M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Hâris el-Muhâsibî - 3

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn senedinâ ve mededinâ Muhammedeni'l-Mustafa ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l-ceza'.

Emmâ ba'd:

Meşhur sûfîlerin, meşâyih-i kirâmın terâcim-i ahvâlini, hayat hikâyelerini Ebû Abdurrahman es-Sülemî adlı büyük alimin Tabakâtu's-sûfiyye adlı Türkçe'ye henüz tercümesi yapılmamış olan eserinden okumaya devam edeceğiz. el-Hâris el-Muhâsibî'ye geldik. el-Hâris b. Esed el-Muhâsibî.

Konuya girmeden önce, Peygamber salallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ruhuna hediye olsun diye; ve âl'inin, ashâbının, etbâının, cümlesinin ve bilhassa şu beldemizi şereflendiren Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin ve sâir sahabe-i kirâmın ruhlarına hediye olsun diye; cümle enbiyâ ve mürselînin ve Beykoz'da kabri olduğu rivayet edilen Yûşâ aleyhisselâm'ın ruhuna hediye olsun diye; bu beldeleri fethedip bize yâdigâr ve emanet bırakmış olan cennet-mekân Fatih Sultan Muhammed Han ve mübarek ordusu mensuplarının ve sâir şehitlerin, gazilerin ve mücahitlerin ruhlarına hediye olsun diye; içinde toplandığımız şu dergâhı bina etmiş olan Selami Mustafa Efendi hazretlerinin ve halifelerinin, kendisine tâbi mübareklerin ruhlarına hediye olsun diye; bu civarda medfun bulunan büyük evliyâullahtan Abdulehad-i Nurî, Baba Haydar Efendi, Şeyh Murad-ı Münzevî ve sâir evliyâullahın ruhlarına hediye olsun diye; kendisinden feyz aldığımız Hocamız Muhammed Zahid Bursevî hazretlerinin ve Ebû Bekr-i Sıddîk, Aliyy-i Murtezâ radıyallahu anhümâ'dan ve sâir sahabe-i kirâm rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmaîn hazerâtından Hocamız Muhammed Zahid-i Bursevî'ye kadar turuk-u aliyyelerimiz silsilelerinden güzerân eylemiş olan cümle sâdât ve meşâyihimizin ruhlarına hediye olsun diye; ve uzaktan yakından bu dersleri dinlemeye buraya teşrif eden, gelen siz kardeşlerimizin âhirete göçmüş olan bütün sevdiklerinin ve yakınlarının ruhlarına hediye olsun diye bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım, ruhlarına bağışlayalım, Allahu Teâlâ hazretleri onların makamlarını âlâ eylesin, kabirlerini pürnûr, ruhlarını mesrûr eylesin, bizlere de tevfîkini refîk eyleyip ömrümüzü rızasına uygun geçirip huzuruna sevdiği kullar olarak varmamızı nasip eylesin.

Altıncı terceme-i hâle geldik. Tabakâtu's-sûfiyye'de altıncı sırada bulunan el-Hâris -peltek se ile- el-Muhâsibî -sin ile-.

Ve minhüm: el-Hârisü'bnü Esedini'l-Muhâsibiyyü. "Tabakâtu's-sûfiyye'de terâcim-i ahvâlini zikretmek istediğim büyük zâtlardan birisi de el-Hârisü'bnü Esedini'l-Muhâsibî'dir."

İsmini tahlil edelim: İsmi el-Hâris, peltek se ile. Babasının ismi Esed, "arslan" mânasına geliyor. el-Hârisü'bnü Esed. el-Muhâsibî de nisbesi oluyor. İsmiyle nisbesini birleştirip -Farsça- Hâris-i Muhâsibî derler.

Ve künyetühû Ebû Abdillah. İsimde bir de künye var. Kendi ismi, baba ismi, nisbesi, bir de künyesi var. Künyesi Ebû Abdullah'mış.

Min ulemâi meşâyihi'l-kavm. "Kavmin şeyhlerinin alimlerinden idi."

Kavm dediği, "sûfiyye taifesi" demek istiyor. Bunlar dikkati çeken, takvâsıyla tanınmış bir grup teşkil ediyorlar müslümanların arasında ve ötekiler gibi gevşek değiller, İslâm'ı tam yaşamaya çalışıyorlar. Dikkat çekici bir grup. Bunlara el-kavm diyor, yani "mâlum şu zümre" demek istiyor. Bu zümrenin meşâyih, yaşlı, şeyh, ulu kimseleri yani başkanları -tekkelerin başkanları, tarikatlerin başkanları- var. Ama ulemâi meşâyihi'l-kavm, yani bu zümrenin şeyhlerinin alimlerinden [imiş.] "Bunların bilgileri de derece derece... Hâris el-Muhâsibî [bu zümrenin] alimlerinden, bilgililerinden, bilgi bakımından da yüksek mertebelere çıkmış olanlarındandır." demek istiyor.

Bi-ulûmu'z-zâhir. "Zâhir ilimlerini de biliyor." Ve ulûmu'l-muamelâti ve'l-işârâti. "Muameleler ve işaretler ilimlerini de biliyor."

Ulûm-u zâhir yani zâhirin ilimleri nelerdir?

Arabiyât, hadis, siyer, fıkıh vesairedir.

Muamelât, yani kul nasıl muamele edecek; Rabbine karşı nasıl muamele, kulluk edecek; ihvânına karşı nasıl muamele edecek; öbür insanlarla, ailesiyle, ticaret erbâbıysa çarşıdaki pazardaki insanlarla nasıl muamele edecek... Yani icraat, ibadet ve taat. Allah'a karşı muamelesi; kullukları, ibadetleri. Öteki insanlara karşı muamelesi; dervişâne, mutasavvıfâne, ahlâk-ı hamîdeye uygun, dikkat çekici, güzel...

"Bu muamele ilimlerini de bilen..." Ve'l-işârât. "İşaret edilen remizler, sırlar, mânevî birtakım hakikatleri de bilen..."

Yani hem zâhir ilmini hem bâtın ilmini biliyormuş. Hem hadis, tefsir, fıkıh vesaire biliyormuş, hem tasavvufun gerektirdiği mânevî ilimleri, güzel huyları biliyormuş, ibadetlerin sevaplı olanları nelerdir, ahlâkın güzel olanları nelerdir, onları biliyormuş; hem de bu tasavvuf yolunun ince zevklerine ait işaretleri, tecellîleri anlayabilen, onları yorumlayabilen böyle ileri bir kimse imiş.

