M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (53)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Soru: Şeyhe intisap etmenin hükmü nedir? Bey'at nedir? Bey'at mı yoksa şeyhe intisap mı önemlidir?

Cevap: Muhterem kardeşlerim! Bu bey'at ve intisap arasında eskiden fark yoktu. Peygamber Efendimiz'in zamanındaki insanların bağlılığı bir tek yereydi. Kimeydi? Peygamber Efendimiz'eydi. Peygamber Efendimiz'in vefatından sonra, âhirete irtihalinden sonra kime oldu? Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'e oldu. Ondan sonra kime oldu? Hulefâ-i Râşidîn'e oldu. Ondan sonra kimlere geldi? Bazı zalim insanlar başa geçtiler; "İlla bize itaat edeceksiniz." dediler. Mescid-i Nebevî'nin kapılarını tutmuşlar; sahabe-i kirâmın kendilerine tâbi olmayacağını biliyorlar. "Bey'at etmeyenin kafasını keseriz." demişler, zorla Emevîler'e bey'at ettirmişler. Zorla. Ama hakikatte onlar tâbi olmadı. Kimisi şehit oldu kimisi öldürüldü, şehit edildi. Hakikatte tâbi olmadı ama "Fitne çıkmasın." diye ses çıkarmadılar.

Bey'atla intisap arasında fark yoktur. Müslümanların bey'ati, intisabı evliyâullaha bağlanarak devam etti. Zamanımıza kadar geldi. Çünkü evliyâullah, alimler ve fakihler peygamberlerin emanetçileridir. Allah ümmeti onlara emanet bırakmıştı, onlara vermişti. Ümmetin hakiki sahipleri, yöneticileri alimlerdir. "Ulü'l emr" deniliyor. Ulü'l emr de alimlerdir. İşlerin başındaki kimselerin de, ulü'l emrin de âlimlerden olması gerekiyor. Alim değil de bir zalim var. Falanca yerdeki ulü'l-emr zalimin teki. Ha o yanlış gelmiş. Oraya yanlışlıkla gelmiş, zorbalıkla gelmiş. Zulümle gelmiş o ayrı; ama aslında ulü'l-emr de yani işleri de alim kimselere vermek lazım, ârif kimselere vermek lazım, mü'min-i kâmil kimselere vermek lazım. Kur'an'ı en çok bilen kimseye vermek lazım.

Peygamber Efendimiz bir yere bir grup asker gönderiyordu. "Kur'ân-ı Kerîm'i hanginiz, ne kadar biliyor?" diye hepsine sordu. Bir gence sıra geldi. O gence de sordu; "Sen ne kadar biliyorsun? Kur'an'dan ezberinde ne kadar var?"

"Şunlar şunlar şunlar var yâ Resûlallah! Bir de Bakara sûresini ezbere biliyorum." dedi. Bakara sûresi büyük bir sûredir. 286 âyettir. İki buçuk cüz devam eder. Herkes bilmez.

"Hakikaten sen onu biliyor musun?" dedi.

"Biliyorum yâ Resûlallah!"

"O halde sen onların emirisin." dedi.

Emir, ulü'l-emr; "işin başına geçen kimse." Yaşı küçük olduğu halde "Kur'an'ı en çok biliyor." diye başa o geçti.

Bir başka hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:

"Bir topluluk, bir kavim bir yerde bulunuyorsa bunun birisi imam olacak namaz kıldıracaksa Kur'an'ı en iyi bileni, dini en iyi bileni, en alim olanı imam olsun."

Fe-izâ emmehüm fe-hüve emîrun diyor. Burası da çok hoşuma gidiyor:

"Kur'an'ı en iyi biliyor." diye o şahıs o topluluğa imam oldu mu; "Emiri de odur." diyor.

Onun için söz alimlerindir. Herkes alimlere itaat edecek, herkes onun buyruğunu tutacak. Bağlılık da onadır. Alim, ilmiyle âmil, ârif kimselere itaat edecektir. İkilik yoktur. Şimdiki zamanda bir şaşılık var. Hani bazı insanlar şaşılıktan çift görürmüş. Ben bunu olmaz sanıyordum; önüme bazı şeyler geldiği zaman gözlüksüz baktım mı iki görüyorum. Mesela bir elif olsa iki tane elif gibi görüyorum. İnsanın gözü bazen böyle oluyor. Halbuki bir tane elif. İşte öyle ayrılık gayrılık yoktur. Zaten akıl ve mantık da bir tane olmasını gerektirir. Çünkü insan iki yerden emir aldı mı "Ona mı uyacağım buna mı uyacağım?" diye şaşırır.

