M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (48)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Soru: Kıyafet topuktan yukarı geçip durum böyle olunca namaz olur mu?

Cevap: Muhterem kardeşlerim!

Biliyorsunuz namazın farzlarından birisi de setr-i avrettir. İnsanın örtünmesidir, örtünmesi gerekli yerlerini örtmesidir. Örtünmesi gerekli yerler, erkeklerin dizlerinin altından göbeğinin üstüne kadar olan ara kısmı; buralarını mutlaka örtmesi lazımdır. Bu şekilde örtünmezse namaz olmaz yani örtünmemiş olur. Kadınların örtünme yeri erkeklerden daha fazladır. Ayağının topuklarından başlar, ellerinin bileklerine ve boynuna kadar gelir. Ve yüzü hariç bütün başını örtmesi gerekir. Bu örtme işine riayet etmeden namaz kılındı mı namazın farzlarından birisi olan bir iş yerine getirilmemiş oluyor. Namaz olmuyor. İş tehlikeli oluyor. "Hocam, çorap giyiyorum." diyorlar. Altını gösteren çorap tesettür sayılmaz. Altı görülüyor. Hatta naylon çorabı çektiği zaman ayağın kusurları da örtülüyor o ayağını göstermesinden daha güzel görünüyor. Bu sefer fitne daha çok oluyor, günah daha fazla oluyor. O bakımdan naylon çorap tesettür vasıtası değildir. Gayr-i İslâmî bir şeydir, başkasının dikkatini çekme vasıtasıdır. Ayağı ısıtmaya da yaramaz. Ayak parmakları arasında mantar üremesine, kaşıntı olmasına sebep olur. Maalesef bu da Batı'dan gelmiş bir şeydir. Eskiden ikide birde naylon çoraplar kaçardı; köşe başlarında çorap açıklarını çekme makineleri bulunurdu. Nice gayrimüslim, böyle gayri İslâmî kıyafetleri satmaktan zengin olmuştur. Müslümanların tesettüre tam riayet etmesi lazım. Tesettürün şartlarından birisi altı görünmeyen malzeme kullanmaktır. Altı göründü mü bir karış kalınlığında olsa, manda kaymağı kadar kalın olsa altı göründü mü o, örtülü sayılmaz. Altının görünmemesi esastır. Bir de dar oldu mu olmaz.

"Hocam, bak ben her tarafımı örttüm."

Sımsıkı bir blucin pantolon giymiş, her tarafı meydanda; bu da örtülü sayılmaz. Blucin pantolon alt tarafını göstermiyor ama alt tarafını belli ediyor. Her şeyiyle belli oluyor. O zaman o da tesettürü sağlamış olmuyor. Bunu müteaddit defalar anlattım, kardeşlerimize söyledim:

Kıyafet; örtünmesi gerekli tüm yerleri kapatacak, dar olmayacak, şeffaf olmayacak.

Ve tabi erkeklerin ipek giymesi haramdır. Erkekler ipek giymeyecek.

Fazla uzun olup da arkadan sürünmesi de yasaktır, haramdır. Şartlarına riayet edecek şekilde örtülmesi gereken yerleri örtecek. Bir de benim eskiden beri aklımın almadığı bir şey var:

Namaz kılacağı zaman hanımlar güzel örtünüyorlar, tamam. Başını örtüyor; ondan sonra ayağına etek geçiriyor. Etekleri tam topuklarına kadar geliyor. Ondan sonra namaz kılıyor. Namaz bitti mi her yer tekrar açılıyor. Böyle saçma şey olmaz!

O namazdaki kıyafeti niye devam ettirmiyorlar? O kadar güzel örtülen kıyafeti niye devam ettirmiyorlar?

