M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Dünya Bir İmtihan Yeridir

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Dünya imtihan yeridir. Buraya kulluk yapmaya geldik. İmtihanı kazanmak vazifemizdir. Burası muvakkattir, fânîdir, geçicidir, kısadır, çok kısadır. Bir göz yumup açıncaya kadar zaman birden geçiverir. Asıl yurdumuz, asıl yerimiz âhirettir. Zaten oradan geldik. Âhiretten geldik dünyaya. Burada bir müddet yaşayacağız. Bu bize göre 70 sene, 80 sene bir ömür, uzunca zaman gibi geliyor ama çok uzun bir zaman değildir. Çok kısa bir zamandır. Âhireti ebedî hayata göre de sıfırdır. Nispet kabul etmeyecek kadar azdır. Burası yurtsuzların yurdudur, yersizlerin yeridir, evsizlerin evidir, malsızların malıdır, akılsızların gaye edinip, toplamaya çalışıp hedef olarak gözlerine aldıkları, var güçleriyle çalıştıkları yerdir.

Halbuki bizim Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu dünyaya meyletmemizi tavsiye etmemiştir.

Müslim rahmetullahi aleyhin rivayet ettiğine göre Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem çok net, gayet güzel bir tarif ile şöyle tarif ediyor:

ed-Dünya aradun hâdırun. Ye'külü minhâ'l-berrü ve'l-fâcir. Ve'l-âhiratü va'dun sâdikun. Yehkümü fiyhâ melikün âdil. Yuhibbu'l-hakka ve yubtilu'l-bâtıl. Fe-kûnû ebnâe'l-âhireh ve lâ tekûnû ebnâe'd-dünyâ. Ve inne külle yevmin yetbeuhâ veledühâ.

Çok iyi anlaşılabilecek, herkesin kavrayabileceği bir şekilde ifade ediyor:

"Dünya, hali hazırda elde bulunan bir meblağdır, bir imkândır, bir fırsattır. Herkes bundan yiyor içiyor. İyi insan da istifade ediyor kötü insan da. Mü'min de kâfir de. Hepsi dünyadan istifade etmekteler. Âhiret ise öyle el altında, hemen görünen, elle tutulan müşahhas bir olay değil. İleride olacak. İstikbalde olacak dediğimiz bir şey ama olacak. Adaletli olan, kâinatın sahibi, ceza gününün, mükâfat gününün sahibi olan Allah; dünyanın âhiretin sahibi, kâinatın hâlıkı ve mutasarrıfı olan Allah orada kulları hakkında hükmedecek. Hakkı yerine getirecek, batılı iptal edecek. Haklı olanlar kurtulacaklar, bayram edecekler; haksız olanlar haksızlıklarının karşılığını görecekler, aldıkları hakları verecekler, hak ödeyecekler. Binaenaleyh asıl önemli olan orası."

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz:

Fe-kûnû evlade'l-âhireh. "Âhiretin evlatları olun, dünyanın evlatları olmayın; âhiretin ehli olun, dünyanın ehli olmayın."

O devamlı, o büyük, o önemli; bu muvakkat, bu küçük, bu geçici. Onun için;

"Âhiretin ehli olun, âhiretin evlatları olun, âhiret yurdunun evlatları olun; dünyanın evlatları olmayın, dünya ehli olmayın."

Her evlat anasına tâbi olur, her kuzu anasının peşinden gider.

"Dünya ehli olursanız dünya ile beraber helak olursunuz, âhiret ehli olursanız âhiretle beraber kurtulursunuz."

Bütün müslümanların bu tercihi yapması lazım. Bu bir akıl tercihi, ilim tercihi; muhakeme sonucu, bilgece bilgince, derinlemesine olan bir tercih çünkü fikre dayanıyor. Önünde iki tane şey yok ki;

"Şunu mu alayım bunu mu alayım? Şu daha büyük şunu alayım, bu daha kıymetli bunu alayım." diyemiyorsun; mânevî bir şey fakat imanı kuvvetli olanların tercihleri çok net olabilmiş. Evet, görünen bir şey değil ama âhirete imanı olduktan sonra, cennete cehenneme inancı olduktan sonra tercihlerini çok net olarak yapmışlar; bütün eski müslümanların tercihleri çok net olmuş.

Dünyayı tercih edenlerin durumlarını bir hadîs-i şerifte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle anlatıyor:

Ve men kânet niyyetühü'l-âhirete. "Kimin niyeti âhiret olursa ‘Ben âhireti kazanacağım, cenneti elde edeceğim, cehenneme düşmeyeceğim, Rabbimin huzurunda mahcup olmayacağım, mahkeme-i kübrâda haklı olmaya gayret edeceğim; mühim olan âhirettir, bana dünya gerekmez âhiret gerekir.' diye imanının gereği olan tercihi yaparsa;" Cemea'l-lâhu şemlehû. "Allah onun iki yakasını bir araya getirir."

Âhireti istiyor; dünyayı istemiyor, dünyaya metelik vermiyor, dünyaya aldırmıyor, dünyayı sevmiyor, dünya için çalışmıyor; Allah ona yardım eder, iki yakasını bir araya getirir. Mânevî bir şekilde istemediği şey oluyor.

Cemea'l-lâhu şemlehû. "Allah onun işlerini düzeltir."

Ve ceale ğınâhü fî kalbihî. "Gönlüne bir huzur verir, bir zenginlik verir." Aldırmaz; padişaha kul olmaz, paraya aldanmaz, menfaate göre değişmez; kimsenin söz geçiremediği hür bir insan olur.

Onun için bizim mutasavvıflarımız, büyüklerimiz insanların en yüksek seviyedekilerini; en kaliteli, olgun, kâmil, velî, eren, evliyâ insanları ahrar diye anlatırlar.

Ahrar; "Hür insanlar."

Neden?

Dünyadan varlığını koparmış, dünya malıyla eli ayağı bağlı değil, bir takım şeyleri yapmaya mecbur değil, dünyalık yönünden birisinin emri altında değil, dünyanın kulu değil; dünyada bir kimsenin, bir patronun, bir şeyin kulu değil; hür.

