M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bakara 187. âyet

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû!

Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.

Bu akşamki sohbetim Bakara sûre-i şerîfesinin 187. âyet-i kerîmesi üzerine. Bu âyet-i kerîme oruçla ilgili bir âyet-i kerîme. Oruçla ilgili sınırları çizen, teferruâtı bize öğreten; Allahu Teâlâ hazretlerinin bize rahmetinin, acımasının, lütfunun eseri olan müsaadeleri verdiğini bildirdiği bir âyet-i kerîme.

Önce mübarek metnini feyizyâb olalım diye okuyalım.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Uhille leküm leylete's-sıyâmi'r-refesü ilâ nisâiküm, hünne libâsün leküm ve entüm libâsün lehünne, alima'llâhu enneküm küntüm tahtânûne enfüseküm fe-tâbe aleyküm ve afâ anküm fe'l'âne bâşirûhünne ve'bteğû mâ keteba'llâhu leküm, ve külû ve'şrebû hattâ yetebeyyene lekümü'l-haytu'l-ebyadu mine'l-haytı'l-esvedi mine'l-fecri sümme etimmu's-sıyâme ile'l-leyl, ve lâ tübâşirûhünne ve entüm âkifûne fi'l-mesâcid, tilke hudûdu'llâhi felâ takrabûhâ, kezâlike yübeyinu'llâhu âyâtihî li'n-nâsi leallehüm yettekûn.

Sadaka'llâhu'l-azîm.

Geçtiğimiz haftalardaki yakın âyetlerde Allahu Teâlâ hazretlerinin eski ümmetlere farz kıldığı gibi Ümmet-i Muhammed'e de, Peygamber Efendimiz'in ümmetine de orucu farz kıldığını bildiren âyet-i kerîmeyi okumuştuk. Ondan sonra da oruçla ilgili âyetlerle birkaç haftaki sohbetimiz sürmüştü. Burada yine oruç konusu karşımızda.

Oruç ne demek?

İnsanın yemekten, içmekten, evli olanların hanımıyla cinsel ilişki yapmasından fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar uzak durması, sabretmesi ibadeti.

Bu ibadetle insan kendisinin en tabiî olan ihtiyaçları[ndan uzak duruyor.] Karnı acıktığı zaman yemek ister, susadığı zaman su ister. Su hayatın devamı için önemli bir madde. Gıda da insanın sağlığı, yaşamı için çok önemli bir zaruret. Evlenmek de insanın bir ihtiyacı ve insanın evlilikten muradı hayırlı evlatlara sahip olmak. Nesillerin üremesi, devam etmesi de evliliğe bağlı olduğundan; evlilik de gayrimeşru yollarla sağlanacak cinsel zevklerin ve diğer kötü yolların yanında çok asil, çok yerli yerinde bir çare olduğundan çok sevap. Çünkü hem haramlardan günahlardan kişi korunmuş oluyor, hem de kendisini baba veya anne yapacak bir hayırlı iş yapıyor. Evlat hayırlı olursa bütün insanlık ondan istifade edecek. Çok sevdiğiniz mübarek insanları düşünün, büyük insanları düşünün, büyük kahramanları düşünün; onlar hep bir annenin babanın evlâdı. "Ne iyi olmuş da o anne baba öyle bir evlat dünyaya getirmişler, ne kadar faydalı olmuş." diye ne kadar seviniriz. Onun için, evlilik sevaptır ve insanın hakkıdır.

Bu üç tane tabiî ihtiyacının ve hakkının, yaşama hakkının, yaşaması için gerekli faaliyetlerin, neslinin devamı için gerekli olan faaliyetlerin sağlanmasında Cenâb-ı Hak insanın içine kuvvetli arzular da koymuştur. Cenâb-ı Hakk'ın kudretinin, hikmetinin eseri olarak insan acıktığı zaman acıktığını bilir ve tatmin edecek çareleri aramaya koyulur. Onun için de sabahtan akşama çalışır, çabalar. "Evde çoluk çocuğum var!" der, ciddî ciddî çalışır. Hayatın büyük bir faaliyeti, yaşamayı sağlamak için; yeme, içme, giyinme ihtiyaçlarını karşılamak için işle, güçle, ticaretle, ziraatle geçiyor. Çok tabiî... Ama bunlar "beden korunsun" diye kuvvetli arzularla istetilmiş. Cenâb-ı Hak insanoğlunu hikmetle böyle yaratmış. Susadığı zaman çok susar ve kıvranır, arar, "Dudaklarım kavruldu." der. Acıktığı zaman; "Karnım zil çalıyor!" der, "Kurtlar gibi acıktım!" der. Yani bunlar kuvvetli duygular...

Dikkat edilirse oruçla Cenâb-ı Hak Teâlâ, bizi yaratan Rabbimiz; bizim içimizi dışımızı, her hâlimizi, huyumuzu, vasıflarımızı kendisi yaratmış, çok iyi bilen Rabbimiz bu kuvvetli duyguların karşısında durma eğitimini bize öğretiyor. "Yemek tabiî hakkın ama yeme bakayım, yemeden nasıl durabileceksin?" diye sabrı öğretiyor. İsteklerini aklıyla kontrol etmesini, iradesini arzularına hâkim, emir ve komutan kılmasını Cenâb-ı Hak emrediyor.

İnsan kuvvetli arzularının önüne geçebilmeli! Bu çok önemli, çok faydalı. İnsanın aklının emrinde olması; aklını emir, komutan kabul edip nefsinin ve bitmez tükenmez coşkulu arzularının onun emrinde, teftişinde, idaresinde, bakımı altında yürütülmesini sağlaması çok önemli. Çünkü insan arzularına kapıldığı zaman, bu arzular şiddetli sevme, şiddetli kızma, nefret, buğz, adavet tarzında tezahür ettiği zaman ne oluyor?

Büyük felaketler oluyor. Toplumu yakan, yıkan, insanları çok zarara uğratan fecî olaylar meydana geliyor. O halde insanların sabrı öğrenmesi lazım. Duygularına hâkim olmayı öğrenmesi lazım. Akıllı mantıklı hareket etmesi lazım.

Biz bunu istiyoruz da; "Peki, insan nasıl akıllı mantıklı hareket edecek ve bunu nereden öğrenecek?" diye kendi kendimize düşündüğümüz, sorduğumuz zaman: Yirminci yüzyılda bu hususta bir çalışma yapıldığını, böyle bir şeyin öğretildiği bir mektebi[n olduğunu] hatırlamıyoruz. Beden eğitimi için, çeşitli idmanlar için çeşitli özel iş yerleri açılıyor, öğretiliyor. Dans için dersaneler açılıyor, dans öğretiliyor. Musikî âletlerini çalmak için çeşitli [kurslar] oluyor, öğretiliyor... Ama insanın iradesine nasıl hâkim olacağı, kendisinin aklını ön plana nasıl geçireceği, kararlarını nasıl böyle çelik gibi bir iradeyle uygulayacağı; öğrencinin nasıl dersine çalışacağı, futbola, sinemaya kaçmayacağı, okulu bırakmayacağı; babanın içkiye, kumara kaymayıp nasıl olup da ciddî bir baba olup, para kazanıp, çoluk çocuğunu iyi yetiştireceği; annenin evine, kocasına, çocuklarına şefkatli ve bağlı olup, evden kaçmayıp da nasıl çocuklarını iyi insan olarak yetiştireceğini ne ile sağlayacak?

Kuvvetli iradeyle sağlayacak. Bu irade olmadığı zaman, insanların tenkit ettiğimiz bütün halleri bu irade zâfiyetinden [oluyor.] "İyi insan ama zavallı, iradesi zayıf; ne yapalım, yapamadı... Kaymış ayağı, nefsine mağlup oluvermiş, şeytana uyuvermiş..." diyoruz.