İleride ne kastedildiğini anlamak için bu kelimeleri, tabirleri yavaş yavaş zihnimize yerleştirmemiz lazım.

Lehu't-tasânîfu'l-meşhûretü. el-Hârisü'bnü Esedini'l-Muhâsibî'nin... Lehû. "Onun." et-Tasânifu'l-meşhûretü. "Şöhret kazanmış kitapları vardır."

Kitaplar yazmış, kitapları da şöhret bulmuştur, yayılmıştır. İslâm âleminde herkesin bildiği alimlerden ve kitapları da herkesin bildiği, okuduğu kitaplar. Meşhur kitapların sahibidir.

Minhâ. Şimdi bu kitaplardan bazılarını sayacak:

Kitâbu'r-Riâyeti li-hukûkillah.

Bu günlerde gazetelerde Kitâbu'r-Riâye diye ilanı veriliyor, görüyorum. Demek ki Türkçe'ye birisi tercüme etmiş.

Kitâbu'r-Riâyeti li-hukûkillah.

Mânası ne?

"Allah'ın hukukuna riayet edebilmeyi anlatan kitap."

"Allah'ın hukuku" nedir?

Kulun Allah'a karşı yapması gereken kulluk vazifeleridir. Bunlar O'na karşı borcudur, Allah'ın da kulu üzerinde hukukudur. Namaz kılacak, oruç tutacak, haram yemeyecek, günahlardan kaçınacak, kötü huyları terk edecek; bunlar Allah'ın kulu üzerinde hukukudur.

İşte Allah'ın hukukuna riayeti anlatan kitabı... Demek ki tasavvuf konusunda önemli bir kitap.

Alalım, okumaya gayret edelim.

Ve ğayrihî. Başkalarını saymadı. En meşhuru Kitâbu'r-Riâye, ötekilerini saymadı.

Ve hüve üstâzu ekseri'l-Bağdâdiyyîn. "Hâris el-Muhâsibî birçok Bağdatlı'nın üstâdıdır."

Mutasavvıflar, sûfiyye taifesi zümresi içinde grup grup ayrılan önemli gruplar var. Mesela Bağdat ekolü var, Horasan ekolü var, belki Mısır ekolü var, belki Hicaz ekolü var; böyle çeşitli ekoller var.

"Bu ekseriyetle Bağdatlılar'ın üstâdıdır."

Cüneyd-i Bağdâdî de, Mâruf-u Kerhî de Bağdatlı. Bu da Bağdatlı olan mutasavvıfînin üstâdıymış.

Ve hüve min ehli'l-Basra. "Basra ehlinden idi."

Ehil demek; "Basralı, Basra ahâlisinden idi."

Basra, Körfez'de harbin cereyân ettiği, kıyısı olan bir şehir.

Mâte bi-Bağdâd. "Hâris el-Muhâsibî Bağdat'ta öldü."

Basralıymış, Bağdat'ta vefat etmiş.

Senete selâsin ve erbaîne ve mieteyn. "243 senesinde..."

Onlar rakamları yazıyla yazarlar, karışıklık da olmaz, gayet net olarak anlaşılır.

Hâris-i Muhâsibî 243 senesinde Bağdat'ta vefat etmiş.

Ve esnede'l-hadîs. Hadis rivayetiyle de meşgul olmuştur. Kendisine gelen hadisleri toplamış, kendisinden sonrakilere de hadis yazdırmış, hadis zincirinde ismi olan bir kimse.

Bir hadisini verecek. Müellifin âdeti; sadece şerefini göstermek için "Hadisle de meşgul olmuştur, hadis de rivayet etmiştir." deyip bir hadisini verecek, geçecek.

Bakalım hangi hadîs-i şerîfi veriyor?

Haddesenâ Aliyyü'bnü Umere'bni Ahmede'l-Hâfızu kâle: Haddesenâ Ahmedü'bnü'l-Kâsım ehû Ebi'l-Leys haddesenâ Hârisü'bnü Esedini'l-Aneziyyü'l-Muhâsibiyyü, -Buradan da Aneze kabilesinden olduğu anlaşıldı. - haddesenâ Yezîdü'bnü Hârûn... Bu Yezid b. Harun'dan öğrenmiş...

Tabii bunların hepsinin aşağıda gayet güzel izahları var; ne zaman öldüğü ve hangi kaynaktan alındığına dair geniş bilgiler var. Bu Arapçasını hazırlayan şahıs güzel hazırlamış, Allah rahmet eylesin.

Haddesenâ Şu'be...

Mesela Şu'be'yi okuyalım:

Şu'betü'bnü'l-Haccâci'bni'l-Verd mevlâhum Ebû Bistam el-Hâfız el-Vâsıtî. Künyesi Ebû Bistam'mış. Vasıtlı imiş. Ehadü eimmeti'l-İslâm. "İslâm'ın büyük alimlerinden." Nezele'l-Basra. "Basra'ya geldi, yerleşti." Kâle Süfyânu's-Sevriyyu. "Süfyân-ı Sevrî dedi ki;" Mât el-hadîs bi-mevti'ş-Şu'be. "Şu'be ölünce hadis ilmi öldü." Vulide senete semânîn. "80 yılında doğdu." Ve mâte senete sittîne ve mie. "160 senesinde öldü." İmam-ı Âzam ile aynı senede doğmuş.

Demek ki Şu'be rahmetullâhi aleyh'ten gelen hadisi rivayet etmiş.

Ani'l-Kâsımi'bni Ebî Bezzete an Atâ el-Keyharânî an Ümmi'd-Derdâ an Ebi'd-Derdâ kâle, kâle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: Eskalu mâ yûdau fi'l-mizâni husnü'l-huluki.

Ebu'd-Derdâ radıyallahu anh'e kadar rivayet zincirini okumuş olduk.

Ebu'd-Derdâ sahabeden olduğu için, hayatını burada yazdıysa okuyalım.

Ümmü'd-Derdâ es-sûra ismühâ Huceyme binti Huyey Avsâbiyye ve yukâlu Vasâbiyye tervî an zevcihâ Ebi'd-Derdâ ve Selman ve yervî anhâ Sâlim ibnu ve Zeydü'bnü Eslem ve Mekhul ve halkun ve kânet fakîhetün âlimetün zâhidetün lebîbetün.

