M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (50)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Muhterem hocam, sizi rüyamda gördüm, -hayırlı olsun- sizinle bir odadaydık, tek ikimizdik, siz Kur'ân-ı Kerîm okuyordunuz, Kur'ân-ı Kerîm okurken şeytanla ilgili bir ayet geçti ve siz; "Şimdi şeytan çıkacak." dediniz ve kayboldunuz. Şeytan geldi, beni bir titreme tuttu, sonra arkamı duvara yasladım ve ihlâs, felâk ve nâs sûrelerini okudum, şeytan karşımda eridi. Bunun yorumunu yapar mısınız?

"Allah'ın insanı koruması için Allah'a iltica etmek lazım geldiği, bu surelerin feyzinin çok olduğu ve şeytana karşı korunmak için onlardan yararlanmanın uygun olacağı, şeytanın da nasıl korkunç ve tehlikeli bir mahluk olduğu anlaşılsın." diye böyle olmuş. Allahu Teâlâ hazretleri şeytanın şerrinden hıfz eylesin, Rahmân'ın yolunda yürütsün, cümlemizi Rahmân'ın hıfz u himâyesinde daim eylesin.

Râbıtalarımı mırıldanarak yapıyorum, sessiz düşündüğümde aklım başka yere kayıyor.

Zaten insanın zikri cehrî yapmasının sebebi de budur. İnsan cehren söylediği, zikrettiği zaman başka duygularını bastırır, aklı dağılmaz; o bakımdan öyle yapılabilir. Sessiz düşündüğü zaman başka şeylere dağılabiliyorsa böyle yapabilir, mahzuru yok.

İsimlerimizi değiştirir misiniz?

Evet, bu isimler değiştirilse hakikaten daha iyi olacak isimler; birisi Arife, diğeri de Selime olsun. Allah ârif kullarından eylesin, selim kullarından eylesin.

Günahlardan kurtulamıyorum; ilmi de bu sebeple yapamıyorum.

Oruç tutmasını, abdestli gezmesini, tevbeyi çok yapmasını, zikirde müdavim olmasını tavsiye ederiz. Allah hayırlısını ihsan eylesin.

Erkeklerin pantolonları otururken veya namazda iken mahrem hatlarını ortaya koyduğundan nasıl bir çözüm tavsiye edersiniz?

Tabi bol olmasını tavsiye ederiz. Zaten büyüklerimizin kıyafetleri eskiden boldu, şalvar tarzındaydı. Dar pantolon bize Batı'dan geldi, böyle bir şey yoktu; dar kıyafet ancak iç çamaşırlarında vardı, "ısıtsın" diye giydikleri örme iç çamaşırlarında olabilirdi. Dışından hattını gösterecek şey olmazdı. Çünkü hatların ve uzuvların belli olması da kötülükleri tahrik edicidir. O bakımdan gayriislâmîdir, günahtır. Kıyafetin altını göstermemesi, hatları belli etmemesi lazım. Tesettürün o tarzda olması gerekiyor. Hepimizin ona dikkat etmesi gerekiyor; eğer okul dolayısıyla, memuriyet dolayısıyla veya üniforma gibi bir sebeple mecburen o pantolonu giymek gerekiyorsa üstüne uzunca pardüsemsi bir şey giyerek hatlarınızın belli olmamasına gayret etmek lazım. Etinizin budunuzun, önünüzün arkanızın belli olmayacak şekilde tesettürlü, örtülü olması gerekir.

Muhterem hocam, son zamanlarda bazı kardeşlerimiz sizin arkanızdan yaptığınız şeyleri ya çarpıtarak ya da hiç yapmadığınız şeyleri anlatarak keramet üretmeye çalışıyorlar. Siz bize en büyük kerametin istikamet olduğunu öğrettiniz. Bu kardeşlerimizi uyarabilir misiniz?

Tabi hiç yapmadığımız şeyleri anlatırsa hilâf-i hakikat olur, yalan olur, doğru olmaz. Bir şeyi çarpık anlatırsa olmayan bir şeyi başka türlü anlatırsa o da doğru olmaz, o da ilme aykırıdır. İnsan gerçekleri tam görür; her şeyi olduğu gibi görmesi lazım. Tabi en büyük keramet, istikamettir; doğru. Büyükler keramet göstermemeye dikkat etmişler; hatta onun için kerâmetü hayzü'r-ricâl demişler. "Keramet, erkeklerin hayzı gibidir." Bu söz; kadınlar hayz, aybaşı halini nasıl belli etmek istemezlerse, utanırlarsa, sakınırlarsa erkeğin de kerametini mümkün olduğunca göstermemeye çalıştığını ifade ediyor.