Bu iradenin kuvvetlenmesini din öğretiyor. Ramazan iradenin kuvvetlenmesi, insanın sabrı öğrenmesi ibadeti. Ve bu eğitim başarı sağlamış. Bu eğitim Mevlânâlar'ı, Yunus Emreler'i, Hacı Bayrâm-ı Velîler'i, Eşrefoğlu Rûmîler'i, İbrahim Hakkı-i Erzurumîler'i, yani tarihimizde sevdiğimiz saydığımız büyük, bilge, mübarek, akıllı fikirli, ilim erbâbı, güzel ahlâk sahibi insanları yetiştirmiş.

Çok büyük bir devlet olan devletimiz, çok büyük, çok köklü bir millet olan milletimiz, bugün yirmibirinci yüzyılda üzücü bir durumdayız; çeşitli sıkıntılarla karşı karşıya... En başta gelen ülkelerden birincisi olması lazım! Birinciliği hiç düşünemiyoruz. İkinciliği, üçüncülüğü, beşinciliği, yedinciliği düşünemiyoruz. Yedi gelişmişler arasına girememişiz. Ülkemizde bazı köylerde su yok, sağlık durumu perişan, halkımızın gıda işini halledememişiz, bütçeyi düzeltememişiz vs. vs... Büyük devlet, büyük millet olmanın temellerini kaybettiğimiz için, bunları sağlayan ana esasları kaybettiğimiz için bunlar olmuyor. Yoksa bir insan bir milleti alır, kurtarır, ileriye götürür. 20 sene, 30 sene, 40 sene, 50 senede etrafımızda "küçük" dediğimiz bazı devletler ve milletler bizden çok daha ileriye gittiler. Biz onlardan daha geri sıralara kaldık.

İşte bu bir eğitimin unutulmasından, önemsenmemesinden kaynaklandı. Başarısızlıklarımız irade eğitiminin, ahlâk eğitiminin azalmasından; vur patlasın çal oynasın gezmenin, eğlenmenin, lüksün, sefahatin artmasından; rüşvetin, hırsızlığın, vazifeyi kötüye kullanmanın, suistimâlin artmasından olan şeyler. Her şeyin arkasında bir maddî hesap, bir ince şeytânî aldatmaca görüyoruz.

Ama bunlar neden oluyor, kaynağı ne, sebebi ne? Gazetelerde okuduğumuz suçların işleniş sebepleri ne? Bu kadın niye kötü yola düşmüş, bu yuva niçin yıkılmış? Bu adam bu cinayeti niye işlemiş?

Onları araştırmıyoruz. Onların kökü; ahlâkın olmayışında, zayıflamasında, örfün törenin bozulmasında, insanların iradeli olmamasında, milleti seven insanların yetiştirilememesinde, kendisinin menfaatini düşünen, milleti batıran insanların iyilerden ayırt edilmemesinde... Çeşitli şeyler var; ama ahlâka dayanıyor.

İşte ahlâk eğitimini İslâm yapıyor. Yapmış, fiilen tarih boyunca ispatlamış. Şimdi de zamanımızda da bir ispatı var; o da ahlâk eğitimi yapılmayınca milletlerin çökeceğinin ispatı olmuş oluyor.

Şimdi bu girişten sonra, orucun böyle bir [ibadet] olduğunu anladıktan sonra, orucun ilk başladığı zamanlarda durumun nasıl olduğunu şöyle kayıtlardan ana kaynaklara bakarak anlatalım:

İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan rivayet olunmuş. Zaten daha başka mübarek alimler de bu hususu rivayet etmişler. Mesela Ali b. Ebî Talha yine İbn Abbas'tan rivayet etmiş. el-Avfî İbn Abbas'tan rivayet etmiş. Ama daha başka râviler de var. Diyor ki;

"Müslümanlar Ramazan orucu olunca, Ramazan ayı geldiği zaman yatsı namazını kıldılar mı oruca başlarlardı. Yemek yemezlerdi, su içmezlerdi, hanımlarıyla ailevî ilişkilerinden yani cinsel ilişkilerinden uzak dururlardı, iftar edinceye kadar..."

Bir başka rivayette de deniliyor ki;

"Bir kimse yatsıyı kıldıktan sonra oruç başlardı. Ya da yatsıdan evvel uyumuşsa, artık uyuduğu andan itibaren başlardı. Ondan sonra oruç iftara kadar devam ederdi."

Durum böyleyken birtakım olaylar zuhur etmiş. Buna göre hareket etmek isteyenlerin bu kararlarında da tam sağlam duramadıkları, bu kararları çiğnedikleri olmuş. Mesela bir rivayet şöyle:

Kays b. Sırma el-Ensârî oruçlu iken gündüz kendi arazisinde ziraatle meşgul oluyormuş, çalışıyormuş. Bir gün iftar vaktinde eve gelmiş. Hanımının yanına gelmiş ve sormuş:

Hel indeki taâm? "Yemek var mı yanında?" demiş.

Arapçasını biraz da böyle söyleyelim, hatırda iyi kalsın, gözünüzün önünde bir sahne canlansın diye...

O da;

Lâ. "Hayır!" Velâkin entaliku fe-atlubu leke. "Yemek yiyecek bir şey yok; ama giderim, senin için bir şeyler isterim, hazırlarım." demiş.

Sağdan soldan, belki akrabalarından isteyecek...

Fe-ğalebethu aynühû fe-nâme. "Bu arada gündüz çalıştığı için gözleri kapanıvermiş bu ensârî sahabinin, [uyuyakalmış."]

Ve câethu imreetühû felemmâ raethu nâimen kâlet. Hanımı gelmiş, onu uykuda görünce demiş ki;

Haybeten leke e nimte? "Hay Allah, yazıklar olsun sana! –Haybe "hüsrana uğramak" mânasına- Uyudun mu?" demiş.

Tabii yemek yiyememiş.

Neden?

Sanıyorlar ki ve uygulama öyle ki, eski ümmetlerde öyleymiş çünkü; artık uyudu, uyuduktan sonra yemek yememesi lazım.

Felemmâ entasafa'n-nehâru. "Gündüzün sıcaklığı, şiddeti gelince, öğle vakti olunca... Ğuşiye aleyhi. "Akşam da yemek yemediği için, o sıcakta bayılmış."

Ben Suudi Arabistan'ın o sıcaklarında -gittiğimiz zaman- oruç tutulduğu zaman ne kadar hararet olduğunu biliyorum.

Bu zât-ı muhterem bayılmış.

Fe-zükire zâlike li'n-Nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem. Bu durum Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e bildirilmiş.

"Bu adam dün akşam yemeğini yiyemedi. Çalıştığı için de güneşin bu şiddetli zamanında vücudu dayanamadı ve bayıldı." diye bildirimişler demek ki...

Fe-nezelet hâzihi'l-âyetü. İşte o zaman bu metnini okuduğumuz âyet-i kerîme inmiş.

Bir sebeb i nüzûl, yani âyetin iniş sebebi bu.

Şimdi bu sebeb-i nüzûlden başka sebeb-i nüzuller var, onu da söyleyelim. Ondan sonra âyetin meâlini bu iki sebeb-i nüzûlün bize verdiği bilgiyle açıklayalım.

İbn Abbas'tan. Yine diyor ki;

İnnen-nâse kânu kable en yenzile fi's-savmi mâ nezele fîhim ye'kulûne ve yeşrabûne ve yahillu lehüm şe'nü'n-nisa' ve izâ nâme ehadühüm lem yet'am ve lem yeşreb.

Bu sözün Türkçesi şöyle: "İnsanlar bu konuda âyet inmezden önce, âyet ininceye kadar yerler, içerler, hanımlarıyla ailevî ilişki, cinsel ilişkide bulunabilirlerdi. Uyudukları zaman artık yemek, içmek ve diğer işler kesilmiş olurdu; bir dahaki iftar vaktine, ertesi gün akşama kadar..."