Ebu'd-Derdâ'nın hanımı Ümmü'd-Derdâ'yı anlatıyor. Hadis rivayet etmiş. "Selmân-ı Fârisî'den ve Ebu'd-Derdâ'dan rivayet etmiş, kendisinden de şu şahıslar almışlar." diye kaydediyor. "Fakih bir kadındı." diyor. Yani "Fıkıh, din bilgisi kuvvetli bir hanımdı." Fakîhetün âlimetün zâhidetün lebîbetün. "Zühd ü takvâ sahibiydi." Lebîb de "yürekli" demek. "Yürekli bir kadındı."

Biz "Osmanlı" diyoruz ya... Anlaşılan öyle alim, zâhid, yürekli ve değerli bir kimseymiş.

Allah şefaatine erdirsin. Bizim evlatlarımızı, kızlarımızı da -hepsini- öyle âlime eylesin.

Kâle Meymûnü'bnü İmran: Mâ dehaltu aleyhâ kattu illâ veceddühâ musalliyeten. "Ne zaman bir şey sormak için bu kadının yanına girsem, daima namaz kılar vaziyette görürdüm."

"Zâhide" sözünü boşuna almamış; ibadet ehli bir kimse.

Bakiyet ilâ mâ ba'de semânîn. 80 yılından sonralara kadar kalmış.

Ebu'd-Derdâ'nın hayatını okuyalım:

Uveymirü'bnü'l-Zeyd. Ebu'd-Derdâ künyesi oluyor. Asıl ismi Uveymir imiş. Babanın adı Zeyd imiş. Uveymirü'bnü'l-Zeyd ev ibni Âmir. "Veyahut babası Âmir de olabilir." diyorlar. Ev ibnu Mâlik. "Veya Mâlik de olabilir." Yani şüphe var. İbni Abdillah ibni Kays ibni Âişe ibni Umeyye... ibni Mâlik ibni Âmir ibni Ali ibni Kâb ibni'l-Hazrec ibni'l-Hâris ibni'l-Hazrec el-Ensârî el-Hazrecî. Medine'nin ensardan olan Hazrec kabilesine mensupmuş, Ebu'd-Derdâ radıyallahu anh.

Yervî anhu ibnuhû Bilal. Bunun hadîs-i şerîflerini bize oğlu Bilal rivayet etmiş. Ve zevcehû Ümmü'd-Derdâ. Hanımı Ümmü'd-Derdâ rivayet etmiş. Ve halkun. Yani birçok kimseler rivayet etmiş.

Esleme yevme Bedrin. "Bedir savaşı gününde müslüman oldu." Ve şehide uhuden. "Uhud savaşını yaşadı, orada bulundu." Ve elhakahû Umeru bi'l-Bedriyyîn. "Ömer radıyallahu anh onu Bedir'e iştirak eden sahabe arasına kattı." Bedir'de müslüman olduğu için... Cemaa'l-Kur'ân. "Kur'ân-ı Kerîm'i cem' etti, topladı." Ve vellâ kadâe Dımeşk. "Dımaşk'ta -yani bizim şimdi "Şam" dediğimiz şehirde- kadılık yaptı." Mâte senete isneteyni ve selâsin. "Hicretten sonra 32. senede vefat etti."

Bu da sahabeden meşhur herkesin sevdiği mübarek bir sahabi. İşte ondan gelen rivayeti Hâris-i Muhâsibî'nin rivayet ettiği hadislerden birisi olarak zikrediyor. Nedir hadîs-i şerîf, Peygamber Efendimiz ne buyurmuş?

Kâle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: Eskalu mâ yûdau fi'l-mizâni husnü'l-huluki.

"İnsanın mîzanına, terazisine konulacak şeylerin en ağırı güzel huydur."

Âhirete gideceğiz; sevaplı işler ortaya dökülecek, mîzana, teraziye konulacak, tartılacak. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadislerinde bize bildirdiğine göre bu terazi o kadar büyükmüş ki melekler bunun heybetinden kenarda titreşip bekleyeceklermiş, kefeleri semavâtı yani semaları ve yeri içine alacak kadar büyük olacakmış. Nasıl bir mîzansa bu mîzan o kadar büyük olacakmış. İşte bu mîzana insanların kıldıkları namazlar, çektikleri tesbihler, tuttukları oruçlar, verdikleri zekâtlar, sadakalar, yaptıkları hayrât u hasenât, hepsi konulacak konulacak, tartılacak; öbür tarafa günahlar konulacak, tartılacak. Böyle bildiriliyor. el-Mîzânu hakkun. "Âhirette mîzan haktır." Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruluyor ki;

Ve'l-veznü yevme izini'l-hakk. "Amellerin tartılması o gün haktır, gerçektir."

Kur'ân-ı Kerîm'in bildirdiği bir hakikat; inkâra mecal yok.

Nasıl terazi?

Dünyada emsâli olmayan bir terazi olduğu için nasıl terazi olduğunu tam anlatamayız; ama ameller böyle tartılacak. Melekleri dehşete düşüren müthiş bir terazi bu. Ameller burada tartılacak. En ağır gelen şey, yani sevabı kefesine konulup da sevabı kefesini aşağı bastırtan en ağır şeylerden birisi [nedir?]

Tabii çeşit çeşit sevaplı güzel [ameller] vardır... Mesela cihat sevaplıdır, zikrullah çok sevaplıdır, biliyoruz. Ama bunların en ağırı... Eskal ism-i tafdil siygasıdır; "en ağırı" [demek.] -Pektek se ile.- Eskalu mâ yûdau fi'l-mizâni. Mizana konulan şeylerin en ağırı nedir?

Husnü'l-huluki. "Ahlâkın güzelliğidir."

Bir insan halim selimse, cömertse, tatlı dilliyse, güleç yüzlüyse, adaletliyse, affediciyse, kerem sahibiyse, güzel huy sahibiyse işte bu güzel huyu en büyük ağırlığı teşkil edecek ve sevabı artacak, sevap [kefesini] bastırtacak.

Bu hadîs-i şerîf hatırınızda kalır inşaallah. el-Hâris b. Esed el-Muhâsibî rivayet etmiş diye hatırınızda kalır. Ebu'd-Derdâ ve Ümmü'd-Derdâ radıyallahu anhümâ'yı anlattık, oradan da hatırınızda kalır. Sonra bir tekkede bulunuyoruz; burası da "güzel ahlâk mektebi" demektir. Tekkeler bir bakıma "mârifetullah mektebi" demektir, yani Allah'ı tanımayı öğreten mektep; bir bakıma da "güzel huyları öğreten mekteb" demektir. O halde bu hadîs-i şerîf kolay da olduğu için, birkaç cümleden ibaret olduğu için hatırınızda kalabilir.

