediğiniz 400 kişinin adını yazın!" dedim.

İnsan kolay kolay yazamaz. İsimler tükenir, 400 rakamı tükenmez; bayağı büyük bir rakam...

Allahu Teâlâ hazretleri İslâm'ı çok büyük bir mükâfat, çok büyük bir nimet olarak bahşetmiş; onun kıymetini bilmeyi hepimize nasip etsin.

Ahali haccın da geleneksel olarak kıymetini biliyor, İslâm'ın beş büyük ibadetinden olduğunu biliyor ama içindeki mükâfatların teferruatını sanıyorum ki çoğu bilmiyor. Kitaplardan onları hacılarımıza okuduğumuz zaman, gözleri yaşardı.

Hacca gelenler de biraz biliyor ama hacca gelmeyenler hiç bilmiyor.

Bir de hacca düşman olanlar var. "Pis Arap'a para mı yedireceğim?" gibi düşünceler var; çok yanlış... Hüsnü zanna ve dine aykırı sözler... Allah'ın hiçbir kulu hakir görülmez. Hatta nice toz toprak içinde, fukarâ insanlar vardır ki Allah indinde kat kat süslenen, süslenmesine, parfümlerine milyonlar ayıran insanlardan çok daha hayırlı olabilir.

Allah kibri sevmez, tevazuyu sever. Fakir diye bir insanın derecesini düşürmez. Belki zenginliğine kibirleniyor, gururlanıyor, öğünüyor, böbürleniyor diye onu cezalandırabilir.

Yanlış düşüncelerin silinmesi için bizim hadîs-i şerîfleri güzel güzel, güzel yayın vasıtaları ile duyurmamız lazım! Halkın bilmesi lazım! Gelenler kıymetini biliyor; gelmeyenlerin de bilmesi lazım!

Biz camiye gelen insana İslâm'ı anlatıyoruz. Bu bir çeşit ma'lûmuu i'lâm yani bilineni tekrar oluyor. Camiye gelen zaten camiye gelecek kadar şuurlu, zaten namazın kıymetini biliyor.

Ona vaazlar fayda vermiyor mu?

Veriyor. Elbette o da bilgisini arttırıyor, eksiğini tamamlıyor. Soracağı şeyleri soruyor, cevapları alıyor, Müslümanlığını mükemmelleştiriyor. Ama asıl mühim olan camiye gelmeyenin öğrenmesi, kötü yolda olanın hatasını anlayıp doğru yola dönmesi... Onlara İslâm'ı anlatmanın yollarını bulmak lazım! Arkadaşlarımızdan, kardeşlerimizden eskiden kahve kahve, meyhane meyhane gidip de oradaki insanlara doğru yolu anlatmaya çalışanları hatırlıyorum. Allah ecirlerini kat kat fazla eylesin...

En güzel vasıtalardan birisi de radyo, televizyon, gazete gibi yayın araçlarıdır. Bunlar herkes tarafından duyuluyor, dinleniyor ve her yerde dinlenebiliyor, ille camiye gelmesi gerekmiyor. O zaman çok güzel, mükemmel bir tebliğ, ele geçmez bir fırsat oluyor.

Böyle gayretlerin, fedakârlıkların, çalışmaların yapılması lazım! Aksi takdirde canına kasteden, kanını dökmeye ant içmiş olan azılı düşmanları varken insanın uyanık durmaması, parasını sakınması, cihattan -üzerine düşen görevi yapmaktan- kaçınması çok yanlış oluyor. Sakınılan mallar ile cihat yapılmayınca hem mala hem cana Allahu Teâlâ hazretleri belayı musallat ediyor.

Allahu Teâlâ hazretleri hepimize uyanıklıklar nasip etsin ve dîn-i mübînine en güzel tarzda hizmetler eylemeyi nasip eylesin.

Aynı sayfadaki diğer bir hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki:

Mâ e'azzallâhu bi-cehlin kattu ve lâ ezellallâhu bi-ilmin kattu.

İbn Mes'ud radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.