Onun için Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî diyor ki;

"Bağını kopar da hür ol evlat, kopart şu bağı! Nedir bu altının gümüşün esiri oluyorsun, altın gümüş, mevki makam, dünya sımsıkı bağlamış seni. Kopart şu bağlarını da hürriyetine kavuş; elinden, ayağından, boynundan çıkar şu zincirleri de hür ol!" diye söylüyor.

Asıl hürriyet buradadır; insan o zaman hür oluyor. Dünyaya kıymet vermeyen insanı hiç kimse kandıramaz.

"Para vereyim yahu!"

İstemem.

"Gel seni şuraya tayin edeyim."

Başına çalınsın! Benim öyle şeylerle ilgim yok.

"Şöyle yap."

Hayır!

Rabbinin dediğini yapacak. Başı derde girer, girsin; malı gider, gitsin; canı gider, gitsin; değiştiremez!

Böyle insana top, tüfek, atom, füze, teknoloji hiç bir şey tesir etmez. Âhiret insanı oldu mu, dünyaya metelik vermedi mi, Allah'a bağlandı mı o zaman ona hiç kimse tesir edemiyor. Öyle bir bağışıklık kazanıyor.

Dünyaya kıymet vermemeye mutasavvıflar zühd derler. Zühd sahibi insan dünyaya aldırmıyor. Zâhid insan. [Mehmed Zahid] Hocamız'ın da ismi Zahid; dünyaya aldırmayan, metelik vermeyen, dünyanın karşısında hür, dünyanın karşısında serbest; esir değil, bağlı değil, el pençe divan durmuş değil, mecbur değil, mahkum değil.

Allah'a dayanmaya tevekkül derler. Kur'ân-ı Kerîm'de Allah emrediyor.

Ve tevekkel ala'l-lâh. "Allah'a tevekkül et, kendine O'nu vekil et, işlerini O'na ısmarla, sırtını Allah'ın kudretine, Allah'ın dinine daya, Allah'ın rızası yoluna dön."

Tevekkülü emrediyor.

Fe-tevekkelû in küntüm mü'minîn. Eski ümmetlere de bunu emretmiş. "Mü'minseniz Allah'a tevekkül edin. Düşmanlar geliyor; orduları toplamışlar, çarpışacaklar, bizi yakacaklar yıkacaklar, kesecekler, esir edecekler, öldürecekler.

Hasbüna'l-lâhu ve ni'me'l-vekîl. "Allah bize yeter, O ne iyi vekildir!" diyor, aldırmıyor.

Allah gönlüne bir zenginlik verir, hareketlerine bir hürriyet verir. Dünyanın en hür insanları, hürriyetin heykeli dikilecek âbideleri mutasavvıflardır!

Hiç kimse onları etkileyemez. Padişah ziyaretine gelmek istiyor;

"Elini öpeyim, duasını alayım." diyor.

"İstemem." diyor.

"Sarayıma gel."

"Gelmem. Sarayın senin olsun. Sen bu zulüm yapılan paranın hesabını nasıl vereceğini düşün, beytü'l-mâli harcama, beytü'l-mâl-i müslimîni boş yere harcama, âhireti düşün, mahkeme-i kübrâyı düşün." diye kafa tutuyorlar.

Alimin birisi bir hükümdarın, Emevî imparatorlarından birisinin yanına giriyor:

"es-Selamü aleyküm yâ Abdulaziz!" diye ismen hitap ediyor.

Adam sinirden kıpkırmızı kesiliyor; izinsiz girmiş, laubali bir selam veriyor, geçiyor bir yere oturuyor. Sinirlendi ama merak da ediyor;

"Bu ne korkusuzluk, bu ne cesaret, bu ne aldırmazlık!" diye düşünüyor.

Herkes bunun karşısında el pençe divan dururken, "Emret efendim!" derken, bir işaretiyle kelleleri uçarken, bu cürete hayret ediyor.

"Niye bana "devlet başkanım" diye hitap etmedin? Ey bu devletin başkanı, ey efendim, mü'minlerin emîri, emîrü'l-mü'minîn, ey imâm-ı müslimîn, müslümanların önderi demedin de adımı söyledin. Bu laubalilik değil mi?" diye soruyor.

Çünkü isim söylemek Arapça'da yaşıt olan insanlar arasında olan bir durum. Bizde de öyledir. Siz "Ahmet bey nasılsınız?" dersiniz; küçük bir çocuk "Ahmet bey nasılsınız?" demez, "Amcacığım nasılsın?" der. Vasfıyla hitap eder, ismiyle hitap edemez; tabi orada da öyle.

"Müslümanları senden memnun görmedim de ondan." diyor.

Cevaba bak! Şak yapıştırıyor.

"Müslümanlar senden memnun değil ki sana imâm-ı müslimîn diyeyim, mü'minler seni sevmiyor ki sana emîrü'l-mü'minîn diyeyim. Sarayı kurmuşsun, beytü'l-mâl emrinin altında, sağa sola harcıyorsun, keyif yapıyorsun. Allah'tan korkmaz mısın, hesaptan korkmaz mısın? Bu beytü'l-mâl-i müslimîni yağma etmeye, keyfine göre harcamaya ne hakkın var? Onun için sana adınla hitap ettim." diyor.

Yani devlet başkanı olarak tanımıyor, "Çünkü müslümanlar memnun değil, kahren geçmişsin tepelerine, enselerine oturmuşsun, bacaklarını kilitlemişsin."

İn aşağı! İnmiyor. Atmak istiyor, atamıyor.

"Niye ben izin vermeden hemen gittin istediğin yere oturdun, huzurumda niye ayakta durmadın?" diyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdu ki;

"Cehennemlik kimse görmek isteyen; kendisi oturduğu halde karşısındakini ayakta bekleten kimseye baksın."

Kendisi oturuyor, karşıdakini ayakta tutuyor, öyle konuşturuyor; mağrur, mütekebbir, vicdansız, içine adalet duygusu yerleşmemiş. Kendisi oturuyor, karşısındakini ayakta tutuyor; "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; ‘Cehenneme gidecek kimse görmek isteyen onun yüzüne baksın.' demişti. Seni cehennemlik durumuna düşürmemek için kendiliğimden oturdum." diye cevap veriyor.