An Ebi'd-Derdâ radıyallahu anhu ani'n-Nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem ennehû kâle: Eskalu mâ yûdau fi'l-mîzâni husnü'l-huluki.

Bunu yazabilirsiniz.

Hâris-i Muhâsibî'nin en meşhur kitabı neydi?

Kitab-ı Riâyeti li-Hukûkillah. li-Hukûkillah'ı unutsanız bile Kitâbu'r-Riâye hatırınızda kalsın.

Semi'tü Ebâ Bekrin Muhammede'bne Abdillâh er-Râziyye yekûlu: Semi'tü Ebâ Umere el-Enmâtiyye yekûlu: Semi'tü'l-Cüneyde yekûlu: Semi'tü'l-Hârise'l-Muhâsibiyye yekûlu... Öteki şahıslara Cüneyd-i Bağdâdî nakletmiş, Hâris-i Muhâsibî demiş ki;

el-Muhâsebetü ve'l-muvâzenetü fî erbaati mevâtin: fîmâ beyne'l-îmâni ve'l-küfri, ve fîmâ beyne's-sıdkı ve'l-kezibi, ve beyne't-tevhîdi ve'ş-şirki, ve beyne'l-ihlâsi ve'r-riyâi.

Hâris-i Muhâsibî'nin sözünü açıklıyoruz, Arapçasını okuduk. Diyor ki;

el-Muhâsebetü ve'l-muvâzenetü fî erbaati mevâtin. "Hesaplama ve tartma dört yerdedir:" Fîmâ beyne'l-îmâni ve'l-küfri. "İman ve küfür arasındadır." Ve fîmâ beyne's-sıdkı ve'l-kezibi. "Doğruyla yalan arasındadır." Ve beyne't-tevhîdi ve'ş-şirki. "Tevhidle şirk arasındadır." Ve beyne'l-ihlâsi ve'r-riyâi. "İhlâs ile riyakârlık arasındadır."

"Asıl insanın hesabını bunlar üzerinde yapması lazım. Asıl insanın mîzanını ağır bastıracak veya hesabını ters çıkarttıracak bu mühim olan dört şeydir." denmiş oluyor.

Hatırımızda kalsın diye bir daha okuyalım:

Îmâni ve'l-küfri. İman sahibi olacağız ki hesap ve ölçmede zarar etmemek için. Fîmâ beyne's-sıdkı ve'l-kezib. Doğru olacağız, yalana hiçbir şekilde sapmayacağız. Doğru sözlü ve imanlı olacağız. Beyne't-tevhîdi ve'ş-şirki. Muvahhid olacağız; Allah'ı bir bilen ve ona göre davranışlarını ayarlayan, şirke düşmeyen, Allah'a şerik koşmayan kimse olacağız. Ve beyne'l-ihlâsi ve'r-riyâi. İhlâs sahibi olacağız, riyakâr olmayacağız.

Kâle: ve kâle'l-Hârisu. Demek ki aynı rivayet zinciriyle yine o kanaldan gelmiş olan diğer haber...

Men ictehede fî bâtınıhî verresehu'llâhu hüsne muâmeleti zâhırihî ve men hassene muâmeletehû fî zâhırihî mea cuhdi bâtınıhî verresehu'llâhu teâlâ el-hidâyete ileyhi li-kavlihî azze ve celle: Ve'llezîne câhedû fînâ lenehdiyennehüm sübülenâ.

Ankebût sûresinin 29. âyetinde geçiyor ki;

Ve'llezîne câhedû fînâ lenehdiyennehüm sübülenâ. "Bizim yolumuzda, uğrumuzda cehd edenleri, cihat edenleri Biz muhakkak ve mukakkak bize götüren yollara hidâyet ederiz, bize gelen yolları onlara buldururuz."

el-Hâris b. Esed el-Muhâsibî bu âyet-i kerîmeye bağlı bir söz söylemiş. Hâris-i Muhâsibî hazretleri demiş ki;

Men ictehede fî bâtınıhî. "Kim içini, bâtınını, kalbini düzeltme konusunda cehd ederse, çalışırsa..." Verresehu'llâhu hüsne muâmeleti zâhırihî. "Allah onun zâhirinin muamelesini güzel yapmayı ona nasip eder."

Çünkü zâhirin temeli bâtındır. İnsan içini düzeltti mi dışındaki muamelesi, gerek halkla gerek Hâlık ile muamelesi güzel olur. Demek asıl bâtınımızı düzeltmeye gayret edeceğiz. Kalbimizi, niyetimizi, ahlâkımızı, düşüncelerimizi, tefekkürümüzü düzeltmeye çalışacağız. Bunu yapan kimsenin Allah dışını, zâhirinin muamelesinin güzel olmasını nasip eder. "Çünkü o onun kaynağı. İçi düzelince dışa doğru güzel şey aksedecek." diye ben kendim izah ediyorum. Ama Hâris-i Muhâsibî söylüyor ki; "İçi için çalıştı mı insan, Allah onun dışını ıslah eder."

Ve men hassene muâmeletehû fî zâhırihî. "Ve zâhirdeki muamelesini güzelleştiren kimseye de..." Mea cuhdi bâtınıhî. "İçini düzeltme gayreti bırakmadan dışını da süsleme gayretinde oldu mu bir insan, dış muamelesini güzelleştirdi mi; halka, insanlara ve Allah'a karşı ibadeti, vazifelerini güzel yaptı mı..." Verresehu'llâhu teâlâ el-hidâyete ileyhi. "Allah o zaman kendisine doğru yolu ona gösterir."

Çünkü o yolları kapattı mı kimse o yolu bulamaz. Allah hidâyet vermezse kimse karanlıklardan, zulümâttan çıkıp da esen bir noktaya varamaz. Oraya varmanın yolu bâtınını düzeltmeye çalışacak. Bâtını düzelince dışı düzelecek. Böylece bâtınını düzeltmeye devamla dış muamelesini de güzel yaptı mı o zaman Allah ona hidâyet kapılarını, yani kendisine giden yolların kapılarını açacak. Bunun delili olarak da [yukarıdaki] âyet-i kerîmeyi okuyor:

Ve'llezîne câhedû fînâ lenehdiyennehüm sübülenâ. "Bizim uğrumuzda cihat edenlere Biz yollarımızı gösteririz, yollarımıza onu sevk eder, hidâyet ederiz; bize gelen yolu buldurturuz."

