M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 63.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm

El-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Kemâ yenbağî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih. Es-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve âlihî ve selleme teslîman kesîra. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

İzâ mâte'l-mü'minu kâneti's-salâtu inde re'sihî ve's-sadakatü inde yemînihî ve's-sıyâmu inde sadrihî.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı, dünyada âhirette lütfu üzerinize olsun. Rabbim Teâlâ ve Tekaddes hazretleri iki cihanda cümlenizi bahtiyar eylesin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin hadîs-i şerîflerinden okumak üzere toplanmış bulunuyoruz. Hadîs-i şerîflerin okunmasına ve izahına geçmeden önce başta Sevgili Peygamberimiz, rehberimiz, önderimiz Muhammed-i Mustafâ aleyhi efdalü's-salavat ve ekmelü't-tahiyyât ve't-teslimât Efendimiz'in rûh-i pâki peygamberîleri olmak üzere; Ebû Bekir es-Sıddîk ve Aliyy-ü Murtazâ'dan Hocamız Muhammed Zâhid-i Bursevî'ye kadar turuk-u aliyyemiz silsilelerinden güzeran eylemiş olan mürşitlerimizin, evliyâullah pirlerimizin, büyüklerimizin ashâb-ı kirâmın tabiinin eimme-i dîn, ulemâ-i âlimîn, meşâyıh-ı vâsılînimiz için; bu hadîs-i şerîflerin bize kadar nakline emeği geçmiş olan alimlerin ve râvilerin, bu kitabı yazan Gümüşhaneli Ahmed Ziyaeddin Hocamız hazretlerinin; bu beldeleri fetheden fatihlerin, şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin; şu caminin ilk binasını yapan ve sonradan tekrar tekrar tamir, tecdit ve tevsi eyleyip hizmette kalmasına sebep olan bütün hayır sahiplerinin, cümle hayrât u hasenât ve mebarrât sahiplerinin; uzaktan yakından hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere gelmiş olan siz kardeşlerimizin âhirete göçmüş bütün müslüman sevdiklerinin, geçmişlerinin, yakınlarının ruhları için; ruhları şad olsun, kabirleri pürnûr olsun, makamları âlâ olsun, dereceleri yücelsin, kabirlerinde nurları, sürurları ziyade olsun, kabirleri cennet bahçesi olsun diye; biz yaşamakta olan müslümanlar da Rabbimiz'in rızasına uygun yaşayalım, ömrümüzü hayırlı yolda geçirelim; Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna sevdiği, razı olduğu, yüzü ak, alnı açık kullar olarak varalım diye bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyup öyle başlayalım.

Okuduğumuz hadîs-i şerîfler Râmûzü'l-ehâdîs kitabımızın 63. sayfasında.

Peygamber Efendimiz Sevban radıyallahu anh'ın rivayet ettiğine göre şöyle buyurmuş:

İzâ mâte'l-mü'minu kâneti's-salâtu inde re'sihî ve's-sadakatü inde yemînihî ve's-sıyâmu inde sadrihî. "Mü'min kul vefat ettiği, öldüğü zaman kıldığı namazlar başucuna gelir, başucunda durur. Verdiği hayırlar, zekâtlar, sadakalar sağ yanında durur. Oruç, göğsü hizasında durur."

Peygamber Efendimiz bu kadar ibadet sayıyor. Dünyada yapmış olduğu ibadetleri o kulun etrafına çepeçevre alırlar, şeytan onun yanına sokulamaz ve her bakımdan her türlü şerden korunmuş olur.

İzâ mâte'l-meyyitü's-tipşure lehû bikâul ard ve leyse min buk'atin illâ ve hiye tetemennâ en yütfene fî hâ ve izâ mâte'l-kâfirûn uzîmeti'l-ardu fe leyse min buk'atin illâ ve hiye testehîzu billâhi en yütfene fî hâ.

İbn Ömer radıyallahu anh'ten.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

İzâ mâte'l-meyyitü. "Müslüman bir kimse vefat ettiği zaman…"

Meyyit, "ölü" demek. Ama arkasından ikinci cümlede "kâfir öldüğü zaman" dediğine göre oradan birinci meyyitin, ilk anılan kişinin müslüman olduğunu anlıyoruz.

İzâ mâte'l-meyyitü üstipşure lehû bikâul ard. "Ölü öldüğü zaman onun vefatından yeryüzünün bütün her tarafı müjdelenir." Ve leyse min buk'atin illâ ve hiye tetemennâ en yütfene fî hâ. "Hiçbir yeryüzü parçası olmasın ki bu mübarek kul benim içime gömülsün diye temenni etmesin!"

Ve izâ mâte'l-kâfirûn uzîmeti'l-ardu. "Kâfir öldüğü zaman ise -demek ki birincisi mü'minmiş- yeryüzü kapkara kesilir, kararır! Fe leyse min buk'atin illâ ve hiye testehîzu billâhi en yütfene fî hâ. "Hiçbir arazi parçası yoktur ki kâfirin kendisine gömülmesinden Allah'a sığınmasın!"

"Hepsi Allah'a sığınır! Aman Yâ Rabbi, ne olur bana gömülmesin de defolsun, nereye giderse gitsin…" gibi kâfirin kendisine gömülmesinden Allah'a sığınırlar.

Neden?

Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bildirmesiyle biliyoruz ki kabirde günahkârlar ve kâfirler azap görecek. Bu bakımdan;

el-Kabru ravdatün min riyâdi'l-cennetî ev hufretün min huferin nînâr. "Adamına göre kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçedir ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur! Mü'minse cennet bahçesi, kâfirse cehennem çukurudur."

Azap görecek ve onun azabından ehl-i hâl olanlar, dışarıdakiler haberdar olurlar!

Nitekim Peygamber Efendimiz iki kabrin yanından geçerken dedi ki;

"Dikkat edin, bu iki kabirdeki şahıs şu anda azap görüyor hem de büyük bir şeyden değil! Önemsemeyebilirsiniz, azap görmesi size göre mühim görünmeyen bir şey ama azap görüyorlar!.."

Birisi laf götürüp getirir, birisinin lafını ötekisine taşırdı. Nemmamlık, nemime yapıyordu, Türkçe "kovuculuk" derler, laf götürüp getiriyordu;böylece ara bozuluyor. Ötekisi de küçük abdestini yaparken sakınmıyordu, saklamıyordu. Hem avret yeri görünüyordu hem idrarı etrafa sıçrayıp kendisinin üstüne başına geliyordu!