Aynı garip hale seyahat esnasında oradan geçerken kaldığımız Singapur'da rastladık. Camide oturduk; uçma zamanını, gitme zamanını bekliyoruz. Cami şehrin işlek bir yerinde. Camiye her bakımdan modern hanımlar geliyor. Saç açık, kol açık, bacak açık, her şey açık kadınlar geliyor. Ondan sonra tıp tıp merdivenlerden yukarıya çıkıyorlar. Ellerinde bir çanta veyahut file veyahut torba. Her şeylerini güzel örtüyorlar, örtüleri güzel. Yüzü hariç her taraflarını güzelce kapatıyorlar. Üst tarafı kapatıyor, alt tarafı kapatıyor. Çıkarken yine çıkarıp öyle gidiyorlar. Böyle saçma şey olmaz! Namazdayken güzel giyin ondan sonra tekrar berbat hale gel. Bu tezatların kaldırılması lazım. Her zaman örtünmesi gereken yer, her zaman örtülecek. Namaz vaktinde örtünüp ondan sonra tekrar açıklığı âdet etmek bir şuursuzluk ve cahillik alametidir.

Müslüman kadının kıyafeti nasıl olmalı?

Olduğu kıyafetle namaza gelecek şekilde olabilir.

"Hocam, böyle gelirsem namazım kabul olmaz. Çünkü şuram açık, buram açık."

Öyleyse o kıyafeti giyemezsin, dışarıda da giyemezsin.

Bilmem anlatabildim mi?

Bu hususta hanımların ve herkesin dikkat etmesi icap eder.

Soru: Yeni yapılan bir evin temeline veya yeni alınan bir arabanın tekerine kurban kesmek caiz midir?

Cevap: Öyle bir şey yoktur, bid'attir. Kurban Allah rızası için kesilir. Ne zaman istersen kes. Şükür niyetiyle kesilir, adak olarak kesilir. Mesela "Bir evim olursa kurban keseceğim." Diyor. Kesebilirsin. Ama onun temele kesilmesi gibi bir şey yok. Veya "Arabam olursa bir kurban keseceğim." diyor. Bu adak oluyor. Adak kurbanı caizdir, şükür kurbanı caizdir.

"Bir evim olursa bir kurban keseyim. Bir arabam olursa Allah nasip ederse kurban keseyim; eşi dostu çağırayım, fakirleri yedireyim."

Tamam, olabilir. Ama onu illa tekere ille temele kesmesi gibi bir şey bahis konusu değildir. Şükür olarak verilmiş bir sözün yerine getirilmesi olarak kesilmesi mümkün olur. Veyahut "Her ev alan insanın mutlaka kurban kesmesi lazım." Veyahut "Araba alan insanın kurban kesmesi lazım." gibi bir kaide de yoktur. Böyle bir mecburiyet de yok. Kişiler bunu kendileri isterlerse yaparlar. Yoksa kimse zorlanamaz.

Kurbanın kesileceği zaman bellidir. Kurban bayramında kesiliyor.

Bir de akîka kurbanı vardır. Çocuğu doğduğu zaman kesilmesi sünnettir. Peygamber Efendimiz'in tavsiyesidir. Başkaca bir mecburiyet yoktur. Ev için araba için kurban kesme mecburiyeti yoktur. Kesilen kurbanın temelin veya tekerin yanında kesilip şurasına sürülecek, burasına sürülecek gibi bir şey yoktur. Onlar doğru olmayan şeylerdir.

Soru: Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve ssellem ‘Bir kimse bir kavme benzerse o kavimdendir.' buyurmuş. Hıristiyanlar Allah'a tanrı derler. Türkiye'dekiler de Allah'a ‘Tanrım' diye dua ederlerse Allah'ı ‘tanrı' diye adlandırırlarsa günah olur mu?

Muhterem kardeşlerim!

Fıkıhta kıyâs-ı fukahâ diye bir şey vardır. Kıyas. Kıyasın şartları vardır. Kıyas oyuncak değildir. Bir şeyi bir şeye kıyas ediyorsun. Ama benzetmenin bir aslı, esası, istinat ettiği bir şey olması lazım. Herkes yapamadığından kıyâs-ı fukahâ demişler. "Fakihlerin, işi iyi bilen insanların kıyası" mânasına. Hüküm çıkarmak, içtihat etmek, bir karar vermek, fetva vermek alimlerin işidir. Tabi kıyas yoluyla o şeyden bu şey, o hadisten bu şey çıkarılamaz. O; şeklen, hâlen, ahlâken bir kavme benzemektir. Müslümanlar da Allah'a inanıyor, kâfirler de Allah'a inanıyor. Burada "benzemek" diye bir şey bahis konusu olamaz. Bu ayrı bir şey. Onları kıyafet bakımından taklit ederse, ahlâk bakımından taklit ederse o zaman benzemek bahis konusu olur.