Bir de Hz. Ömer radıyallahu anh'ten bir rivayet var, onu da okuyalım. Çeşitli kelimelerle çok rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf. Ben onların hepsini okuduğum için şöyle kısaca özetleyeyim:

Hz. Ömer radıyallahu anh bir seferinde Ramazan'da Peygamber Efendimiz'in arkasında yatsıyı kılmış. Sonra eve gelmiş. Hanımını arzu etmiş, sevmiş, istemiş. Fakat hanımı uykudan kalkmış; "Ben uyudum!" demiş. "Orucum başladı." mânasına... "Uyudum." demesine rağmen o kuralı çiğneyerek cinsî ilişkide bulunmuş. Sonra oturmuş, ağlamış, üzülmüş, rivayetlere göre... Pişmanlık duygusu içinde Peygamber Efendimiz'e gelmiş, demiş ki;

Eşkû ila'llâhi ve ileyke'llezî sana'tü. "Yâ Resûlallah! Allah'a ve sana bu işlediğim şeylerden dolayı kendi kendimi şikayete geldim."

Peygamber Efendimiz de buyurmuş ki;

Mâ sana'te? "Ne yaptın?"

Demiş ki;

"İşte benim nefsim beni kandırıdı. Ben yasak olan, hanımımla bir arada olma işini yaptım. Yatsı namazını kıldıktan sonra, o uyumuş olduğu halde..."

Halbuki oruçta böyle bir şey olmayacaktı.

Onun üzerine Peygamber Efendimiz demiş ki;

Mâ künte halîkan en tef'ale. -Başka rivayetler de var, başka sözlerle de söyleniyor.- "Sen böyle yapacak bir insan değildin ya Ömer! Kuvvetli iradeli, sağlam bir müslüman, hâlis muhlis bir kişiydin. Niye bunu yaptın? Böyle yapmaman gerekirdi." deyince, bu âyet-i kerîme nâzil olmuş.

Bu bir açıklama tabii... Bu rivayetlerin çeşitli sözlerle genişleri var, kısaları var; burada önümdeki tefsir kitaplarında yazılı. Bu iki rivayete muttalî olduktan sonra; bu âyet-i kerîme kimler için inmiş?

Ya uyuduktan sonra yemek yiyemeden ertesi gün orucuna başlayan o ensardan Kays b. Sırma el-Ensârî isimli sahabi dayanamadı diye Cenâb-ı Hakk'ın bir lütfu, müsaadesi... Ya da Hz. Ömer; "Ben böyle bir hatalı iş yaptım, kendimi tutamadım; hanımım gözüme çok cazip göründü, canım istedi." demiş. Mescitte başkaları da; "Yâ Resûlallah, biz de maalesef bu Hz. Ömer'in yaptığı gibi yatsı namazından sonra böyle şeyler yaptık, yedik, içtik..." gibi şeyler söylemişler. O zaman bu âyet-i kerîme inmiş.

Şimdi âyet-i kerîmeyi okuyalım, kelime kelime açıklayalım:

Uhille leküm. "Size helal kılındı, ey müslümanlar!" Leylete's-sıyâm. "Oruç tuttuğunuz geceler..."

Yani Ramazan geceleri veyahut başka oruç tutacağınız zamanlar da öyle olacak.

er-Refesü ilâ nisâiküm. "Hanımlarınıza refes size helal kılındı."

Refes; ra-fe-peltek se ile yazılan bir kelime. "Ayıp söz söylemek. Doğrudan doğruya söylenmeyip de dolaylı yoldan, kinâye yoluyla söylenen bir sözü açık açık söylemek." mânasına... Veyahut "Saklanması gereken gizli bir işi yapmak." mânasına kullanılıyor. Buradan maksat, koca ile kendi karısı arasındaki cinsel ilişki. O da saklanması, gizli tutulması istenen bir ailevî mesele olduğundan refes diye adlandırılmış. İttifakla bütün alimler cinsel ilişki mânasına olduğunu söylüyorlar. Tabii bazen Arap lügatında bu "cinsel ilişki" mânasını taşıyan ağır hakaretli sözler yani küfürler, ağzı bozuk insanların söylediği laflara da refes deniliyor, o da ayrı. Ama burada kesin olarak ailevî cinsel ilişki [kastediliyor.]

"Hanımlarınız ile cinsel ilişki oruç gecesinde size helal kılındı."

Hünne libâsün leküm. "Onlar sizin için bir libastır, elbisedir." Ve entüm libâsün lehünne. "Siz de onlar için bir elbisesiniz."

Libas, "giyilen şey, elbise" demek. "Siz onlar için giyilen bir elbisesiniz, onlar sizin için giyilen bir elbise..." Bu ne demek?

Burada bir istiare, benzetme var. İnsan bir elbiseyi giydiği zaman ne oluyor?

Bir kere örtünmesi gereken, Allah'ın "örtünün" diye emrettiği kısımları örtülüyor.

Erkeğin örtülmesi gereken uzvu nedir? En aşağı ne kadar örtünmesi lazım?

Göbeğiyle dizi arasındaki kısmı mutlaka örtmesi lazım. Orayı hiç göstermemesi lazım. Baldırı görünse olabilir. Göğsü görünse olabilir. Ama beliyle, göbeğiyle diz kapağının altının arası görülmemesi lazım.

"Hocam şimdi bazı mayolar giyorlar, işte çok kısa..."

Onlar acaba bu işin dine uygun olup olmadığını düşünüp de mi giydiler?

Avrupa'dan öyle bir moda gelmiş, annesi babası da öğretmemiş... "Evlâdım bizim dinimizde böyle olmaz. Denize gireceksen bile en aşağı göbeğinle dizinin altına kadar arasını kapatman lazım!" diye öğretmesi lazım. Hatta küçükten alıştırması lazım.

Ben bazen bir eve gittiğim zaman veya camiye küçük kızlar geldiği zaman onlara latife yapıyorum. Diyorum ki;

"Senin başörtün nerede? Niye örtmedin başörtünü?"

Onlar da hemen annelerinin arkasına saklanıyorlar. Anneleri de hemen çantadan bir şey çıkartıp onların başını örtüyor.

"Aferin, bak şimdi ne güzel oldu." diyorum.

Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri hanımların da yüzleri, elleri, ayakları hariç her tarafının örtülmesini emretmiş.

Erkeğin avret-i galîza denilen, mutlaka örtülmesi gereken kısmı; diziyle göbeği arası.

Kadının mutlaka örtülmesi gereken kısmı neresi?

Elinin bileklerinden, ayağının bileklerinden aşağısı hariç, eli hariç, ayağı hariç ve yüzü hariç. Yüzü de saçları görünmeden, kulaklarının ön tarafından, alnından, çenesine kadar olan kısım. Boynu bile görünmeyecek.

Bakıyorum, bazı hacı hanımların veya müslüman hanımların boynu görünüyor. Onlar da demek ki İslâmî giyimin nasıl olduğunu kitaplardan okumamışlar. Biraz da etrafta bu hususta fazla serbestliği görünce, "Biz de yapsak, ne olur?" gibi belki önemsemiyorlar. Ama Allah'ın emirlerini önemsememek çok yanlıştır. İnançlı, müslüman bir insan Allah'ın emirlerini tutar.

"Hocam, Avrupalılar açınıyor ya..." diyenlere ne diyebiliriz?