Demek ki ve'llezîne câhedû fînâ, "Bizim uğrumuzda cihat edenler" demekteki maksat, -bu alimin anlayışına göre- içini ve dışını; yani ahlâkını, kalbini, niyetini düzeltmeye çalışıyor, dışarıda da başkalarına karşı muamelesini düzeltmeye çalışıyor. "Bu çalışma ve gayret içinde olursa hidâyetimizi nasip ederiz." diyor. Halbuki âyet-i kerîmeyi belki bazıları [şöyle] anlamış olabilir: "Bizim uğrumuzda din savaşlarına katılanlara, cihat edenlere Biz yolumuzu gösteririz." diye anlamak da mümkün. "Bizim uğrumuzda cihat edenlere Biz yolumuzu gösteririz." demek; yani "Bosna'da, Hersek'te, Kafkasya'da çarpışanlara Biz yolumuzu gösteririz." mânasına da anlaşılabilir. Ama bu alim öyle anlamıyor; içini düzeltmeye cehd eden, yani "nefsiyle, şeytanla cihat eden" demek istiyor. "Bizim uğrumuzda cihat edenlere Biz yollarımızı gösteririz" [âyetinde] o asıl cihadı "nefisle, şeytanla cihat" anlıyor ki böyle izah etmiş.

Semi'tü Abdallâhi'bni Aliyyini'l-Tûsiyye yekûlu: Semi'tü'l-Huldiyye yekûlu: Semi'tü Ebâ Usmâne'l-Belediyye yekûlu: Beleğanî an Hârisini'l-Muhâsibiyyi ennehû kâle... Hâris-i Muhâsibî'nin şöyle dediği rivayet edilmiş:

el-İlmü yûrisu'l-mehâfete ve'z-zühdü yûrisu'r-râhate ve'l-ma'rifetü tûrisu'l-inâbete.

Buyurmuş ki;

"Din konusunda alim oldu mu, ilim sahibi oldu mu, ilim insanı Allah'tan korkmaya götürür."

İnnemâ yahşa'llâhe min ibâdihi'l-ulemâ âyet-i kerîmesinin mânası gibi oluyor bu.

Allah'tan en çok kim korkar?

Alim korkar. Cahil korkmuyor. Cahil günah işliyor boyuna... Cesur... el-Câhilu cesûrun demişler. Cahil cesaretlidir; günah işler, Allah'ın azabından korkmaz. Tepesine bir inecek sille, mahvolacak, onu hiç düşünmez. Cahil cesurdur.

Kim korkar?

Alim korkar. Allah'ı bilen korkar.

İlim insana korku, mehâfetullah getirir, gönlünde mehâfetullah hâsıl eder.

Ve'z-zühdü yûrisu'r-râhate. "Ve bir insan zahid oldu mu, zühd de insanda rahatlık meydana getirir."

Zühd neydi?

"Dünyaya değer vermemek, rağbet etmemek, âhirete rağbet etmek."

İnsan âhirete rağbet etti de dünyaya değer vermedi mi o zaman rahat olur. Bütün sıkıntılar dünya sevgisinden kaynaklanıyor; mevki, makam, para, pul vesaire, gürültü patırtı ondan kopuyor. Zühd sahibi oldu mu rahat olur. İlim sahibi oldu mu Allah'tan korkan bir insan olur. Çünkü ilim mehâfetullah hâsıl eder. Zühd de insanda rahatlık hâsıl eder.

Ve'l-ma'rifetü tûrisu'l-inâbete. "Eğer Allah bilgisi gönlünde canlanır, nuru hâsıl olur, mârifetullaha ererse bir insan, ârif kul olursa o da insanda inâbe meydana getirir."

Yani Allah'a yönelme meydana gelir. Allah'ı bilen Allah'a sarılır, Allah'a döner, Allah'la meşgul olur, O'na teveccüh eder, gecesi gündüzü O'nunla geçer.

Kısaca tekrar söyleyelim:

İlim korku, mehâfetullah meydana getirir. Zühd rahatlık meydana getirir. Mârifetullah da Allah'a dönüş meydana getirir. Allah'ı bilen Allah'a koşar. Çünkü sever, sayar, koşar.

Kâle: ve kâle'l-Hârisü: Hıyâru hâzihi'l-ümmeti ellezîne lâ teşğalühüm âhiretühüm an dünyâhüm ve lâ dünyâhüm an âhiretihim.

Yine buyurmuş ki;

"Bu ümmetin en hayırlıları onlardır ki âhiretleri onları dünyalarından alıkoymuyor, dünyaları da onları âhiretlerinden alıkoymuyor."

Bu büyük bir mutasavvıf olduğu halde hadîs-i şerîfteki gibi söylüyor. Bu hususta dört-beş hadîs-i şerîf vardır. Hem dünyayı hem âhireti dengeli bir şekilde götürüyor. Yani dünya vazifelerini de ihmal etmiyor, dünyaya dalıp âhiret ibadetlerini de ihmal etmiyor. Âhiret ibadetlerine dalıp dünya vazifelerini de unutmuyor.

[Yukarıda] terceme-i hâli geçen [hicrî] 32 senesinde vefat etmiş olan Ebu'd-Derdâ radıyallahu anh Selmânu'l-Fârisî ile âhiret kardeşiydi. Peygamber Efendimiz sahabe-i kirâmı birbirleriyle kardeş etmişti. Bu ikisi de birbirleriyle kardeş olmuşlardı. Selmânu'l-Fârisî bir keresinde Ebu'd-Derdâ hazretlerinin kulübesine onu ziyarete gitti. Anlaşılan biraz uzakça bir yerde; yürümüş, ziyaretine gitmiş. Kapıyı çalmış. Karşısına Ümmü'd-Derdâ radıyallahu anhâ çıkmış. Ümmü'd-Derdâ kim?

Ebu'd-Derdâ hazretlerinin hanımı. Huceymetü'bnü Huyey el-Avsâbiyye. Kapıya o çıkmış.

"Nerede benim kardeşim Ebu'd-Derdâ?" demiş.

Yani kocasını, nerede olduğunu soruyor. Demiş ki;

"Evde yok."

Ama bakmış ki Ümmü'd-Derdâ'nın üstü başı perişan, ev perişan, çok bakımsız.

"Bu ne hal?" demiş.

"Senin kardeşin dünyayı terk etti." demiş.