Tanrı kelimesi Arapça'daki ilâh kelimesinin karşılığıdır. Arapça'da ilâh kelimesi vardır; Mısırlılar'ın ilâhı. Kureşyliler'in İslâm'dan önceki tapındığı ilâh, Hintlilerin ilâhı.

"Tapınılan her şey için verilebilen bir isim olarak" ilâh kelimesi vardır. Bunun Türkçe'deki karşılığı Tanrı'dır. Türkçe'de de Mısırlılar'ın tanrısı, Hintliler'in tanrısı, Çinliler'in tanrısı, güneş tanrısı, Yunanlıların şarap tanrısı, Aşk tanrısı, Deniz tanrısı gibi şeyler söylenebiliyor. Tanrı kelimesi gerçekte tapılmaya layık olmayan şeylere de söylendiği için Türkiye'de bir antipati kazanmış. Sevimsiz bir kelime olarak tanınıyor ama tam olarak Arapça "ilâh" kelimesinin karşılığıdır.

Buradan meseleyi çözmek için düşünecek olursak ilâh kelimesini Arapça'da kullanmak caiz mi?

Caizdir. Kur'ân-ı Kerîm'de de kullanılmıştır.

Ve ilâhüküm ilâhün vâhidün fe-lehû eslimû.

gibi pek çok âyet-i kerîmede geçiyor. Demek ki "ilâh" kelimesi kullanılır.

Peki "tanrım" mânasına Arapça'sı olan "ilâhî" olan kelime kullanılır mı?

Kullanılır.

İlâhî! Fa'ğfirlî zünûbî diyebilirsin. Demek ki kullanmak caiz oluyor.

Neden caiz oluyor?

Çünkü tapınılan, hakikaten tapınılması gereken varlık, yaratanımız Allah'tır; tabi ona ilâh demek, Türkçe karşılığı olarak tanrı demek en uygunu. Ötekiler ma'bûdun bi'l-hak olmayan dağ, taş, güneş, yıldız, ay vesaire gibi yaratılmışlara tapıyorlar.

Onlar da tapınılan bir şey olduğu için onlara da bir kelime bulmak lazım, bir isim koymak lazım. Yoksa oraya da kullanılıyor, buraya da kullanılabiliyor. Ama doğru kullanılışı Allah için kullanılmasıdır. Eğri kullanılışı öteki tarafa kullanılmasıdır. Ama kullanıldığını Kur'ân-ı Kerim'den anlıyoruz. İngilizce'de god diyorlar. Almanca'da god diyorlar; olabiliyor. Fakat yaradanımızın ism-i hâssı, asıl özel adı Allah'tır.

Benim adım ne?

Es'ad.

Senin adın ne?

Hasan.

Ötekisinin adı ne?

Veli gibi.

Allahu Teâlâ hazretlerinin has ismi Allah kelimesidir. Onu bir başka şeye kullanmak hiç olmaz. Mesela Mısırlılar'ın tapındıkları ilâhları yerine "Allahları" denmez. Fujiyama Dağına "Japonların Allah'ı" denmez; tanrısı, ilâhı denebilir.

Neden?

O özel isim. İsm-i hâssı olduğu için Allah kelimesi başka yerde kullanılamaz.

İlâh kelimesi ma'bûdun bi'l-hak olan veyahut batıl olan şeyler için Arapça'da kullanıldığı gibi tanrı kelimesi de Türkçe'de ma'bûdun bi'l-hak olan Allah için de kullanılabilir, öteki şeyler için de kullanılabilir. Binaenaleyh bu genişlik içinde insan "tanrım" dese olur. "Tanrı" dese olur.