Bir kere bu Avrupalılar'ın 1900'lü yıllardaki kıyafetlerine bakın, onlar da kapalıdır. Hatta 1900'lü yılların başındaki, 20'li, 19'lu, 15'li I. Cihan Harbi'nden önceki zamanlarda, belki daha sonraki zamanlarda, bakın, plajlarda bile kadınlar dizlerinin altına kadar, bayağı bir örtülü giyinirler. Şarlo'nun filmlerinde onları gördüğünüz zaman şimdi gülümsersiniz; "Plajlarda ne kadar kapalı giyiniyorlarmış!" diye. Demek ki yirminci yüzyılda bir değişme olmuş. Şimdi yirmibirinci yüzyıla girmişiz. Ama bu değişme Allah'ın ve Peygamber'in emriyle olan bir şey değil. İnsanlar kendi kendilerine kendilerini değiştirmişler. Olmaz! Kendi kendilerini değiştirmek ne hıristiyanlara yakışır, ne de müslümanlara yakışır. Mü'minler imanlarının gereğini yapmak zorunda.

"Peki hocam, Avrupalılar açınıyorlar?"

Bakın bakalım, kilisedeki rahibe hanımlar öyle açınıyor mu?

"Hocam rahibeler başka... Onlar hakikaten tam senin söylediğin gibi bir yüzü, bir elleri, bir ayakları hariç her taraflarını kapatıyorlar."

Çünkü onlarda da kapanma emri var. Hatta yahudi hanımların da saçlarını göstermemesi gerektiğinden, onlar bir çare olarak saçlarının üzerine takma bir peruk takınca örtünmeyi öyle sağlamayı çağlar boyunca düşünmüşler. Ama onlarda da örtünme var.

Demek ki Allah'ın emrini gevşetmek, dinlememek [için] Avrupalılar'ı da misal olarak gösteremeyecekler. Yaptıkları bir şey değildi, son zamanlarda onlar da bozuldu. Onlar da dinlerinde gevşiyorlar. Yirminci yüzyıl, yirmibirinci yüzyıl, sinemalar, filmler, aşk filimleri, aşk sahneleri derken dünya toplumu bozuluyor. Sonra da insanlar, inançları kitaba bağlı olmayınca, bir dine bağlı olmayınca "Böyle olsa ne olur?" diyorlar. Bu sefer bize "tutucu" diyorlar. Yani tutuyor, insanların bir şey yapmasını engelliyor... İyi ama sen herkesin, her devletin tutucu olmadığını mı sanıyorsun?

Her devletin kendine göre kanunları var, kanunlarına göre tutucu. "Şunu yapmayın." diyor, "Yaparsan cezalandırırım." diyor. Demek ki tutuculuk toplum hayatının bir [gereği.]

"Peki dinî konularda biraz gevşek olunsa nasıl olur?"

Allah'ın vermediği müsaadeyi bir insan kendi kendine verirse Allah'a hesabını nasıl verecek? "Ey kulum! Ben sana şöyle buyurdum, sen niye bunun aksini yaptın?" derse [ne cevap verecek?]

Sonra tabii bir de, Allah'ın emirlerinin hikmetleri var. Niye emretmiş? Orucu niye emretmiş?

Dilimizin döndüğü kadar, anlayabildiğimiz kadar diyoruz ki; insanın iradesini kuvetlendirmek için. Yoksa önünde yemek var, yiyebilir; su var, içebilir. Hanımıyla evli, nikâh yapmışlar, düğün yapmışlar, meşru bir evlilik. Ama neden emretmiş?

İrade kuvvetlensin, insanlar sabrı öğrensin diye.

Peki giyinmek neden?

Giyinmek de insanoğluna mahsus bir şey. Başka mahluklarda yok. Onlar giyinmeden [yaşıyorlar.] Allah bir kıl yaratmışsa, post varsa, üstünde postları var; ama insanları öyle yaratmamış. İnsanoğlu örtünüyor. Örtünme eski peygamberler zamanından beri emredilmiş.

İdris nebî hulle biçer

Sübhanallah deyû deyû

diye Yunus Emre'nin güzel şiirlerinde ifade ettiği gibi, tâ İdris aleyhisselam'dan insanların böyle hulle yani elbise biçtiğini, daha önceleri de yine avret mahallerini örttüğünü biliyoruz. Din bunu [emrediyor.]

Neden?

Çünkü hem kötü nazarlardan korumak, kötü duyguların uyanması ve tecavüzün başlamasını engellemek; hem de havanın çok sıcağından, çok soğuğundan korunmak için, cildi korumak için bir vasıta. Allah'ın emri böyle.

Elbise insanı dış tesirlerden ve kötülüklerden koruyor. O halde hanımlar erkekler için elbise, erkekler yani kocalar da karıları için elbise... Hanımlar da evli oldukları beyleri için elbise. Ne demek?

Yani onu koruyor. Nereden koruyor?

Her türlü kötülükten koruyor. Neslin üremesini meşru bir zeminde sağlıyor. Doğan çocuğun annesi belli, babası belli, bakımı belli; meşru bir düzen, aile düzeni, en güzel düzen. Bunun dışında başka düzenleri kurmak isteyen olmuş mu?

Olmuş, komünist ülkelerde vesairede... Ama o bizi bağlamıyor. Çünkü onlar onları denemişler de güzel bir sonuç da alamamışlar doğrusu. Ama aile düzeni en güzel düzen. Komünist rejimi iktisadî yönde de bir başarı sağlamaya çalıştı ama sonunda serbest rekabetin daha üstün olduğunu insanlar anladı. Şimdi oradan, sert uygulamalardan dönüyorlar; daha yumuşak, daha anlayışlı usuller koymaya çalışıyorlar.

Kadın evli olduğu zaman kocasını koruyor. Başka yere kaymasını, akmasını, şaşırmasını, sapıtmasını, sapık ilişkiler içerisine girmesini engelliyor. Erkek de onu koruyor. Bir ana mâna bu. Birbirlerinin koruyucusu oluyor. Yani birbirlerinin hayat arkadaşı oluyorlar, birbirlerini tatmin ediyorlar, birbirleriyle mutlu oluyorlar. Bu çok önemli.

İkinci bir [yorum:] Elbise nasıl insanın çok yakınındadır, insanı sarar, bürür; kadın kocasını bürüyor, koruyor. O kadar samimiyet var aralarında, elbise gibi... Koca da hanımını koruyor, kolluyor; elbise gibi o kadar samimi, sırdaş. Ne mânaya ise, burada bir istiâre var.

Evet, ne mutlu böyle bir düzene... Elhamdülillah alâ ni'meti'l-İslâm! Ne kadar güzel! Bunun dışında başka yollar çok yanlış, çok zararlı ve toplumu çözen çok ters şeyler...

Alima'llâhu enneküm küntüm tahtânûne enfüseküm. "Allahu Teâlâ hazretleri bildi ki sizler kendi nefislerinize, kendi kendinize hıyanet ediyordunuz."

Tahtânûn, hıyanet kökünden, iftiâl bâbından mastar.

"Kendi kendinize karşı sorumsuz ve saygısız ve kendi kurallarınızı çiğnemek sûretiyle kendi kendinize âsi ve hıyanet etme durumunda oluyordunuz."

Çünkü kuralı uyguluyamıyorlardı. Uyuduktan sonra veyahut yatsıdan sonra yiyip içiyorlardı, öteki işleri yapıyorlardı. Halbuki kuralın öyle olmadığını [biliyorlardı.]

"Evet, Allah böyle yaptığınızı bildi..."

Fe-tâbe aleyküm. "Sizin tevbenizi kabul eyledi."

"Gözyaşı döktüğünüzü, dayanamadığınızı, üzüldüğünüzü gördü; tevbe ihsan eyledi, teveccüh eyledi, affeyledi."

Ve afâ anküm. ["Ve Allah sizi affetti."]

Af kelimesi arkasından ayrıca geliyor. Yani Cenâb-ı Hak bu eskiden süre gelen oruç tutma anlayışını değiştirmiş oluyor. "Öyle sanıyordunuz, kendi kendinize kuralı çiğnediğinizi düşünüyordunuz. Hayır, Cenâb-ı Hak sizi affeyledi, size teveccüh buyurdu." Tâbe; "teveccüh etmek". Tâbe, alâ harf-i cer'iyle kullanılınca; "Allah'ın kulun tevbesini kabul etmesi, kula teveccüh etmesi" mânasına... "Allah sizi affetti."