Demek ki her şeye dikkat etmemiz lazım, temizliğe de dikkat etmemiz, sözümüze de dikkat etmemiz lazım; kabirde azap görebilir.

Bir mü'min kabre giriyor da kabre girer girmez azap melekleri kafasına bir tokmak vuruyorlar ki kabrin içi ateş ve duman doluyor. Diyor ki; "Ben müslümanım, bana niye vuruyorsunuz, ben niye bu azabı görüyorum?" "Bir müslüman işkence görüyordu. Sen onun yanından geçtin, müslümanın yardımına koşmadın; bu azap görmen ondan dolayı!" denilecek.

Demek ki müslüman müslümanla ilgilenmeli, müslüman müslümanın yardımına koşmalı, müslüman ara düzeltmeye gayret etmeli, ara bozmamaya çalışmalı, laf taşımamalı, temizliğine dikkat etmeli, terbiyeli olmalı, edepli olmalı, avret yerlerini sakınmalı, saklamalı, idrardan vs. pisliklerden iyice korunmalı… Yapılması gereken pek çok şey var.

Yanındaki kabirlerin sahipleri de onun azap görürken feryad u figanından rahatsız olurlar. Onun için mü'minlerin kabirleri, kâfirlerin kabirlerin ayrılıyor: Bu Ermeni mezarlığı, bu yahudi maşhatlığı, bu hristiyan kabristanı, bu da müslümanların kabristanı diye eskiden ayrılıyordu. Sonra bir moda çıkartmışlar:

"Hepsi T.C. vatandaşı değil mi?!.."

Hepsini bir yere tıkmışlar. Adına da asrî mezarlık demişler, asrî mezarlık!

Mezarlığın asrîsi ne demek, mermerleri modern desenlerle mi yapılıyor?

Hayır. İçinde kâfirin, mü'minin ayrılmadığı, harman edilip gelişigüzel gömüldüğü mezarlık, demek. Eskiden ayrılırdı, müslümanın kabristanı ayrıydı, yahudininki ayrıydı, hristiyanınki ayrıydı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bildiriyor:

"Topraklar bile 'Aman kâfir bize gömülmesin!..' diye Allah'a sığınıyorlar!"

Çünkü orada boyuna azap görecek. Feryad u figanını insanlardan gayrı bütün mahlûkat duyarmış. Hayvanlar ürker, kuşlar kaçar ama insanoğlu; duymayanı duymuyor!

Allah bizi kabri cennet bahçesi olanlardan eylesin. Azap gören kimselerin yanına bile gömülmemeye dikkat etmek lazım. Düşünmek lazım, Allah kabir arkadaşlarımızı da salih kimseler eylesin. Kabirde etrafımızdaki insanları da salih, mü'min-i kâmil insanlardan eylesin.

İzâ mâte'r-raculü min ehli'l-cenneti istahyallâhu azze ve celle en yuazzibe men hamelehû ve mentebiahû ve men sallâ aleyhi.

Cabir radıyallahu anh'ten, Cabir İbn Abdillah el-Ensârî'dir.

Peygamber Efendimiz;

İzâ mâte'r-raculü min ehli'l-cenneti istahyallâhu azze ve celle en yuazzibe men hamelehû ve mentebiahû ve men sallâ aleyhi. "Ehl-i cennet bir adam vefat ettiği zaman Aziz ve Celil olan Allahu Teâlâ hazretleri bu cenazeyi taşıyanı, arkasından yürüyeni ve onun üzerine cenaze namazı kılanı azaplandırmaktan hayâ eder!"

"Bu cennetlik kuluma, bunlar son vazifelerini yapıyorlar, sırtlarına aldılar, taşıyorlar. Kimisi arkasından yürüyor, kimisi namazlarını kıldı, o cennetlik kulun hatırına onlara azap etmez. Böylece arkada kalanlar, böyle bir mübarek insanın cenazesinde bulunmak dolayısıyla Allah'ın azabından kurtulmuş oluyorlar.

Şeyh Sâdî Gülistan'ında kitabının münasip bir yerine güzel bir hadisi yerleştirmiş. O hadîs-i şerîf, muteber hadis kitaplarında da vardır. Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Kusurlu günahkâr mü'min bir kul, 'Yâ Rabbi!' der, Allah nazar etmez; 'Yâ Rabbi!..' yine yalvarıyor, "Yâ Rabbi!" der, nazar etmez, yine Allah'a Rabbi olduğunu bilerek, hitap ederek "Yâ Rabbi!" diye nida eder. O zaman Allahu Teâlâ hazretleri meleklerine der ki;

Yâ melâiketî kad isteyheytü min abdî. 'Ey benim meleklerim! Ben şu kulumdan utandım. O benden başka Rabbi olmadığına inanmış, biliyor; bana el açmış, boyun bükmüş, 'Yâ Rabbi, yâ Rabbi…' diye yalvarıyor. O bunu bilmişken, benim dergâhıma dönmüş, benden affını isterken ben onu affetmemeye utandım, şahit olun; onu affediyorum!' buyurur, diyor.

Şeyh Sâdî hadîs-i şerîfin alt tarafına yazmış, Şeyh Sâdî'nin sözü de güzel, diyor ki;

"Allahu Teâlâ hazretlerinin, Rabbimiz'in lütfunun, kereminin, ihsanının ne kadar çok olduğunu gör, bak; anla ki günahı kul işliyor, affetmemeye Allah utanıyor!"

Subhanallah! Halbuki kulun utanıp "Beni yaradan, bana nimetleri veren Allah'a karşı ben günah işlemeyeyim, edepsizlik yapmayayım!.." demesi lazımdı.

Günahı kul işliyor, Allah affetmemeye utanıyor; Allahu Teâlâ hazretlerinin keremine, lütfuna, ikramına, ihsanına erhamurrâhimînliğine bak!

Demek ki burada da yine bu istihya, hayâ etmek sözü geçiyor.

Bu nasıl bir hayâ, ne demek?

Bunun mânası şu demek ki; mutlaka affedecek, affetmemek durumu bahis konusu yok, demek! Bizim anlayacağımız kelimelerle öyle ifade etmiş. Yoksa Allahu Teâlâ hazretleri;

Lâ yus'elu ammâ yef'âlu. "Kimse kendisine sorgu sual açamaz, 'Niye böyle yaptın?' diyemez!"