"Bak ey filanca! Dünya fânîdir; âhiret var, hesap var. Sen buraya, bunlara doğrudan doğruya kendin mi sahipsin? Değilsin. Bir görevlisin, görevin var; bu görevi doğru yaparsan kurtulursun, yapamazsan maiyetindekilerin ve yönettiklerinin vebali senin omzuna yüklenir. Vebal üstüne vebal yüklenir, mahvolursun, perişan olursun." diye dobra dobra bir nasihat çekiyor.

Öyle bir nasihat çekiyor ki adam hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Çünkü kalbi yumuşuyor.

Karşısındakine ne yapabilir?

Öldürür.

"Öldürün bunu." der; "Alın bunu hapse atın, kesin kafasını." der. Ama olmuyor. Hiçbir gerçek alim hapis korkusundan, ölüm korkusundan yılmamış. Mezhep imamları Ahmed b. Hanbel ve İmâm-ı Âzam da zamanın yöneticileri ile bu hususlarda ters düşüp hapse girmişler ama yolllarından dönmemişler. Yusuf aleyhisselam günaha girmemiş, hapse girmiş.

Rabbi's-sicnü ileyye mimmâ yed'ûnenî ileyh. "Bunların çağırdıkları günahlı yollara girmektense hapse girerim daha iyi." demiş.

Hapisten korkmamışlar, Allah'tan korkmuşlar; doğruyu söylemekten çekinmemişler.

Süfyân-ı Sevrî büyük imam, alim ama mert alim. Parası yok pulu yok bir alim ama dobra dobra.

Hoşuma gidiyor; karanlıkta elbisesini, hırkasını giymiş, dışarı çıkmış. Yolda bir müslümanla karşılaşmış;

"Selamün aleyküm"

"Aleyküm selam."

"Ya Süfyân-ı Sevrî! Hırkayı ters giymişsin; astarı dışarıda yüzü içeride. Çıkar da düzgün giy." diyor.

"Ben üzerimdeki elbiseyi Allah rızası için giymiştim, Allah rızası için giydiğim şeyi kul rızası için çıkarmam." diyor.

Muhterem kardeşlerim!

Elbiseyi giyerken Allah rızası için giymeyi hiç düşündünüz mü, hiç aklınıza geldi mi? Allah emrediyor, örtülmesi gereken yerler örtünecek; onun için giyiniyoruz.

"Yâ Rabbi! Senin rızan için giyiniyorum." dediniz mi hiç?

Alimin haline bak.

"Ben bunu Allah rızası için giydim. Allah rızası için giydiğim şeyi kul rızası için çıkarmam." diyor. Kul;

"Şuna bak, astarı giymiş, dikiş yerleri görünüyor." diyecek beğenmeyecek. Beğenmezse beğenmesin, aldırmıyor.

Harunu'r-Reşid'le şehzade iken görüşürlermiş. Harunu'r-Reşid şehzade, bu Bağdatlı bir alim; ilim öğretiyor. Mezhep alimi; İmâm-ı Âzam gibi, Ahmed b. Hanbel gibi, İmam Mâlik gibi mezhep sahibi, fakih, alim. Harunu'r-Reşid'in babası veya selefi olan halife vefat etmiş. Getirmişler, onu saraya oturtmuşlar. Herkes tebrike gidiyor;

"Saltanatınız, devletiniz, hükümdarlığınız mübarek olsun, hayırlı olsun." diyor.

Süfyan rahmetullahi aleyh, şehzadeliğinden tanıdığı adam hükümdar olunca Bağdat'ta durmaktan vazgeçiyor, Basra'ya gidiyor. Basra camiinde ders vermeye başlıyor. İlk telaşlar geçtikten bir zaman sonra sonra Harunu'r-Reşid bakıyor ki Süfyân-ı Sevrî hiç gelmedi, tebrik etmedi; "Saltanatın mübarek olsun!" demedi.

"Arayın şunu." diyor.

"Efendim, o burada yok, terk-i diyar etmiş, Basra'ya gitmiş." diyorlar.

"Bir mektup yazın." diyor, yazıyorlar. Bir saray görevlisine, sırmalı atlaslı elbiseli, güzel giyimli, boylu poslu, kılıçlı, yakışıklı bir saray çavuşuna, haber ulağına bir ferman, bir nâğme veriyorlar. Bağdat'tan Basra'ya geliyor.

"Burada Süfyân-ı Sevrî diye bir alim varmış, nerede?" diye soruyor.

"Basra Ulu camiinde ders veriyordur, oraya git." diyorlar.

Gidiyor. Talebeler halka olmuş, Süfyan rahmetullahi aleyh ders anlatıyor. İçeri giriyor, elinde padişahın nağmesi, fermanı. Selam veriyor;

"Padişahtan, Abbasî İmparatoru'ndan, emîrü'l-mü'minînden sana mektup getirdim ey üstâd!" diye uzatıyor. Süfyân-ı Sevrî mektuba elini uzatmıyor. Bir talebesine;

"Senin için bir mahzuru yoktur, şu zalimin mektubunu sen al bakalım, ne demiş?" diyor.

Haberci şaşırıyor. Talebesi mektubu alıyor, hocasının izniyle okuyor:

"es-Selamü aleyküm ve rahmetullah ya Süfyan! Padişah oldum; herkes beni tebrik etti, herkes beni kutladı, sen gelmedin. Eskiden seninle tanışırdık, ahbaptık; buyur sen de sarayıma gel, davet ediyorum, beklerim. Hem sana hazinemden ihsanlarda, bağışlarda bulunurum."

Diyor ki;

"O zalimin mektubu yanımda kalmasın. Arkasını çevirin, cevabımı oraya yazın:"

"Ya Harun!" diyor, ismiyle hitap ediyor. "Sen Allah'tan korkmaz mısın? Sana Allah'tan korkmanı tavsiye ederim. Âhirette çetin hesap vardır. Vazifenin ne kadar ağır olduğunu sana hatırlatırım. Adaletten ayrılma. Müslümanların malını ne hakla gelişigüzel sarf edersin; beytü'l-mâlden para alıp seni tebrike gelenlere nasıl dağıtabilirsin? O, fakirlerin hakkıdır, devlet görevi için dağıtılması gereken şeydir. Sen o hazineyi nasıl kendi bildiğine göre çar çur edersin, tarumar edersin, keyfince dağıtırsın? Böyle şeylerden seni şiddetle ihtar ederim! Sakın, vazgeç! Sonra âhirette başın büyük derde girer. Allah'tan kork! Sen büyüksen senden daha büyük Allah var! Bir gün O'nun huzuruna mücrim olarak gidersen cehenneme atılırsın, yanarsın!"