Fel'âne bâşirû hünne.

Beşere, "insanın cildi, derisi" demek. Bâşere-yubâşiru-mübâşereten, "ciltlerin birbirine temas etmesi, yaklaşmak" mânasına... Yani nazik bir şekilde bu da "cinsel ilişki" demek.

Fel'âne bâşirû hünne. "Sizi affettiği için, bu mükellifiyeti kaldırdığı için; 'Yatsıdan sonra yiyemezsiniz, içemezsiniz; bu iş olmaz, şu iş olmaz!' diye sıkmadığı için, tevbenizi kabul ettiği için, affettiği için..."

Yani Ümmet-i Muhammed'i affetmiş oluyor. Oruç anlayışı eski ümmetlerde öteki türlüymüş. Onlar da o anlayışa göre yapmak istediler; ama Allah affediyor, bağışlıyor.

Fel'âne başirû hünne. "Cinsel ilişkide bulunabilirsiniz."

Müsaade mânasına bu emir.

Veb'tegû mâ keteba'llâhu leküm. "Ve Allah'ın sizin için yazdığını elde etmeye gayret edin!"

İbtiğâ, "istemek, elde etmeye gayret etmek" mânasına bir kelime.

"Allah'ın sizin için yazdığını elde etmeye çalışınız." Bu ne demek?

"Ailevî ilişkide bulunun, Allah bir evlat verecekse versin. Size nasip ettiği evlâdı alma işlemini yapınız." demek.

Demek ki evlilikten murad, hayırlı evlat sahibi olmakmış, nesil yetiştirmekmiş diye buradan da ârifler kesin olarak görüyor, anlıyor. Yani başlıbaşına, doğrudan doğruya bir cinsel zevk İslâm'ın muradı değildir.

Ben burada, Avustralya'da bakıyorum, Türkiye haberlerini, buranın haberlerini seyredelim diye [televizyonu açtığımız] zaman; ilanları okuyalım diye gazeteyi aldığımız zaman veya toplumda dışarı çıkıp çarşı pazardan ekmek peynir alacağız, -Gerçi bizim oturduğumuz yer biraz sayfiye yeri gibi, sakin bir yer ama- görüyoruz ki bu insanların anlayışları bizden farklı. Bu insanlar doğrudan doğruya cinsel ilişkiyi bir amaç edinmişler ve onun peşinde koşuyorlar. Bu ters anlayış, hele bize [göre,] İslâm'a [göre] çok ters bir anlayış; ama bundan dolayı -Türkiye'deyken ben okumuştum.- bir İngiliz papazı iki erkeğin birbiriyle evlenmesinin nikâhını kıymış. Halbuki Hz. İsa aleyhisselâm'ın, ona gelen İsevî dininin, İncil'in ahkâmı böyle değil. Erkeğin erkekle evlenmesi ilk defa onun tarafından yapılmış; gazeteler de acayip buldukları için yazıyorlar.

Bu nedir?

Cinsel zevkin sadece cinsel zevk olarak düşünülmesi; "Ne sûretle karşılanırsa karşılansın, önemli değil." diye bir anlayıştır.

İslâm böyle demiyor. Bu neslin devamı için ciddî, ayıplanmayacak bir yaratılış meselesidir. Ama bunun Allah'ın emrettiği vechile, yani hilkate, tabiata, yaratılışa uygun bir tarzda olması ve sonuçta da evlat edinmek, nesil olması önemlidir. Çünkü İslâm'ın bir elin beş parmağı gibi beş ana hedefi var, ana amacı var. Bütün ahkâm-ı İslâmiye incelenirse, amaçlarından bir tanesi de nesli korumak. Nesli korumak neslin temiz olmasından, nezih olmasından başlıyor. Ananın babanın belli olmasından başlıyor. Yani düğünlü dernekli, temiz bir evlilikten sonra olmasından başlıyor. İslâm nesli böyle korumaya başlıyor; "Evlilik şart, zina yasak." diye... Ondan sonra da evliliği çocuk edinmek amacının saygın bir müessesesi olarak emrediyor. Ve Peygamber Efendimiz evliliğin, evlenmenin uygun olduğunu, sevap olduğunu beyan ediyor.

Sahabeden bazıları: "Evlenmeyelim, bekâr kalalım da Allah'a çok ibadet edelim!" diye düşündüler. Peygamber Efendimiz onları; "Benim sünnetime uymayan benden değildir, öyle yapmayın!" diye şiddetle men etti. Kendisi de evlendi. Fâtımatü'z-Zehrâ anamız ve diğer kızları dünyaya geldi, oğulları dünyaya geldi. Kızlarından mübarek nesli devam etti. Ama evlendi.

Ve'bteğû mâ keteba'llâhu leküm. "Allah'ın size yazdığını elde etmeye gayret edin."

Evlilikten murad, hayırlı evlat sahibi olmaktır. Kızlar ve erkekler bu niyetle evlenecek. "Ben Allah rızası için evleneceğim. Çünkü evlilik sevaplıdır. Ve hayırlı evlatlar yetiştireceğim. Çocuğumu en terbiyeli, en müslüman, en salih, en hâlis, en akıllı, en edepli kimse olarak yetiştireceğim. En iyi müslüman, Allah'ın sevgili kulu olarak yetiştireceğim. Bir evliyâ babası, bir evliyâ annesi olacağım." diyecek, o amaçla [evlenecek.] İslâm meseleyi böyle görüyor.

Onun için, hanım çok muhterem bir varlık. Gerek eş olarak çok muhterem, gerek anne olarak çok muhterem, gerek kız olarak [çok muhterem.] Araplar kız çocuk doğdu mu diri diri toprağa gömerlermiş! İslâm bunu şiddetle yasaklıyor ve tehdit ediyor; öyle yapmış olanların cehennemlik olduğunu beyan ediyor. Kız olarak da muhterem... Kız çocuğu olunca üzülmek ne demek, öyle şey olur mu? Allah vermiş, elhamdülillah, ne kadar güzel! "Nur topu gibi bir kız çocuğu oldu." Eskiden Araplar "Kız çocuğu doğdu." diye kendilerine bildirilince kaçacak delik ararlarmış, saklanırlarmış; insanların yanına çıkamazlarmış, utanırlarmış, kimsenin yüzüne bakamazlarmış... Yanlış. Kız çocuk da kıymetlidir, muhteremdir, asildir, güzeldir. Hanım da, hanım olmuşsa, evlenmişsek muhterem bir kişidir. Anneyse hele baş tacıdır, çok muhterem bir kişidir. Üç durum da olabilir, üçü de güzel.

Kadının erkekten, erkeğin kadından İslâm dininde takvâ yönünden bir farkı yok. Takvâ yönünden belki kadın daha ileriye gidebilir. Din yönünden bir eksikliği yok. Dinî ahkâm yönünden, yaşam yönünden birtakım farklar var. Kadının mirası kendisi gibi olan erkeğe nisbetle, mesela erkek kardeşine nisbetle yarımdır. Ama onda da İslâm toplumunun ana yapısının tesiri var. Çok kesin olarak anlaşılıyor. İslâm ailenin yönetimini erkeğe yüklüyor. Kadına çalışmak mecburiyeti getirmiyor. Hatta kadın -çok defalar söyledim- kendi dünyaya getirdiği çocuğuna süt vermek zorunda bile değil; isterse vermeyebilir. Vermezse ona süt annesi bulmak, süt sağlamak, büyütmek babanın görevi. Yani hanımı "Sen çalışmak zorunda değilsin." diye rahatlattırıyor. Erkeğe yükü yüklüyor. Onun için, erkeğin de iktisâdî yükünü azaltmak için mirası öyle takdir buyurmuş. Cenâb-ı Hakk'ın takdiri...