"Allahu Teâlâ hazretleri asla ve katiyyen cahillikle aziz kılmamıştır."

Cahil olan bir kimseyi aziz kılmamıştır. Cahillikle izzet, itibar, şeref, rütbe, başarı olmaz.

"İlim ile de kesinlikle ilim sahibini zelil kılmamıştır."

İlim fevkalade önemli... Aynı sayfada Hz. Ömer radıyallahu anh Efendimiz'in hadîs-i şerîfinde de yine ilimle ilgili olarak buyuruluyor ki:

Mektesebe müktesibün misle fadli ılmin yehdî sâhibehû ilâ hüden ev yeruddühû an reden ve lestekâme dînehû hattâ yestakîme aklühû.

"Bir kazanç peşinde koşan bir insan..."

Herkes bir şey kesbetmeye, kazanmaya çalışıyor. Dükkân açıyor, uğraşıyor, menfaat peşinde koşuyor.

"Hiçbir kazanç sahibi yoktur ki bir ilim öğrenip de o öğrendiği ilim kendisini hidayete sevk eden yahut da bir helâkten çeviren bir kimsenin sahip olduğu fazileti kazanmış olsun."

En büyük fazilet, ilim öğrenmek... Bu ilim de rafa konulsun diye, dudaklarda dedikodu mevzuu olsun diye öğrenilmiyor. Sahibini bir doğru yola, bir harekete, bir güzel işe, eyleme, fazilete sevkediyor. Yahut da bir rezaletten, tehlikeden, helâkten, felaketten koruması yani bir işe yaraması lazım! Böyle bir ilim elde etmek en büyük kazanç olmuş oluyor.

İlimle Allahu Teâlâ hazretleri kişileri yüceltiyor. Kişileri de, kavimleri de yüceltiyor. Onun için Peygamber Efendimiz mef'ulünü zikretmemiş;

Mâ e'azzallâhu bi-cehlin. "Cehl ile Allah izzet vermedi."

Kime vermedi?

Kişiye mi, topluluğa mı, şehre mi, zümreye mi... onu söylemiyor. Çünkü hepsine. Kesin olarak ilim ile insan izzet, itibar ve kıymet kazanıyor. Cahillikle de mahvoluyor.

Ben Milli Eğitim'in başına geçsem, salâhiyetli bir kişi olsam, mutlaka Osmanlılar'ın çökülüş devresini tarih kitaplarında çok geniş bir şekilde okuturum. En geniş şekilde... Üniversitelerde biz İnkılap Tarihi okurduk. Orada Prof. Ömer Lütfi Barkan gibi çok değerli kimseler tarafından salonlarda güzel konuşmalar yapılırdı.

Bence Osmanlı Devleti'nin neden yıkıldığını, cahilliğin nasıl mahvettiğini; particiliğin, Hürriyet ve İtilaf ile İttihad ve Terakki arasındaki ihtilafların Balkanlar'da nasıl felaketlere sebep olduğunu herkese çok güzel öğretmeliyiz. Bir de kayıpların acısı yüreğimizde olmalı!.. Onların acısını unutuyoruz. "Cumhuriyeti kurduk." diye bir sevinç, bir heves, bir heyecan...

Düşman durmuyor! İşte Kosova'da, işte Bosna'da, daha başka yerlerde kan seller gibi akıyor, gövdeleri götürüyor, büyük zulümler oluyor. Biz birtakım acıları unutmamalıyız! Birtakım acıların taze taze zihinde durması lazım ki o bize teşvik unsuru ve daha güzel çalışmalar yapmamıza vesile olsun. Birtakım yanlışlıkları da tekrar etmememize sebep olsun...

Onun için hepinize ilim öğrenmeyi, kitap okumayı tavsiye ederim.

İlim öğrenmek deyince herkes belki çantayı alıp, boş zaman bulup üniversiteye gitmeyi düşünür.

Hayır! İlmin yaşı yoktur ve mekânı, mecburiyeti, şartı yoktur. Her zaman, her yerde insan okuduğu zaman bilmediği şeyleri öğrenir.