Bir nasihatnâme döşenmiş. Sarayın çavuşuna, haberciye diyor ki:

"Al bunu efendine götür."

Adam hayretler içinde kalmış. Şimdiye kadar nereye mektup götürmüşse gönderilen insanlar elektrik çarpmışa dönmüşler. Bu hiç aldırmıyor; ne padişahtan korkuyor ne saraydan korkuyor ne de öldürülmekten ve hapse atılmaktan.

"Hiç korkusu yok, ne biçim insan!" diye içine bir heybet, bir korku geliyor. Bağdat'a dönüyor, mektubu Harunu'r-Reşid'e veriyor. Harunu'r-Reşid alıyor, okuyor ki zehir zemberek şeyler; biber gibi, Arnavut biberi gibi acı, çok etkileyici. Onun üzerine ağlamaya başlıyor, hüngür hüngür ağlıyor. Çünkü daha önce o sözleri kimse ona söylememiş, herkes "Ağasın, paşasın! Padişahım çok yaşa!" demiş. Tabi duygulanıyor, ağlıyor.

İn küllü men fi's-semâvâti ve'l-ardi illâ âti'r-rahmâni abdâ. "Her kul Rabbinin huzuruna kul olarak varacak, köle olarak varacak; ‘padişah, reisicumhur, vezir, bakan' diye varmayacak ki; hepsi kul olarak varacak."

En üstün kim olacak?

En üstün belki de dünyadaki köle olacak; mazlum, fakir, yoksul alim, sessiz sedasız, mağdur, terbiyeli edepli, kimsenin hakkını yemeyen, dikkatli kimse en üstün olacak, oranın ağası olacak. Dünyada o kölenin efendisi, âhirette onun kölesi bile olamayacak. Kölesi olması için cennete girmesi lazım, cennete giremezse kölesi bile olamayacak. Cennete girerse onun derecesine gelemeyecek. Hüngür hüngür ağlamış. Padişah böyle hüngür hüngür ağlayınca haberi getirip götüren adama daha büyük tesir etmiş.

Allah Allah! Bu ne biçim alim! Bu ne biçim hal, bu ne biçim dehşet!

O da âhiretten korkmuş, hesaptan korkmuş; saraydaki görevini bırakmış, Basra'ya gitmiş, Süfyân-ı Sevrî'ye talebe olmuş, onun derslerine devam etmeye başlamış.

Şimdi hadîs-i şerîfe dönelim;

"Kimin niyeti âhiretse Allah onun iki yakasını bir araya getirir. Gönlüne zenginlik verir."

Ve etethü'd-dünyâ ve hiye râğımetün. "Dünya ona burnu sürte sürte gelir, mecburen gelir."

Allah kısmet etmişse gelir. Allah, Süleyman aleyhisselam'a padişahlık verdi, Davud aleyhisselam'a komutanlık verdi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e peygamberlik verdi; sıkıntılar çekti, meşakkatler çekti ama ona devlet başkanlığı nasip etti. İslâm devletinin başkanlığını nasip etti; sağa sola mektuplar gönderdi. Dünyalık da geldi, altınlar da geldi, ganimet de geldi, para da geldi. O onlara kul olmadı, dağıttı. Ondan sonrakiler de kul olmadılar.

Hz. Ebû Bekir de kul olmadı, Hz. Ömer de, Hz. Osman da, Hz. Ali de, diğer mübarek insanlar da; takvâ ile harcadılar. Dünyada ne yiyecek ne içecekse, alın yazısı neyse o da insana geliyor; nasibi neyse yine ona geliyor.

Burnu yere sürte sürte geliyor. İnatçı bir keçiyi çekip götürmek istediğin zaman ayaklarını dayar, burnunu yere sürter, gelmek istemez ama çekersin gelir çünkü sahibi götürecek, onu sokakta bırakamaz ki mecburen götürecek. Onun için rağime enfuhum burnu yere sürterek;

Ve etethü'd-dünyâ ve hiye râğımetün. "Dünyalık onun peşinden gelir, burnu yere sürte sürte gelir. İstemese bile istemeye istemeye gelir."

Buna mukabil;

Ve men kânet niyyetühü'd-dünyâ. "Aslı, hevesi, isteği, arzusu, hedefi, gayesi, amacı dünya malı olan insana gelince."

Dünya; para kazanmak, politikaya girmek, şöhret kazanmak, yükselmek, milletvekili seçilmek, bakan olmak, başbakan olmak, devlet başkanı olmak; neyse yani, ne istiyorsa zengin olmak, Hawai adalarında yazlarını geçirmek, çeşit çeşit keyifler, hevesler.

İstanbul'da ismini duyduğumuz bazı kimseler var. Uçağa atlıyorlar; Sivas'a, Trabzon'un dağlarına, Doğu Anadolu'nun dağlarına avlanmaya gidiyor. Dürbünlü tüfeklerle yaban keçisi avlayacak; cumartesi-pazar günü keyif yapacaklar. Bunlar tıfılları, çoluk çocuk takımı; daha iri kodamanları, uçağa binip Kongo'ya aslan avlamaya gidiyorlar. Aslanı avlıyor, ondan sonra dönüp geliyor;

"Oh ne güzel tatil geçirdik yahu! Amma da heyecanlıydı. Aslan üstüme bir atladı, nasıl tetiği çektim, postunu nasıl yere serdim, ondan sonra nasıl bıçağımı çektim, kulağını kestim."

Dünya; pek çok kimsenin niyeti dünya

Kadınları köyden kaçırıyorlar;

"İstanbul'da artist olacaksın, kürklerin olacak, altında Kadillak arabalar olacak, şarkıcı olacaksın, gecesinde şu kadar para var." diyorlar; kızcağız, kaçıyor, büyük ümitlerle şehre geliyor; niyeti dünya.

Bir insanın niyeti dünya olursa;

Ferraka'l-lâhu aleyhi day'atehû. "Allah onun işlerini darmadağın dağıtır."