İslâm'ın yani dinin emirleri akılla, mantıkla tenkit edilmez. Çünkü Allah'a inanan bir kimse "Allah böyle emretmiş!" der, yerine getirir. Asker, er, komutanın emrini tenkit etmez. "Komutanım böyle emretmiş." der, yapar. Yukarıdakinin her sözünü tenkit edecekse o zaman "ordu" diye bir şey kalmaz, "savaş" diye uğraşta başarı olmaz. Bu işin bir usûlü, yolu, yöntemi var.

Söz sözü açıyor...

Cenâb-ı Hak; ve'bteğû mâ keteba'llâhu leküm buyuruyor. Evliliğin amacını da buradan seziyoruz.

Ve külû ve'şrabû. "Ve yiyiniz ve içiniz."

Ne zamana kadar?

Hattâ yetebeyyene lekümü'l-haytu'l-ebyadu mine'l-haytı'l-esvedi mine'l-fecri. "Fecir vakti beyaz ip siyah ipten ayrılıncaya kadar, fecir zamanından o zaman gelinceye kadar yiyin, için!" buyuruyor.

Bu ne demektir?

"Fecr-i sâdık ufuktan tulû ettiği zamana kadar geceleyin de yemek yiyebilirsiniz."

İlk hüküm o zaman düzenlenmiş oluyor. Yani yatsıdan sonra yememe, içmeme diye bir şey yok; tâ imsak vaktine kadar.

İmsak ne demek?

"İnsanın kendisini tutması" demek. Yani oruçlunun artık elini çekip, kendisini tutup yememeye başlaması.

İmsak vakti ne zaman oluyor? Gökte ne olayı oluyor da ona bağlanmış bu?

"Beyaz ip kara ipten fark edileceği zamana kadar -fecirden- yiyin için."

Bu nedir?

Karanlıkta insan doğuya doğru bakarsa geceleyin, berrak bir havada, bulutsuz, güzel bir yerde... Mesela, Arabistan'ın o mübarek, buharsız, nemsiz, sissiz, berrak geceleri... Elinizi uzatsanız yıldızları toplayacaksınız gibi gökyüzü size yakın, masmavi, tertemiz, pırıl pırıl, hava kirliliği yok, duman yok...

Karanlık gece; lacivert mi desem, siyah mı desem, kapkara bir gece... Yıldızlar pırıl pırıl inci taneleri gibi parlıyor; ama karanlık... Doğuya doğru baktığınız zaman, bir zaman gelir ki geceleyin bakarsınızi bakarsınız, saatler ilerler, orada bir beyazlık, ışık belirir. Ben onu hiç görmedim ama ilk ışık dikine doğru böyle bir ışıltı olurmuş. Ona fecr-i kâzib diyorlar. Ben onu fark edemedim, hiç tesadüf etmedim. Ondan kısa bir zaman sonra ufukta ufuk çizgisi belli olmaya başlar. Dağların yüksekliği, girintisi, çıkıntısı, alçaklığı baktığınız zaman belli olmaya başlar. "Bak, güneş şuradan doğacak!" diye anlarsınız. Artık orada aydınlanma böyle ufuktan bir çizgi gibi, yani yatay bir çizgi gibi, tabii dağların ve engebelerin durumuna göre inişli çıkışlı bir çizgi gibi beyazlık belirir. İşte ona fecr-i sâdık diyorlar. Doğru, tam fecir. İlki -dikine doğru olan ışıma- biraz sonra kaybolduğu için; bir olur, bir kaybolurmuş; ilk işaret bu. İkincisi yaygın ve artık gittikçe ağarmaya başlıyor. Doğu tarafında, "Tan yeri ağarıyor." derler. Türkçe'de böyle denilir. İşte o zaman oruç başladı. Daha güneş doğmuyor. Tan yeri ağarır, ağarır, ezanlar okunur, herkes sabah namazını kılmaya camiye gider, camiden gelir. Ondan sonra doğuya bakan insan bakar ki dağın arkasından güneş ışır, görünür. Yani ortalık gittikçe de aydınlanır. Ama güneşin doğması bu olayın olmasından 1 saat, 1 buçuk saat, 1 saat 20 dakika, 1 saat 45 dakika sonra olur. İşte "O vakte kadar yiyin, için." buyuruyor.

Şimdi burada "Kara iplik ak iplikten ayrılınca..." sözünü bazıları hakiki mânasına almışlar. Kelimelerin bir hakikî mânası vardır, lügattaki hakiki mânası vardır, bir de cümle içinde kullanıldığı zaman lügattakinden farklı mânaları vardır. Ona da "mecâzi mânası" denilir. Bu mecâzi mânada niye bu kelime kullanılıyor?

Bazen benzetme maksadıyla kullanılır. Mesela karşıdan: "Oo! Bizim arslanlar geliyor!" Bakarsınız, karşıdan hiç arslan gelmiyor. Gösterdiği tarafa bakarsınız, iki tane arkadaş geliyor. O arkadaşlarına "arkadaş" demiyor, "insan" demiyor, "arslan" diyor. Yani "arslan gibi" demek istiyor. Ama "arslan" kelimesini kullanıyor. Burada da;

"Beyaz iplik kara iplikten ayrılıncaya kadar..."

Ama ne bu kara iplik, beyaz iplik?

Mine'l-fecr. Fecirden, yani fecir olayından diyerek bunun ne olduğunu beyan ediyor.

Peygamber Efendimiz'den hadîs-i şerîfler de şöyle:

Adiy b. Hâtim isimli sahabi, Ve külû ve'şrebû hattâ yetebeyyene lekümü'l-haytu'l-ebyadu mine'l-haytı'l-esvedi mine'l-fecr âyet-i kerîmesi inince iki tane ip edinmiş; birisi siyah, birisi beyaz... Bunu yastığının altına koymuş. Tabii o zamanı düşünün; kandil yok, bir şey yok, gece karanlık... Karanlıkta baktığı zaman yastığının altında bir şey göremez. Sonra ona bakıyormuş bakıyormuş, siyahı beyazdan fark edecek bir zaman gelince, demek dışarısı biraz aydınlandı... Pencere yok, perde yok, cam yok... O zamanı iyi düşünün, iyi anlamaya çalışın; şimdikiyle kıyaslamayın. Dışarıda ortalık aydınlanınca etrafta eşyalar belli olmaya başlar. Daha aydınlanınca daha belli olur. İşte siyah iplik beyaz iplikten ayrılmaya başlayınca "Tamam, artık orucun zamanı başladı." diye düşünmüş. Zamanını böyle ayarlamış. Takvim yok, Diyanet takvimi yok, Sönmez takvimi yok...

Peygamber Efendimiz'e gitmiş, olanları anlatmış, "Böyle yaptım." diye. O zaman Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

İnne visâdeke izen le-arîdun. "O zaman senin yastığın amma genişmiş, çok genişmiş." demiş.

Yastığının altına koyuyor ya siyahla beyaz ipliği...

İnnemâ zâlike beyâdu'n-nehâri min sevâdi'l-leyli. "Bu ipliklerden maksat gündüzün beyazlığı, gecenin siyahlığıdır. Yani 'Gece gündüzden ayırt edildiği zaman' denmek isteniyor." diye böyle buyurmuş.

Başka rivayetler de var.

Düşünün, gece ile gündüz yastığın altına girince, "yastığı çok büyük" diye böyle lâtife etmiş Peygamber Efendimiz. Lügatlarda var; arîdü'l-bisât, yani "yastığı geniş" demek; "saf" mânasına geliyormuş. Ama burada alimler ve İmam Buhârî'den rivayet ediliyor:

"Bu sahabeye 'saf' demek istemedi. 'Aptalsın, safsın, anlayamamışsın' demek istemedi." diye izah ediyorlar. "Senin yastığın o zaman geceyi gündüzü altına alacak kadar geniş." demiş oluyor diye, bunu böylece bu olayla beraber hatırınızda tutun.