Yani Ebu'd-Derdâ dünyaya aldırmıyor. Zaten hanımının da ne zaman yanına girseler hep namazda görüyorlardı. Bey de öyle, hanım da öyle.

Allah şefaatlerine erdirsin.

Beklemiş. Ebu'd-Derdâ gelmiş. Sarılmış, "Hoşgeldin!" demiş, memnuniyetini izhar etmiş, sevinmiş. Selmânu'l-Fârisî hazretlerine yemek çıkarmış.

"Buyur, ye."

"Sen de otur, beraber yiyelim." demiş.

"Yok, ben yemeyeceğim."

"Niye?"

"Oruçluyum."

"Otur." demiş. Oturtmuş.

"Oruçluyum?"

"Olsun, benimle beraber ye..."

Yemeği yedirmiş. Tabii Ramazan orucu değil, Ramazan orucu olsaydı Selman da tutacaktı. Ramazan değil, nafile oruç, yani sevap kazanmak için tutulan bir oruç.

Sonra akşam orada misafir kalmış. Ev herhalde uzaktaydı, Peygamber Efendimiz'in mescidine gelemediler. Akşam orada misafir kalmış. Ebu'd-Derdâ radıyallahu anh yatağı hazırlamış;

"Yat." demiş.

"Sen ne yapacaksın?"

"Benim biraz meşguliyetim var."

Ya namaz kılacak, tesbih çekecek...

"Yok, sen yatmazsan ben de yatmam. Yat." demiş.

"Peki" demiş, yatmış.

Yine söz dinliyor, birbirlerini kırmıyorlar. Yatmış. Biraz sonra Selmânu'l-Fârisî uyudu sandığı bir zamanda yavaşça yatağından kalkmak istemiş. Uyumadı, kalkacak, ibadet edecek. Selman'ın hatırı kırılmasın diye yattı ama Selman radıyallahu anh de uyumamış daha. O kalkarken bileğinden tutmuş; "Yat aşağı." Onu yine yatırmış. Bu böyle birkaç defa olmuş. Neticede bakmış, kurtuluş yok; yatmış, uyumuş. Ama teheccüd vaktinde Selmânu'l-Fârisî hazretleri kaldırmış onu; "Hadi kalk şimdi." diye... Beraber kalkmışlar, abdest almışlar, teheccüd namazını kılmışlar. Ondan sonra sabah namazına Mescid-Saadet'e gelmişler.

Fakat Ebu'd-Derdâ hazretleri rahatsız olmuş; orucunu bozdurdular, gece ibadetini yaptırmadılar, evvelki günler kıldığı kadar namaz kılamadı, tesbih çekemedi... İçinde bir eziklik var demek ki... Peygamber Efendimiz'in yanına varıp şikâyet etmiş, demiş ki;

"Yâ Resûlallah, Selman bana orucumu bozdurdu, ibadetlerimi tam yaptırtmadı."

Selmânu'l-Fârisî de gelmiş;

"Yâ Resûlallah, evine gittim; evi perişan, hanımı perişan, evde yiyecek yok, içecek yok, eşya yok, üst yok, baş yok. Çok perişan gördüm. Baktım, gündüz oruç tutuyor, gece uyku uyumuyor. Onun için böyle yaptım." deyince Peygamber Efendimiz kimi haklı görüyor?

Selmânu'l-Fârisî hazretlerini haklı görüyor. Buyuruyor ki;

"Selman haklı. Çünkü senin üzerinde ailenin yani hanımının, çoluk çocuğunun hakkı var. Senin üzerinde vücudunun hakkı var."

Vücudun hakkı nedir?

İstirahattir. Uyuyacak, yiyecek. Zamanı gelince istirahat ettirmek lazım.

"Senin üzerinde Rabbinin de hukuku vardır."

Fe-a'tı külle zî hakkın hakkahû. "Her hak sahibine hakkını dengeli olarak ver, ihmal etme."

Ne hanımını evini ihmal edecek, ne işini dünyasını ihmal edecek, ne vücudunun istirahatini ihmal edecek, ne de ibadetini ihmal edecek. Nasıl yapacak?

Hepsini zamanında yapacak. Hepsini sünnet olan ölçüler içerisinde yapacak. Nitekim Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinden biliyoruz ki Efendimiz de oruçlu olan bir kimseye böyle bir ziyafette; "Bak, kardeşin senin için ziyafet yapmış, tekellüf yapmış, zahmet etmiş, bir şeyler hazırlamış; ye, şimdi iftar et, sonra orucu tutarsın." buyurmuş.

Geçen akşam bir yerde babamla beraberdik. Abdülaziz Hocaefendi'den duymuş, ya da Ömer Nasuhi Hocaefendi'nin yanına gelmiş, söylemişler. "Evlâdım, sevap iki misli olur." demiş. Bir, o arkadaşının hatırını kolladığı için sevap kazanıyor, bir de oruç tutmaya niyetlenmiş olduğu için oradan sevap kazanıyor. Ödeyecek, sonra bir de oradan sevap kazanıyor. Yani hadîs-i şerîfe uygun davranış o.

Uyku konusunda da öyle... Peygamber Efendimiz gecenin evvel vaktinde yatardı ama teheccüde kalkardı. Selmânu'l-Fârisî radıyallahu anh daha bilgili.

Ayvansaray tarafında, Eyüp'ten Ayvansaray'a giderken Ebu'd-Derdâ radıyallahu anh'ın kabri vardır, öyle yazıyor. Ben gittim, ziyaret ettim. Mescit yapılmış; ama harabe... Ama kitaplara baktım; Ebu'd-Derdâ radıyallahu anh'ın Arap diyarlarında vefat ettiği söyleniyor. Anlaşılıyor ki aynı isimde birkaç tane şahıs olabiliyor mâlum... Bu zamanda mesela kaç tane Mehmet Aydın var, kaç tane Lütfi Doğan var.... Böyle birkaç tane şahıs olabiliyor. O bakımdan, buradaki herhalde bir başka zât olmalı, bir başka Ebu'd-Derdâ olmalı. Asıl, şu terceme-i hâlini, "32 senesinde vefat etti." diye okuduğumuz Ebu'd-Derdâ herhalde Arap diyarında. Buradaki bir başka Ebu'd-Derdâ olmalı.

Evet, bu [konuyu] neden [açtık?]

