M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Seriyy es-Sakatî-4

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü li'l-lâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Hamden kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn, senedinâ ve mededinâ ve üsvetine'l-haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l-cezâ. Emmâ ba'd.

Aziz ve Muhterem Kardeşlerim!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sevgisi, şefaati, iltifatı, teveccühü üzerinize olsun. Verese-i nebî, ulemâ-i muhakkıkîn, sâdât-ı turuk-u aliyyemizin himmet ve teveccühlerine Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi nâil eylesin!

Evliyâullahın hayatlarını anlatan Ebû Abdirrahman es-Sülemî'nin Tabakâtu's-sûfiyye isimli eserini okumaya devam edeceğiz. 51. sayfadayız, 10. paragraftan devam edeceğiz.

Bu kitabın okunmasına, bu mübârek meşâyihin sözlerinin ve hayatlarının öğrenilmesine, anlatılmasına geçmeden önce başta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in rûh-ı pâki olmak üzere, cümle enbiyâ ve mürselînin Ebû Bekir es-Sıddîk ve Aliyyü'l-Murtazâ'dan Hocamız Mehmed Zâhid-i Bursevî'ye kadar turuk-u aliyyemizden güzarân eylemiş olan büyüklerimizin, sahabe-i kirâmın, tâbiînin, etbâu tâbiînin, müçtehidlerin, şehitlerin, gâzilerin, mücâhitlerin, ulemânın, fuzelânın, kümmelînin, sâlihînin ruhlarına hediye olsun diye, eseri yazan Ebû Abdirrahman es-Sülemî hazretlerinin ve eserdeki haberlerin râvîlerinin ruhlarına hediye olsun diye, uzaktan yakından buraya teşrif etmiş olan siz kardeşlerimizin âhirete göçmüş olan bütün sevdiklerinin ve yakınlarının ruhları şâd olsun, makamları âlâ olsun, kabirleri nur dolsun, cennet bahçesi olsun diye ve bu binanın bânîsi Mustafa Selami Efendi hazretlerinin ve hulefâsının ruhlarına hediye olsun diye, beldemizin medâr-ı iftihârı Yûşâ aleyhisselâm'ın, sahâbe-i kirâmın, hâsseten bu beldeye ismini vermiş olan Ebû Eyyûb el-Ensârî Hâlid b. Zeyd hazretlerinin ve sair meşâyih-i kirâmın ruhlarına hediye olsun diye, biz de Rabbimiz'in rızasına uygun yaşayalım, ömrümüzü doğru yolda geçirelim, Rabbimiz'in huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak yüzü ak, alnı açık varalım, cennetiyle cemâliyle müşerref olalım diye bir Fâtihâ on bir İhlâs-ı Şerîf okuyup ruhlarına hediye edelim, öyle başlayalım, buyurun.

Semi'tü Ebe'l-Abbâsi'l-Bağdâdiyye, yekûl; semi'tü Câ'fereni'l-Huldiyye yekûl, semi'tü'l-Cüneyde yekûl; kâle's-Seriyyu; Allâhumme mâ azzebtenî bi-şey'in felâ tüazzibnî bi-zülli'l-hicâb.

Hayatını ve sözlerini okumakta olduğumuz terceme-i hâl sahibi Serî es-Sakatî hazretleri. Seriyyü kelimesini yanlış olarak Sırrî diye okuyanlar oluyor ama öyle değil. Seyyidü't-tâife diye tanınmış Cüneyd-i Bağdâdî Efendimiz'in de hem dayısı hem şeyhi. Hocası Cüneyd-i Bağdâdî'den rivâyeten onun şöyle söylediği rivayet edilmiş:

Allâhümme mâ azzebtenî bi-şey'in ve lâ tuazzibnî bi-zülli'l-hicâb. "Yâ Rabbi! Beni illâ bir şeyle azaplandıracaksan,"

Cezalı olabilirim, suçlu olabilirim, günahkârım, yüzüm kara, elim boş, hangi kul Allahu Teâlâ hazretlerinin makamına lâyık kulluk yapabilir? Muhakkak ki; sübhâneke mâ abednâke hakka ibâdetik. "Yâ Rabbi! Sana hakkıyla ibadet edemedik!" diye aczini itiraf etmek durumunda. Eğer beni illâ bir şeyle azaplandıracaksan, ne yaparsan yap ama; Felâ tüazzibnî bi-zülli'l-hicâb "Beni senden perdelenme zilletine düşürerek cezalandırma."

Bir insan nasıl cezalandırılabilir, düşünelim. Zincirlere vurulur, sopa vurulur, kamçıyla dövülebilir, eli kesilir, kulağı kesilir, işkence yapılabilir. Gerçi İslâm'da işkence yasaktır; öyle kol, bacak, burun, kulak kesmek, göz çıkarmak İslâm'da yoktur. Bir kimse ölümü hak ettiyse öldürülür ama o gayr-i insânî işkence türleri İslâm'da yoktur. Çeşitli şekillerde hapsedilir ve azaplandırılabilir. Allahu Teâlâ hazretleri de bir kulu günahından dolayı azâba giriftâr edebilir, sıkıntılara uğratabilir. Seriyy-i Sakatî hazretleri şöyle dua ediyor:

"Hak etmişsem bir cezaya çarpılacaksam, bir azaba uğramam gerekiyorsa, hepsine razıyım. Yalnız beni senden perdelenme zilletine düşürüp öyle azaplandırma." Allah'tan gâfil, Allah'ı göremez, Allah'ı bilemez duruma düşürme. Buna "zillet" diyor.