Tabii bu âyet-i kerîme neyi gösteriyor kesin olarak?

Orucun fecr-i sâdıktan, yani takvimlerimizdeki imsak zamanından başladığını gösteriyor.

Tabii onu da hesaplamada farklar var, takvimlerde farklar var, üç aşağı beş yukarı neyse... Ama imsaktan başlıyor.

Şimdi bazı kimseler duyuyorum, güneşin doğmasını nazar-ı dikkate almak istiyorlar. İşte bu âyet-i kerîme ve bazı hadîs-i şerîfler o anlayışı kesin olarak reddediyor. O hadîs-i şerîfleri okuyalım, [konu] açıklansın diye:

Peygamber Efendimiz Hz. Âişe anamızdan rivayet olunduğuna göre, Sahîhayn'da, yani çok kıymetli iki değerli hadis kaynağı İmam Buhârî ve Müslim'de yazıldığına göre, buyurmuş ki;

Lâ yemnauküm ezânü Bilâlin min sahûriküm. "Bilal'in ezanı sahur yemeğinden, seher vaktinde yediğiniz o oruç tutma yemeğini yemenizden sizi alıkoymasın, engellemesin; yiyin!" Fe-innehû yünâdî bi-leylin. "Çünkü o geceleyin size seslenir. Sizi uyandırmak için o ezanı okur."

"Teheccüd ezanı okur." demek istiyor.

Şimdi buna uygun olarak Mekke-i Mükerreme'de, Medine-i Münevvere'de gece bir ezan okunuyor. Bakıyorsunuz saate, daha sabaha bir saatten fazla var. Bu teheccüd ezanı...

"Bilal'in ezanı sizi yemek içmekten alıkoymasın. Çünkü o geceleyin ezan okur."

Fe-külû ve'şrabû hattâ tesmeû ezâne'bni Ümmi Mektûm. "O âmâ olan Abdullah b. Ümmi Mektûm'un ezanını duyuncaya kadar yiyin, için. Onu duyduğunuz zaman kesin." Fe-innehû lâ yüezzinu hattâ yetlua'l-fecr. "Çünkü o fecr-i sâdık çıktığı zaman [ezan okur."]

Peygamber Efendimiz'in hayatından sahih bir rivayet. İmam Buhârî ve İmam Müslim, Ahmed b. Hanbel bunu rivayet etmişler.

Demek ki orucun başlama zamanı fecr-i sâdıktır; daha aşağılara kaydırmak ve oralardan başlamak doğru değil.

Bazıları da;

"Efendim, işçilere oruç zor geliyor da onun için böyle yapalım." diyorlarmış.

Bu böyle işçilerle mişçilerle oynatılacak, kıpırdatılacak bir şey değildir. Ahkâm-ı ilâhî aynen kalır. Mevrid i nassda içtihâda mesağ yoktur. Bir âyet, bir hadîs-i şerîf vârid olan konuda kişiler kalkıp; "İşçiler yoruldu..." vesaire [diyemez.] Yorulmayan işçiler var, bir. Gece çalışıp gündüz uyuyan işçiler var, iki. Sonra dünyanın bazı yerlerinde gündüz çok kısa, bazı yerlerinde çok uzun. Cenâb-ı Hak onu öyle yere göre, bölgeye göre yapmamış. Böyle diyenleri bildiğim için bu hadîs-i şerîfi okuyorum, Sahîh-i Buhârî'den.

Bir de bizim Türkiye'de şimdi içtihada kalkışan, ama ilmi yetersiz olan bazı kimseler çoğaldı. Bir şey sorulduğu zaman, söylendiği zaman; "Hadis sahih mi?" diyorlar. "Evet, sahih!" diyorum ben de, sahihlerden okuyorum. İşte buyurun; İmam Buhârî'de ve Müslim'de var.

Sonra Ahmed b. Hanbel rivayet etmiş ki, Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:

Enne Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kâl:

Leyse'l-fecrü'l-müstatîlü fi'l-ufuki velâkinnehü'l-mu'teridu'l-ahmer. "Orucun başlama zamanı, o yukarıya doğru ışıyan ilk, mustatil, dikdörtgen gibi, dikine olan fecr-i kâzib değildir; o kırmızı, etrafa yayılan fecr-i sâdıktır." diye böylece tarif buyurmuş Peygamber Efendimiz.

Diğer bir hadîs-i şerîf ki o da yine sağlam kaynaklardan rivayet edilmiş:

Kâle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

el-Fecrü fecrâni; fe'llezî keennehû zenebü's-sirhâni lâ yuharrimu şey'â, ve emma'l-müstatîru'llezî ye'huzü'l-ufuka fe-innehû yuhillu's-salâte ve yuharrimu't-taâm.

"Bu hadîs-i şerîf mürsel ceyyiddir." diyor, İbn Kesîr.

"Fecir iki tanedir..."

"Kurt kuyruğu gibi olan..." Zenebüs-sirhân, "kurt kuyruğu" demek.

Kurt kuyruğu gibi olan, fecr-i kâzib dediğimiz...

Lâ yuharrimu şey'en. "Yemek yemeyi engellemez, hiçbir şeyi yasaklamaz." Ve emma'l-müstatîru'llezî ye'huzü'l-ufuka. "O orucu başlatan, yemek yenilmesini artık engelleyen zaman" nedir?

"Yayılan, ufku tutan aydınlıktır."

Fe-innehû yuhillu's-salâte. "Çünkü bu sabah namazının vaktinin geldiğini gösterir. Sabah namazını kılmayı helal kılar." Ve yuharrimu't-taâme. "Ve 'Sahur yemeğini artık yemeyin.' diye onun vaktinin geçtiğini bildirir." diye belirtiyor.

Demek ki orucun başlama zamanı fecr-i sâdık dediğimiz gecenin içinde, doğu tarafındaki yaygın beyazlığın başlama zamanıdır. Bu da mevsimlere göre, dünya üzerindeki yörelerin konumuna göre 1 buçuk saat, 2 saat, ya da 1 saat 20 dakika gibi -mevsimine göre değişen- güneşin doğmasından önceki zamandır.

Bu vakte kadar yiyip içecek. Bu vakte ne vakti diyoruz?

"Seher vakti" diyoruz.

Bu vakitte yenilen yemeğe ne deniliyor?

"Sahur yemeği" deniliyor. Sahur, yemeğin adıdır.

Sahura kalkmak sevaptır, Peygamber Efendimiz'in sünnetidir. Bu husustaki birkaç hadîs-i şerîfi okuyacağım. Sohbet biraz uzadı, bir âyet-i kerîme; ama hükümleri beyan ediyor. Bir de sahih kaynaklara dayanarak bu devirdeki mu'terizlerin hiçbir ilmî mesnetleri olmadığını anlatmak, göstermek istiyorum.

Peygamber Efendimiz Sahihayn'da rivayet edildiğine göre buyurmuş ki

Tesahharû fe-inne fi's-sahûri bereketen. "Sahura kalkın, sahur yemeği yiyin! Çünkü onda bereket vardır."

Diğer bir hadîs-i şerîfte Efendimiz;

İnne fasla mâ beyni sıyâminâ ve sıyâmi ehli'l-kitâbi ekletü's-sahûr buyurmuş. Bu da Sahîh-i Müslim'den. "Müslüman olan bizlerin orucuyla ehli kitâbın orucu arasında ayırt edici fark, yani alâmet-i fârika, sahurda yemek yemektir."

Ahmed b. Hanbel rivayet etmiş, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;

es-Sahûru ekletü bereketin felâ tedaûhu velev enne ehadüküm tecerrea cür'aten min mâin fe-inna'llâhe ve melâiketehû yusallûne ale'l-mütesahhirîn.