"Bana uy. Ne diye alime uyuyorsun?"

Peki, ama sen kimsin?

Sana uyayım ama sen kimsin?

Kur'an bilir misin?

İlim bilir misin?

İrfan bilir misin?

Allah'ın yolunu iyi bilmiyorsan sonunda gelip de "Şu nasıl olacak hocam?" diye gelip bana soracaksan millet niye sana uysun? Doğrudan doğruya uymak varken ne diye dolaylı yoldan önce sana tâbi olsun da başını derde soksun. Öyle şey yoktur. Bunu bilmiyor. Bu lafları söyleyenler de bilmiyorlar, hata ediyorlar.

Mecmualarda yazdık. "Bak bu böyledir." diye âyetler, hadisler gösterdik. Bilmiyor. Yaygın bir cehalet var. Bu onun için yaygın bir hata.

Soru: Tarikatten mı hakikat doğar, hakikatten mi? Cuma kılmayanlara ne dersiniz?

Cevap: Muhterem kardeşlerim! Arapça'da tarikat "yol" demek. Tabi yol; maddî, topraklı, parkeli, asfaltlı yol." mânasına değil de "usül" mânasına, metot mânasına. "Metot" demek. İnsanın iyi müslüman olması için takip etmesi gereken metoda, yola "tarikat" demişler.

Neden tarikat demişler?

Çeşitli metotlar olduğu için. Abdülkadir-i Geylânî hazretleri bir metot geliştirmiş. Bahâeddin-i Nakşibend Efendimiz bir başka terbiye usulüyle terbiye etmiş. Nasıl herkesin, her yiğidin yoğurt yiyişi farklı oluyorsa kimisi meşakkatle terbiye ettirmiş, kimisi zikirle terbiye ettirmiş. Kimisi seyahatle terbiye ettirmiş. Bunlar; nefsi yola getirmek, güzel ahlâkı öğretmek, edebi öğretmek, dinin hakikatine vâsıl etmek, Allah'ın rızasına kavuşturmak için takip edilen yollar. İşte onun için bu metotlara "tarikat" demişler. Tabi bunlar çoktur. Metotların sonu gelmez. Mesela inşaat metotları. Cami inşa metotları. Çeşit çeşit cami var. Hiç olmazsa bir kubbeli cami vardır, bir çatılı cami vardır. Çok çeşitli olabilir. Hepsi camidir, hepsi ibadethânedir, hepsi makbuldür. Kimisi bir kubbelidir kimisi 20 kubbelidir. Mesela Bursa'daki Ulucami 20 kubbeden meydana gelmiştir. Bu bir kubbeden. Onun etrafındaki de dört tane yarım kubbeden meydana gelmiş. Mimarın çizdiğine göre değişebilir. Bu; mimarın cami inşa etme metodudur. Bir metot uygulamış. Tarikatler de birer metottur. Tarikatlerin gayesi, götürmek istediği nokta; insanları Allah'ın rızasına götürmektir, Allah'ın rızasına uygun yaşayan bir kul haline getirmektir. İşin aslı budur. O da sünnet-i seniyyeye, Peygamber Efendimiz'in yoluna bağlamak Peygamber Efendimiz'e tâbi kılmakla sağlanır.

Eğer bir tarikat Peygamber Efendimiz'e bağlayamazsa o yol çıkmaz yoldur. Bu yoldan gidiyorsun. Gidiyorsun ama bitti. Yol daha öteye gitmiyor. Arabayla bir yola giriyorsun; "Hay Allah! Burada bitti." diyorsun, meğerse çıkmazmış. Geri dönüyorsun.

Resûlullah'a bağlamayan yol, yol değildir; çıkmaz sokaktır. Öyle şey olmaz! Kendi keyfinden ortaya atılan metot bid'attir. O da çıkmaz yoldur. Onun da kıymeti yoktur. Yolu yine Peygamber Efendimiz söylemiştir. Peygamber Efendimiz'in sözlerini en iyi tutan, en iyi uygulayan, en iyi gösteren yol Tarikat-i Muhammediyye'den giden fırka-ı nâciyedir. Onlar fevz u felâh bulurlar. Mârifetullaha ererler, hakikati bulurlar. İlim ve ihlâs; birisi tarikatin aletidir birisi gayesidir. İlim gayedir. Cialettir. ------------------ İnsan ilmi bilecek, ilmiyle amel edip ihlâsa sahip olacak. İyi kulluk edecek, Allah'ın sevgili kulu olacak. İslâmiyet tek şey değildir, iki tanecik şeyden ibaret değildir.