Keramette tehlikeler vardır; çünkü keramet gösteren kimse şöhret sahibi olur, parmakla işaret olunur; şöhret de âfettir. Allah koruduğu zaman korur ama korumazsa âfettir; o bakımdan göstermek de doğru değildir. Kişinin de gönlünde kibir, ucup gibi duyguların gelişmesine sebep olur; o bakımdan kendisine temenni edecek bir şey de değildir. Büyüklerimiz;

"Kim kerametfuruşluk yapıyorsa, 'keramet gösteriyorum' filan gibi tavırlar, edalar takınıyorsa o palavracıdır, aslı esası yoktur."

Ve men zaharat aleyhi kerâmâtü fe-hüve veliyyün. "Kimin üzerinde de Allah'ın kerametleri görülüyorsa, zail oluyorsa o hakikî velidir." demişlerdir.

Hakikî veli, kendisi istemeden etrafına keramet saçar ve herkes onun kerametlerini görür.

Mesela Hocamız (Mehmed Zahid Kotku) cennetmekanın söylediği sözlerin, yaptığı hareketlerin, işlerin hepsi; sabahtan akşama lambanın etrafa ışık saçması gibi her işi keramettir. Hocamız (Mehmed Zahid Kotku) ile ilgili kiminle konuşursanız konuşun; "Kalbimden şöyle geçmişti, şöyle cevap verdi." "Evine gitmiştim; şöyle oldu, böyle oldu." der.

Mesela postacı;

"Kömür alacaktım, evde para yoktu. Kömür dört yüz bin liraya alınıyordu, iki yüz bin liram vardı, iki yüz bin lira bulamıyordum, alamıyordum. Bu duygular içinde Hocamız'a (Mehmed Zahid Kotku) postaneden bir havale getirdim." diyor.

"Şu parayı seninle bölüşelim." demiş; havale gelen paranın yarısını posta memuruna vermiş.

"Tam benim kömür ihtiyacım kadar paraydı." diyor.

Bu, Hocamız'ın (Mehmed Zahid Kotku) kendisinin keramet göstermek istemesinden değildir.

Veli hakikî veli oldu mu kerametler, ışığın lambadan etrafa saçıldığı gibi saçılır, ama;

"Ben keramet ehliyim, uçuyorum, kaçıyorum, geceleyin şunu gördüm, şöyle oldu…" gibi imalı sözler, bir takım iddialı laflar doğru değildir.

Buna, "kerametfuruşluk" derler; keramet taslamak, keramet satmak... Bunlar doğru olmaz!

Kur'ân-ı Kerîm'de, hâdis-i şerîflerde, başta Peygamberimiz'in hayatında, sahabe-i kirâmın hayatında, evliyâullahın hayatında ve bizim bu zamanımızda keramet hakkında misaller çoktur. Allah sevdiği kuluna ikramda bulunduğu için olağanüstü halleri nasip ediyor, onlar da oluyor, görünüyor, bunlar normaldir, olur.

Kitapta; "Bir keramet gösterebilir ama sonunda sû-i hâtime ile de âhirete göçebilir." diyor.

Onun için keramet bir şey değildir. En büyük keramet, istikamettir. Kişinin sırât-i müstakîmde yürümesi daha doğrudur. Kişilerden keramet beklenmemeli, keramet umulmamalı, keramet talep edilmemelidir. Kimisi de hocaefendi keramet göstersin ister.

Bahaeddin Nakşibend Efendimiz'e;

"Bir keramet göster." demişler.

Üç adım yürümüş; "İşte keramet!" demiş. Çünkü Allah nasip etmese insan bir adım bile atamaz; hani kerametin önemli olmadığını gösteriyor.

Bizim binada bir hanımlar topluluğu var. O hanımlar aynı zamanda Hocamız (Mehmed Zahid Kotku) rahmetullah aleyh'in kitabını okuyorlar. Bizim hanımı da davet ediyorlar. Gidip sohbetlerine katılmasının ders açısından bir sakıncası olur mu?