Ben Anadolu'nun ümmî ahalisinden, doğduğu köyden Ankara'ya mektup yazıp, "Ben kitap okumak istiyorum!" deyip kendisine gönderilen bir çuval kitabı okuduktan sonra, bayağı bir hatırı sayılır, sözü dinlenir insan olan kişiler hatırlıyorum; Allah rahmet eylesin... Köyünde fırsat bulmuş, Ankara'dan Dil Kurumu'ndan, Tarih Kurumu'ndan çuvalla da kitap gelince onların hepsini yalamış yutmuş, devrilmiş bir kütüphane gibi kimsenin bilmediği bilgileri bilip söyleyebiliyordu.

Yani köyde de olur, yeter ki her gün biraz okusun, okuduğunun üzerinde düşünsün ve okuduğunun kendisine ne yapmasını işaret ettiği üzerinde tefekkür eylesin.

"Ben bunu okuyorum, binâenaleyh ne yapmalıyım?"

"Balkanlar'da bunca felakete uğramışız, binâenaleyh ne yapmalıyız?"

"Parti çekişmeleri dışa karşı bizi zayıflatmış, binâenaleyh nasıl davranmalıyız?"

Bunların hepsinden ibret almak ve felaketleri de geçiştirmemek lazım! Bize bu acıları ilkâ eden, tattıran kimseleri tanımamız ve "Onlar hâlâ var mı, devam ediyorlar mı, onların cezasını vermek mümkün mü?" diye düşünmemiz lazım! Hiçbir suç cezasız kalmamalı, her suçlu cezasını bulmalı ki cihana adalet hâkim olsun! Aksi takdirde, suçlunun yaptığı suç yanına kâr kalıyorsa suçluları teşvik edici bir ortam var demektir.

Hepinizi her yönden ve her yaşta; dinî ve dünyevî ilimleri okumaya, öğrenmeye teşvik ediyorum. Dinimiz teşvik ediyor, Peygamber Efendimiz teşvik ediyor, yönlendiriyor. Hadîs-i şerîflerde bildiriliyor.

Dünyanın ve âhiretin izzet ve itibarını kazanmak için ilim lazım ve en faziletli şey böyle bir ilmi öğrenmek, kazanmak... İlimden de amaç hidayete ermek, bir doğru noktaya ulaşmak yahut bir felaketten kendisini kurtarmak... Bu da bizler için çok çok önemli bir nokta...

Musibet ve felaketlerle ilgili bir hadîs-i şerîf daha var, Hatîb-i Bağdâdî ve Deylemî nakletmişler:

Mâ usîbe abdün ba'de zehâbi dînihî bi-eşedde min zehâbi basarihî ve mâ zehebe basaru abdin fe-sabera illâ dehale'l-cennete.

Hadîs-i şerîf, âmâ olmak, göz görüp dururken iki gözüne bir arıza, hastalık, felaket gelip de görmemeye başlamakla ilgili...

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu hadîs-i şerîfinde diyor ki:

"Bir kulun uğradığı musibetlerin içinde dininin elden gitmesinden sonra en şiddetli musibet, felaket basarının gitmesidir."

Gözlerinin görme kabiliyetinin kaybolmasıdır.

"Eğer bir kulun görme kabiliyeti giderse yani kör olursa, görmez olursa; o da sabrederse, muhakkak cennete girer."

Allah'ın kaderine sabretti diye mükâfatı cennet olur.

Olumsuz duygular içine düşmüyor, yıkılmıyor; "Ne yapalım, Cenâb-ı Hak bunu takdir etmiş." diyor, sabrediyor. O zaman Allah onu mutlaka cennetle mükâfatlandırır. "Mükâfatı cennetten başka bir şey değildir."