İşlerini dağıtır, toplayamaz, nereye koşuşturacağını bilemez. Bir tarafı toparlar öbür tarafı dağılır, o tarafa yetişir beri taraftan problem çıkar; işleri darmadağın olur. Perişan ve sıkıntılı olur; kalp hastası olur, damar hastası olur. Senin kadar uyku uyuyamaz, senin kadar rahat edemez. Huzuru olmaz.

Neden?

Allah işlerini dağıttı da ondan. Sende huzur varsa "Allah'a hamd u senâlar olsun." demen lazım. Nimetinin şükrünü bilmek ve söylemek lazım.

Mehtap üstümüzde, çayır altımızda, yemek midemizde, her türlü keyif var; padişahlardan güzel yaşıyoruz.

Padişahlar bu kadar rahat mı? Saddam rahat mı?

Vallahi de billahi de değil.

Bush rahat mı?

Vallahi değil, billahi değil.

Kimi sayalım daha başka? Özal rahat mı?

Değil. Hiç kimse rahat değil. İnsan padişahlardan rahat oluyor. Onlar daha rahatsız oluyor.

Neden?

Allah işlerini dağıttı mı kimse toparlayamaz. Allah insana bir dağınıklık verdi mi ailesi dağılır, işi dağılır, aklı dağılır, kalbi dağılır, perişan olur. Dertler her yandan gelir. Adamın bankada milyarları var. Odasına çekiliyor "Güm!" diye bir ses duyuyorsun; kapıyı açıyorlar, bakıyorlar, intihar etmiş.

"Bu beyefendi niye intihar etti?"

Paran var, sülalene yeter; oğluna yeter, torununa yeter, torununun torununa yeter; bankaya koysan faizini zıkkımlansan yeter ama intihar ediyor.

Neden?

Büyük başın derdi de büyük olduğundan.

Yani Allah daralttığından. Onun için bizim evliyâullahtan bir tanesi;

"Şu bizim tattığımız zevkleri, yaşadığımız hayatın mânevî lezzetlerini, sefalarını padişahlar bilseydi vallahi bunları almak için bizim üstümüze ordularıyla hücum ederlerdi, onu almak için bizimle harp ederlerdi." diyor.

Öyle. Onların hayatı öyle sefalı; hepimizin hayatı öyle cefalı.

Osmanlı padişahlarının hayatını inceliyorsunuz; 40 yaşında, 47 yaşında, 42 yaşında, 44 yaşında, 49 yaşında, 51 yaşında vefat ediyor. Sapır sapır dökülüyor, hükümdarlar genç yaşta ölüyor.

Niye genç yaşta ölüyor?

Derdi büyük de ondan.

Ve ceale fakrahû beyne ayneyhi. "Allah işlerini fakirliği iki gözünün arasına yerleştirir, böyle sallandırır; ‘Bak fakirlik diye bir hadise var, vallahi karışmam. Sadaka verirsen zekât verirsen, hayır hasenât yaparsan paran bitiverir ha! Bak fakirlik, hop yutar seni!"

Adamın fakirlikten ödü patlar; hayır hasenât yapmaz, para harcayamaz.

"Ya hayır yap biraz, şu kadar paran var."

Yapmaz. Neden?

Şeytan gözünün önünde onun o fakirlik korkusunu tecessüm ettirir, onun karşısında sımsıkı durur;

"Aman fakir olmayayım, aman daha çok kazanayım, bir fabrika daha yapayım." diye telaş içinde uğraşırken ecel gelir, göçer gider.

Ve lem ye'tihî mine'd-dünya illâ mâ kütibe lehû. "Bu dünyada kendisine Allah'ın kısmetinde yazdığından fazlası da gelmez."

Yalvarmak yakarmak, çırpınmak boşuna; o yazılandan fazlası da gelmez. Hatta tarih boyunca şu hadîs-i şerîf'in mânasını incelemek mümkündür.

Kimlerin durumu ne olmuştur? Allah kimlere neler ihsan etmiştir? Kimler nelerden mahrum olmuştur?

Bu besbelli bir şey. İnsan kendi hayatında da bunu görebilir. Onun için insanın âhiret ehli olması lazım, âhiret evladı olması lazım, âhiret yurdunun heveslisi olması lazım, tüm gayretini de ona göre yapması lazım.

Niye biz bunu böyle bastıra bastıra, hatta bir konferans konusu olarak anlatırız da bazı kimseler böyle farklı şeyler düşünürler, uygun görmezler?

Hubbü'd-dünyâ re'sü külli hatîetin. Çünkü "Dünyayı sevmek her hatanın kaynağıdır!"

Her hata buradan kaynaklanır. İnsanı dindarlıktan uzaklaştıran, adaletten uzaklaştıran, hırsızlık yaptıran, kalleşlik yaptıran, arkadaşlığı bozduran her türlü hatanın kaynağı dünya sevgisidir. Her türlü hata dünyadadır. İki kardeş birbiriyle savaşır; hükümdarlık için baba oğulla savaşır.

Osmanlı tarihinde bile var. Baba oğluyla mücadele eder, dünya için iki devlet birbiriyle savaşır.

Irak'ın İran'la çarpışması âhiret için miydi?

Değil, dünya içindi.

Mısır'ın Kavalalı Mehmet Ali Paşa'sının, Osmanlı'nın derdi başından aşkınken Osmanlı'yla harp etmesi âhiret için miydi?

Hayır, dünya menfaati için. Kütahya'ya kadar geldi. Osmanlı ordusu kaç defa yendi, yendi. Mısırlı. Belki de dış destekli imkânlarla Osmanlı'nın başına bir de o dert açtı.

Yavuz Selim babasını kendisi tahttan indirmiştir. Fatih'in iki oğlu; Beyazıt'la Cem birbirleriyle saltanat kavgası yapmışlardır. Kânûnî Sultan Süleyman'ın oğlu babasına âsî gelmiştir, savaşmıştır, yenilmiştir, kafası kesilmiştir; Şehzade camiinin önündeki türbede yatar. Baba oğula, kardeş kardeşe, müslüman müslümana düşman olur.

Muhterem kardeşlerim!