Kadından mürşit olmaz, bu bir gerçektir; kadınlar irşat vazifesini yapacak evsafa sahip değildir. Her yere gidemez, kocasının izni olmadığı zaman sefer mesafesine gidemez, erkeklerle konuşamaz filan birtakım şeyler vardır. O bakımdan olmaz. Fakat bu devirde rüyalarla, rivayetlerle bu işleri yapan birçok kimse vardır ve etrafına da epey kimse topluyorlar. Binalar dikiyorlar, işler yapıyorlar, beraber haclara gidiyorlar, Beykoz'lara gidiyorlar, Yuşa aleyhisselam'ı ziyaret ediyorlar, Telli Baba'ya gidiyorlar, mum yakıyorlar, şöyle yapıyorlar, böyle yapıyorlar...

Yol Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sünnet-i seniyyesi yoludur. Bu bazılarına biraz cafcafsız görünebilir ama doğru yol budur. Bazıları havalarda, ayakları yere değmeden bulutların arasında dolaşıyor ama İslâm ayan beyan, pırıl pırıl, sapasağlamdır. İşte o güzelliği anlamaya çalışmak lazım. İnsan, keramet aşıklısı olup havalarda gezip ondan sonra bid'atlere dalıp da günahlara gireceğine şöyle sırât-i müstakîmde edepli, terbiyeli, halim selim, ciddi, vakur bir derviş olmalı. Biz bunu tercih ediyoruz, böyle olmayı tavsiye ediyoruz. Büyüklerimiz yaka yırtmak, feryat etmek, hoplamak zıplamak, ayılmak bayılmak gibi şeyleri uygun görmemişler. Ciddi bir dervişlik, müeddeb, edepli bir dindarlık; güzel olan daima odur.

Allahu Teâlâ hazretleri doğruyu göstersin, doğruya uymayı nasip etsin. Böyle kişilerin ilmi irfanı, bilgisi eksik olunca onların etrafında toplanan insanlara söyledikleri sözler de hatalı olur, onlar da İslâm'ı doğru öğrenemezler. İnsan kendi söz söyleyeceğine âyetleri, hadisleri okuması, anlatması, fıkıh ahkâmını öğretmesi daha uygun olurken; fıkıh bilmez, âyet bilmez, hadis bilmez, kendi kendine yorumlarla kendisi de şaşırır, başkasını da saptırabilir; bu tehlike var. Hem dâll hem mudıll olur, yani kendisi dalalete düşüp başkasını da dalalete düşürücü olabilir. O bakımdan mürşit lalettayin bir kimse değildir, mürşid-i kâmil olmak gerekir, salâhiyetli olmak gerekir. Öyle olmadığı takdirde iktidâ da uygun olmaz. Çünkü kendisine faydası yokken başkasına hiç fayda sağlayamaz.

"İnsan karganın peşine düşmeye kalkarsa, karga onun kılavuzu olursa, onu leşin başına götürür." demişler.

Çünkü karga leş yer. Onu kılavuz edinmemek lazımdır, doğru kılavuz seçmek çok önemli bir husus olmuş oluyor.

Allahu Teâlâ hazretleri yanıltmasın, şaşırtmasın, iyi yapıyorum sanarak yanlış yollara düşürmesin, sünnet-i seniyye çizgisinden ayırıp bid'atlere, hurâfelere, bâtıllara kaydırmasın.

Dinin doğru öğrenilmesi, âhiret hayatının kurtulmasına sebep olduğu için insanın en mühim işidir. Doğru kaynaktan, doğru ağızdan, doğru olarak öğrenilmelidir. Bunun herhangi bir yanlışlığa tahammülü yoktur. Evin, elektrik şebekesinin yanlış takılmasına tahammülü yoktur. Çünkü elektrikle şaka olmaz; yangın çıkar, patlar, çatlar, yanmaz veya seni elektrik çarpar. Elektrikle oyun olmadığı gibi din ile hiç oyun olmaz.

Alimleriniz;

"Bu hadisi bu şundan işitmiş, o ondan işitmiş, o ondan işitmiş." diye hep de isimlerini yazmışlar, nereli olduğunu yazmışlar, vasıflarını yazmışlar.

Mesela şu İmam-ı Zührî'yi nasıl methetti; insan nasıl hayran oluyor.

Bunları niye yapmışlar?

"Sözün kaynağı belli olsun ve dinin dayanakları, bilgileri, sağlam olsun." diye yapmışlar. Buna çok önem vermek lazım.

Bir sohbetinizde Roma'nın fethedileceğine dair bir hadis söylemiştiniz. Bu hadisin kaynağı nerede?

Râmuzu'l-ehâdis'te var, oraya bakılırsa görülebilir.

Allah hepinizden razı olsun.

El-fâtiha.

Sayfa Başı