Bu hadîs-i şerîfte bildirilen felakete uğrayan azdır. Görürken gözlerinin görmez olması; hastanelerde, tıp hayatımızda, toplumumuzda binde, on binde bir görülen bir olaydır. Umûmiyetle gözüyle doğan gözüyle yaşıyor ve gözlerini kapatıp âhirete göçüyor. Büyük çoğunluk böyle…

Ondan daha şiddetli bir musibet var; o da insanın dininin, imanının gitmesi... Zehâbu dînihî. "Dininin elden gitmesi..." Bu fevkalade yaygın... Gözlerinin kör olmasından da önemli olan bu felaket, musibet çok yaygın... Çünkü insanlar yirminci yüzyılda birbirlerinden etkileniyorlar. Dünyada bir buçuk milyar müslüman var ama geride kalanı da gayrimüslim. Gayrimüslimlerin de yaşamları, hayat görüşleri, zevkleri ve eğlenceleri var. Küreselleşme dolayısıyla toplumlar birbirlerinden etkileniyorlar. Birbirlerinin hayat tarzlarına imreniyor ve kendi hayat tarzlarını yargılıyorlar. Avrupa'yı, Amerika'yı, Hindistan'ı, Pakistan'ı, Afrika'yı gören kendine göre hayat tecrübesi kazanıyor, fikirleri değişiyor. Kendi görüşlerini gözden geçiriyor, gevşiyor...

Halbuki, İslâm hak din... Halbuki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Allah'ın en sevgili kulu, âhir zaman peygamberi... Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Hz. İsa, Hz. Musa, Hz. İbrahim ve geriye doğru bütün peygamberlerle ilişkili... Hepsini tasdik eden, tebcil eden, tescil eden bir mübarek şahsiyet...

Kur'ân-ı Kerîm en güzel mânevî hakikatleri anlatıyor, âhiretle ilgili bilgiler veriyor. Dünyada da insanların zulmetmemesi, birbirini ezmemesi, sömürmemesi için gerekli kuralları öğretiyor. Kur'ân-ı Kerîm asrın, asırların hatta çağın üstünün, istikbâlin kitabıdır.

Böyle hak dine sahip olan bizler, başka medeniyetlerin, zihniyetlerin, yaşam tarzlarının etkisi altında kalıp oralarda yaşayınca, oraları görünce kendimizi kaybedersek... Kendi temiz örfümüzü, âdetimizi, ahlâkımızı bırakırsak... "Babana bile itimat etmeyeceksin, babandan bile fatura isteyeceksin... Hayat mücadeleden ibarettir, kimsenin gözünün yaşına bakmayacaksın... Hayat sadece bu hayattır; vur patlasın çal oynasın, yaşa!" dersek...

Epikür felsefesi... Eski Yunan'ın dinle imanla ilgisi olmayan, dünyevî, materyalist zihniyetleri... Yeni zamanın komünizm, kapitalizm, sosyalizm zihniyeti... Çeşit çeşit zihniyetler, akımlar... Bunların hepsinin üstünde tertemiz bir insân-ı kâmil olmak, günahsız olmak, kimsenin hakkını yemeden, herkese iyilik ederek, mü'min olarak ve yaratanını bilerek yaşamak, yaratanına güzel kulluk etmek yolu olan İslâm var...

Bunun en güzel yol olduğunu anlayamayınca, gevşeyince, din elden gidiyor. Bakıyorsunuz; şahsiyetini ve millî, mânevî kişiliğini kaybetmiş, karmaşık olmuş, kozmopolit olmuş garip tipler karşınıza geliyor. Bizim örfümüzü, âdetimizi, millî yapımızı sapasağlam beton gibi sağlamlaştıran güzel düşünceler, ahlâk ve faziletler birer birer yıkılıyor, yok oluyor. Rüşvet, hırsızlık, ahlâksızlık, gaddarlık alıp gidiyor. Mafyalaşma, devleti sömürme, hazineyi hortumlama, her türlü ahlâksızlık tabii hale geliyor.

Bu neyin göstergesi?