Zillet; aşağılık, horluk. Demek ki onun gözünde de, hakikat gözünde de horlukların en kötüsü; Allah'ı bilmemek, Allah'ı tanımamak, mârifetullahtan mahrum, yoksun, bî-haber olmak. Yunus Emre'nin bir şiiri var:

Eğer beni yandıralar,

Külüm göğe savuralar,

Toprağım anda çağıra,

Bana seni gerek seni.

Yaksalar, öldürseler, parça parça etseler, dilim dilim kesseler yine Allah'a celle celâlüh bağlılıktan, O'nu sevmekten, O'na kulluktan ayrı kalmaya tahammülleri yok, rızaları yok. Her şey olabilir; dervişâne bir sabır ile tahammül eder, her şeye "eyvallah" diyebilir.

Hoştur bana senden gelen,

Ya gonca gül yahut diken,

Ya hil'ât u yahut kefen.

Kahrın da hoş, lütfun da hoş.

Beni, seni görememek, bilememek, senin tecellîlerini müşâhede edememek zilletine, horluğuna düşürme. Allah sevmediği kimseyi, kâfir kulunu, gafil kulunu perdeler, ârif kuluna tecellîleriyle tecellî eder onlara nice nice müşâhedeler ihsân eder, ikram eder.

Şemmetün min mârifetillâh hayrun mine'd-dünyâ ve mâ fîhâ. "Mârifetullahtan bir zerrecik, bir koklamcık, azıcık koklanacak şey bile dünyadan ve dünyanın içindeki her şeyden daha kıymetlidir."

Aslında da öyle, bunların nazarında da öyle. Tabii bu dua bizim için ibrettir. Biz kendi halimizi düşünelim ve ağlayalım. İzzeti kimisi malda, kimisi mevkide, makamda arıyor ama bu mübarekler izzetin, itibarın, şerefin, mevkiin, makamın Allah'ı bilmekte, mârifetullahta olduğunu biliyorlar. Öteki şeyler olmasa; derviş olsalar, yoksul olsalar, kırk yamalı aba giyseler, kırk gün aç kalsalar aldırmıyorlar ama mârifetullahtan mahrum kalmaya rızaları yok. Ondan tir tir titriyorlar, o tecellîler kapanır; gözlerine, mâneviyâtlarına perde iner de göremez olurlarsa diye; "Yâ Rabbi! Aman bizi böyle bir azap ile azaplandırma, böyle bir zillete bizi düşürme!" diye dua ediyorlar. Biz de ağlayalım o zaman. Biz ne biçim müslümanlarız ki bu zillete razı olmuşuz. Bu zilletten kurtulmak için bir gayret bile göstermiyoruz. Müşâhede etmemek ve buna razı olmak; hal ve âdet, devamlı durum olmuş. Müşâhede zevkine, mârifetullah, muhabbetullah mertebesine bir şevk, bir çalışma, bir gayret yok. Yine bir başka rivayet:

Semi'tü Ahmede'bne Muhammedi'bni Zekeriyyâ yekûlü; semi'tü Aliyye'bne Abdillâhi yekûl; semi'tü Ebe'l-Haseni's-sîrevâniyye yekûl; semi'tü'l-Cüneyde yekûl;

Cüneyd'e kadar rivayeti sayıyor; bu isimler var, onlarla ilgili malumat mevcut. Rivayet bize yine Cüneyd-i Bağdâdî'den geliyor. Hocası, şeyhi, Serî es-Sakatî hazretleri şöyle buyurmuş:

Yekûl; süile's-Seriyyü ani'l-akl. "Serî es-Sakatî hazretlerine, akıl nedir diye soruldu."

Tabi makbul bir şey, Allah'ın sevdiği bir şey. Allah'ın kullarına büyük bir ikramı… "Nedir bu akıl?" diye sormuşlar.

Fe-kâle mâ kâmet bihi'l-huccetü alâ me'mûrin ve menhiyyin. "Akıl o şeydir ki; emredilen, yasaklanan şeye delil onunla tamam olur."

Allah neyi emretmiş, neyi yasaklamış? Bu husustaki delil nedir? Onu anlama âleti ve mükellefiyet insana işte o zaman geliyor, onun için hüccet oluyor.

Divânerâ kalem nîst. "Deliye sorumluluk yok." demişler. Ona emredilmiş, yasak edilmiş, haram helal gibi bir mükellefiyet yok; hepsi akıllı için. Emredilenin yasaklananın, ahkâmın kendisiyle kâim olduğu varlık; akıl. "Allah'ın insanı onunla sorumlu tuttuğu, o sebeple sorumlu tuttuğu şeydir." diye tarif etmiş. Demek ki aklın asıl vazifesi; Allah neyi emretmiş onu bulmak, neyi yasaklamış onu bilmek, emrini tutmak, yasaktan kaçınmak. İnsan, aklı olduğu halde emirleri tutmaz, yasaklardan kaçmazsa o zaman âhirette belasını bulur, cezasını çeker. Eğer aklı varsa Allah neyi emretmiş onu arasın, Allah neyi yasaklamış, neden men etmiş onu yapmamaya dikkat ve ihtimam göstersin.

Semi'tü Ahmede'bne Aliyyi'bni Ca'ferin, yekûlü; semi'tü Ca'fereni'l- Huldiyye yekûlü; semi'tü'l-Cüneyde yekûlü; semi'tü's-Seriyye yekûl; erbau hısâlin terfau'l-abd; el-ilmü ve'l-edebü ve'l-emânetü ve'l-iffetü.

Yine Cüneyd-i Bağdâdî'den gelen bir rivayet zinciri var; hocası Serî es-Sakatî hazretlerinin şöyle buyurduğunu rivayet etmiş: erbau hısâlin terfau'l-abd "Dört vasıf, dört sıfat vardır; bunlara sahip olan insanı yükseltir."

Kulu yükselten dört tane sıfat vardır. Yükselme, mânevî bakımdan, Allah nazarında derecesinin yükselmesi, sevabının çok olmasıdır.