Zaten yaptığı her şey adalettir, haktır, doğrudur, adaletlidir. Allahu Teâlâ hazretleri hakem ü Adl'dir. Hakem ve Adl masdarla tasvif edilmiş ki mübalağa mânasıyla. Hükmünde çok isabetli, adaleti tamdır, tam olandır. Adaletiyle muamele ettiği zaman azaplarsa suç yine kulun. Çünkü peygamber gönderdi, kitap indirdi, çeşitli ikazlarla o kulu ikaz etti; rüyasında, uyanıklığında, arkadaşlarında, sağdan soldan, çeşitli haberler ömür boyu o kula geldi. "Şu günahtır yapma, bu sevaptır kaçırma! Allah'a itaat et, şeytana uyma, nefsine esir olma, haramlara dalma…" diye Hz. Âdem atamız aleyhisselam'dan Peygamber Efendimiz'e kadar -124 bin deniliyor- sayısını, hakiki miktarını Allah bilir:

Ve in min ümmeti illâ halâ fî hâ nezîr. "Hiçbir yer yok ki oraya Allah bir peygamber, bir haberci göndermiş olmasın!"

Bütün insanların sevaptan, günahtan, haramdan haberi vardır ama dinlememiş. Dinlemeyince ceza kendisinden! Allahu Teâlâ hazretleri;

Ve mâ ene bi-zallâmin lil-abîd. "Ben kullarıma zulmedici değilim!" diyor.

Zulmetse kim hesap soracak?!.. Hesap sorma [durumumuz] yok ama zulmedici değil. Erhamurrâhimîn, merhametlilerin en merhametlisi. Hatta bir hadîs-i şerîf var, Peygamber Efendimiz;

"Bir kulu yanlış yola bıraksa, tevbe etse, doğru yola girse Allahu Teâlâ hazretleri o kadar sevinir ki!.."

Ne kadar sevinir?

Çölde kervanı kaybetmiş, güneşten, sıcaktan, susuzluktan, açlıktan ölmek üzere olan bir insanın bir pınar bulduğu zamanki [sevinci] kadar sevinir. Çocuğu olmayan bir karı koca, beklemişler, yıllarca uğraşmışlar uğraşmışlar… Doktorlar, hastaneler, ilaçlar, tedaviler, çocukları olmamış; canları çok istiyor, zengin, paraları var, her şeyleri var; çocukları olmuyor. Olmamış, olmamış sonra Allah bir çocuk vermiş…

Nasıl sevinirler?

Onun gibi sevinir. Mesela bir insan devesini kaybetmiş; parası pulu, yiyeceği içeceği her şeyi üzerinde… Çölde deveyi kaybetmek arabayı kaybetmek gibi bir şey. Sonra buluverince nasıl sevinir?!

İşte öyle sevinir, diye misallerle anlatıyor.

Anlıyoruz ki Allahu Teâlâ hazretleri kulu tevbe etti mi çok çok seviniyor. Ve tevbe edenleri çok seviyor.

İnnellâhe yuhibbu't-tevvâbîne ve yuhibbu'l-mütetahhirîn. "Allah tevbe edenleri sever. Maddeten, manen tertemiz, içi dışı pak, kalbi pak olanları sever!"

Allah'ın sevgisini kazanıyor günahkârdı; Allah sevmiyordu. Tevbe etti, pişman oldu, seviyor.

Aziz ve kıymetli kardeşlerim!

O bakımdan Allah'a aşk, sıdk, ihlâs ve samimiyetle tevbe edelim. Allahu Teâlâ hazretlerine daima [dilimiz] tevbeli, istiğfarlı, "Affet Allah'ım, estağfirullah el-Azîm, tevbe Yâ Rabbim!.." diye daima hatalarımızı düşünüp Allah'a iltica edici, tevbe edici olalım. Çünkü Rabbimiz erhamurrâhimîn.

Demek ki bir cennetlik insan vefat ettiği zaman onun cenazesine koşmak lazım, mümkünse taşımak, taşıyamazsa peşinden yürümek ve namazını kılmak lazım!

Burada namaz kılmayı sonda söylemiş. Demek ki cenazeyi evden alacak, namaz kılınacak yere kadar götürecek diye düşünmüş. Hâlbuki namazlar Türkiye'de -veya hiç olmazsa İstanbul'da, bu bölgede- namaz camide kılınıyor, ondan sonra vasıtalara bindiriliyor veya yakınsa da omuz üstünde kabristana götürülüyor. Bu âdetlerin farklılığından dolayıdır veyahut evden almayı düşünmüştür, evde yıkandı, taşındı diye ondan öyle söylenmiş olabilir. Önce taşıyan, sonra arkasından yürüyen, ondan sonra da namaz kılan zikrediliyor!

Yunus Emre'yi de çok seviyorum, herkes seviyor ya;

Namaz için üstümüze

Duranlara selâm olsun

diyor, çok güzel.

İzâ mâte ehadüküm fekad kâmet kıyâmetuhû ve âbudullâhe ke enneküm terevnehû vestağfirûhu külle sa'a.

Ne güzel! Bunları sadece kâğıda yazmamak; iyice de ezberlemek, Arapça'sını da ezberlemek lazım. Zor da değil, küçücük bir cümle ama hayatımızda bize ömür boyu bitmeyen bir ışık tutacak, çok mühim!

Pil alıyorsun bitiyor, cereyanlar kesiliyor ama bitmeyen hayat, sonuna kadar bitmeyen bir ışık!..

Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfte ne buyurmuş?

İzâ mâte ehadüküm fekad kâmet kıyâmetuhû. "Sizden biriniz öldü mü onun kıyameti kopmuş demektir!"

Bitti, öldü mü; öldü. Onun kıyameti koptu. Artık dünyanın bozulmasına, dağların hallaç pamuğu gibi atılmasına, yıldızların sapır sapır dökülmesine hacet yok; onun işi bitti, onun kıyameti koptu! Özel kıyameti, şahsî kıyameti kopmuş oldu.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Bu, çok mühim bir hadîs-i şerîf. Hepsi mühim de bu fevkalade, benim tüylerimi diken diken ediyor.

İzâ mâte ehadüküm fekad kâmet kıyâmetuhû. "Sizden biriniz öldünüz mü onun kıyameti kopmuş demektir!"

Arkasından Peygamber Efendimiz emri veriyor:

Ve âbudullâhe ke enneküm terevnehû. "Allah'a ibadet ediniz, sanki görüyormuşcasına, karşınızdaymış da görüyormuş gibi ibadet edin!"

Savruk değil, gafil, cahil değil, aklınız başınızda, yerde olarak değil, sanki görüyormuş gibi. Müşahede ediyormuş gibi, müşahede makamındaymış gibi, öyle görüyor gibi Allah'a ibadet edin!