Bütün hataların başı dünya sevgisidir! Dünyada zahid olsalar, dünyaya metelik vermeyen insanlar olsalar bunların hiçbirisi olmayacak. Menfaat çekişmesi, çatışması olmasa bunların hiç birisi olmayacak ama işin içine menfaat girdi mi dünya girdi mi düşmanlık başlıyor. Her hata oradan kaynaklanıyor.

Hubbü'd-dünyâ re'sü külli hatîetin. Çünkü "Dünyayı sevmek her hatanın kaynağıdır,anasıdır."

Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;

ed-Dünyâ mel'ûnetün, mel'ûnün mâ fîhâ buyuruyor. "Dünya lanetliktir, lanetlenmiş bir şeydir, içindekiler de lanetlenmiştir."

illâ, "İstisnası vardır. Yani bazısı, hepsi lanetli değil.

İllâ zikra'l-lâhi ve mâ vâlâhü ev âlimen ev müteallimen.

Bak bu hadîs-i şerîfe çok dikkat etmenizi, özellikle dikkatle dinlemenizi istiyorum!

"Dünya mel'undur; dünyanın içindeki dünyalık her şey de mel'undur ancak zikrullah hariç. Zikir, zikrullaha bağlı o gruptan olan şeyler hariç; alimler hariç. Öğrenenler, öğrenciler hariç. Bunlar mel'un değildir."

Allah bunları sever, ötekiler Allah'ın rahmetinden uzaktır, kıymeti yoktur. Allah onlara rahmet nazarıyla bakmamıştır, sevmemiştir, önem vermemiştir. Dünyaya önem vermemiştir, dünyalığa önem vermemiştir. Allah ehli olan insanlar da dünyaya önem vermemiştir, dünyalığa önem vermemiştir.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz önemli olarak üç şey sayıyor:

Zikrullah ve onun tâbileri, onunla ilgili detaylar.

Allah zikrullahı sevmiştir. Dünyada zikrullah, zikrullahın yapıldığı yer mescit, zikrullahın yapıldığı kitap, zikrin yani Allah'ın anıldığı, anlatıldığı kitap; onlar müstesna.

Alim müstesna; bilen insan, öğrenen insan müstesna. Ötekilerin kıymeti yok.

Bu hadîs-i şerîf'e göre demek ki şu dünyada Allah'ın sevdiği "zikir var, ilim var, öğrenmek var." Bunun dışındaki şeylerin hepsi başka türlü şeylerdir.

O halde anlıyoruz ki biz âhireti seven insanlar olacağız, fedakâr insanlar olacağız,

Maddeci olmayacağız. Maddî hesaplardan birbirini asan kesen, boğazlayan, kurtlar gibi birbirleriyle çarpışan insanlar gibi olmayacağız; âhireti düşüneceğiz, malımızla canımızla âhiret için gayret sarf edeceğiz, çalışacağız, çabalayacağız. Vaktimizi ilimle geçireceğiz. Öğrenmekle, öğrendiysek öğrendiğimizi başkasına anlatmakla geçireceğiz. Allah'ı anmakla geçireceğiz. "Allah unutulmasın." diye yapılan faaliyetleri destekleyeceğiz. O faaliyetlerin içinde olacağız. Allah'ı hatırlatıcı, Allah'ın yolunu öğretici çalışmalar ve faaliyetler içinde olacağız. En önemli olan bu!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden ve âyetlerden bunun önemini belirten bir kaç misal vermek istiyorum.

Allahu Teâla hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de açıkça şöyle buyuruyor:

Yerfaı'l-lâhu'lîlezine âmenû minküm ve'l-lezîne ûtü'l-ilme derecâtin. "Allah celle celâlüh iman edip de ilim yolunda çalışmış, kendisine ilim bahşedilmiş olan kimselerin derecelerini yükseltir. Onlara yüksek yüksek dereceler ihsan eder."

Demek ki mânevî derece, Allah indinde mertebe alimlerin, ilim erbabının, kendisine ilim verilmiş insanların oluyor. Âyet-i kerîme bunu çok net olarak gösteriyor.

İnnemâ yahşa'l-lâhe min ibâdihi'l-ulemâ. "Ancak alimler Allah'ı hakkıyla bilir, Allah'a hakkıyla kulluk eder, Allah'tan hakkıyla sakınır, çekinir, korkar. Allah'ı hakkıyla sever."

Mârifetullah, alimlerin işidir; irfan, alimlerin işidir.

Hel yestevi'llezîne ya'lemûne ve'llezîne lâ ya'lemûn. "Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?"

Hiç Allah'ı bilen, Rabbini bilen, âhireti bilen, Peygamber'i tanıyan, Kur'an'ı bilen, Allah ehli olan insanla öteki cahiller bir olur mu?

Olmaz, bunlar yüksektir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;

"Bir insan bir camiye gelir, imama uyar, namaz kılar, kalkar gider; bir başkası da bu camiye gelir, aynı imama uyar, namaz kılar, kalkar gider; birisi bir sevap alır, ötekisi bin sevap alır.

Neden?

Zihin seviyesinden!

Bilgeliğinden, Allah'ın yolunu bilmesinden, ârif olmasından. Alim ve ârif olmasından, takvâ ehli olmasından, şuurlu olmasından, dinî bilgisinin kuvvetli olmasından dolayı bu bin sevap alır, ötekisi bir sevap alır. Yahu aynı imamla Allahu Ekber dediler, durdular; olsun. Ötekisi el pençe divan durmuşken, vücudu secdedeyken dükkânı düşündü, parayı düşündü, geceyi gündüzü düşündü, zihni başka şeylerle meşgul oldu. Berikisi Rabbü'l-âlemîn'in azametini düşündü, huzurunu düşündü, huşu içinde namazını kıldı; o bin sevap aldı, bu da aklını dağıttığı için bir sevap aldı. Evet, namaz kılmış gibi oldu, cemaatle kıldığından namaz kabul oldu ama o kadar. O bakımdan alimin hali başka oluyor!

Alim namaz kılıyor bin alıyor, cahil namaz kılıyor bir alıyor; alim uyuyor sevap kazanıyor, cahil kalkıyor ibadet ediyor günah kazanıyor. Gıybet ediyor, ters düşünüyor. Alimin mürekkebi şehidin kanından daha üstün oluyor.