Dinin gidişinin, en büyük musibetin göstergesi... Çok yaygın bir musibet ve çok büyük bir felaket olduğu kesin olarak ortaya çıkıyor. O halde Allahu Teâlâ hazretleri gözlerimizi korusun! Görme kabiliyetimizi, havâss-ı hamsemizi (beş duyumuzu); görmemizi, işitmemizi, konuşmamızı, dokunmamızı

hissetmemizi, tatmamızı iptal ettirmesin, salim eylesin. Hastalık, elem, keder vermesin; sağlıklı, âfiyetli, şen, esen yaşayalım!..

Bunu çok temenni ediyoruz ama dinimizin selameti, imanımızın sağlamlığı, tertemizliği, ahlâkımızın güzelliği ne olacak? O gidince, insanlar niye gözü gitmiş gibi ah vah ile feryâd ü figan etmiyorlar? Nasıl hiçbir şey olmamış da "giderse gitsin" der gibi aldırmaz gibi bir tavrın içinde oluyorlar? O çok büyük bir felaket! Felaketin büyüklüğünü hissetmemek, felaketi yaygınlaştırıyor. Onun için tedbir almamak, felaketi büyütüyor.

Aziz ve sevgili kardeşlerim!

Bütün hadîs-i şerîfler bizi aynı noktaya götürüyor. O halde insanların güzel ahlâk sahibi, dindar, uyanık ve alim olması, cahillikten kurtulması, millî ve dinî kişiliğini kaybetmemesi için çalışması lazım. Milletimizin birbiriyle muhabbetli ve yekvücut olması, ayrılığa gayrılığa düşmemesi, birbirini öldürmeye, gırtlağına sarılmaya, kesmeye kalkmaması; o köyün beriki köyü basmaması, silahların konuşmaması için var gücümüzle çalışmamız gerekiyor.

Ahlâklı, imanlı, mü'min, kâmil, sâkin, erdemli, hakîm, feylesof, bilge insanların işi ele alması veyahut çalışmasının miktarını arttırması lazım! En güzel alet ve vasıtalara sahip olması lazım! Bunun için yine bunları sağlayacak olan araçların mükemmel olarak işlemesi lazım! Buna katkıda bulunmanız lazım!

Onun için daha büyük millî felaketlere uğramayalım, dirlik ve düzenlik içinde yaşayalım, diye bu hususlarda hepinizi göreve davet ediyorum.

Aynı sayfadan diğer bir hadîs-i şerîf... Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den rivayet edilmiş ki:

Mâ u'tiye ehlu beytin illâ nefeahüm ve lâ müniû illâ darrahüm.

"Bir ev ahalisine, halkına, evin içindeki kişilere eğer Allah rıfk, yumuşaklık, halim-selimlik vermişse bu ev halkı muhakkak onun faydasını görür, ev mutlu olur. Eğer bu yumuşaklık alınmışsa, o ev halkı arasında halim-selimlik yoksa, huşûnet, sertlik, kırıcılık varsa o zaman mutlaka o ev halkı bu yokluktan zarar görür, büyük zararlara uğrar, huzurları kaçar."

Demek ki rıfk dediğimiz yumuşak olmak, halim selim ve anlayışlı davranmak, acele etmemek, sert hareket etmemek, karşı tarafı severek muamele etmek aile için, aile mutluluğu için, ailenin faydalı bir gelişme ve yaşam içinde olması için çok büyük bir nimet...

Milletler de büyük bir ailedir. Bu milletlerin fertlerinin de güzel hâlete, güzel ahlâka sahip olması lazım. Yumuşaklık, halim selimlik, düşüne taşına, severek yaraları tedavi etmek, birbirleriyle öyle muamele yapmak, konuşmak, görüşmek çok çok önemli oluyor.

Allahu Teâlâ hazretleri hepimize en güzel huyları nasip etsin. Güzel huyların önemlilerinden olan rıfk ve mülâyemeti de hepimize ihsan eylesin. Ailelerimiz mutlu olsun, karılar, kocalar, çocuklar bir bütün olarak mutlu aile hayatı yaşasınlar. Mutsuzluk, kavga, dargınlık, küslük, ayrılık, boşanma vesaire olmasın. Toplumumuz içinde de çakışma, çatışma, savaşma ve fitne fesat olmasın.