Bu ihsan makamıdır, tasavvuf makamıdır. Tarikatta da derviş zikredecek, ondan sonra murakabe çalışmaları yapacak! Daima Allah'ın kendisini gördüğü fikri üzerinde derinleşecek!

Vestağfirûhu külle sa'atin "Her zaman Allah'a tevbe edin!"

Burada saat 60 dakikalık zaman mânasında değil, her zaman!..

Neden?

Her zaman bir hata yapıyorsunuzdur da ondan! Namaz kılıyoruz, es-Selâmu aleyküm ve rahmetullah, es-Selâmu aleyküm ve rahmetullah diyoruz.

Peygamber Efendimiz tavsiye buyurmuş ki; "Üç defa estağfirullah!" deyiniz."

Neden?

Allah'ın huzurunu girdiniz çıktınız, kim bilir, güzel yapabildiniz mi acaba? Huzûr-u ilâhîde acaba vazifelerinizi güzel yapabildiniz mi?!..

Muhakkak yapamadınız, onun için üç defa estağfirullah denilecek!

Muhterem kardeşlerim!

Şimdi düşünün ki gazetelerde birer karış harflerle bir haber çıksa; "Bir yıldız üstümüze doğru geliyor, yarın 00.00'da [dünyaya] çarpacak! Kıyamet kopacak, dünyanın sonu! Kesin bu, ilim adamları böyle söylüyor!" filan deseler ne yaparsınız? Nereye kaçacaksınız? Ne yapacaksınız? Günahkârlar ne yapacak?!..

O yıldız gelip çarpıncaya kadar o kıyametin kopmaya başladığı zaman onun heyecanından insanlar ne yapacak?

Ağlaşacak, birbirlerine sarılacak, "Haklarını helal et, ben zorla aldığım şeyi geri [veriyorum], kusuruma bakma!.." demeye çalışacak. İnsan bir sürü acıklı sahne görecek.

Kıyamet, şerlilerin başına kopacakmış! Allah kıyameti bizim başımıza kopartmasın, o kötü günleri göstermesin! Güneşin nuru kararacak, yıldızlar sapır sapır dökülecek, dağlar hallaç pamuğu gibi atılacak, denizler yarılacak, hayvanlar kaçışacak…

Âyet-i kerîmede nasıl buyuruluyor?

İnne zelzelete sâ'ati şey'ün-azîm. "Kıyametin zelzelesi çok muazzam, çok korkunç bir şeydir!" Yevme tezhelü küllü murdıatin ammâ erdaat. "Kucağında emzikli çocuğu olan anne, çocuğunu unutacak!"

Çocuğuna kim bakar, kıyamet kopuyor!

Hâlbuki anne şefkati çocuğu bir yere bırakır mıydı?

Bırakmazdı ama çocuğu aklına gelmeyecek, çocuğu bir kenarda kalacak!

Ve teda'u külli zâti hamlin hamlehâ. "Her hamile kadın, hamilesi olduğu çocuğu düşürecek, düşük yapacak!" Korkudan ödü patlayacak, düşük yapacak!

Ve terannâsi sükâra ve mâhüm bi-sükâra. "İnsanları sarhoş gibi göreceksin. Sarhoş değiller ama sarhoş gibi göreceksin."

Hepsi bir tarafta sallanıyorlar.

Ve lakinna azâbellâhi şedîd. "Çünkü Allah'ın azabı şiddetli, kıyamet korkunç bir olay!"

Bu korkunç olayı biliyoruz. "Kıyamet yaklaştı!" denince tüylerimiz diken diken oluyor.

"Mehdi çıktı, çıkacak, kıyamet alameti, büyük alâmet, küçük alâmet…" derken herkeste şafak atıyor biliyorum, ben dâhil! [Yapmayın,] bu şakaya gelecek bir şey değil korkunç bir şey! Bundan şafak atıyor da insanlar bundan korkuyor da;

İzâ mâte ehadüküm fekad kâmet kıyâmetuhû. "Kendisi öldüğü zaman onun kıyameti kopmuştur!"

Bundan hiç şafak atmıyor. Hiç bundan korkmuyor, hâlbuki en yakını bu! Ötekisi [için] ne kadar vakit geçer bilmiyoruz; tevbe kapısı kapanacak, güneş üç gün doğudan doğmayacak, batıdan doğacak, birtakım alametler vs. Millet ne haller görecekse görecek ama bu [ölüm] bir anda!

Medine-i Münevvere'de bir mimar arkadaşımız var, bir inşaatın başında, sorumlusu. Yandaki bina çökmesin diye kazmışlar, hafriyat yapmışlar oraya kazık çakıyorlar. Kazık için makineyle yedi metre çukuru kazmışlar, demirleri koyacaklar, beton dökecekler. [İşçilerden birisi] demirlerin ıvır zıvırını yapmaya aşağı inmiş. Konuşuyorken "Kerpeteni ver, ipi, teli al, hadi çık…" derken, yanındaki toprak üstüne bir kapanıyor!..

"Hocam, bir anda konuşup dururken kesildi, bitti iş! O öbür âleme gitti, biz bu âlemde kaldık. Ömrü gitti!" diyor. Bir anda; az evvel öğle yemeğini beraber yemişlerdi, konuşuyorlardı, şakalaşıyorlardı, bir anda bitti!

Bu hadîs-i şerîfi hiç hatırımızdan çıkartmayın, hiç çıkartmayalım: Hiç yarım hesap bırakmayın, hiç kimsenin hakkını üzerinizde bırakmayın! Hiçbir kimseye verilmedik bir hesabınız kalmasın, her şeyiniz tamam olsun! Borçlarınızı ödeyin, işlerinizi tamamlayın, kul haklarını ödeyin; namaz, oruç borçlarınızı ödeyin, hazırlıklı olun! Çünkü umumi kıyametin saati bilinmez!

Dünyanın hakiki kıyameti ne zaman kopacak bilinir mi?

Bilinmez!

Cebrail aleyhisselam bembeyaz elbiselerle gelmiş, Peygamber Efendimiz'in yanına oturmuş, dizini dizine dayamış. "Bu ne samimiyet, bu kim?.." Herkes de bakıyor; gelmiş, Peygamber Efendimiz'in yanına kadar sokulmuş:

Yâ Resûlallah ahbirnî ali'l-İslâm. "Yâ Resûlallah, İslâm nedir bana bildir!" diyor. Efendimiz de; İslâm şudur [diye] söylüyor.

Sadakte. "Doğru söyledin!" diyor. Şaşırmışlar:

"Allah Allah! Bu ne biçim insan ki Peygamber Efendimiz'e bir şey soruyor, ondan sonra da tasdik ediyor; "Doğru söyledin!" diyor. Sen kim oluyorsun!"