Allah indinde böyle yüksek derecede olmaya sebep olan mânevî hasletlerden birisi, el ilm, ilimdir.

Bir insan ilim sahibi oldu mu yükselir.

Yerfei'l-lâhu'l-lezîne âmenû minküm ve'l-lezîne ûtu'l-ilme derecât. "Allah, iman etmiş ve kendisine ilim verilmiş kimselerin derecelerini yükseltir."

İlim sahibi oldu mu Allah indinde mertebesi yüksek olur. İlim nedir? İlim Allah'ın Peygamber Efendimiz ile bize gönderdiği bilgileri bilmektir. Çünkü bilelim diye bize göndermiştir. Asıl ilim odur.

Allah ne göndermiş? Şeriatin ahkâmı nedir? Allah tarafından, neleri yapmamız isteniyor? Neleri yapmamamız gerekiyor? Bunları bilmek lazım, işin aslı kaynağı bu. "Ben Müslümanım." diyen, kelime-i şehâdet getiren, imana gelen veya gafletten uyanıp "Tamam şu andan sonra iyi müslüman olacağım." diyen bir insanın yapacağı şey; Allah'ın emirlerini, yasaklarını, dinin ahkâmını öğrenmektir, ilimdir.

İlim, ilim bilmektir diyor Yunus Emre.

İlim sahibi olanı Allah yükseltir. Tabi ilmin şartı var. İnsan, ilmi hayatında uygulamak, Allah'ın emirlerini yasaklarını tatbik etmek için öğrenecek. Maksat, öğrenip öğrenip de sadece bilgi dağarcığını zenginleştirmek değil. İlim amelle, amel de ihlâsla beraber olacak. İnsan bilecek, bildiğini uygulayacak, uygularken de hâlis, muhlis, temiz kalpli, iyi niyetli olacak. Bunlar olmadığı zaman; ilim, amel olmadığı zaman faydası yok. Amel de ihlâs olmadığı zaman fayda vermiyor. Faydalı olması için amelin de ihlâsla yapılması lazım, riyâkarca yapılmaması lazım, ilim bu.

İlim insanı yükseltir. O halde hepimiz ilim öğrenmeye çalışmalıyız. Mesleğimiz ne olursa olsun -kuyumcu, halıcı, doktor, mühendis, memur, âmir, işçi, tüccar- asıl işimiz ilim öğrenmek; Allah'ın bize gönderdiği emirleri, yasakları, Peygamber Efendimiz'in bildirdiklerini bilmek, bildiğimizi ihlâsla uygulamak niyeti ile bu yola girmek, öğrendiklerimizi de uygulamak. Şimdi yaptığımız da o, bir şeyler okuyoruz, bir şeyler dinliyoruz, öğreniyoruz. Bunların kaynağı büyük din alimlerinden, tecrübeli evliyâullahtan meşâyih-i kirâmdan geldiği için her cümlesinden istifâde ediyoruz. İlim insanı yükseltir, alim olursa bir insan yükselir.

Ve'l edebü, Edep.

Edep de insanı yükseltir. Edep, bir şeyin kusursuz yapılma kaidesidir, usulüdür. Her şeyin tam, kusursuz yapılması için şartlar vardır. Bir ilacın prospektüsü, bir cihazın kullanma talimatı olduğu gibi; yapılan bir işin de sonuç vermesi, tam, makbûl ve güzel olması için şartları vardır, buna "o işin âdâbı" denir. Her şeyin âdâbı vardır. Âdâbın çeşitli ilimlerde çeşitli mânaları da vardır. Mesela fıkıh kitaplarında âdâb; sünnetten sonra gelen incelikler demektir. Farzlar, vâcibler, sünnet, ondan sonra âdâb. Orada biraz daha değişiyor ama esas itibariyle bir şeyin tam yapılması için gerekli şartları, yapılması gereken işin dört başı mâmur olması için gereken işleri ifade ediyor. Mesela kulluk âdâbı; Allah'a kulluğu nasıl yapacağız? Ticaret âdâbı, evlilik âdâbı, hocalık âdâbı, talebelik âdâbı, şeyhlik âdâbı, dervişlik âdâbı. İnsan bunları öğrenecek ki o işi tam, kusursuz yapmış olsun. Edep de insanı yüseltir. Edepli olan insan yükselir, edepsiz olan insan derhal düşer ve mahrum kalır.

Bî-edeb mahrûm geşt ez lütf-ı Rab

Galiba Mevlânâ Hazretleri'nin bir beytidir bu.

"Edepsiz kimse, derhal Rabbin lütfundan mahrum kalır."

Bir insan edepsiz oldu mu lutf-ı ilâhî hemen kesilir. İnsanın mahrumiyetleri edepsizlikten dolayı olur. Onun için edebe riayet etmeye çok dikkat etmek lazım. İnsan yaptığı her işin edebinin ne olduğunu araştırması lazım. Ticaretin âdâbı nedir? Bir hadîs-i şerîfte çok güzel sıralamış, Râmuzu'l-ehâdîs'te var, bir kartona bastırdık. "Yalan söylemeyecek, satarken övmeyecek, satın alırken kötülemeyecek, kendisinin borcu olduğu zaman çabuk verecek, alacağı olduğu zaman tehir edecek…" Ticaretin âdâbını öğrenmesi lazım. Edep de insanı yükseltir. Üçüncüsü;

el-Emânetü. Emanettir. Emanet; emîn, güvenilir oluş demek. Güvenilir olmak. Emîn olmak da insanı yüceltir. Kale gibi sağlam adamdır, tam anlamıyla güvenebilirsin, ağzından sır çıkmaz, verdiğin emanete hıyanet etmez, seni arkadan hançerlemez, ayağının altına karpuz kabuğu koymaz, aldığı işi güzel yapar. Emanet; emînlik, güvenilirlik. Tabii emanet Kur'ân-ı Kerîm'de de geçen bir kelime, çok çok derin mânaları da vardır. Meselâ buyuruluyor ki;

Bismillâhirrahmânirrahîm.

İnnâ aradne'l-emânete ale's-semâvâti ve'l-ardı ve'l-cibâli fe-ebeyne en-yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehe'l-insân. İnnehum kâne zalûmen cehûlâ.

"Biz emaneti göklere, yere, dağlara sunduk. Hepsi yüklenmekten kaçındılar, korktular da, bu emaneti insanoğlu yüklendi."

Burada ilâhî bir emanetten, çok mühim bir şeyden bahsediliyor.

Peygamberlerin emâneti vardır. Emînlik, peygamberlerin sıfatlarından birisidir. Yüzde yüz güvenilir olmak; katiyen yalan dolan, aldatma yapmamak, şaka ve sair sözlerinde bile hilâf-ı hakîkat, Allah'ın emrine aykırı ifadelerde bulunmamak.

Peygamber Efendimiz'in vasfı Muhammedü'l-Emîn. Peygamber olmadan önce bile onu herkes böyle tanımış, "Muhammedü'l-Emîn" diye biliyor. Güvenilen, itimat edilen Muhammed. Ümmetin emînleri, yani ümmetin kendisine emânet edildiği kimseler vardır.

el-Ulemâu veresetü'l-enbiyâi ve ümenâü'l-ümmeti. "Âlimler peygamberlerin varisleridir, ümmetin kendilerine emanet edildiği kimselerdir."

Demek ki insanda güvenilirlik vasfı olması da insanı yükseltir. İlim olunca yükseltir, edeb olunca yükselir, emînlik, güvenilirlik olunca bundan yükselir.

Ve'l iffetü. İffettir, afiflik. Namussuzluktan, günahtan, haramdan, kötülüklerden sakınma duygusu, çekinme duygusu. Bunun zıddı olan kavram hayâsızlıktır. Halk tabiri olarak, utanmazlık, yüzsüzlük, ar damarı çatlamış olmak, yüzü Fransız köselesi gibi kalın olmak, kızarmamak gibi sözlerle ifade ediliyor. İffette, başta namusu olmak üzere her çeşit konuda afîf olmak ve bir kötülüğe bulaşmamak, namusu sağlam olmak mânasına.

Hepsi birden olunca o insan, en yüksek insan olur. Alim olursa, ilmiyle beraber edep sahibi olursa, edebiyle ilmiyle beraber güvenilirliği de olursa, yüzde yüz kale gibi sağlamlığı olursa, bir de iffeti olursa; gözü tok, harama meyli yok, namusu sağlam, sözü sağlam bir kimse olursa o zaman böyle bir insan yüksek vasıflara sahip bir insan olur. Bu vasıfların hepsi Peygamber Efendimiz'de kemâl derecesinde mevcut olan vasıflar. Afîf, emîn, edîb ve alim olmak, Allah bizlere de bu güzel vasıfların hepsinden nasipler ihsân eylesin.

Semi'tü Ebe'l-Fadli Ahmede'bne Muhammedi'bni Hamdûne'ş-Şermekâniyye yekûlu; semi'tü Aliyye'bne Abdi'l-Hamîdi'l-Gadâiriyye yekûlü; semi'tü's-Seriyye yekûl.

Rivayet bu defa Ali b. Abdulhamid el Gadâirî isimli şahıstan geliyor. Halep'de oturmuş, hadis rivayet etmiş, güvenilen bir kimse. Serî es-Sakatî hazretlerinin meclislerine devam etmiş. 313 senesinde vefat etmiş bir alim. O Serî es-Sakatî hazretlerinden rivayet ediyor:

Kalîlün fî sünnetin hayrün min kesîrin mea bid'atin. Keyfe yekıllü amelün mea't-takvâ.

Kalîlün fî sünnetin. "Sünnet-i seniyyeye uygun, sünnet yolunda, sünnete muvâfık az bir ibadet ve amel," hayrün min kesîrin mea-bid'atin, "Bid'atle beraber olan çok fazla miktardaki ibadetten daha hayırlıdır."

Sünnete uygun olan azıcık bir ibadet, bid'atli çok ibadetten daha hayırlıdır. Her şeyin sünnet-i seniyyeye uygun olması, bid'atin bulaşmaması, bid'atli olmaması lazım.

Sonra da soruyor ama maksadı sorup öğrenmek değil; soru ile karşısındakini uyandırıp bir hakikati ona belli etmek.

Keyfe yekıllü amelün mea't-takvâ? "Takvâlı olunca bir amel nasıl az sayılabilir?" Takvâlı oldu mu çok sayılır. Keyfe yekıllü amelün, "O amel nasıl az olur?" Mea't takvâ. Takvâlı iken, takvâ ile yapılmışken az sayılır mı? Takvâlı amelin azı mı olur? Onun azı bile ne kadar kıymetlidir. Zümrütün küçüğü büyüğü olur mu? Hepsi zümrüt işte, kıymetli. Azı olur mu?

Her işimizi sünnet-i seniyyeye, fıkıh kitaplarında anlatılan ahkâma uygun yapmaya çalışmalıyız. İbadetimizde, giyimimizde, yememizde içmemizde, evimizde, işyerimizde konuşmamızda her şeyimizde bid'atten uzak olmaya, sünnet-i seniyyeye muvâfık olmaya dikkat etmeliyiz. Nasıl bir gömlek, nasıl bir pantolon giyeceğiz, evi nasıl döşeyeceğiz, ticareti nasıl yapacağız, nasıl söz söyleyeceğiz, nasıl bir ahlâka sahip olacağız? Hepsi sünnet-i seniyyeye uygun olacak. Sonradan çıkma, uydurma olmayacak. Dinde sonradan çıkan şeylerin kıymeti yok. Dînin kaynağı Kur'ân-ı Kerîm'dir, Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesidir. Bunlara dayanan fukahânın kıyâsıdır. Bunları iyi bilen ümmetin bu konudaki ittifakı, icmâ-i ümmet de onlara râci demektir. Bunun dışında insan bid'atli işlere asla bulaşmamaya, her şeyi hadîs-i şerîfe, âyet-i kerîmeye, selef-i sâlihînin işlediği incelikle ve dikkatle işlemeye gayret etmelidir.

Ve bi-hâze'l-isnâdi, kâle Seriyyü.

Yine yukarıdaki rivayet zinciriyle el-Gadâirî'den Serî es-Sakatî hazretlerinin şöyle buyurduğu da rivayet edilmiş:

el-Umûru selâsetün. Emrün bâne leke rüşdühû fe't-tebi'hü ve emrün bâne leke gayyühû fe'ctenibhü ve ve emrün eşkele aleyke fe-kıf indehû ve kilhü ila'l-lâhi azze ve celle ve'l-yeküni'l-lâhü delîleke vec'al fakrake ileyhi testağni bihî ammen sivâhu. "İşler üç çeşittir." Hayatımızda çeşitli işlerle karşılaşırız. Bunlar üç sınıfta, üç madde halinde toplanabilir:

Emrün bâne leke rüşdühû. "Birincisi, doğru olduğu sana âşikâr olan iş."

Namaz kılıyorsun, yanlış mı yapıyorsun? Tereddüde lüzum yok; tamam, âşikâr doğru. Doğru söz söylüyorsun, yalan söylemiyorsun, güzel. Doğru olduğu kesin, tereddüt etmeden bildiğin açık seçik işler.

Fe't-tebi'hu. "Böyle bir işle karşılaşırsan onu yapmaya devam et, ona tâbi ol, çekinme, çünkü doğru yoldur." Dosdoğru o işi yap.

Ve emrün bâne leke gayyühû. "Bir de sana sapıklığı, yanlışlığı, eğriliği net olan, âşikâr olan iş de olabilir."

Bunu da tereddütsüz biliyorsun; yalan söylemek, haram yemek, içki içmek fena.

Fe'ctenibhu. "Ondan da kaçın."

Kesin olarak iyi ve doğru olduğunu bildiğin şeyi yap, kesin olarak yanlış olduğunu bildiğin, âşikâr olmuş olan şeyi bırak. Veyahut "İyiliği sana âşikâre olmuş, anlaşılmış olan şeyi yap, kötülüğü sana anlaşılmış olan şeyi yapma." demek.

İnceleme sonunda da anlayabilirsin. Bazen doğrudan doğruya kendi ilminle bilmezsin de itimat ettiğin kimselere sorarsın. Onlar, "Bu yanlıştır." derler, o zaman onu yapma, öyle tebeyyün etmiş, açığa çıkmış olabilir. Veyahut sorarsın, araştırırsın iyi olduğu anlaşılır, o zaman yaparsın. Ya kesin bilginle anlaşılmış olur ya da müftülere, alimlere, muhtelif kimselere sorarsın öyle anlaşılır. İyi olduğu anlaşıldı mı; tamam yap. Kötü olduğu anlaşıldı mı; onu yapma. Bunların dışında;

Ve emrün eşkele aleyke. "Bir de bazı işler hakkında kararsız kalırsın o senin için müşkül olur; anlaşılması, mahiyeti hakkında hüküm vermesi güç olabilir. Şüpheli olur."

Fe-kıf indehû. "Bu işi yapma, orada dur!" Ve kilhü ila'l-lâhi azze ve celle. "Bu işi Allah'a havale et, O'na bırak." Ve'l-yeküni'l-lâhu delîleke "Allah sana yolunu göstersin."

"Yâ Rabbi! Ben bu işi bilemedim; hayır mı şer mi, sen bana yolumu göster." Allah sana yolunu gösterinceye kadar bekle, o işte ona göre hareket edersin. Bazen işler kesin olarak anlaşılmaz. Anlaşılmadığı zaman Allah'a dayan, O'na tevekkül et, Allah'tan sana bir işaret gelinceye kadar o işi işleme. Allah sana yol gösterdiği zaman o işi öyle yaparsın. Allah'a havale et, O'na tevekkül eyle.

Vec'al fakrake ileyhi. "İhtiyacını Allah'a arz et, fakirliğin, muhtaçlığın O'na olsun."

"Yâ Rabbi! Ben sana muhtacım, rızkına, yol göstermene, hidayetine muhtacım. Ben senin kulunum, fakirim, âcizim, nâçizim, yoksulum." diye ihtiyacını Allah'a çevir, Allah'tan iste.

Testağni bihî ammen sivâhu. "Böyle yaparsan Allah'tan gayrıdan müstağnî olursun."

Muhtaçlığını Allah'a arz edip de, Allah'tan istersen, Allah seni başkasından bir şey istemekten müstağnî kılar, yardımını eriştirir. Allah'a böyle dayanana Allah kâfî gelir, başkasından müstağni kılar. Bu, onun tecrübesine dayanan bir şey; "Tevekkül ettin mi Allah yardım eder." demek.

Bu söylenen hususlar âyet ve hadislerle sabittir. Mesela Sahîh-i Buhârî ve diğer sahih kitaplarda vardır ki;

el-Harâmu beyyinün ve'l-helâlü beyyinün. "Haram da helal de bellidir." Ve beynehümâ ümûrun müştebihâtün lâ ya'rifuhâ kesîrun mine'n-nâs. "İkisinin arasında mütereddit kalınacak bir takım şüpheli işler vardır. İnsanların çoğu bunu bilmez."

"Her hükümdarın girilmesi, tecavüz edilmesi yasaklanmış bir özel mıntıkası vardır. Kim oraya yaklaşırsa içine düşer, belasını bulur." Onun için o hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz şüphelilere yaklaşmamayı tavsiye ediyor. Bu mâna da odur. Serî es-Sakatî hazretleri bu hadîs-i şerifi, kendi tecrübesiyle kendi kelimeleriyle yorumlayarak, nasihat olarak söylemiş oluyor.

İkincisi de âyet-i kerimedir.

Ve men yetevekkel ale'l-lâhi fe-hüve hasbühû. "Kim Allah'a hakkıyla tevvekkül ederse, Allah ona kâfî gelir."

Allah'a tevekkül edenin yâveri Hak'tır, Allah ona yardım eder. Tevekkül etmeyi öğrenmeli, âdet haline getirmeliyiz. Millet hiç tevekkül etmiyor; her işi kendisi yapmaya çalışıyor, hiçbir şeyi de yapamıyor. Tevekkül etmeyi öğrenmeli; tedbirini almalı, çalışmasını yapmalı, boynunu bükmeli, Allah'tan dilemeli, Allahu Teâlâ hazretlerinin yardımına muntazır olmalı.

Ve bihi kâle's-Seriyyü. "Yine aynı rivayet zinciriyle Serî es-Sakatî hazretleri şöyle buyurmuş:"

el-Edebü tercümânu'l-akli. "Edep aklın tercümanıdır."

Allahu âlem bundan kastedilen mâna; "Bir insan akıllıysa edepli olur. O adamın edepli hali onun akıllı olduğunun işaretidir." demektir. Akıl kapalı bir kutu olduğundan insanın akıllı mı, deli mi, dîvâne mi olduğu pek belli olmaz. Ama edebi varsa akıllı demektir. Akıl bilinmeyen bir şey. Edebi varsa, "Bu adamda akıl vardır." diye gösteriyor. Tercümanı, emaresi oluyor. O halde biz de edepleri kollamaya, edeplere riayet etmeye çalışmalıyız.

Tekkemizin güzel bir kitabı vardır. Eski harfli bir kitap, manzumdur. Neşretmedik ama herhalde neşretsek iyi olur. Mîzânu'l-irfân. Dervişlik âdâbını manzum olarak çok güzel anlatıyor.

Edeb mea'l-lâh, Allah'a karşı kulluk edebi,

Edeb mea'r-resûl, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e karşı ümmetlik edebi,

Edeb mea's-sultân, Sultana karşı tebaalık edebi.

Edeb mea'ş-şeyh, Şeyhe karşı dervişlik edebi gibi şeyleri güzel anlatıyor, bölümleri var.

O kitabı eski yazıyı bilenlere tavsiye ederiz. İnşaallah kendi kendimize de niyet edelim de onu neşredelim; arkadaşlarımız bilsinler okusunlar, bizim Gümüşhânevî dergâhının kitaplarındandır.

Ve bihî kâle's-Seriyyü. Yine aynı rivayet zinciriyle el-Gadâirî'den naklen Serî es-Sakatî'nin bir başka sözü;

Mâ eksere men yesıfu's-sıfate ve ekalle men yüvâfiku fi'lühû sıfatehû.

Bu ef'âl-i teaccübten bir sîgadır.

Mâ eksere men yesıfu's-sıfate. "Laf söyleyen, çeşitli tasvirlerde bulunan, vasıfları sayıp döken, ağzı kalabalık insan ne kadar çok." Ve ekalle men yüvâfiku fi'lühû sıfatehû. "Ama işi, bu sözüne uygun insan da ne kadar az."

"Laf söyleyen insan ne kadar çok ama lafı işine uygun düşen insan ne kadar az."

İslâm'da ve Allah divanında makbul olan, insanın fiilidir, işidir; lafı değildir. Bilip de yapmamak daha büyük vebaldir. Yapmadığı halde o cinstenmiş gibi görünmeye çalışmak da büyük bir sahtekârlıktır. Bir sürü laflar söylüyor, kendisini yüksek perdeden tanıtmaya çalışıyor ama kalbinde zerre kadar hayır yok. Kendisini evliyâullaha en yükseğinden göstermeye çalışıyor ama işin birinci mertebesinden bile haberdar değil. Makâmâttan, mâneviyâttan, tecelliyâttan bir sürü laf söylüyor ama fiili ona uymuyor. Maalesef bu çeşit insanlar olabilir. Halbuki mühim olan işinin, özünün, sözünün bir olması, birbirine uygun olması, işinin söylediğini tutması. O bakımdan bundan şikayet yollu veyahut bu hususa dikkat edip ihvânını, ihlâsa ve a'mâl-i sâlihayı işlemeye teşvik bâbında söylemiştir.

"Laf söyleyen; vasıflar, sıfatlar anlatıp duran insan ne kadar çok ama sözü işine uyan, söylediğini tutan insan ne kadar az." deniliyor. Çok konuşmak zaten zararlı. Bir insan hakikaten yaptığı bir şeyi söylese bile gösteriş olur, riya olur, sevabı azalır. Bir defa söylese sevabı azalır, bir kaç defa söylese riya olduğundan bu sefer iş günaha dönüşür. Onun için iyiliği de söylemek doğru değil. Aslında büyüklerimiz iyiliği de saklamışlar. Kendisinin sahip olmadığı bir şeyi varmış gibi göstermek, sahtekârlıktır. Bilmediği konulardan dem vurmak da cahilliğin bir başka şeklidir. Madem bilmiyorsun sus, bilen konuşsun. Biliyormuş gibi yapıp da halkı, bulunduğun topluluktaki insanları aldatma. O halde sözümüze dikkat edelim, bir. İkincisi başkasına nasihat olarak söylediğimiz şeyleri önce kendimiz uygulayalım da özü sözüne, sözü özüne fiiline uygun insanlar durumuna gelelim.

Ve bihi kâle's-Seriyyü. Yine el Gadâirî'den bir başka rivayet:

Akve'l-kuvveti galebetüke nefseke ve men aceze an-edebi nefsihî kâne an edebi gayrihî a'cezü ve men etâa men fevkahû etâahû men dûnehû.

Akve'l-kuvveti galebetüke nefseke. "Kuvvetin en üstün derecesi, en büyük kuvvet senin nefsini yenmendir."

Kuvvetli misin, pehlivan mısın, arslan mısın, kaplan mısın, güçlü müsün, şampiyon musun? Nefsini yeniyorsan şampiyonsun. En büyük kuvvet nefsini yenebilmendir. Yenebiliyorsan gerçekten kuvvetlisin.

Ve men aceze an edebi nefsihî. "Kim nefsini hizaya sokmaktan âcizse; nefsine hâkim olamıyor, onu zapt edemiyorsa, kendisini terbiye edememişse" Kâne an edebi gayrihî a'cezü "Başkasını terbiyeden çok daha âciz olur."

Kendisine söz geçiremiyor; başkasına hiç söz geçiremez. Kendi nefsini terbiye edememiş; başkasını hiç terbiye edemez.

Ve men etâa men fevkahû etâahû men dûnehû.

Bu ifadeyi köşeli parantez içinde vermiş, herhalde bir yerden bulup "Burada olması gerekir." diye eklemiş oluyor.

Ve men etâa men fevkahû etâahû men dûnehû. "Kim kendisinden mânevî makam, mertebe, rütbe bakımından yukarıda olana itaat ederse" etâahû men dûnehû "Kendisinden aşağı olan da kendisine itaat eder."

Yukarıdakine itaat edene, aşağısındaki itaat eder. Tabii yukarıların en yukarısı da Allahu Teâlâ hazretleridir. Onun için;

Sübhâne rabbiye'l-aliyyi'l-a'le'l-vehhâb diyoruz. Aliyyi'l-a'lâ, "En yüksekten daha yüksek olan Allahu Teâlâ hazretleridir."

Men etâallâhe etaâhû küllü şey'in. "Kim Allah'a itaat ederse her şey ona itaat eder."

Dağlar, bulutlar, yağmurlar, ay, güneş ona musahhar olur, yani Allahu Teâlâ hazretleri her şeyi emrine verir. Kuşlar avucuna konar, aslanlar kendisine mutî olur, sözünü dinler. O hale gelir.

Tabi daha aşağıdaki büyükler mertebe itibariyle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, sonra kendisinin mürşidi, sonra babası. Kendisi babasına itaat etmişse evladı da kendisine itaat eder. Kendisi babasına âsi olmuş, üzmüşse kendisi de evladından çekecek demektir. Müridse şeyhine itaat ederse, yarın öbür gün o da mânevî irşat vazifesi aldığı zaman ötekiler de kendisine itaat eder. Şeyhine güzel hizmet etmişse kendisi de güzel hizmete muhatap olur. Bu Allahu Teâlâ hazretlerinin kanunudur. Onun için insan mâ fevkinin yaşça, rütbece, sevapça büyük olan veya kendisinin terbiyesiyle vazifeli olan kimselere itaatte çok ihtimam göstermelidir ki kendisinin seyr ü sülûku tamam olsun; ondan sonra onun hayrını görsün, başkalarına faydalı olması mümkün olabilsin.

Ve bihî kâle's-Seriyyu. Yine Gadâirî'den aynı rivayet senediyle, men hâfa'l-lâhe hâfehû küllü şey'in "Kim Allah'tan korkarsa her şey ondan korkar." buyurmuş.

Allah'tan korkandan her şey korkar. Bu aynı zamanda bir hadîs-i şerîf mealidir. Bu hususta hadîs-i şerîf de vardır.

Bir de Abdullah b. Ömer radıyallahu anh'ın kıssası vardır. Medine-i Münevvere'de Abdullah b. Ömer radıyallahu anh bakıyor ki bir grup kalabalık insan Medine'nin dışına çıkamıyorlar orada öyle bekleşiyorlar. Selam veriyor diyor ki;

"Burada ne bekliyorsunuz? Yolcu gibisiniz ama bekleşiyorsunuz, yola çıkamıyorsunuz, neden böyle duruyorsunuz?" Diyorlar ki;

"Yâ Abdullah! Yolumuzun üzerine, karşıya baksana!"

Karşıya bakıyor; bir aslan orada yatmış, duruyor. Haydi gel de aslanın olduğu yere git. Aslan yatıyor, bunlar da yürümekten korkuyorlar, gidemiyorlar.

Abdullah b. Ömer bir onlara bakıyor; bir aslana bakıyor. Râmuzu'l-ehâdîs kitabında bir hadîs-i şerîfin şerhinde vardı bu. Yürüyor, yanına kadar gidiyor. Aslanın kulağından tutuyor. Keçinin falan tutulur kulağından, bu yırtıcı hayvan. Kulağından tutuyor aslanı çekiyor, yerinden kaldırıyor, uzaklaştırıyor. Ondan sonra;

"Hadi buyurun yol serbest, geçin yolunuza gidin." diyor.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hadîs-i şerîfinde buyurmuş;

"Kim Allah'tan gayrı bir şeyden korkarsa, Allah o kimseye o korktuğu şeyi inadına musallat eder."

Allah'tan gayrı bir şeyden korktuğu için Allah o korktuğu şeyi illâ ona musallat eder. Eğer Âdemoğlu Allah'tan gayrı bir varlıktan korkmasaydı, Allah'tan gayrı hiç bir şey ona zarar veremeyecekti, veremezdi. Bunu bildiği için Abdullah b. Ömer radıyallahu anhümâ Allah'tan korkuyor. Allah'tan gayrı hiçbir şeyden korkmuyor. Aslandan korkmuyor, yürüyor aslanın üzerine gidiyor. Böyle bir insandan bütün her şey korktuğu için de bu sefer aslan ondan korkuyor. Ona saldıramıyor, gürleyemiyor, pençesini savuramıyor. Abdullah b. Ömer radıyallahu anhümâ fiilen Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bu husustaki hadîs-i şerîfinin uygulamasını göstermiş oluyor.

Burada da Serî es-Sakatî hazretleri öyle buyurmuş; "Kim Allah'tan korkarsa her şey ondan korkar." Sadece insanlar değil, her şey. İnsanlar, hayvanlar, "şey" kelimesinin içine giren bütün varlıklar hepsi ondan korkarlar.

Ve bihî kâle's-Seriyyü: Lisânüke tercümânü kalbike ve vechüke mir'âtü kalbike yetebeyyenü ale'l-vechi mâ tudmiru'l-kulûb.

"Senin lisanın kalbinin tercümânı olacak."

Lisanın kalbinin nasıl olduğunu gösterir. Konuşmandan kalbinde, gönlünde ne olduğu anlaşılır. Söylediği sözler insanın içinin yapısını, mahiyetini gösterir. Lisan yani söz, konuşma, konuşulan hususlar kalbinin, gönlünün tercümânıdır.

Ve vechüke. "Ve senin yüzün," Mir'âtü kalbike. "Kalbinin aynasıdır."

Görüntüler aynada görünüyor ya onun gibi, yüzüne bakan kalbinin içindeki duyguları görür. İnsanın yüzü kalbinin aynasıdır, dili de kalbinin tercümânıdır, yetebeyyene ale'l-vechi mâ tudmiru'l-kulûb "Gönüllerin, kalplerin gizlediği şeyler yüzlerde âşikâr olur, görülür." Tabi bunu görecek göz lazım.

Bir şeyh efendi varmış, küçücük de bir oğlu veya torunu var, dedesinin yanında otururmuş. Kapıdan birisi girdiği zaman; "Ah, tilki girdi içeriye." dermiş. Bir başkası girdiği zaman; "Ah, -afedersiniz-, köpek girdi." dermiş. Bir başkası girdiği zaman; "Ah, hınzır girdi içeriye." dermiş. Şeyh Efendi; "Çocuğun eline biraz ekmek verin, herkesin gözü önünde biraz yesin." demiş. Vermişler ekmeği, çocuk tabi bilmiyor, yemiş. Artık gelenleri öyle görmemeye başlamış. Neden?

Önce keşfi açıkmış; onların ahlâklarını, sîretlerini görüyor. Sûretlerini görmüyor, sîretlerini görüyor. Bazı insan vardır; yüzü, bedeni insandır ama kalbi itibariyle kendisinde köpekte olan vasıflar vardır, köpek sîretlidir. Bazısı vardır şehvetine düşkündür; hınzır sîretlidir. Bazısı vardır; sahtekârdır tilki sîretlidir.

Onu o sîretiyle mânevî haliyle görüyor. Ama âşikâre ekmek yiyince mâneviyâtta azalma olduğundan keşfi kapanmış öyle görmemeye başlamış. Şeyh efendi bakmış torununun keşfi açık, işler karışacak; "Hemen biraz ekmek yedirin de gözü perdelensin, görmesin." demiş. Çünkü evliyâullah sırrı saklarlar; belli etmezler, terbiye etmeye çalışırlar. İnsanların herkesin yanında rezil rüsvâ olmasını istemezler. Bazen cahilliğe vururlar. Bildiği, gördüğü, duyduğu halde bazen duymazlığa, görmezliğe bilmezliğe verirler.

Hâtem-i Esam hazretleri evliyâulahın çok muhterem büyüklerinden birisi. Hâtem-i Esam hazretlerine bir kadıncağız geliyor. Kadıncağız huzura girdiği zaman şeyhin heybetinden utanıp sıkılıyor. Otururken işte olacak bu ya, hiç temenni edilmez ama yellenmiş. Çok çok utanç verici bir durum, kıpkırmızı kesilmiş. Bir ses çıkmış. Kadıncağız orada ölse, Allah canını alsa daha rahat edecek. Şeyhefendi de duymuş, vaziyeti anlamış.

"Evladım öyle uzakta durma, yakına gel, kulağım iyi duymuyor." demiş.

Hanım bu sefer biraz ümitlenmiş; "Kulağı iyi duymuyorsa benim bu kabahatimi de duymadı mı acaba?" diye düşünmüş, biraz rahatlamış. Hemen gelmiş, "Ne söyleyeceksen bağır evladım." demiş. Biraz bağırmış, "Daha bağır, daha bağır!" demiş. O zaman kadın iyice rahat etmiş; "Tamam bunun kulakları gerçekten ağır işitiyor, küp gibi bangır bangır bağırdığın zaman bile 'Daha bağır.' diyor, duymuyor." O zaman rahatlamış. Şeyh Efendi o kadıncağız vefat edinceye kadar o belki duyar diye sağır numarası yapmış. Onun için lakabı Hâtem-i Esam kalmış, "Sağır Hâtem" demek.

Allahu Teâlâ hazretleri büyüklerin bize nasıl numune olduğunu gösteriyor. O güzel huyları, büyüklerin güzel hallerini okuyoruz. Bizlere de o güzel, sevdiği huylarını nasip eylesin.

Sayfa Başı