Sayfanın sonuncu hadîs-i şerîfi... Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Ahmed b. Hanbel, Beyhakî ve diğer kaynakların rivayet ettiğine göre buyurmuş ki:

Mâ et'amte zevceteke fe-hüve leke sadakatün ve mâ et'amte veledeke fe hüve leke sadakatün ve mâ et'amte hâdimeke fe hüve leke sadakatün ve mâ et'amte nefseke fe hüve leke sadakatün.

Dört cümleden ibaret bir hadîs-i şerîf. Mâna-yı şerîfi şöyle:

"Zevcene yedirdiğin senin için sadakadır."

Yani meyve mi yedirdin, et mi yedirdin, tatlı mı yedirdin, ekmek mi yedirdin, her neyse... Ona it'âm ettiğin, taâm olarak, yemek olarak verdiğin şey zevcene senin sadakandır. Aile reisi için ne kadar büyük bir şeref!

Mesela; Cuma günü, bayramda veyahut kandilde sadaka vermek çok sevap! Liyakatli olduğuna, gerçekten fakir olduğuna inandığımız bir kimseye, bir komşuya, akrabadan birisine çıkartıp bir yardım yapmışsak ne kadar huzur duyar, nasıl mutlu, memnun oluruz... O verdiğimiz sadaka bizi ne kadar rahatlatır. "Oh, elhamdülillâh!" deriz ve sadaka verdiğimizden dolayı huzur duyarız.

Tabii, her zaman tam olarak isabetli sadaka vermek kolay olmuyor. Çünkü bu işi meslek edinmişler çıkıyor karşınıza. Seni acındırmak, kandırmak için her türlü tedbiri almışlar. Paranı alıyor, halbuki senden daha zengin, belki kaç tane apartmanı var. Bunlar zaman zaman ortaya çıkıyor. Sahte fakir, sahte dilenci, durumunun gerçekle alakası yok... Milleti kandırıyor ve çok büyük paralar topluyorlar.

Verdiğin sadaka yerine gidiyor mu, gitmiyor mu?.. İnsan tereddüt ediyor. İşte bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz bize çok güzel bir şey bildiriyor:

"Zevcene verdiğin senin sadakandır."

Bunda hiçbir tereddüt edilecek nokta yok. Evlenmiş, evin hanımı, hayat arkadaşı, refîka-yı hayatı, eşi… Ona bir şey getirip verdiği, yedirdiği ve içirdiği zaman bu onun için sadaka oluyor.

Hatta it'am etmek; yemek yedirmek, içirmek mânasına gelir ama bunun mânasının altına giydirmek, barındırmak, masrafların her çeşidini yapmak yani infak etmek de girer. Hanımı için yaptığı bütün masraflar, yeme içme dahil, hayatını sürdürmesi için gerekli yapılan bütün infak, nafaka sadaka oluyor.

Ne kadar güzel! İslâm'da aile nasıl teşvik ediliyor! Aile yuvası kurulduğu zaman, kuran ne kadar sevaplar kazanıyor. Kazancı daima sadaka oluyor çünkü eve harcıyor.

Bazı hanımlar gelip bana şikayet ederlerdi;

"Bizim efendinin eli çok sıkı. Hiç bir şey almaz, bizi çok daraltır."

Cimrilik zaten iyi bir huy değil de böyle kimseler de inşaallah bu hadîs-i şerîfi duyunca hanımlarına, çocuklarına verdikleri şeylerin de sadaka olduğunu bilince, herhalde biraz rahatlarlar.

İkinci cümlesi:

Ve mâ et'amte ve ledeke fe-hüve leke sadakatün. "Çocuğuna verdiğin de senin için sadakadır."

Ne kadar güzel bir durum! Bizim çoluk çocuğa verdiğimiz, aldığımız yiyeceklerin, giyeceklerin hepsi aile reisi olarak sadakamız oluyor.