Bu ümmetin en hayırlıları, âhiretleri kendilerini dünyalarından alıkoymayan, dünyaları da kendilerini âhiretten alıkoymayan kimselerdir. Hem dünyalığa gerektiği şekilde, ölçüsü kadar kıymet verip çalışıyorlar, hem de âhirete gerektiği gibi ölçülü bir şekilde çalışıyorlar.

Bir insanın çalışmayıp başkasına yük olmasından veya çoluk çocuğunu muhtaç duruma düşürmesinden çalışması, kazanması, çoluk çocuğuna yedirmesi, başkasına da hayır hasenât yapması daha sevaplıdır. O bakımdan bu dünyalık çalışmayı yapacak. Yani helal bir kazanç çalışması yapacak. Sünnet-i seniyyeye uygun olan [bu.] "Ben hep ibadet edeceğim." diye dağ başına çekilip de hiç böyle dünyalık çalışmama tarzı makbul değil. Tamamen dünyaya dalıp da Cumasını, namazını, ibadetini, hayrını, hasenâtını, haccını vesairesini terk etmek de yanlış. Dengeli olacak, ölçülü olacak, ne kadar değer vermek gerekirse o kadar değer verecek.

Bazı büyüklerimiz de diyorlar ki;

"Dünyana orada ne kadar kalacaksan o kadar çalış, âhirete de âhirette ne kadar kalacaksan o kadar çalış."

O zaman iş değişir. Âhirette ebedî kalacağımız için oraya çok çalışmak lazım. Dünyada kısa bir müddet kalıp gideceğimiz için pek aldırmamak lazım. Ama hadîs-i şerîflerden çıkan doğru, sahih mâna; dengeli hareket etmektir, dengesizlik yapmamaktır.

Kâle: ve kâle'l-Hârisü. Aynı rivayet zinciriyle yine şöyle dediği rivayet edilmiş:

Ellezî yeb'asü'l-abde ale't-tevbeti terkü'l-ısrâri ve'llezî yeb'asühû alâ terki'l-ısrâri mülâzemetü'l-havfi.

Kul tevbe ediyor. Nasıl tevbe ediyor?

Tevbe, "dönüş" demek. Günahtan dönüyor, Cenâb-ı Hakk'ın yoluna dönüş yapıyor. Bunun sebebi nedir?

Kulu tevbeye sevk eden ısrarı terk etmesidir. Günahı tekrar tekrar işlemeyi terk etmesidir. İnsan bir kere bir günahı işleyebilir; ama onu alışkanlık hâline getirmeyecek, yapmışsa tevbe edecek, bir daha düşmemeye [dikkat edecek,] ısrar etmeyecek. Israr etti mi küçük günahlar bile büyür.

"Canım sigara sadece mekruhmuş, işte içiyorum."

Onu içe içe günahı büyür.

Lâ sağîrate mea'l-ısrâr. "Israr olduğu zaman küçük günah kalmaz, küçük günah büyür."

Çünkü ısrar ediyor, inat ediyor, tekrar ediyor, devam ettiriyor. O zaman büyür.

Ve lâ kebîrete mea'l-istiğfar. "Tevbe edince de günahlar affedilir." diye bildiriliyor.

Demek ki kulun tevbe etmesinin asıl sebebi ısrarı terk etmesidir. O halde bizler günahta ısrar etmeyeceğiz. Yaptığımız bir hata küçük de olsa tekrar tekrar yapmayacağız. Bir defa yapmışsak hemen bırakacağız. Israrı bırakınca Allah tevbeyi nasip ediyor. Israr ederken tevbe olmaz. "Israrı bırakınca tevbe nasip oluyor." diyor bu zât, tecrübesine dayanarak...

Israrı bırakmaya da ne sebep oluyormuş?

Ve'llezî yeb'asühû alâ terki'l-ısrâri mülâzemetü'l-havfi. "Havfa sarılmak, yani Allah korkusuna dalmak; onu düşünmek, onu kendisine meşgale etmek."

Allah'tan korkmayı düşünmek ısrarı terk ettirir. Israrı terk edince de tevbe nasip olur.

Demek ki içinde havfullah, Allah korkusu olacak.

O halde ne yapmak lazım?

Allah'ın korkulacak şeylerini hatırlamak lazım. Mesela cehennem hakkındaki kitapları okumak lazım. Mahşer gününün dehşeti hakkında bahisleri okumak lazım. Çoluk çocuğa anlatmak lazım. Kabrin ahvâlini anlatmak lazım. Kabirde azaplar neden oluyor, anlatmak lazım. Bunları söylemek lazım ki havfullah, korku meydana gelsin. Korku ısrarı terk ettirsin. Israrı bırakınca da tevbe nasip olsun.

Kâle ve kâle'l-Hârisü. Yine aynı rivayet zincirinde buyurmuş ki;

Lâ yenbeğî en yatlube'l-abdu el-veraa bi-tad'yîi'l-vâcibi.

"Kulun vâcibi zâyi ederek vera' elde etmeye çalışması olmaz, gerekmez. Böyle şey olmaz."

Vera', "takvâ" demek ama "kuvvetli takvâ duygusu" demek, "şüphelilere bile yanaşmamak" demek.

Bu vera' duygusu vâcipleri, gereklileri yapmadığı zaman hâsıl olmaz. Vâcipleri tamamen yapacak, üzerine mâ vecebe aleyhi vazife olan şeyleri, farzları vesaireleri güzelce yapacak, ondan sonra vera' hâsıl olur. O vâcibâtı yapmadan, gerekli olan emirleri vesaireleri tutmadan vera' sahibi olması mümkün değildir; boşuna bir aramadır o.

Kâle ve kâle'l-Hârisü: Ekseru şuğli'l-hakîmi fîmâ yûcibuhû aleyhi'l-vaktü ve'llezî hüve evlâ bihî fîhi.

Hâris hazretleri yine aynı rivayet zinciriyle buyurmuş ki;

Ekseru şuğli'l-hakîmi. "Hikmet sahibi kulun meşguliyeti ekseriyetle şudur:"

Hakîm ne demek?

"Muhakemesi kuvvetli, yaptığı işi sağlam yapan ve yerli yerince yapan, hükmü isabetli olan kimse" demek. Böylelerine Araplar "hakîm" derler. Avrupa'da düşündüğü için "filozof" derler. "Lokman hakîm" diyoruz. "Hakîmâne bir söz" diyoruz. "Hakîmâne bir şiir" diyoruz.

Hakîmin ekseriyetle meşguliyeti nedir?