Nitekim Süleyman Çelebi'nin yazmış olduğu Mevlid kitabını hatırlayacak olursanız;

Birdir Allah, andan artık Tanrı yok

diye orada da geçer. Onlar büyük alimler olduğu için daha net anlaşılıyor. Başka putlar vesaireler için de kullanılması dolayısıyla bu kelime sevimsiz gelmiş; putlara kızgınlığımızdan öyle bir kanaat yerleşmiş.

Hülasası kullanılmasında günah yoktur. Süleyman Çelebi onu orada kullandı diye "İlla da günah" demeye kimin vicdanı razı olur?

Birdir Allah andan artık Tanrı yok

dedi diye, "Tanrı kelimesini kullandı." diye Süleyman Çelebi'ye "Günah işledi." diyebilir miyiz?

O mübarek insana öyle demeye gönlümüz razı olur mu?

Kullanmakta beis yoktur. Ama tabi öteki şeylerle de karışmaması bakımından "Allah" demek daha güzel bir şey; o bakımdan mahzur olmadığını beyan ederim. Daha ziyade "Allah" kelimesini kullansalar iyi olur.

"Tanrı kelimesini kullandı." diye, "Tanrım dedi" diye bir insan hıristiyanlara benzemiş olmaz. Onu da beyan etmiş oluyoruz.

Soru: Bugünkü yabancı turistlerin yani gayrimüslimlerin toplumumuz için hükmü nasıldır?

Cevap: Bir gayrimüslim bir müslümanın ülkesine onlardan müsaade almak suretiyle gelebilir. Bunda bazı faydalar olur.Gelir İslâm'ı görür, camiyi görür. Müslümanların ahlâkını görür, iyi insanları tanır. "Belki İslâm'a gönlü ısınır." diye böyle bir şeyin faydası olabilir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de bir âyet-i kerîmede şöyle buyruluyor:

Ve in ehadün mine'l müşrikîn. "Eğer müşriklerden bir kişi." Estecâreke fe-ecirhü hattâ yesmea kelâma'llâh sümme ebliğhü me'meneh. "Senin yakınına gelmeyi, seni görmeyi, tanımayı, seni dinlemeyi talep ederse ona müsaade ver, yanına gelsin. Sonra da onun selametle kendi memleketine dönmesini sağla."

Yani "geldi" diye dönerken onu haklama. Âyet-i kerîmede "Güven ver, emniyet ver. Güvenle emniyetle dönmesini de sağla." dendiğine göre demek ki bir gayrimüslim İslâm yoluna girebilir. Bunda bir müsaade var. Fakat bir gayrimüslim edepsiz bir tarzda, açık saçık olarak, pis pasaklı olarak ortalıkta dolaşamaz. İslâm'ın bütün şartlarına uygun hareket etmek mümkün olmasa bile kıyafetle ilgili şartlarına uygun olmakla zecr olunur.

"Böyle japone kolla gezemezsin. Böyle baldır bacak çıplak dolaşamazsın. Böyle göğüs bağır açık gezemezsin." demek gerekir. O halde gezmeleri caiz olmaz, o halde gelmeleri caiz olmaz. Çünkü fitneye, günaha sebep olurlar.

Müslümanın müslüman ülkede örtünmesi gerekiyor.

Neden?

"Fitne çıkmasın, şeytanî işler olmasın. İnsanlar günahlara zinaya düşmesinler, gözleri harama bulaşmasın." diye.

O gelirse o zaman da günah olacağından turistin İslâm ülkesine girmesine müsaade vardır ama açıklığına müsaade yoktur. Açık olamaz; o da başını örtecek, o da vücudunu örtecek, o da fitne çıkmayacak bir durumda, müslümanların ahlâkına zarar vermeyecek bir halde gelecek gidecek.

Maalesef bu sağlanmış değil. Turistler için de sağlanmış değil, kendi halkımız için de sağlanmış değil. Kendi halkımızın içinde de turistlerden farkı olmayan nice zavallılar vardır. Allah iman versin. Akıl fikir versin. Âhiret şuuru versin.

Sayfa Başı