Bilmeyen insan; "Ya, öyle mi, bilmiyordum, öğrendim, teşekkür ederim…" filan der. "Doğru söylüyorsun, tamam!" diyor. Allah Allah, şaşırıyorlar. Tanıdıkları bir insan değil. Uzaktan geldiği belli fakat üstündeki elbiseler bembeyaz, yolculuk çekmiş bir hâl de yok. Yolculuktan gelseydi toza toprağa bulanırdı. Günlerce devenin üstünde Medine'ye gelinceye kadar bu beyazlar kalmazdı. Ama pırıl pırıl, tertemiz, müstesna, göz alıcı, bembeyaz kıyafet, tertemiz bir yüz, Resûlullah Efendimiz'in yanına kadar da cesaretle yürümüş yanaşmış, dizini dizine dayamış;

"Yâ Resûlullah, söyle bakalım İslâm nedir?" diyor. Ondan sonra da; "Doğru söyledin!" diyor. Herkes şaşırıyor.

[Sahâbe-i kirâm] Peygamber Efendimiz'in heybetinden, ona olan saygılarından sevgilerinden başlarını kaldırıp da Peygamber Efendimiz'in yüzüne doya doya bakamamışlar. Sahabeden bazıları "Ömründe yüzüne doya doya bakamadım!" diyor. Camiye geldiği zaman "Resûlullah geliyor." diye herkes başı önünde, tüyleri diken diken dururmuş. Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz bakabilirmiş, Ömer Efendimiz bakabilirmiş. Sonra:

Ahbir niani'l-îmân. "Peki, iman nedir?"

"Meleklere, kitaplarına… iman!" Onları da sayıyor.

"Tamam, doğru söylüyorsun. Peki, ihsandan haber ver?.."

Enta'budallâhe ke enneke terâhu fe izlemtekün terâhu fe innehû yerâke.

"İbadeti güzel yapmak nasıl olacak, bu işin yüksek mertebesi nasıl olacak?"

"Allah'ı görüyormuş gibi ibadet edeceksin çünkü her ne kadar sen onu görmüyorsan da o seni görüyor. Bu da ibadetin en yüksek seviyesi!"

İbadetin en yüksek seviyesi neymiş?

Biz Allah'ı görüyormuşuz gibi ona ibadeti öyle yapmak! Allahu ekber, huzurundayım, Allahu ekber, önünde secdeye vardım… görüyormuş gibi. İbadetin en kalitelisi, en yüksek derecesi bu! Peygamber Efendimiz bunu da cevaplandırmış. Ondan sonra [gelen kişi] sormuş:

"Kıyamet ne zaman kopacak?"

Efendimiz gülüyor, diyor ki;

"Onu ne soran biliyor ne sorulan biliyor! Bu hususta; soru sorulan, soru sorandan daha bilgili değil!

Çünkü Allah saklamış, insanlar bilse yemek yemeye, su içmeye hâlleri kalmaz, sudan lezzet almaz olurlar. Feleklerini şaşırırlar, ağızlarının tadı kaçar. Allah bildirmemiş, hikmeti var, her işin hikmeti! Kimse bilmiyor. Büyük kıyametin ne zaman kopacağını bilmiyor ama alametleri var, alametleri belirmiş: Ahlâk bozulacak, bina artacak, zina artacak, çocuklar âsi olacak, talebeler hocalarına karşı gelecekler, iyilikler kötülük sayılacak, kötülükler iyilik sayılacak, kötü insanlar başa geçecek, iyi insanlar ayaklar altında kalacak… Hadîs-i şerîflerde bir sürü alametler sayılmış. Ama bizim kendi ölümümüz daha yakın. Ne zaman öleceğimizi bilmiyoruz: Araba kaza yapabilir, üstümüze duvar devrilebilir, gemi batabilir, kalbimiz sekte-i kalp olur, şu olur bu olur, bin bir türlü sebep!

Hiç unutmuyorum; Ankara'da evin kapı zilini tamir ediyordum, evin camı da tam manzaralı, ovanın öbür tarafında kaleyi görüyor. Bizim evin manzarası çok güzel. Ben zili tamir ediyorum, bir tangırtı tıngırtı koptu, metal çarpışması… Ne oluyor diye başımı çevirdim: Havada bir uçak; kanadı kırılmış, aşağı düştü. Seneler önce Ankara'da iki uçak çarpıştı ya, ben onu gördüm.

Tıngırtıdan sonra başımı çevirip aşağı baktığımda uçağı kırık kanatla aşağı düşerken gördüm, aşağı düştü. Düştüğü yerden bir kara duman çıktı, ondan sonra alevler!.. Sonra artık haberleri duyduk. Sümerbank Genel Müdürlüğü'nün penceresinden bakan bir arkadaş anlatıyor:

"Hocam, benzine bulaşmış adamı alevler içinde koşarken gördüm, yıkıldığını, cayır cayır yandığını gördüm!" diyor.

Bu ölüm nereden geldi?

Pattadak tepeden geldi.

Adam köşede ayakkabı boyacılığı yapıyormuş, ezan okundu diye Zincirli Camii'ne gitmiş. O köşeye uçak düşüyor, kurtuluyor. Kurtulan kurtuluyor, ölen de ölüyor. Bir anda benzinlere bulaşıyor; abdestli miydi, gusüllü müydü cünüp müydü, temiz miydi pis miydi, iyi miydi kötü müydü, hayırlı mıydı hayırsız yolda mıydı, fitne fesat mı düşünüyordu, hırsız mıydı yüzsüz müydü, namazlı niyazlı mıydı… Ne olduğu belli değil!

Erzincan'da ne oldu?

Sabah namazı kılarken zelzele oldu, bazı kimseler caminin içinde şehit oldu.

Neden şehit oldu diyoruz?

Çünkü üstüne duvar yıkılarak ölenler şehit sayılıyor! Benim lafım değil; o mü'minse hedim altında, inhidam altında kalanlar şehit sayılıyor. Toprak altında ölenler şehit sayılıyor!

Kardeşlerim!

Ecelin ne zaman olacağı bilinmiyor, kıyametimizin bize ne kadar yakın olduğunu bilmiyoruz, belki bize bir karış mesafede, belki bize biraz uzak.

Uzak saymak mı doğru yakın saymak mı doğru?

Uzak saymak çok günah, çok yanlış!

Neden?