"Cuma kılmayanlara ne dersiniz?" diyor.

"Allah hidayet versin." derim. Allah akıl fikir versin. Allahu Teâlâ hazretleri, Kur'ân-ı Kerîm'de Cuma sûresinde şöyle buyuruyor:

Yâ eyyühe'llezîne âmenû izâ nûdiye li's-salâti min yevmi'l-cumuati fe's'av ilâ zikri'llâhi ve zeru'l bey' zâliküm hayrün lekum in küntüm ta'lemûn. "Ey iman edenler! Cuma günü olup da Cuma namazı için ezan okunup nida olunduktan sonra alışverişi terk edin. Koşarak camiye gelin. Koşarak Allah'ın emrettiği o farz olan Cuma namazını kılmaya gelin. Bilirseniz bu sizin için çok daha hayırlıdır."

Oradan bilmeyenlerin olacağını anlıyoruz.

"Bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır."

Bilmeyen cahiller de var. Hayırlı yolu bilmiyorlar. Ya bu Cuma. İnsanlar camiye toplanıyor, Allah'ın huzurunda namaz kılıyor, vaaz dinliyor, hutbe dinliyor. Bunların hepsi sevap. Bu mu hayırlı? Sokaklarda aylak aylak "Ben Cuma kılmayacağım!" diye öküz gibi burnundan solumak mı hayırlı?

"Ben cihat ediyorum."

Cihat ediyorsan Cuma'ya ne diye tosluyorsun? Cuma'yı ne diye çiğniyorsun? Camileri yıkarak mı cihat edeceksin? Farzları çiğneyerek mi cihat edeceksin? Farzları çiğneyerek cihat olur mu? Değil farzlar edepleri bile çiğnersen cihat etmiş olmazsın. Edebe bile riayet etmesen Allah yolundan çıkar gidersin. Farzlar büyük âbidelerdir. Ufacık tefecik şeyleri bile ihmal etsen mahrum kalırsın.

"Edepsiz insan Rabbinin lütfundan mahrum kalıverir. Cascavlak ortada kalır."

Baktı ki edepsiz; Allah ondan rahmetini kesiverir. Rahmet-i Rahman kesilince insan orta yerde nursuz kalıverir. Onun için "Her şeyin aslı esası edeptir." demişler.

Kur'an; "Ey iman edenler! Cuma namazına gelin." deyip dururken hangi edepsiz çıkıp da "Ey insanlar! Cuma namazına gitmeyin." diyebilir.

Derse ne olur?

Çok yanlış bir iş olur. Allah hidayet versin. Hem de bunu Müslümanlık namına diyorsa cihat namına diyorsa "İslâm'a hizmet edeceğim." diye diyorsa Allah şifa versin. Demek ki tahtaları iyice eksilmiş, oynamış. Büyük şaşkınlık içinde. O kadar basit şey ki o kadar kolay şey ki.

Sen bir müslümana nasihat edecek olsan nasıl nasihat edersin?

"Evladım! Kur'an'ı oku, Kur'an'ın ahkamına uy. Resûlullah'ın hadislerini oku, onları uygula." dersin. Kur'an diyor yahu! Kur'an; "Cuma namazı kıl." diyor. Ötesi var mı bunun? Aklın bu kadarda mı çalışamıyor.

"Çok ince çalışıyor hocam!"

Çok ince çalışıyor ama yamuk çalışıyor, eğri çalışıyor, ters çalışıyor. Ters ayarlanmış, ters tarafa çalışıyor. İstanbul Bizanslılar'ın elindeyken müslümanlar orada cami kurmuşlar. Henüz İstanbul fethedilmeden önce orada cami kurmuşlar. Orada bile namaz kılmışlar. Kılınır. Bir kâfir beldesinde müslümanlar cem olursa Cuma namazı kılarlar. Almanya'da kılıyorlar, Amerika'da kılıyorlar. Ben gittim Amerika'da kaç tane camide gördüm. Allah razı olsun. Bizim Amerika'da okuyan mühendis kardeşlerimiz, doktor kardeşlerimiz, doçent kardeşlerimiz eline kâğıdı alıyor, çıkıyor. Hutbeyi okuyor. Her hafta birisi okuyor, maşaallah! Bir Arapçasını okuyor. Bir vaaz ve nasihat ediyor. Bir İngilizce özetini yapıyor, iniyor.

Fena mı oluyor?

Güzel oluyor.

Kılmamak yanlıştır. Öteki türlü düşünen kardeşlerimizi Allah ıslah etsin, Allah onlara akıl fikir versin.

Allah hepinizden razı olsun.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı