M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Allah’ı Zikir

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh

Allah'ın selâmı, rahmeti üzerinize olsun. Allah rahmeylesin, lütfeylesin, kahrından, gazabından uzak eylesin. İki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin. Her işinizin önünü, sonunu hayır eylesin. Cumanız mübarek olsun.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in Muaz radıyallâhu anh'ten, Ahmed b. Hanbel'in, Taberânî'nin kaydettiği bir hadîs-i şerîfiyle başlıyorum. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:

Mâ amile âdemiyyün amelen encâ lehû min azâbillâhi min zikrillâhi. Kâlû ve le'l-cihâd fî sebîlillâh. Kâle ve le'l-cihâdu illâ en tadribe bi-seyfike hattâ yenkatı' sümme tadribe hattâ yenkatı'.

Sadaka Resûlullâh fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Efendimiz buyuruyor ki:

Mâ amile âdemiyyün amelen. Âdemoğlu, Hz. Âdem'in neslinden gelen, yani şu insanlar… Mü'minler kastoluyor çünkü iman olmadı mı amelinin de kıymeti sıfır oluyor. Her şeyin başı, temeli, esası, kökü, başlangıcı iman. İman olmadıktan sonra hiçbir şeyin kıymeti kalmıyor. Her şeyi hebâen mensûrâ oluyor.

Mâ amile. "amel etmedi, işlemedi." Amelen. "Bir iş." Âdemoğlu bir iş işlemedi. Encâ lehû. "Onu daha çok kurtarıcı." Min azâbillâhi. "Allah'ın azabından onu daha çok kurtarıcı bir iş işlemedi." Min zikrillâh. "Allah'ı zikretmekten."

Allah'ın azabından onu daha iyi kurtaracak Allah'ı zikretmekten başka bir iş işlemedi.

Yani işlediği bütün güzel ameller güzeldir, ibadettir, hayırdır, sadakadır, Allah kabul etsin ama kulun Allah'ın azabından en çok kurtarıcı olan iyi işi-ameli nedir?

Allah'ı zikretmektir.

Mâ amile amelen encâ min zikrillâh demek, -aradakileri atlayarak söylersek- Âdemoğlu için Allah'ın zikrinden daha tesirli, azaptan kurtarıcı iş yapmış değildir, yapamaz, yoktur demek.

Bir Müslüman Allah'ın kahrına uğramak istemiyorsa, korkuyorsa -ki hepimiz korkarız- Peygamber Efendimiz kendisi buyurmuş; vitir namazında okuduğumuz duada geçiyor:

Nercû rahmeteke ve nahşâ azâbeke. "Yâ Rabbi, rahmetini umuyoruz, azabından da korkuyoruz" diyoruz.

Mü'min zaten korku ile ümit arasında, bu iki duyguya birden sahip olacak. Yani kendisini çok emniyette hissedip kasılıp da havalara girmeyecek; çok da ümitsizliğe düşüp mahv u perîşan etmeyecek kendisini.

Allah'ın rahmeti var, gelebilir; Allah'ın azabı var, o da gelebilir. Azabından korktuğu için sorması lazım. Allah'ın kahrından, gazabından, azabına uğramaktan, şamarı yemekten, silleye muhatap olmaktan, mâruz olmaktan, hedef olmaktan nasıl kurtulurum, diye herkesin kendi kendine sorması, bir de bilen alimlere sorması lazım.

"Hocam, ben Allah'ın sevgisini kazanmak istiyorum, kahrına uğramaktan da korkuyorum. Ne yaparsam kahrına uğramam; neler yaparsam rahmetini kazanırım?"

Kahrından, gazabından kurtaracak çare; rızasını, sevgisini kazanmaya en çok yarayacak ibadet zikrullahtır.

Buyurun, Peygamber Efendimiz'in hadisi. Hem de Hanbelî mezhebinin imamı Ahmed b. Hanbel rahmetullâhi aleyh kitabına almış, bu hadîs-i şerîfi Muaz radıyallâhu anh rivayet etmiş. İşte buyurun!

Türkiye'deki yarım hoca veya yarım münevver, yarım aydın, yarı aydın, kafasının, kalbinin yarısı aydın, yarısı karanlık… Kalbi katı, gerçekleri göremiyor, mânevî bakımdan basireti kör; zikrullaha düşman. Dünyanın bazı yerlerinde böyle insanlar var. Tesbihe, zikrullaha düşman.

Niye düşman oluyorsun?

Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfte methediyor. Kur'ân-ı Kerîm'de Allah emrediyor:

Üzkürullâhe zikren kesîrâ.

Bu âyetler böyle. Hani "Benim bu konuda kapı kanadı kadar senedim var." derler. Yani birisi birisine bir söz söylediği zaman cevabı veren "Niye yapmayacakmışım, kapı kanadı kadar senedim var." yani çok sağlam durumdayım hukukî yönden, demek ister.

Bu kadar âyetler, bu kadar hadisler varken senin zikir düşmanlığın, zikreden insan düşmanlığın nereden çıkıyor kardeşim; diye birilerinin bunlara sorması lazım.

Adam bir de müslüman geçiniyor. "Ben de müslümanım, biz de müslümanız." diyor. Kendisini çok aydın sanıyor. Karşısındakini, bütün zikredenleri cahil sanıyor.Halbuki kendisi cahil. Sanıyor ki müslümanlar dünyadan, ilimden, irfandan, fenden, sanattan; Batı'dan, Doğu'dan habersiz.

Batı'dan da, Doğu'dan da onlardan kat kat daha iyi haberdar. Oralarda geziyor, oraları tanıyor. Memleketi kurtarmaya, fedâkarca kalkındırmaya çalışıyor. Eline aldığı işi hepsinden kat kat daha güzel yapıyor.

Beyefendi bir tutturmuş, kendisini aydın, ileri, ileride, ilerici sanıyor; yani ötekisini gerici sayıyor. Gerici dedi mi, bir o boyayı sürdü mü, adam allâme, cihanın en faziletli insanı olsa artık kimse yüzüne bakmasın. Yani Mevlânâ, Yunus bu devirde yaşasaydı bu adamlar onları ne yaparlardı bilmem. Kıtır kıtır kesmek mi, taşlamak mı, hapse mi tıkmak isterlerdi; ne olurdu bilmiyorum.

İşte hadîs-i şerîf, işte âyetler! Allah'ı zikredeceksin, kaçmak yok.

Kaçıyor.

Neden?

Çünkü dilinle zikrederken aklına yerleşecek, aklına yerleşince gönlüne yerleşecek. Gönlüne yerleşince, Allah'tan korkan, yaptığı her işi doğru düzgün yapan faziletli, duygulu, hassas insan olacaksın. Zulümden, haramdan kaçacaksın.

Adam haram yiyor, zulüm ediyor, başkasının sırtından geçiniyor ama ilericiliği, çağdaşlığı başkasına bırakmıyor. Sen gerilerin gerisindesin, ilk çağlarda taş devrindesin. Belki daha insanların en ibtidâî şekilde yaşadığı devirde bile böyle değildi durum.

Allah'ı zikredeceksin, Yaradan'ı bileceksin. Yaradan'ı bildin mi, yaratana kulluk ettin mi; insan Allah'a kul olur, yani köle olur. Kul olur ama âleme sultan olur. Allah'a güzel kulluk eden insanlar sultan, sultânü'l-evliyâ; evliyâlar sultanı olmuşlardır. Kerametler göstermişler, fukarâya, orduya herkesten daha fazla yardım etmişlerdir. Müridlerini toplamışlar, cepheye gitmişler, zafer kazanmışlardır.

Padişahları, devlet başkanlarını hayra sevketmişlerdir. Hayırlı işler yaptırmışlardır. Vezirlere bütün hayır müesseselerini onlar yaptırmışlardır. Asıl sebebi, asıl teşvikçiyi, asıl yönlendiriciyi görmek lazım.

Bütün hayır kapılarını kapat. Ondan sonra memleketin ileri gideceğini düşün.

Olmaz!

Bunu bir Yunanlı bile, bir Sırp bile biliyor; dinine sarılıyor. Bir Avrupalı çok iyi biliyor, bir Amerikalı çok daha iyi biliyor.

Mesela burada bugün arkadaşla bir yere gidiyorduk. Arazilerin köşe başları, en güzel yerleri mahallelerde kiliselere ayrılmış. Kiliseler de geniş alanlara güzel [yapılmış]. En yeni binaları yapmışlar. Devlet teşviki [var]. Devletin siyasetinde kiliseyi desteklemek, dinî eğitimi desteklemek olduğu için her yerde kolaylık gösterilmiş.

Bizde aksi yapılıyor.

Pekiyi bir insan nasıl ahlâklı, terbiyeli, dürüst, faziletli, sabırlı olacak? Bunun kaynağı ne?

Bu eğitim çarşıdan alınmaz, teraziyle, metreyle ölçülüp alınan, satılan bir şey değil. Bu eğitim vicdan eğitimi. Okuldaki eğitim olmuyor! Okuldaki eğitim eğer mânevî eğitim görmemişse eğitileni değil, eğiticiyi bile kurtarmıyor.

O bakımdan kendisini bir şey biliyor sananların hizaya gelmesi, kendilerinden çok daha yüksek insanlar olduğunu bilmesi, kendilerinin dünyayı tanımadıklarını, âhireti hiç tanımadıklarını itiraf etmeleri; cahilliklerini anlamaları lazım.

Burada Peygamber Efendimiz, Allahu Teâlâ hazretlerini zikretmenin en önemli şey ve Allah'ın kahrından kurtulmanın yolu olduğunu söylüyor.

Allah'a inanıyor musun?

Bir çok kimse "inanıyorum" der. Yani çıkıp da kapkara, kıpkızıl şekilde "inanmıyorum" diyen insan da var mıdır; belki vardır ama çok nadirdir. Ben nice dinsizlerin hayat hikâyelerini biliyorum. Batılılardan Nietzsche gibi bütün ömrünce "yok" diye inat ederek, inkar ederek, Allah'ın varlığını reddederek yaşamış nice feylesoflar biliyorum. Ama sonunda, âhir ömründe ne yapmış; ya itiraf etmiş ya da oynatmış, çıldırmış, delirmiş, intihar etmiş. Başka yolu yok. Çünkü bu kâinat madem bu kadar güzellikle, mükemmellikle var. O halde bu güzelliği yaratan, bu mükemmelliği düzenleyen âlemlerin bir Rabbi var. Kesin, yani çok açık bir gerçek.

Batılı; Fransız, Alman, İngiliz, Amerikalı da böyle diyor. Doğulu; Japon vs. de böyle diyor. Bir bizim memleketteki kendisini münevver, aydın sanan inkar ediyor. Ama aydın değil, dünyadan, medeniyetten haberdar değil, nezaketten haberdar değil.

Gazetelerine bakıyorsun, hayret ediyorsun, tüylerin diken diken oluyor:

"Dört milyon insanı kesersen memleket düzelir." [diyor.]

Kesmekle hiçbir şey düzelmez. Dört milyonun herbirinin ailesinde beş kişi varsa 20 milyon düşman elde edersin. Hem de intikam ateşiyle yanan insanlar çıkar ortaya. Dört milyon kesince, kendi kafalarına göre dünya düzelecek.

Rusya öyle yaptı da, kesti de ne oldu?

Yıkıldı. Çünkü öyle gitmez!

Nasıl gider?

Milletler ileriye hürriyetle, ahlâkla, edeple, faziletle, fedakârlıkla, dürüstlükle, çalışmakla gider. Lafla peynir gemisi yürümüyor. Lafla, palavrayla olmuyor. İşte bunu bilmiyorlar.

Biz onların felsefelerini; inançsızlıklarını, inançsızlıklarını öğrendikleri filozofları biliyoruz. Ama onların bilmediği başka şeyleri de biliyoruz. Cahilliklerini anlamaları lazım!

"Allah'ı zikretmek, Allah'ın azabından en çok kurtarıcı. Bundan daha kurtarıcı bir şey yok. Daha başka bir güzel ibadet yok" deyince; sahâbe-i kirâm merakla, aşkla şevkle Peygamber Efendimiz'i dinliyorlar, her sözüne, her kelimesine önem veriyorlar.

Kâlû. "Dediler ki." Ve le'l-cihâdü fî sebîlillâh. "Zikrullah Allah yolunda cihat etmekten de mi daha üstün?"

Bu soruları ne kadar haklı! Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de Allah yolunda cihat edenlerin ölürlerse şehit olduklarını, Allah'ın çok büyük ikramlarına erdiklerini okuyorlar. Âyetler var. Haklı olarak sordular.

"Bu zikrullah cihattan da mı üstün."

Çünkü cihatta malını ve canını veriyor, nihayet şehit oluyor. Hayatı elden gidiyor.

İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn.

-Allah bizi o şehitlerin şefaatlerine erdirsin.- Cihadın sonunda ölürse şehit, kalırsa gazi oluyor.

"Cihattan da mı üstün; yani Allah yolunda cihad etmekten de mi üstün zikrullah." deyince.

Peygamber Efendimiz;

Kâle vele'l-cihâdü. "Evet cihattan da üstün."

Zikrullaha denk olabilecek şey cihat bile değil.

Cihattan da üstün. Çünkü eğer cihadı, savaşı, inançsız insanlar yaparsa savaşın da bir feyzi, bereketi, hayrı, neticesi olmaz. O zaman tarihteki meşhur istilâlar, katliamlar, saldırılar meşru olur. İnsanlar tarih boyunca kan dökmüş, birbirlerine saldırmış, yakmışlar yıkmışlar. Bir yerden başlamışlar yıkmaya, şehirleri yıka yıka kıtalar, ülkeler geçmişler. Böyle olur. Allah sevgisi, aşkı, sorumluluk duygusu, zikrullah, Allah'ı anmak, düşünmek olmayınca cihadın da kuru kuruya kıymeti yok.

Cihadı kıymetlendiren, cihadın içinde zikrullahla uyanmış gönüllere sahip gazilerin, mücahitlerin olmasıdır. Cihadın Allah rızası için olmasıdır.

Sonuç itibariyle Allah'ı zikrede ede, Allah düşüncesiyle olmasıdır.

"Evet" dedi, "cihad da…" İllâ. "Ancak." En tadribe bi-seyfike hattâ yenkatı'a. "Vuruşa vuruşa, kılıcın kırılıncaya kadar çarpışman." Sümme tadribe hattâ yenkatı'a. "Sonra bir başka kılıç alıp yine vuruşa vuruşa onun da kırılması." diyor.

Böyle yapacak.

Ondan sonra kılıcı kırılınca ne olur?

Düşmanlar saldırırlar. İki kılıcı kırdı, yoruldu. Nihayet on tane, yirmi tane düşman öldürse bile, işte başına üşüşürler, şehit olur. Şehit olunca o zaman zikrullah gibi güzel bir iş olmuş oluyor.

Yoksa sırf savaşa girip çıkmak yetmiyor. Çünkü savaşın da günahları var. Savaşın Allah rızası için olmaması var. Ganimet arzusuyla olursa kıymeti yok, savaşta savaşmayan masumlara, çocuklara, kadınlara kötülük yapılırsa, ganimet malı saklanırsa, çalınırsa kıymeti kalmıyor. Onların hepsi birer günah oluyor. Savaşmış olan insanın ecrini götürebiliyor.

O bakımdan savaş meselesi şartlı. Ancak makbul bir şekilde çarpışır ve makbul bir şekilde şehit olursa o zaman kurtulmuş oluyor. Ama öteki türlü zikrullah çok kıymetli.

"İslâmcı yazarım" veya "Ben falanca yerde hocayım, profesörüm" yahut "Ben falanca gazetede yazarım-çizerim." diyen insanlar çıkıyor; işte gazetelerde, televizyonlarda da gördük. İki üç sene önce Ramazanımız zehir oldu. Zikreden insanların saçlarını başlarını sağa sola çevirmeleri, sallamaları… O sahneler korkunç sahneler olarak sunuldu. İşte tarikatler-zikirler böyle kötüdür, demeye getirildi. Arkasından falanca kimseyle filancanın bir dairede basılması vs…

İyi ama öyle bir olayla tüm zümre, hepsi kötülenir mi?

Yani Mevlânâ da, Yunus da, Hacı Bayram da mı kötü?

Ne bileyim, mübarek insanlar. Abdulkâdir-i Geylânî hazretleri mi, Ahmed-i Yesevî hazretleri mi veyahut Bahâeddin-i Nakşibend efendimiz mi kötü?

Ne olur, iyileri var ama işte onların yolunda gitmeyip de sağ gösterip sol vuranlar, iyi görünüp de kötü kötü olanlar deseler de ayırsalar ya!

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şairlerine demiş ki:

"Bu müşrikler müslümanlara şiir yazıyorlar, hakaretler ediyorlar; siz de bunlara cevap verin."

Peygamber Efendimiz'in aleyhine şiirler düzenliyorlar, onlara cevap verilmesi lazım. Cevap verirken o aleyhte şiir yazan, hicv yapan,

"Sen şöyle kötü oğlu kötüsün." dese müşrik şairlerin bir kısmı müslümanların akrabası olabiliyor. Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk demiş ki;

"Yâ Resûlallah! Ben, tereyağından kıl çeker gibi ayırırım."

Yani "Müslümanların nesl-i pâkine, sizin zât-ı âlînize dokundurmam." diye söylemiş. İyiyi kötüyü ayırıp haklıya hakkını vermek, haksızı ortaya çıkarmak lazım.

Allah'ı zikretmek bir kere kulluk borcudur. Allah bu kadar nimet veriyor.

Biz neyiz?

Allah'ın nimetlerinin toplanmasından meydana gelmiş bir varlığız. Bizim varlığımız, Allah'ın nimetlerinin bileşkesidir. Yaşıyoruz, çünkü milyarlarca hücreden bir araya gelmişiz. Sıhhatli yaşamamız için sayısız uzuvlar bir arada çalışıyor da ondan sonra biz sağlıklı yaşıyoruz. Bir kere bunlara, her nimete teşekkür borcumuz olduğuna göre biz sabahtan akşama kadar, "Çok şükür, teşekkür yâ Rabbi!" desek yine bitiremeyiz. Yani her nimetin karşısına teşekkürü koymayı bile beceremeyiz.

Millet zikrullahı çok buluyor. "Böyle şey olur mu?" diyor. Peygamber Efendimiz söylemiş; Günde;

Yüz defa estağfirullah,

Yüz defa lâ ilâhe illallah,

Bin defa Allah de;

Yüz defâ salâvât-ı şerîfe getir.

Sübhânallahi ve bi-hamdihi sübhanallâhi'l-azîm ve bihamdihî estağfirullah,

Hasbünallah ve ni'me'l-vekîl,

Allâhu Ekber,

Sübhânallah de.

Bunların mânasını bilerek söyledi mi ne kadar güzel oluyor.

Aynı sayfadaki diğer bir sahih hadîs-i şerîfi de Tirmizî, Ahmed b. Hanbel gibi sahih kaynaklar, hem de "sahih hadistir" diye beyan etmişler. Abdullah b. Amr İbnül-Âs'dan rivayet olunmuş ki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri şöyle buyurmuşlar:

Mâ ale'l-ardı ehadün yekûlü lâ ilâhe illallâh vallâhu ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh illâ küffiret anhu hatâyâhu ve lev kânet misle zebedi'l-bahr.

Diyor ki Efendimiz:

Mâ ale'l-ardı ehadün. "Yeryüzünde hiçbir kimse yoktur ki." Yekûlü lâ ilâhe illallâh vallâhu ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh. "Bu sözleri söyleyen hiçbir kimse yoktur ki."

Bu sözler, Lâ ilâhe illallah, vallâhu ekber, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh; üç cümlecik.

"Yeryüzünde bu sözleri söyleyen hiçbir kimse yoktur ki…" İllâ küffiret anhu hatâyâhu. "Onun bütün hataları, günahları, suçları, kabahatleri afv u mağfiret olunur."

Günahlarına bu güzel sözleri keffaret olur, günahları silinir;

Ve lev kânet misle zebedi'l-bahr. "Denizin dalgaları değil, dalgalarının üzerindeki köpüklerinin sayısı kadar günahı, hatası olsa bile."

Arkasından da hadis alimi İmam Tirmizî; "Sahih hadis" demiş. Yani uydurma, zayıf değil. "Acaba" demeye lüzum yok.

İşte böyle diyenin günahlarını Allah afv u mağfiret ediyor.

Neden?

Çünkü büyük sözler! Bu sözlerin içinde büyük inanç var.

Lâ ilâhe illallah. "Ancak Allah'ın şerîki nazîri yok."

Başka mâbud, ilah, tapınılacak yok. Putlar, haçlar; Allah'tan gayriye tapmak yanlış. Şirk küfür.

Lâ ilâhe illallah! Bunu anlamak çok önemli. Çünkü Allah'ı anlayan, tanıyan, Allah'ın her yerde hâzır ve nâzır olduğunu bilen, kimsenin olmadığı yerde bile günah işleyemez; polisin, müfettişin olmadığı yerde bile yanlış yapmaz. Çünkü "Allah görüyor, Allah'ın bildiğini senden mi saklayayım." diyor. Müslüman iyi yetişmişse dosdoğru söylüyor.

"Ben bir hacı tanıyorum da, ticaret yaparken 40 tane yemin ediyor."

"Senin eğitimin onu doğru düzgün yetiştirtmemiş ki; adam hacca gitmiş ama gene de İslâm'ı tam öğrenememiş."

Çünkü İslâm'da yalan yere yemin yok. Yemini yalan yere edip de ticaret yaptığı zaman kazancı haram oluyor. O haramın da faydası yok. Bir müslüman böyle şey yapmaz. Eğitim eksik, işte kusurlu bir şey.

Yani birisi dese ki; "Ben bir dişçi tanıyorum. Adamın dişini sökeyim derken çene kemiğini koparttı, adamı sakat bıraktı."

Onun ehliyeti var mıydı?

"Demek ki diş eğitimi yanlış, Kaçak olarak çalışıyor."

Yakalayın muhakeme edin, cezasını verin.

Neden diş hekimliği diploması olmadan diş muayenehânesi açılmıyor? Neden uzun yıllar saçı sakalı -sakal da bırakmıyorlar ya- ağarıncaya kadar tahsil görmeden bir insanı cerrah, yani operatör yapmıyorlar?

İyice bilgi kazansın diye.

Sen din adamının yetişmesine bu kadar gayret göstermezsen, engellersen, mâni olursan, kösteklersen, kızarsan, desteklemezsen, kötülersen, karalarsan, rağbet olmazsa; o zaman hiç kimse oraya rağbet etmeyince, kimse iyi yetişmez. İyi yetişmeyince de sakat misaller ortaya çıkar.

"İnşaat işlerini teknik üniversiteden mezun inşaatçıların, mimarların, mühendislerin yapmasına lüzum yok, herkes istediği inşaatı yapabilir." de, serbest bırak bakalım ne olur?

İşte serbest bırakıldığı için binalar yerin dibine geçti.

Serbest bırakmak olmaz, devlet takibi lazım.

Burada, Avustralya'da gıda işlerinde devlet son derece dikkatli, göz açtırmıyor, tertemiz olmasına dikkat ediyor. Çünkü halkını seviyor, sıhhatini koruyor.

Bizde, tenha bir yerde götürüyorlar ihtiyar bir merkebi, arabayı çekemeyen bir atı kesiyorlar sucuk yapıyorlar. Ondan sonra satılıyor. Böyle şeyleri duyuyoruz. Bir şey olmuyor… İlâç yerine tebeşir tozu satıyorlar. Hastanede doktorlar kendileri söylüyordu:

"Beş tane, altı tane uyuşturucu iğne yapıyorum, uyumuyor." diyor.

Çünkü içinde müessir maddesi yok. Onları takip etsene! Yani dikkatli takip edilmesi lazım.

Lâ ilâhe illallah, Allah'ı bilmek. Bu sözü söylüyor, sözün birinci bölümü bu.

Vallâhu ekber. "En büyük Allah!" Ne en büyük filanca futbolcu, falanca artist, ne en büyük şu, ne en büyük bu. Ne devlet başkanı, ne vezir, ne padişah, ne komutan, ne sanatçı, ne edebiyatçı. Vallâhu ekber, en büyük Allah!

Binâenaleyh, en büyüğün sözü dinlenir. Allah'a itaat edilir ve Allah'ın büyüklüğünü bilen bilir. Bilmeyenin haddini bildirir, o zaman öğrenir.

Eger pend-i hıret-mendân zi cân u dil neyâmûzî

Cihân ân pend be-telhî beyâmûzed turâ rûzî.

diyor.
Edebiyatı okurken bir kitaptan böyle bir Farsça beyit ezberlemiştim.

"Eğer akıllıların nasihatlerini cân u gönülden dinleyip de tutmazsan, olaylar sana o hakikatleri acı acı bir gün öğretir." diyor.

O zaman: "O doğru adamlar, doğru söylüyorlarmış mübarekler" dersin ama belanı bulduktan sonra.

Neden?

Çünkü dinlemedin. O sözü dinleseydin, nasihate uygun hareket etseydin böyle olmayacaktı.

Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah. "Allah'tan başka güç ve kuvvet sahibi yok."

Gücün kuvvetin sahibi o; olduran da, öldüren de, lütfa erdiren de, kahra uğratan da o! Allah'a kul olursan, Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Allah şöyle der; ‘Ben bir kulu sevdim mi onun gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.'"

Yani olağanüstü olur; bütün duyguları kerametlerle dolu olur, her şeyi çok güzel olur.

Çünkü Allah seviyor da ondan. Allah gördüğü şeyi ona bildirir, işitemeyeceği şeyi ona işittirir, uzanamayacağı yere uzandırır, aldırtır, gidemeyeceği yere alır götürür, götürttürür.

Her şeye kâdir, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah, "Güç ve kuvvet Allah'tadır, Allah'ladır, Allah'ın izniyledir, Allah takdir ettiysedir." İllâ billâh çok önemli; "Güç ve kuvvet ancak Allah iledir, ondadır."

Bizim bu güçlü kuvvetli gördüğümüz şeyler hep Allah'ın kanunlarına, müsadesine, kaderine göre, müsade ettiği kadardır. Yani yine Allah'ındır. Müsade etmediği zaman olmaz.

Firavun, ordusuyla Musa aleyhisselam'ı kovaladı yakalayabildi mi?

Yakalayamadı. Çünkü Allah yakalanmasını istemedi.

Yakalamak için uğraşmadı mı?

Uğraştı, bütün devlet imkânlarını seferber etti ama kendisi boğuldu. Musa aleyhisselam'ı kovalarken ordusuyla beraber kendisi boğuldu.

Nemrud, İbrahim aleyhisselam'ı öldürmek istemedi mi?

İstedi.

Bütün devlet kuvveti, gücü, askeri elinde değil miydi?

Elindeydi.

Ateşi yakmadılar mı?

Yaktılar.

İbrahim aleyhisselâm'ı ateşe atmadılar mı?

Attılar.

Bunu yahudiler de, hıristiyanlar da biliyor, müslümanlar da Kur'an'dan okudukları için, Allah bildirdiği için çok iyi biliyorlar. Ateşe attıkları İbrahim aleyhisselam yanmadı. Allah yaktırmadı. Cümle cihanın bildiği bir şey.

Allah kurtarırsa kurtarır. Allah yakalarsa, kimse Allah'ın kahrından bir insanı kurtaramaz. O zaman cihânın halkı biraraya gelse bir şey olmaz. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah, hakîki tevhid budur.

Yani lâ ilâhe illallah, "Allah'tan başka tanrı yok."

Allah'a ibadet edilecek. Politeizm, dualizm yok, ikicilik, çok tanrıcılık, putçuluk, haççılık yok.

Ne var?

Allah'a ibadet etmek var. Tamam, bu zahirî tevhiddir.

Ama Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah, kâinatın esrarını anlayan ârif insanların tevhididir. Gücün-kuvvetin Allah'ta olduğunu görebilmek. Herkes göremez.

"Ben Allah'a inanıyordum, Allah beni zelzeleden kurtardı." demiş bir şahıs. Zelzeleyi de verenin Allah olduğunu, Allah'ın kurtardığını biliyor.

Ama bazısı buna inanmıyor. İnanmak, inanmamak insanın önünde iki seçenek, iki yoldur. Ama aklın varsa, olayları iyice düşünürsen, herşeyi güzel düşünürsen; filozoflar inanıyor, alimler inanıyor, bilginler inanıyor. Sen eksik olduğundan inanmıyorsun.

İnanmamakta serbestsin ama yanlış; mesela bir adam içki içmekte serbest ama içki sıhhate zararlı. Esrar içmekte de serbest, içerse esrar içtin diye onu devlet cezalandırmıyor bildiğim kadarıyla ancak esrar satıcıyı, yasak olduğu için yakalıyor. Yoksa içene birşey demiyor. Hastaneye alıyorlar, tedavi ediyorlar. Halbuki o da zararlı. Yani onu da içirttirmemesi lazım. İşte o kendi isteğiyle içiyor ama mahvoluyor. Yani kötü şeyi yaptırtmamak lazım! Bazı insan kötü şeyi alıştığı için bırakmak istemez.

İslâm, kötülükleri yaptırtmama yolunu güdüyor. Yirminci yüzyılın medeniyeti kötülere de hürriyet tanıyor. Kötülere hürriyet tanındığı için de cümle cihan, bütün ülkeler zulüm içinde. O bakımdan; lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh, "güç kuvvet Allah'ındır" deyip inanmayanlara aldırmadan kendi yolunda, sırât-ı müstakîmde, sebîlü'r-reşâdda, insanın iman yolunda yürümesi lâzım.

Böyle dedi mi, bu üç sözün mânasını söyledi mi, anladı mı, bütün günahları silinir. Allah mükâfatlandırır yani; "Sen işin gerçeğini anlamış, uyanmış, gerçeği bulmuş, sonuca ulaşmış bir kulsun." der, onu afv u mağfiret eder. Bakın üç tane kelime, onu söylemek insanı ne kadar mükâfatlara erdiriyor, nasıl cezalardan, belalardan kurtarıyor.

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'ten İbn Asâkir rivâyet etmiş ki:

Mâ ale'l-ardı min müslimin yetevaddau fe yüsbiğu'l-vudûa li-salâtin mefrûdatin illâ ğufire lehû fî zâlike'l-yevmi mâ meşet ileyhi riclâhu (ev) kabadat aleyhi yedâhu ve nazarat ileyhi aynâhu vesteme'at ileyhi üzünâhu ve nataka bihî lisânuhû ve haddesethu bihî nefsuhû.

Birincide ev diye yazmış. Öyle yazdığı için biz de öyle okuyoruz. Ama ötekiler hep ve diye gittiği için birincinin de ve olması daha uygun. Kaynaklara bakılırsa ev mi ve mi olduğu anlaşılır. Ev "yâhud", ve "ve, dahî" demek.

Metn-i mübârekini okuduğumuz bu güzel hadîs-i şerîfin mânasına gelelim. Hepsi güzel, inci, cevher…

Mâ ale'l-ardı min müslimin. "Yeryüzü üzerinde hiçbir müslüman yoktur ki." Yetevaddau fe-yüsbiğu'l-vudû'. "Abdest alsın da, abdestini de güzelce, yani çalıp çırpıp, paldır-küldür hızlı değil de usûlüyle, tadını çıkartarak almışsa." Li-salâtin mefrûdatin. "Farz bir namazı kılmak için."

Öğle, ikindi, akşam, yatsı… Farz bir namazı kılmak için kalkıp abdest almış, abdestini de güzel almış hiç bir müslüman kul yoktur ki şu yeryüzünde…

İllâ ğufire lehû fî zâlike'l-yevm. "Bugün onun işlediği günahları mağfiret olunur. Mâ meşet ileyhi riclâhu. "İki ayağıyla gittiği yerlerle ilgili olarak bulaştığı günahlar affolunur."

Mesela afedersiniz, ayaklarıyla günahlı bir yere gitti. Dedikodulu bir yere veyahut meyhane gibi ya da daha başka günahlı bir yere gitti diyelim. Ayağıyla günahlı bir yere gitmişse, ayağının yürümüş olduğu, o gün yürümesiyle kazanmış olduğu günahları mağfiret olunur, bir.

Ev kabadat aleyhi yedâhu. "İki elinin tutmuş olduğu, yani eliyle işlemiş olduğu günahlar affolunur. Ve nazarat ileyhi aynâhu. "İki gözünün bakmasıyla iktisab etmiş olduğu günahlar affolunur." Vesteme'at ileyhi üzünâhu. "İki kulağının dinlemesiyle hâsıl olmuş günahları affolunur." Ve nataka bihî lisânuhû. "Diliyle söylemiş olduğu sözlerden iktisab ettiği günahlar affolunur." Ve haddesethu bihî nefsuhû. "İçinden kendi nefsinin, kendisine söylediği şeylerle hâsıl olan günahlar affolur."

Ne demek nefsinin kendisine söylediği şeyler? Mesela insanın içi ne der?

"Şu karşıdaki adam ne kötü adam galiba."

Bu ne oldu?

Suizan oldu.

"Şu yaptığı iş herhalde şundan dolayı. Herhalde benim yüzüme gülüyor ama bir menfaati var da ondan yapıyor."

Belki temiz kalpli adam, ama içi onu sahtekar diye düşünüyor. İşte bu içinin o sözü, yani o zannı günahtır, suizandır. İnsanın içinden suizannı, kötü zannetmesi, hayal etmesi günahtır. Dedikodusu-gıybeti günahtır. İşte içinden bunları geçirdiği zaman nefsi kendisine söylemiş oluyor.

Hâsılı; Peygamber Efendimiz "Bir insan farz bir namaz için güzelce bir abdest alırsa abdestini de usûlüne uygun yapar da o gün ayağıyla, eliyle, gözüyle, kulağıyla, diliyle, hatta kalbiyle, düşünceleriyle, yanlış düşüncelere düşerek işlediği günahlar affolunur." diyor.

Demek ki beş vakit namaz kılan, beş vakit aldığı abdestle temizleniyor.

Bazıları abdest almaya üşenir. "Şu namazı da çıkartayım." diye sıkıştığı halde abdestini tazelemez. Bu da yanlış, mekruh olur. Çünkü o sıkışıklıkla namaz kılması doğru olmuyor. Gitsin abdestini tazelesin! Abdestin sevabı var. Yani abdestten kaçmamak lazım.

Yine Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'ten, buyurmuş ki Efendimiz; Hatîb-i Bağdâdî, Tayâlisî, İbn Asâkir gibi kaynaklarda, bu zâtların yazdığı kitaplarında kaydedilmiş:

Mâ ubidallâhe bi-şey'in efdale min fıkhin fi'd-dîn ve le-fakîhun vâhidün eşeddü ale'ş-şeytâni min elfi âbid. Ve li-külli şey'in imâd ve imâdu haze'd-dîn el-fıkh.

Bu hadîs-i şerîfi çok eski sohbetlerimde söyledim sizlere. O eski sohbetleri şimdi belki dinlemeyenler de vardır, ilk duyanlar da vardır. İkinci defa duyana da bir zararı yok. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'i insan bitirince yine başına geçiyor, yine okuyor. Kaç defa okursa sevabı o kadar çok.

Mâ ubidallâh. "Allah'a ibadet olunmadı." Bi-şey'in efdale min fıkhin fi'd-dîn. "Dinde fakih olmaktan daha güzel, daha faziletli bir şekille Allah'a ibadet olunmamıştır."

Allah'a en güzel ibadet etme şekli dini iyi bilerek ibadet etmektir, demek.

Fıkhin fi'd-dîn. "Dinin inceliklerini bilip dinde anlayışı, bilgisi, sezgisi, görgüsü, kanaati sağlam, tecrübesi tam olan" demek.

Din alimi ama hakiki din alimi, boyama değil. Boyayı doldur küpün içine, zır cahil bir insanı küpün içine sok, çıkar; "Bu adam İslâm alimi" diye yuttur millete. Öyle şey yok, öyle yağma yok! Dini özüyle, tam bilen.

Adam çıkıyor küpün içinden, "Zikrullah yoktur." diyor.

Neden?

Cahil de ondan. Ne âyet bilir, ne hadis bilir, ne Arapça bilir, ne dinî tahsili var. Bazen dinî tahsili olmak bile yetmiyor. Çünkü bunlar ömür boyunca kazanılan bilgiler. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Dini iyi bilen, dini bilgisi, sezgisi, tecrübesi, duygusu yerli yerinde olan bir insanın o müktesebâtıyla yaptığı ibadetten daha güzel bir şekilde Allah'a ibadet edilmemiştir."

Câhilâne ibadetle değil. Anlayışlı anlayışlı, dinin de esrârını âdâbını, mânasını, hikmetini bilen bir insanın o bilgisiyle yaptığı ibadet, Allah'a kulluk kıymetli.

Ve le-fakîhun vâhidün eşeddü ale'ş-şeytâni min elfi âbid. "Dini bu tarzda, bu kadar güzel derinlemesine hazmetmiş, bilen bir tek alim, bir fakih, şeytana bin tane bilgisi olmadan kendisini sırf ibadete vermiş âbidden daha şiddetlidir."

Böyle bir tane alim şeytanı yener, kaçırtır, şeytanın zararını engeller; bin tane şuursuzca, derinlemesine bilmeden yatıp kalkıp, namaz kılıp ibadet yapan âbidden daha kıymetlidir. Şeytanın tesirini daha iyi izâle eder, faaliyetlerini daha güzel köstekler, şeytanı yener. Bir tane fakih, bin tane cahil âbidden daha kıymetlidir.

Burada cahil de demiyor da ama ben mesele anlaşılsın diye söylüyorum. Bazı insan mesela namazı seviyor, kılıyor. Güzel, namazı kılması fena değil. Her gün oruç tutuyor veya münasip, hadislere uygun tarif edilen zamanlarda hep oruçlu, mâşaallah dindar, muttakî bir insan.

Arapça, fıkıh bilir mi?

Bilmez.

İlmihalden anlar mı?

Anlamaz ama çok iyi insan da, ümmî de, bilmiyor da, ümmîleri de Allah bazen seviyormuş!.. Peygamber Efendimiz de ümmî imiş!

Peygamber Efendimiz'in ümmîliği öyle ümmîlik değil. Peygamber Efendimiz'in ümmîliği; bir alimden, bir şeyden öğrenmedi Allah öğretti. Başka bir yerden tahsil görmedi. Ama Allah'ın öğrettiği onu, alimlerin sultanı yaptı. Allahu Teâlâ hazretlerinin onu yetiştirmesi alimleri onun ayağına su dökemeyecek hale getirdi. Ümmîliğe oradan pay çıkartmasınlar.

Adam çok iyi. Kasaba kasaba, köy köy dolaşıyor, şöyle yapıyor, böyle yapıyor. Pekala güzel, bilgisi?

Yok.

Millet bunu böyle seviyor.

İyi ama bilgisi yok. Beş tane, dokuz tane doğru şey söyleyip de bir tane yanlış şey söylese, o yanlış şeyi halka söyleyip öğretse bu yanlış asırlarca gider. Yani sapıtır gider.

Bugün mesela Türkiye'de, Pakistan'da, Sudan'da, Afrika'da, her yerde müslümanların durumları içler acısı. "Müslümanım" diyen insana bakıyorsun, Kur'an'a, sünnet-i seniyyeye aykırı bir sürü durum; ailevî yaşantısı, konuşması, giyinmesi, kalkması oturması, yemesi içmesi, her şeyi hatalı.

Çünkü töreleşmiş artık, cahillik gelenekselleşmiş, öyle gelmiş, öyle gidiyor.

Olmaz!

Çocuğa Kur'an'ı ve mânasını öğreteceksin! Fıkıh öğreteceksin! Sünnet-i seniyyeyi öğrenecek, tasavvufu öğrenecek, ihlâsı öğrenecek… Temiz kalple iş yapmayı öğrenecek. Bu şekilde derin bir zât-ı muherem olacak. O zaman baş tâcı olacak. Al o zaman başının üstünde gezdir. Başına taç olsun insanların. Çünkü dini hazmetmiş. Kimseyi sömürmek istemiyor, bilmeden konuşmuyor; bilmediği zaman susuyor, bildiğini söylüyor. Ama bildiği de derya gibi çok. Tamam böyle insan.

İşte böyle bir insan, böyle olmayan bin tane ibadet ehli insandan daha iyidir, daha şiddetlidir. Şeytanı daha çok yener, daha çok kaçırtır.

Ve li-külli şey'in imâdun. "Her şeyin bir direği vardır."

Yükselen binalar, çadır vs. her şeyin onu yükselten dayanağı, direği, sütunu, temeli vardır.

Ve imâdü haze'd-dîni'l-fıkh. "Bu dinin de direği fıkıhtır."

Bu din fıkıhla ayakta durur, cahillikle durmaz.

Bizim sanayici, fabrikaları olan çok kıymetli ihvânımızdan bir kardeşimiz anlattı;

"Hocam, ben Âşır Efendi camiine gidiyorum." dedi.

Sirkeci'nin üstünde aydın, akıllı, fikirli, tahsilli, görgülü tüccarların büyük müesseselerinin olduğu yer. Bu camiye gelen cemaat de seçkin insanlar herhalde.

"Ben her gün camiye gittiğim için camide şöyle merak ettim. Oradaki cemaate bir sübhânallahın mânasını sordum. Çok kimse bilmiyor." dedi.

İstanbul gibi ilmin merkezi olan bir şehirde, böyle güzel, aydın müslümanların, tüccarların, zenginlerin yaşadığı bir camide insanlar bu kadar cahil olursa köydeki, dağdaki ne olacak?

Onlar hiçbir şey bilmez. Onlar o zaman neler yaparlar; milletin din nâmına derisini yüzerler, ne kadar hatalı işler yaparlar!

Bu dinin direği dini bilmektir, fıkıhtır. Bu da lafla olmaz. Çocuğunu yetiştireceksin.

Nasıl yetiştireceksin?

Ben şimdi çocuk yetiştirmek gerekse nasıl yetiştiririm?

Bir kere önce Kur'ân-ı Kerîm'den başlarım. Arapça ile beraber güzelce Kur'ân-ı Kerîm'i, tefsirleriyle, büyük alimlerin anlattığı şekilde bir güzel öğretirim. Derim ki;

"Bak evladım, bu Allah'ın kelamı Kur'an'ı öğrendin. Hayatını buna göre tanzim edeceksin."

"Hocam, babam, dedem; ben bu âyetin mânasının nasıl uygulanacağını bilemiyorum."

"Tamam, bu âyetlerin uygulamasını ilk önce Peygamber Efendimiz kendisi göstermiş. Gel şimdi Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesini öğren."

Çocuk zaten Kur'an biliyor. Temelin de Kur'an olduğunu biliyor. Arapça'yı da biliyor. Gelir, Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerini sahih hadis kitaplarından; İmam Buhârî'den, Müslim'den, Neseî'den, Tirmizî'den, İbn Mâce'den, Ahmed b. Hanbel'den okur. Tamam olunca fıkıh kitaplarını okur, dini güzelliğiyle, temelinden öğrenir.

Karşısına bir olay çıktığı zaman, "Kardeşim senin bu yaptığın doğru değil. Çünkü bu hususta Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş, âyet-i kerimede şu var, zina etme, içki içme."der.

Şimdi bunları söylediğin zaman millet kızıyor.

El-âlemin içkisine ne karışıyorsun?

Pekiyi ben karışmayayım, ben sustum; polis niye karışıyor…

Burada, Avustralya'da geçen gün bizi durdurdular. Polis kenara çekti. Biz de dedik ki;

"Hızlı gitmiyoruz, polis bizi niye kenara çekti."

Camı açtı, nezâketle selâm verdi, arabayı süren kardeşimize;

"Lütfen şuraya üfürür müsünüz." dedi. Bir şey verdi. Maşayla tuttu, torbanın içinden temiz, sağlık kurallarına uygun bir şey çıkarttı onu alete taktı, ona üfürttürdü.

"Ne yapıyor bu." dedim.

"Hocam, bu alkol içmiş miyiz diye onu inceliyor" dedi. Ondan sonra;

"Buyurun geçebilirsiniz." dedi. Bizim arkadaş da;

"Biz müslümanız, zaten içki içmeyiz." dedi. Oda;

"İyi ama müslümanlardan bazıları içiyor." dedi.

Avustralya'nın polisi de karışıyor. Türkiye'deki polis memurlarımız da, -o cefakâr, cefakeş, gece-gündüz uyumayan, 48 saat nöbet tutan memurlar da- durduruyorlar, alkol muayenesi yapıyorlar. Çünkü alkollü araba sürünce kaç kişi kazaya kurban gidiyor. Arabalar denize uçuyor. Virajlar dönülmüyor. Otomobil Boğaz Köprüsü'nden bariyerlere çarpıyor vs… İçki fena.

İşte polis de dinin gösterdiği istikamette çalışan bir kimse oldu.

Askeriyede içki içilir mi?

Hadi içki şişesini al götür, koğuşta iç bakalım.

Niye?

Askerlik ciddi bir meslektir.

Doktor diyor ki;

"Sigara içmek yasak."

Ama ameliyattan sonra terli haliyle hemşireye diyor ki;

"Şuradan bir sigara çıkart, yakıver, ağzıma tutturuver."

Doktor bey, hani içme diyordun başkalarına.

Halka verir talkını

Kendi yutar salkımı

diye hep hocalara söylerler. Bir de, biraz da başkalarının hataları görülsün yani. Hatalı şeyi başkasına yaptırmamak için yasaklar koyanlar, ondan sonra onları kendileri başka yerde bol bol yapıyorlar. Çünkü mâ fevkleri, onları teftiş edecek kimse yok. Onlar o kusuru işliyorlar. Çocuk babasının emrindeyken sigara içmiyor, meyhaneye gitmiyor. Evlendikten sonra, kendi başına buyruk olunca sigaraya da, içkiye de, kumara da başlıyor.

Neden; üstünde onu teftiş edecek, alıkoyacak, takip edecek kimse kalmadı; boşluktan istifade ediyor. İstifade değil, kendisini mahvediyor.

Allahu Teâlâ hazretleri bizleri akl-ı selîme, mantığa, çağdaşlığa, medeniyete, Allah'a güzel kulluğa, insân-ı kâmil olmaya muvaffak eylesin. Yanlış yollara saptırmasın. Yolunda daim, zikrinde kâim, ibadetine müdâvim eylesin. Hayat bir imtihandır. Bu imtihanı başarıp Cenâb-ı Mevlâ'nın, âlemlerin Rabbi'nin divanına sevdiği, razı olduğu kullar olarak varmamızı cümlemize nasip eylesin.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh

Sayfa Başı