Dinimizin önem verdiği, beğendiği, teşvik ettiği, hedef olarak gösterdiği, tasvip ettiği bilgiyi hepiniz elde edeceksiniz. Bu üniversite bilgisi değildir, İlahiyat Fakültesi bilgisi de değildir; bu, İmam-Hatip okulunda okuyup da oradan alınan diploma da değildir! Çünkü nice İmam-Hatip okulu mezunları var ki namazı kılmıyor. Demek ki cahil, demek ki öğrenmemiş.

Nice İlâhiyat Fakültesi mezunu var ki… Benim talebem. Ben askerliğimi doçentken yaptım, geç gittim, benim gittiğim yerde bir talebem de vardı; o yedinci bölükte, ben üçüncü bölükteyim. Dediler ki burada ilâhiyatlı bir taleben var; tanıdım, ismini filan bildim ama yanıma gelemedi. Ne namaz kılıyor ne camiye geliyor. İçki onda, her türlü melanet alçaklık onda.

Muhterem kardeşlerim!

Bu diploma işi değil! İmam-Hatip'te okumak işi değil, medrese işi değil, ilâhiyat işi değil. Allah'ın sevdiği alim olmak çobana da nasip olur, ev hanımına da nasip olur. Râbia-i Adeviyye validemize de nasip olmuş, İbrahim-i Edhem hükümdarmış, ona da nasip olmuş. Şeybân-ı Râî dağda çobanmış, ona da nasip olmuş; Yunus Emre oduncuymuş, ona da nasip olmuş. Bu ilmi öğrenecek insan! Bu ilmi öğrenmedi mi hepsi boş, hepsi ters. Ters istikamet. Bir çalışma yapıyor, emekler ters istikamette heba oluyor, boşa gidiyor. Mahsul vermiyor. Çalışıyor diye malzemeyi makineye veriyorsun, öteki taraftan hepsi kusurlu hepsi arızalı çıkıyor, hepsi çöpe gidiyor. Üç-beş gündür bu makine çalışıyor, imalat yapıyor ama hepsi çöpe gidiyor. Tekrar kazana girecek, tekrar eriyecek; ters.

Onun için insanların o ters olmayan, hak olan, güzel olan, doğru olan ilmi; iyi müslüman olma ilmini, iyi kulluk ilmini, Allah'ı bilme ilmini, irfanı yani tasavvufu, yani dervişliği öğrenmesi lazım. Allah'ın sevgili kulu olma ilmini öğrenmesi lazım. Allah'ın sevgili kulu olma ilmini öğrenmezse hava alır; boşa gelir boşa gider, cahil gelir cahil gider, kör gelir kör gider.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi bu durumlardan kurtarsın, sevdiği kul olmaya muvaffak eylesin.

O niyetle toplandık, o niyetle çalışıyoruz;

Allah bunu nasip eylesin, bize faydalı ilim nasip eylesin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve selem Efendimiz; "İlim, iki gruptur." diyor. Bu ayrımı biz kendimiz yapmıyoruz, hadislerden çıkıyor.

Ve'l-ilmü ilmân. "İlim iki gruptur, iki tip ilim vardır." İlmün fi'l-lisân. "Bir ilim dildedir."

Adam dilbaz, konuşmacı, adam nüktedar, adam cambaz, adam zeki; konuşuyor, anlatıyor.

Hâli nasıl, özel hayatı nasıl, muamelatı nasıl?

Berbat! Aman illallah! Tamam, iş yok! Bir, ilim dilde.

Fe-zâlike huccetu'l-lâhi alâ ibni Âdem. "Bu, Allah'ın huzurunda Âdemoğlu'nun aleyhine delil olacak."

"Yâ Rabbi! Bu bilmeden, bilmeyerek günahları yapmış bir insan, cahil bir insan değil. Biliyordu da bildiği halde yapmadı." diye bu ilim aleyhine delil olacak.

Fe-ilmün sâbitün fi'l-kalbi. "Gönülde bir ilim vardır ki"

Fe-zâlike'l-ilmü'n-nâfiu. "Faydalı ilim işte budur."

Allah bize ilm-i nâfî müyesser eylesin. "Faydalı ilim, Allah'ın sevgili kulu olmaya yarayan ilim" nasip etsin.

"E hocam, nihayet başka ilim öğrenmeyecek miyiz, ticaret yapmayacak mıyız, çalışmayacak mıyız, gayret etmeyecek miyiz, devlet kurmayacak mıyız, parti kurmayacak mıyız?"

İlm-i nâfîye sahip olmazsan ticaretin de haram olur! Çünkü haince aldatırsın, çalarsın çırparsın; faydalı ilimden istifade etmedin, takvâ ehli has bir müslüman olmadın. Politikacı da olsan devleti milleti kandırırsın, hazineyi soyarsın, vebal yüklenirsin; hangi işi yapsan bela getirirsin. İlk önce ilm-i nâfî sahibi olacaksın. İlm-i nâfî sahibi olduktan sonra hangi meslekteysen o mesleği güzel yap. Oduncu olsan Yunus Emre gibi oduncu olursun, tekkeye eğri odun getirmezsin.

Çoban olsan kuzuları sürüye kaptırmazsın. Hz. Ömer Medine-i Münevvere'den Mekke-i Mükerreme'ye gidiyordu. Kendisi halife, emîrü'l-mü'minîn, hakiki emîrü'l-mü'minîn. Gölgeden uzak, güneş sıcak; yanında bir adamı var, öyle orduyla, askerle, müfrezeyle gitmiyordu. Allah'a dayanmış. Devlet başkanı; orduları Azerbaycan'da, orduları Kafkasya'da, orduları İran'da, orduları Türkistan'da, orduları Afrika'da; koca devletin başkanı Medine-i Münevvere'den Mekke-i Mükerreme'ye yoldaşsız gitmek doğru değil diye yanına bir yoldaş almış öyle gidiyorlar. Sıcak, gölge bir yerde gölgelenmişler. Bir çoban kenarda duruyor. Selam vermişler, çağırmışlar.Çoban da gelmiş. Çoban bunları tanımıyor. Hz. Ömer demiş ki;

"Bize şuradan bir kuzu ver."

"Efendim, ben çobanım, sürünün sahibi değilim. Vazifem sadece çobanlık, kuzuları otlatmak; satma selahiyetim yok."