Uzak saymaya tûl-i emel derler: Adam sanıyor ki ömrü çok uzun olacak, çok yaşayacak, çok işler yapacak. Emekli olacak, hacca gidecek, sakal bırakacak… -cek -cak, -cek -cak derken bir gün ecel geliveriyor!

Tûl-i emel; ümit ediyor ki; "Daha çok yaşarım!.."

Bu çok yanlış! Tûl-i emel insanı aldatır.

"Herhalde daha çok yaşarım…"

Ne mâlum?

"Ben gencim…"

Biz çok dedeleri biliyoruz torunları ölmüş, dede sağ, torunlar gitmiş! Çok anneleri biliyoruz, yavruları önceden gitmiş. Benim ilâhiyatta okuttuğum kaç tane talebem var, benden önce gitti! Hâlbuki yaşça ben onlardan daha yaşlıyım ama belli olmuyor, yaşa bakmıyor. O bakımdan bu hadîs-i şerîfi de aklınıza yazın, defterinize yazın; hattata yazdırın, evinizin misafir odasına, yatak odasına koyun!

İzâ mâte ehadüküm fe-kad kâmet kıyâmetuhû. "Sizden biriniz öldüğü zaman onun kıyameti kopmuş demektir!" Ve a'budullâhe ke enneküm terevnehû. "Allah'ı sanki görüyormuş gibi ibadet edin!" Yine benim heyecanlandığım bir şey var: Vestağfirûhu külle sâ'atin. "Her an Allah'a istiğfar edin! 'Affet Allah'ım, kusurlarımı bağışla, tevbe yâ Rabbi, estağfirullah yâ Rabbi…' [deyin]!"

Zaman zaman da söylerim, benim heyecanlandığım şeylerden birisi; "Hâcer-i Esved'i öpmek, oraya el sürmek Allah'la musafaha yapmak gibiymiş!" [sözüdür]. İnsanın tüyleri diken diken oluyor.

Ve Hâcer-i Esved['e dokununca] söz veriyor; "Ya Rabbi, ben senin bundan sonra iyi kulun olacağım. Tam istediğin gibi müslüman olacağım!" El tutup söz vermiş oluyor. Bu beni heyecanlandırıyor.

Bir de; "İnsan secdeye vardı mı Rahman'ın ayaklarına kapanmış gibi oluyor!" diye bir hadîs-i şerîf var. Oradan da çok heyecanlanıyorum, insanın tüyleri diken diken oluyor.

İzâ mâte hâmilün kur'âni ev Allahu Teâlâ ile'l-ardı ellâ te'külû fe ellâ te'kül lahmehû kâlet ilâhî keyfe âkülü lahmehû ve kelâmike fî-cevfihî.

Câbir radıyallahu anh'ten.

Bu herkese değil, hafızlara müjde!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hadîs-i şerîfinde ne diyor?

İzâ mâte hâmilün kur'ân. "Kur'ân-ı Kerîm'i taşıyan, hamele-i Kur'an'dan olan…"

"Hafızasında taşımak, hafız" demek, yoksa eline mushafı cüssesinden omzuna almış, taşıyor; o değil! Ezberlemiş olan hâmil-i Kur'an.

İzâ mâte hâmilün kur'âni ev Allahu Teâlâ ile'l-ardı ellâ te'külû fe ellâ te'kül lahmehû "Hamele-i Kur'an'dan, hafızlardan birisi öldüğü zaman Allah toprağa, yeryüzüne vahyeder ki; 'Bu kulumun etini yeme, bu kulumun etini çürütme, kabirde olduğu gibi kalsın, toprak olmasın!'"

Kâlet ilâhî keyfe âkülü lahmehû ve kelâmike fî-cevfihî. "Toprak cevap olarak der ki; 'Ey benim rabbim! Ben onun etini nasıl yiyebilirim, çürütebilirim ki! Senin kelamın onun içindeyken ben onu ne cesaretle, nasıl çürütebilirim!'"

Çürütmem mümkün mü, çürütemem! Çünkü senin kelamını ezberlemiş, hafızasında o var, demek oluyor.

Sasani hükümdarları arasında Enûşirvan veya Nûşirevan adlı, adaletli bir hükümdar varmış. Adaletiyle tanınmış, tarih kitaplarında "Enûşirvan -ı âdil" derler. Peygamber Efendimiz'den biraz önce yaşamış, o çağa yetişmemiş görmemiş.

Peygamber Efendimiz'in zamanındaki Sasani hükümdarı, Peygamber Efendimiz'in elçisini öldürmüş, mektubunu yırtmış o kâfir. Peygamber Efendimiz de; "O mektubu yırtıp parçaladığı gibi Allah da onun mülkünü parça parça etsin!" diye beddua etmiş. O Sasani hükümdarını, o kâfiri oğlu öldürüyor! Allah'ın [işine] bakın! Peygamberin bedduasına uğradığı için oğlu katletmiş. Ondan sonra da o mülkü Peygamber Efendimiz'in mektubunu yırttığı gibi parça parça parçalanmış.

Şimdi bu Enûşirvan-ı âdil, ava çıkmış da yemek pişirmişler, avladıkları avı odunla pişirmişler. Tuz lazım.

"Gidin, karşı köyden tuzu alın ama parasıyla alın!" demiş.

"Tuzdan ucuz, bol ne var, tuza da para mı?.." demişler.

"Hayır, hükümdar ne olacak diye tebaadan parasız tuz alırsa hükümdarın memurları halkın derisini yüzer! Ondan öyle gördüler mi fırsat buldular mı derisini yüzer, parasıyla alacaksınız!.." demiş.

Öyle adaletliymiş.

Hadîs-i şerîf de geçiyor ki; "Adaletli hükümdarla ilmiyle âmil olan alimin etini toprak yemez, çürümez!" İlmiyle amil olan!

Burada da "Kur'an'ı ezbere bilen" deniliyor. Demek ki insan; Kur'ân-ı Kerîm'i bilip de onunla amel etti mi, Kur'an'ı taşıyan insan oluyor, Kur'an'ın ehli olmuş oluyor.

Müslümanın kabri açılmaz ama Harun er-Reşîd'in yanında bu hadîs-i şerîfi okumuşlar, okuyunca demiş ki;

"İlmiyle âmil müslüman alimin kabrini açamayız ama madem adaletli hükümdarın da [etini] toprak yemiyormuş, Nûşirevân'ın kabrini açalım, acaba yemiyor mu?!.." İslâm'dan önce gelmiş birisi[ni kast ederek]; "Onun kabrini bir açalım bakalım!" demiş.

Harun er-Reşîd'in yanında alimler bu hadîs-i şerîfi okumuş da onun üzerine açmışlar, bakmışlar ki ter ü taze, aynen duruyor!