Fîmâ yûcibuhû aleyhi'l-vaktü. "Hakîm olan, hikmet sahibi olan insan vaktin gerektirdiği şeyle meşgul olur."

Tabii hikmet sahibi olmak, isabetli düşünebilmek ve hakîmâne düşünebilmek, yerli yerince düşünebilmek çok kıymetli bir vasıftır.

Ve men yu'te'l-hikmete fekad ûtiye hayran kesîrâ. "Kime bu vasıf verilmişse çok büyük hayırlar verilmiş demektir."

Herkes dengeli düşünemiyor. Herkes kaşık yontuyor ama sapını ortaya getiremiyor.

Nasreddin Hoca ne söylemiş?

"Soğanla yoğurt yemeyi ben buldum; ama doğrusu ben de beğenmedim." demiş.

Yani insan bir şeyler yapıyor ama güzel olmuyor. Yoğurda şeker koyarsanız güzel olur; ama soğanla yoğurt güzel olmuyor. Demek ki her yapılan iş güzel olmuyor; yerli yerince uygun düşmesi lazım. Her sanatkârın eseri beğenilmiyor, bazısınınki beğeniliyor. Her hattatın yazısı beğenilmiyor, bazısınınki beğeniliyor.

Hakîm olan insan, tabii bu sıfata sahip bir insan iyi bir vasfa sahip demektir. Peygamber Efendimiz'e de Allahu Teâlâ hazretleri hem Kur'ân-ı Kerîm'i vermiştir hem de hikmet vermiştir. O da hadîs-i şerîf olarak tezahür ediyor. Efendimiz'in sözleri hikmet sıfatından doğup çıkıyor, o kaynaktan kaynaklanıyor.

Hakîm olan insanın ekseriyetle meşguliyeti zamanının icap ettirdiği şeydir. Her zamanın kendine göre yapılması gereken işi vardır. Geceleyin kalkıyorsun, mutfağa yemek yemeye gidiyorsun. Şimdi yemek yeme zamanı değil. Şimdi teheccüd kılma zamanı. Zaman kıymetli; kaçırma. Namaza iki dakika kalmış; açıyorsun masayı, kitabı vesaireyi... Ya şimdi abdest al; camiye gitme zamanı. Veyahut sabah namazından sonra insan camide oturup da zikirle meşgul oldu mu bir hac ve umre sevabı alıyor; onu yap. Zamanın bak, kıymeti var. İkindiyle akşam arasında istiğfarla, tevbeyle meşgul oldu mu; gün kapanıyor, güneş batıyor, o zaman o kıymetli. Hakîm insan ekseriyetle zamanın icap ettirdiği işi ve ibadeti yapar.

Hikmetsiz insan da bu fırsatları kaçırır, yani yerli yerinde yapmaz. Uyunacak yerde uyanık gezer, uyanık olacak zamanda yatar uyur. Gece saat 1'lere, 2'lere kadar sokakta, köşe başında durur, ondan sonra yatağa yatar; ne teheccüd kılabilir, ne sabah namazına kalkabilir. Yersiz iş yapıyor. O hakîm değil.

"Hakîm insan vaktin gerektiği şeyi yapandır." diyor.

Ve'llezî hüve evlâ bihî fîhi. "Hatta vaktin gerektirdiği değil de, vaktin gerektirdiği birkaç tane şey olsa onun evlâ olanını, en uygun olanını yapandır."

"Şu da yapılabilir, şu da yapılabilir, şu da yapılabilir; ama şunu yapmak evlâ..." Evlâsını seçebilen, yani daha uygun olanını seçebilen hakîm kimsedir.

O halde, bu sözden bizim çıkaracağımız ders şu oluyor:

Zamanımızın, içinde yaşadığımız dakikaların, saatin, günün o diliminin hangi iş yapmak için ayrılmış olduğunu dînen bilip ona göre [iş yapmalıyız.] Uyku zamanında uyumalıyız. Televizyonla, maç seyretmekle vakit öldürmemeli. İbadet zamanında kalkmalıyız. Çalışma zamanında çalışmalıyız. İstirahat zamanında istirahat etmeliyiz.

Bakın, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem öğleden evvel bir miktar uyurdu. İnne'n-Nebiyye kad nâme. "Öğlenden önce muhakkak uyurdu."

Neden uyurdu?

Öğleyin tam güneş doğmuştur, günün ortası olmuştur, zaten teheccüd vaktinde kalktı, sabah namazını kıldı, işine gitti, çalışmasını yaptı, birçok işleri başardı; günün ortasında yoruldu, uyudu. Bu uyku çok faydalıdır, vücuda da faydalıdır, zihne de faydalıdır, tam da yerli yerincedir. İnsan o vakitte uyuyabilirse uyumalı, istirahat edebilmeli. İstirahat ederse öğleden sonrası da dinç, tam enerjili çalışmayla geçebilir. İstirahat etmezse öğleden sonra kafası çalışmamaya başlar, gözleri kapanmaya başlar, uyuklamaya başlar, verimsiz bir duruma düşer.

Demek ki uykunun, uyumanın, uyanmanın, çalışmanın, ibadetin, her şeyin zamanını iyi bilmek lazım. "Hakîm insan bunu yapar." diyor.

Kâle: ve kâle'l-Hârisü: Sıfâtü'l-ubûdiyyeti ellâ terâ li-nefsike milken ve ta'leme enneke lâ temlikü li-nefsike darran ve lâ nef'â.

"Ubûdiyetin, kulluğun alâmeti, asıl vasfı, hâkim sıfatı şudur:"

Ellâ terâ li-nefsike milken. "Kendinde bir sahiplik, sahip olduğun bir şey görmemendir." Ve ta'leme enneke lâ temlikü li-nefsike darran ve lâ nef'â. "Ve sen kendi nefsine ne fayda ne zarar getirebilirsin; ne malın var, ne de bir şey yapabilme iktidarın var."

Asıl kulluk budur işte, bunu bilmektir. Asıl ubûdiyet vasfı kuldaki bu şuurdur. "Biliyor ki her şey Allah'tandır. Kendisinin zararı, faydası yok. Her şey Allah'ın lütfuna kalmıştır. O'na iltica eder, O'na tevekkül eder, O'ndan ister, O'na dayanır." demek oluyor.

Evet, gelelim sorulara...

59. sayfanın 10. paragrafında bırakmış oluyoruz.

Allah hepinizden razı olsun.

Fâtiha-i Şerîfe meâl besmele.

Sayfa Başı