Bu da çok güzel…

Ve mâ et'amte hâdimeke fe-hüve leke sadakatün. "Hizmetçine verdiğin de senin için sadakadır."

Hizmetçi aslında senin hizmetini görüyor binâenaleyh onun hakkı gibi oluyor. Fakat İslâm'da hizmetçine verdiğin de sadaka oluyor.

Buradaki hizmetçiden (hâdimeke sözünden) anlaşılan, yirminci yüzyılda birisini parayla tutup da, "Gel bakalım, şurayı sil, süpür, temizle!" dediğimiz gibi değil de daima yanında kalan, aynı çatı altında yaşayan köleler ve kendisine hizmet eden kimseler kastedilmiş gibi... Ama öyle de olsa böyle de olsa, netice itibariyle hizmet eden kimseye yapılan ikramlar, yedirmeler, içirmeler de sadaka oluyor.

Bunların hepsi çok çok güzel ama tahmin ediyorum en sonuncudan çok hoşlanacaksınız;

Ve mâ et'amte nefseke fe-hüve leke sadakatün. "Kendi nefsine yedirdiğin, kendine yedirdiğin de senin için sadakadır." diyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri. Allah şefaatine erdirsin.

İslâm ne kadar güzel! İnsan çalışıyor, kazancıyla kendisi simit yese, tatlı yese, baklava, börek, elma yese; o da sadaka oluyor.

Tabii sadakanın sadaka sayılması için bir temel şart var, onu da vurgulamak gerekiyor; Sadakanın helâlden olması lazım!..

Bir insan Köroğlu menkabelerinde olduğu gibi zengini soyup da fakire verse hayır olur mu?

Olmaz! Haramdan hayır olmaz. Haram ve günah ile bir şey kazanılmışsa, ister cami yapsın, ister minare yapsın, ister fakir doyursun, ister şu işi bu işi yapsın, haramdan kazanılan kazançtan sadakayı, hayrı Allah kabul etmiyor. Onun kıymeti yok... Helâl olması lazım!

Cenâb-ı Hak cümlemize, cümlenize, bütün aile reislerine helâl kazanmayı nasip etsin. Helâl yoldan, tertemiz, alnı açık, kimseyi sömürmeden, aldatmadan, kandırmadan, yanıltmadan, kimsenin hakkını yemeden, eve temiz, helâl para getirmeyi nasip etsin.

Evlatlarımızı, aile fertlerimizi helâl paralarla doyuralım, kendimiz helâl lokma yiyelim! Çünkü haram lokma yiyen insanın, 40 gün ibadeti kabul olmuyor. En büyük tehlikelerden birisi haram yemektir. Türkiye'de unutulan mânevî değerlerden birisi de bu; helâl lokmanın, elinin emeğinin kıymeti...

Bir hadîs-i şerîf var:

"Kişi, elinin emeğini yemekten daha hayırlı bir yemek yememiştir."

Hatta bir devlet başkanı ve bir peygamber olduğu halde, Davud aleyhisselam da zırh imal eder, demircilik yapardı. Peygamber Efendimiz, "Elinin emeğiyle kazandığını yerdi." diyor. "Devletin büyüğü, her şey emrinde ama elinin emeğini yerdi." diye bir misal olarak onu veriyor.

Allah kazandıklarımızı temiz kazanç eylesin. Güzel huylarımızı korumayı nasip etsin. Kaybettiğimiz güzel huylarımızı da tekrar bize kazandırsın. O millî asaletimizi zedeleyen, bir mikrop gibi bünyeye girip de millî bünyeyi çürüten her türlü kötü huylardan bizleri, milletimizi şifâyâb eylesin. Rüşvet, hırsızlık, gasp, aldatma, hile kalksın.

Allahu Teâlâ hazretleri hepimize tekrar tertemiz bir yaşam, tertemiz kazançlar nasip etsin.

Cumanız mübarek olsun. Allah cennetiyle, cemâliyle cümlenizi müşerref eylesin.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!..

Sayfa Başı