[Mehmed Zahid Kotku] Hocamız cennetmekân anlatmıştı: Gelmişler, demişler ki; "Süleymaniye'de kabirlerin yerini naklediyoruz, sizin [Mustafa Feyzi Efendi] Hocanız'ın da kabrini şu tarafa alacağız, gelin cenazenin naklinde bulunun!"

[Mehmed Zahid] Hocamız da oraya gitmiş. Kendisinden halvet çıkarttığı Mustafa Feyzi Efendi ve diğer[leri için]; "Teni sanki canlı gibi, o kadar sene geçtiği hâlde hiçbir şey olmamıştı! Oradan aldık, öbür tarafa, öbür kabre yatırdık!" diyor.

Neden?

Demek ki ilmiyle âmil olan ehlullah olan, ehl-î Kur'an olan insanların [bedenini] hakikaten, toprak çürütmüyor. Allah'ın böyle hikmeti!

İzâ mâteti'l-mer'atü maa'r-ricâli leyse meahüm imreetün gayrahâ ev racülü mea'n-nisâi leyse maahünne gayruhû fe innehû mâ müteyemmemâni ve yütfenâni ve hümâ bi-menzileti men lâ yecidü'l-ma'. "Bir seyahat esnasında bir kadın ölse, kafilede onu yıkayacak başka hiç kadın yok; hep erkekler var. Bir tek kadındı öldü. Yahut bir başka kafile ki [sadece] kadınlar var, başlarında bir adam vardı, öldü. Birincisinde bir kadın yok ki o ölen kadını yıkayacak, ikincisinde bir adam yok ki bu ölen adamı yıkayacak! Bu durumda teyemmüm ettirilir!"

Çünkü bu Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem; "Cenazeler suyu bulamamış hükmünde sayılırlar!" diyor.

İzâ mittü ene ve Ebû Bekri'l-ve Umeru ve Usmânu fe enisteta'te ente mûte femut. Muhatabı olan zata Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki; "Ben vefat ettiğim zaman, Ebû Bekir de vefat ettikten sonra, Ömer de vefat ettikten sonra -öldüğümüz zaman- artık ölmeye gücün yeterse sen de öl!"

Bunun mânası ne?

Allahualem, o zaman çok fitneler çıkacak, işler karışacak, bazı insanlar o tarafa tutacak bazı insanlar bu tarafa tutacak, bir şeyler olacak… demek. Hakikaten de Hz. Osman Efendimiz'i şehit ettiler. Ebû Lü'lü' isimli bir Mecusi, ateşperest köle; Hz. Ömer Efendimizi de şehit etti, hançerledi. Ömer Efendimiz şehit oldu.

Kargaşa çıktı, anarşi çıktı, Osman Zinnûreyn Efendimiz'i Kur'an okurken öyle şehit ettiler. Hatta okuduğu Kur'an'ın üzerine kanları damladı, o Kur'ân-ı Kerîm bizim müzelerde!

Emevîler ve bazı aile mensupları o kadar düşmanlık etmişler ki hışımlarından, kızgınlıklarından kaç gün cenazesini kaldırtmamışlar. Hâlbuki aşere-i mübeşşereden, Peygamber Efendimiz'in damadı, iki kızı ile evlilik nasip olmuş, zinnûreyn lakabını almış!.. Fitneler çıktı, öldürenler katil… Ondan sonra da çok hadiseler çıktı, birçok insanlar yalan yanlış işler yaptılar.

Hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyuruyor ki; "Ben öldüm mü, Ebû Bekir öldü mü, Ömer öldü mü, Osman öldü mü ondan sonra gücün yetiyorsa sen de öl!"

Çünkü karmakarışık işleri görmektense, bir tarafı tutup da günah işlemektense, âhirette vebal altında kalmaktansa iman selametliği içinde ölmek daha iyi!

İzâ menrabiküm ehlü'l-yemeni yesûkûne nisaehum ve yahmelûne ebnâehum alâ avâtıkıhım fe innehum minnî ve ene minhüm. "Yemen halkı sizin yanınızdan geçerken Yemenliler hanımlarını etrafına, evlatlarını omuzlarına almışlarken, sevk ediyorken, sizin yanınızdan geçerken; bilin ki onlar bendendir ben de onlardanım!"

Bu ne demek?

"Ben Yemenlileri seviyorum. Hanımlarını koruyan, himaye eden, çocuklarını omzuna alan öyle insanları, Yemenliler'i seviyorum. Benim sevdiğimi bilin, onlara iyi muamele edin, misafirperverlik gösterin, acıyın…" filan demek.

Çünkü yemen halkı fukara ama âşık, dindarlıkları kuvvetli! Veysel Karânî hazretleri de onlardan birisi. Peygamber Efendimiz onları böyle methetmiş. Hakikaten de hac yapanlar bilirler.

Irak harbinde Irak'ın tarafını tuttu diye Suud'la arası açıldı; Suudlar Yemenliler'i sürdüler, dışarıya çıkarttılar. Bunlar memleketlerine dönmüş oldu, eskisi kadar Yemenli kalmadı. Eskiden oturumsuz olanları filan müsamaha ediyorlardı, şimdi hiç etmiyorlar. Hoş insanlardı, gayretli insanlardı, ufak tefek, koşturan insanlardı; Allah selamet versin.

İzâ merre ricâlün bi-kavmin fe selleme racülün minellezîne merrû ale'l-cülûsî ve reddeminhâ ülâhi vahidun

Selamla ilgili bir hadîs-i şerîf!

"Bir grup insan bir topluluğun yanından geçiyorken, kalabalık birkaç kişi, kalabalık oturmuş olan birkaç kişinin yanından geçiyorken geçenlerden bir tanesi bu oturanlardan bir tanesine es-Selâmu aleyküm dese, oturanlardan bir tanesi de ve aleyküm selam dese kâfi gelir! Hepsinin ayrı ayrı selam vermesine, hepsinin ayrı ayrı selam almasına mecburiyet kalmaz, hacet kalmaz; bu da kifayet eder!"

Biliyorsunuz selam almak vermekten daha önemlidir, selâmı almak bir mecburiyet oluyor.

Ötekiler vebal altında kalır mı?

Kalmaz. "Bir tanesi aldı mı iş tamam olmuş oluyor." demek.

Cülûs; câlis kelimesinin çoğulu.

İzâ merre ricâlün bi-kavmin fe selleme racülün minellezîne merrû ale'l-cülûsî ve reddeminhâ ülâhi vahidun.