"Canım, sen sat, ben sana parasını vereceğim. Sahibine de ‘Kurt yedi.' dersin, ‘Kayboldu.' dersin, yalan uydurursun."

Çoban;

"Hadi patronu, sahibimi kandırdık, Allah'ı nasıl kandıracağız? Allah görmüyor mu?" diyor.

Hz. Ömer ağlamış, çok beğenmiş. Çobanın takvâsına bak!

"Evet, sen bana parayı verirsin, ben de sahibine ‘Kurt yemiş, sürüden bir tanesi eksildi.' derim."

Bir tane kuzu eksilse kim fark eder? Biter iş.

"Hayır, Allah'a nasıl hesap vereceğiz?" diyor.

Hz. Ömer geceleyin sokaklarda dolaşıyor, evin içinden ses geliyor;

"Kızım biraz su al, süt güğümünün içine biraz su kat."

Diyor ki;

"Anne, halife ‘Sütlerin içine su katmayın.' diye emretmemiş miydi, gündüz tellal bağırmamış mıydı?"

"Canım, şimdi gecenin yarısında halife mi var burada, kat suyu sütün içine, kim görecek, halife nereden bilecek?"

"Peki, anne Allah bilmiyor mu? Allah görmüyor mu? Hem sütün içine su katıyorsun iyi olmuyor, bir günah hem de Allah'ın hakiki emîrü'l-mü'minîn yapmış olduğu, halife-i Resûlullah'ın buyruğuna, emrine, fermanına aykırı bir işlem yapılıyor; iki. İki türlü günah var." demiş.

Allah'ı nasıl aldatacağız? Allah görmüyor mu?

"Karanlığın odanın içinde, evin içinde Hz. Ömer nereden bilecek?" diyorsun.

Allah öbür tarafta Hz. Ömer'e bildiriyor. Dışarıda Hz. Ömer de duyuyor. Gece bir şey demiyor ama o evin hangi ev olduğunu öğreniyor. Ertesi sabah gidiyor, o evin kapısını çalıyor:

"Allah rızası için kızınızı oğluma gelin istiyorum." diye talip oluyor.

Kızı görmüş değil, boyunu posunu bilmiyor; güzel mi çirkin mi, hasta mı sıhhatli mi, acûze mi?

Kalbini, niyetinin güzel olduğunu anladı ya kızı oğluna alıyor ve oğluyla o kızın evliliğinden nice salih insanlar dünyaya geliyor, tarihlere geçmiş meşhur insanlar doğuyor.

Onun için insan ilm-i nâfîye sahip olur, Allah'ın sevdiği kul olur. O mesleği, ilk önce o işi hallederse iyi mühendis olur, iyi asker olur, iyi çoban olur, iyi oduncu olur, iyi öğretmen olur, iyi talebe olur, iyi koca olur, iyi hanım olur, iyi evlat olur, iyi baba olur, iyi devlet adamı olur, iyi mebus olur, iyi elçi olur. Ondan sonra her şeyi iyi olur ama kendisi iyi olmazsa, ilm-i nâfî sahibi olmazsa kalbi fesat olursa kafası bozuk olursa hangi işe soksan oradan bir zarar, bir ah bir vah gelir, sonunda;

"Hay Allah! Keşke bu adamı buraya tayin etmeseydim." dersin.

Onun için hepimizin, hepinizin, tüm insanların ve bütün müslümanların ilk önce Allah'ın istediği kul olması, Allah'ın istediği zihniyete sahip olması, âhiret ehli olması, dünya ehli olmaması, dünya sevgisini kalbinden çıkarmış olması, âhiret sevgisini içine koymuş olması, Allah korkusunu kalbine yerleştirmiş olması lazım. İnsanın bu zihniyeti elde etmesi lazım.

Bunu elde etti mi o insandan korkma. Çoban da olsa götürsen devlet başkanlığı versen güzel idare eder. Beş tane üniversite bitirmiş insandan daha güzel idare eder; Allah'tan korktuğu için. Allah yardım da eder, mânevî bakımdan destek de görür.

Osman Gazi hangi üniversiteyi bitirmiş?

İmparatorluk kurdu.

Orhan Gazi'nin tahsilinin, diplomasının derecesi ne?

Osman Gazi duvarda asılı bir şey görüyor; "Bu neymiş?" diyor. "Kur'ân-ı Kerîm" diyorlar. Kur'ân-ı Kerîm'den haberi yok rahmetlinin;

"Bu ne?" diyor.

"Bu Allah'ın kelamı Kur'ân-ı Kerîm."

Duvarda cüz kesesinin içinde asılmış Kur'an'dan haberi yok. Demek ki aşiret reisi, koyun güdüyor; aşiretinin işleriyle meşgul oluyor. Okuması yok, ümmî, tahsili yok ama Şeyh Edebali'yi seviyor, hürmet ediyor; "Alimdir." diye ziyaretine geliyor, evinde misafir oluyor. Soruyor;

"Bu duvardaki ne?"

"Kur'ân-ı Kerîm, bu Allah'ın kelamı."

Aa öyle mi? Sabahleyin bakıyorlar, Osman Gazi yatağına yatmamış.

Neden?

"Allah'ın kelamının karşısında yatılır mı?" diyor.

Ümmî imiş ama kalbi temizmiş, tahsili yokmuş ama Allah ona Osmanlı imparatorluğunu kurdurmuş.

Onun için bize Allah'tan korkan insan lazım. Bize Allah ehli lazım, âhiret ehli lazım, âhiret evladı lazım, ilm-i nâfî lazım, ilm-i nâfî ile yetişmiş insan lazım. Yunus lazım bize, Mevlânâ lazım; bize öyle insanlar lazım. İsterse ümmî olsun. Ümmî oldu mu imparatorluk kurar o. Bu son zamanlardakiler gibi Sorbon'da tahsil yapmış olur, Amerika'da tahsil yapmış olursa memleketi batırırlar! Koskoca imparatorluğu çeyrek asır içinde harmana verirler, mahvederler! Hâlâ derdi devam eder. Hâlâ çekilen sıkıntılar; Ortadoğudaki sıkıntılar, başka yerdeki sıkıntılar ondan dolayı çekiliyor.

Allah bizi hayırlı ilimlerle müyesser eylesin. O razı olduğu zihniyete sahip eylesin.

Sayfa Başı