İzâ midiha'l-fâsıku gadıbe'-rabbû vehtezze li-zâlike'l-arş.

Enes radıyallahu anh'ten, Ebû Hüreyre radıyallahu anhüm ecmaîn rivayet eylemiş.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

İzâ midiha'l-fâsıku gadıbe'-rabbû. "Fasık methedilirse övülürse Allahu Teâlâ hazretleri bu işe gazap eder!"

Fasık ne demek?

"Allah'ın emrinden, doğru yoldan sapmış, günah işlemeye dalmış insan" demek.

"Aman sen aslansın, ağasın, paşasın, iyisin, hoşsun, şöyledir, böyledir…" diye methedilirse "Fasıkı ne methediyorsun?!" diye methedene gazap eder!

Vehtezze li-zâlike'l-arş. "Allahu Teâlâ hazretlerinin arş-ı azamı bu medihten dolayı titrer, sallanır, ihtizaz eder!"

"Aman yâ Rabbi, Allah'ın sevmediği bir günahkâr methediliyor!" diye arş titrer. Bu hatırınızda kalsın. Allah kızar, Allah kızdı diye korkudan Allah'ın arşı titrer. Allah gazap etti diye korkuyor. Fasıka lüzumsuz yere medih yok!

Bir insan doğru yolda yürüyorsa elini öp, ayağını öp; iyi, güzel ama günahkârı ne diye övüyorsun?!.. Hatta azarla ki hatasını bilsin, dönsün; örnek olmasın! Hem günahkâr hem fasık, hem hatalı hem yanlış yolda, hem de mevkii makamı, parası pulu var diye etrafındakiler dalkavukluk yapıyor, övüyor. Allah kızar, Arş-ı âlâ titrer!

Öyle yapmayın, müslüman dobra dobra konuşacak!

Hoşuma gitti, Osmanlı sultanlarından birisi bir alime dinî ders versin diye haber göndermiş:

Âlim; "O kadar dinî ilimlere aşıksa gelsin burada dinlesin. Ona söyle, avcılığı filan bıraksın. Devletin işlerine iyi baksın. Bu kadar insanın vebali omzunda!" demiş, nasihatler etmiş.

Gelen adam onu gidip padişaha söyleyemez diye; "Yemin et, aynen söylediklerimi nakledeceksin değil mi?" diye bir de yemin ettirmiş, öyle göndermiş. Başka bir alime gitmiş, o da aynı şekilde, "Avı filan bıraksın da devlet işlerine baksın, ciddi olsun, ümmetin işlerinde ihmalkârlık göstermesin!" demiş.

Padişah olduğu hâlde övmemişler. Fatih Sultan Mehmed, Akşemseddin'in çadırına gelmiş; [Akşemseddin] yattığı yerden kalkmamış.

Kalkılmaz mı?

Normal olarak kalkılır. Yatıyormuş, kibirlenmesin diye uzandığı yerden kalkmamış. Hocası nasihat edecek, aklını başına toplasın, hatalı iş yapmasın.

Fatih'in bir hocası daha var: Molla Gürânî. Ak sakallı ehl-i Kur'an, alim bir kimse, Fatih'i yetiştiren kimse. Fatih hizaya girmiyormuş, eli avuca sığmıyormuş, haşarıymış; Kur'an öğrenmiyormuş, hocaları saymıyormuş… Küçük, haşarı, yaramaz bir çocuk. Babası II. Murad, vezirlerine;

"Bizim oğlan hâlâ Kur'ân-ı Kerîm'i sökmedi, elif-be'yi öğrenmedi, hocaları saymıyor…" demiş.

"Aman! Mısır'dan Molla Gürânî diye bir alim geldi. Çok ciddi, çok alim; onu hoca yapalım."

"Çağırın" demiş. "Hocam, bizim mahdum sultan Şehzade Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenemedi, yazıya geçemedi, hocalığını yapar mısınız lütfen, Allah rızası için, Müslümanlığı öğrensin…"

Bir insanı yetiştirecek; alimin vazifesi hakkı söylemek, öğretmek!

"Yaparım ama hak ettiği zaman da çakarım, döverim!" demiş.

"Eh, nasıl istersen öyle yap."

Elinde değnek, Manisa'ya gitmiş. Manisa'da şehzâde lalası yanında; küçük, "Hocam geldi." diye karşılamış, oturmuşlar. Haşarı, ele avuca sığmıyor. Gözümün önüne geliyor gibi oluyor. Kaşını kaldırmış, "Hocam, o yanınızdaki sopa ne?" demiş.

Başkaları sopayla gelmiyorlar, bir şey sezinlemiş.

Ötekisi gayet ciddi, hiç gülmüyor: "Bu te'dip sopasıdır, adam etme, dövme sopasıdır. Eğer derslerine çalışmazsan seni bununla döverim!" demiş. O yine kaşını kaldırmış:

"Hocam, ben ki padişah çocuğuyum, şehzadesiyim, beni dövmek nasıl mümkün olur, reva mıdır?.." derken çat çat değnek bir-iki inmiş, bakmış ki bu hoca başka türlü hoca, öteki hocalara benzemiyor; kısa zamanda Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenmiş, daha nice şeyler öğrenmiş.

"İstanbul'u fetheden ne iyi komutandır…" diye Resûlullah'ın methettiği bir insan olmuş. Mübarekler öyle yetişmişler.

Fasık bir insan methedildiği zaman Allah kızar, Arş-ı Azâm titrer.

Biz nasıl olacağız?

Dosdoğru sözlü olacağız, dobra dobra olacağız, hakkı söyleyeceğiz. Ama yumuşak söyle ama sert söyle… Tabii yumuşak söylemek daha iyidir. Karşı taraftaki adamı doğru yola getirmek daha iyidir.

Nush ile uslanmayana etmeli tekdir

Tekdîr ile uslanmayanın hakkı kötektir

İlk önce nasihat, ondan sonra tekdîr; ondan sonra da uslanmıyorsa o zaman biraz da ceza gerekiyor, demek ki ceza olunca iyi oluyor.

Allah bizi her işi kendi rızası için yapanlardan eylesin. Kimseye dalkavukluk ettirmesin, kimsenin önünde hor zelil etmesin, mağlup mahcup etmesin. İslâm'ın izzetini yaşamayı ve temsil etmeyi nasip eylesin. Ömrümüzü rızasına uygun geçirmeyi nasip etsin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu bir kul olarak varmayı nasip eylesin. Cennetiyle, cemâliyle cümlenizi müşerref eylesin.

Fâtiha-yı şerîfe mea'l-Besmele…

Sayfa Başı