Bunu da iyice hatırınızda tutun, ey izleyiciler ve dinleyiciler!

"Sahur bereket yemeğidir."

"Efendim ben dayanabiliyorum. Akşamdan yatayım, sahura kalkmayayım, uykumu bölmeyeyim..."

Böyle demek doğru değil demek ki...

"Sahur bereket yemeğidir."

Felâ tedaûhu. "Onu terk etmeyiniz!" diye Efendimiz tavsiye buyuruyor.

Velev -en yecrea- ehadüküm "Eğer sizden biriniz ey müslümanlar..." Cür'aten min mâin. "Kalkıp da bir yudum su bile içse yine sahuru yapsın! Bir yudum su bile içse..." Fe-inna'llâhe ve melâiketehû. "Çünkü Allah celle celâlühû ve melekleri..." Yusallûne ale'l-mütesahhirîn. "Sahura kalkanları Allahu Teâlâ hazretleri rahmetine erdirir, melekleri ona dua ederler."

"Onlara Allah'ın ve meleklerin salâtı erişir."

Bu hususta çok hadîs-i şerîfler var.

Peygamber Efendimiz'den bir başka rivayet daha; Zeyd b. Sâbit radıyallahu anh'ten. Bu zât buyurmuş ki;

Tesahharnâ mea Resûlillah sallallahu aleyhi ve sellem. "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber sahur yemeği yedik." Sümme kumnâ ile's-salâti. "Sonra sabah namazına kalktık."

Enes radıyallahu anh diyor ki;

Kultü li-Zeydin: Kem kâne beyne'l-ezâni ve's-sahûr?
"Siz böyle yapmışsınız. Peki, bu sahur ile sabah ezanı arasında ne kadar bir zaman vardı?" diye sormuş, bu sözü söyleyen Zeyd b. Sâbit radıyallahu anh'a.

O da demiş ki;

Kadru hamsîne âyeten.
"50 âyet okuyacak kadar bir zaman."

50 âyetin ölçeği nedir?

Mesela -çoğunuzun bildiği- Mülk sûresi 30 âyettir. Yâsin sûresi 83 âyettir. Demek ki "Yâsin'den küçük, Tebâreke'den büyük bir sûre okuyacak kadar bir zaman" diyebiliriz. Artık onun da hızlı okunması, yavaş okunması olabilir. Ama Peygamber Efendimiz'in hemen sabah namazına yakın bir vakitte sahur yemeği yediğini gösteren bir rivayet.

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Lâ tezâlü ümmetî bi-hayrin mâ accelu'l-iftâr ve ahharu's-sahûr. "Benim ümmetim hayır üzeredir, daima hayırdadır..."

Ne yaptıkları müddetçe?

Mâ accelu'l-iftâr. "Oruç tuttukları zaman iftarı hemen vaktinde acele yaptıkları..." Ve ahharu's-sahûr. "Sahuru da çok geç vakte tehir ettikleri müddetçe hayır üzeredirler."

Demek ki bunun aksini yaptıkları zaman Efendimiz memnun olmuyor. Çünkü Peygamber Efendimiz sahura el-ğıdâü'l-mübarek, yani "mübarek gıda" derdi.

Demek ki akşam olunca "Canım işte gündüz oruç tuttuk, biraz daha tehir edeyim." demeyeceğiz; hemen ezanla beraber orucu açacağız. Sahuru da mümkün olduğu kadar, "Akşamdan yiyiverelim, yatalım." demeyeceğiz; sabaha yakın vakitte yemeye gayret edeceğiz. Bunlar işin incelikleri...

"Sabahleyin beyaz iplik kara iplikten -fecir kastediliyor- ayrılacağı zamandan oruca başlayın."

Sümme etimmu's-sıyâme ile'l-leyl. "Sonra orucu da geceye kadar devam ettirin."

Gece ne zaman başlar?

Gece de güneşin batmasıyla başlar.

Gecenin ilk dakikası nedir?

Akşam ezanının okunduğu zamandır. İlk zamanı odur, oradan başlar.

Güneş ufuktan kaybolunca, akşam ezanı vakti gelince o gün bitmiştir, yeni gece başlar. O zamana kadar oruç tutulacak. Demek ki güneş batıncaya kadar tutulacakmış.

Tabii burada uzun uzun oruçla ilgili daha başka hadîs-i şerîfler, çok coşkulu alimler âyet-i kerîmeyi izah etmek için güzel bilgiler, feda edilmeyecek, zikredilmeden geçilmeyecek güzel bilgiler, hadîs-i şerîfler nakletmişler. Ama biz sohbetimizi ölçülü tutmak zorundayız.

Orucun müddeti budur işte; fecr-i sâdıktan gecenin başlangıcı olan akşam ezanına, akşam vaktine kadardır, güneşin battığı zamana kadardır.

Ve lâ tübâşirûhünne ve entüm âkifûne fi'l-mesâcidi.

Âyet-i kerîmede bir de böyle bir emir var:

Ve lâ tübâşirûhünne. "Ailelerinizle cinsel-ailevî ilişkide bulunmayın." Ve entüm âkifûne fi'l-mesâcid. "Siz mescitlerde mûtekifler iken."

"İtikâf yapıyorken cinsel ilişkiyi yapmayınız!" diye itikâfın bir şartını beyan ediyor.

Buradan, bu cümlecikten, yani âyetin bu bölümünden anlıyoruz ki; itikâf da orucun içinde bir güzel ibadet... Ramazan'ın son 10 gününde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz evinde de durmazdı, camiye gelirdi, itikâfa girerdi; gecesini, gündüzünü camide geçirir, tamamen kendisini ibadete verirdi. O iş de evliyâlık işidir; yani Ramazan'ın son 10 gününde evde de durmayıp itikâfa girmek...

Sahabeden bazıları; "Bu insanlara ne oluyor da bazıları itikâfa girmiyor?" diye hayretlerini beyan etmişler. Burada okudum.

Ama şimdi millet itikâf ibadetini, o güzel ibadeti o kadar unutmuş ki camide birisini itikâfta görünce; "Bu da ne demek? Ne yapıyor?" diye şaşırıyorlar. Sanki itikâf unutuluyor. Eğer bir beldede, bir şehirde, bir kasabada, bir köyde hiç kimse itikâfa girmezse hepsi vebal altında kalır. Hiç olmazsa birkaç kişi girerse, o zaman sünnet oradan unutulmamış, icrâ edilmiş olduğundan ötekiler sorumluluktan kurtulurlar.

İtikâf önemli bir sünnet ama kişi itikâftayken ne gece ne gündüz [cinsel ilişki yapamaz.] Zaten gündüz oruçlu olacak. Ailesinin yanına zarurî olarak gitse bile; mesela yüznumara orada, evine gidecek, abdestini tazeleyecek, gelecek. Camide o imkân yok; eve gider, gelir. Ama eskiden kendilerini serbest hissederlermiş, akşam oldu diye hanımıyla cinsel ilişki kurabilirlermiş. Burada o yasaklanıyor. "İtikâfta iseniz, kendinizi ibadete vakfetmişseniz, 'İtikâf edeceğim.' demişseniz, o zaman bu işlemi yapamazsınız, mu'tekif yapmaz." diye bu husus yasaklanmış oluyor. Eskilerin yaptığı bir şey de burada engellenmiş oluyor. Bu hususta kimlerin böyle yaptığına dair rivayetler var, onları geçiyorum.

Tilke hudûdullâh. "Bunlar Allah'ın hudutlarıdır, yani çizdiği sınırlardır." Fe-lâ takrabûhâ. "Sakın bu sınırlara yaklaşmayın!"

Dikkat ederseniz, Cenâb-ı Hak "Bu hudutlara yaklaşmayınız!" diyor. Yani "Bu yasaklanan işleri yapmayınız!" demiyor, "Yaklaşmayınız!" diyor. Onun için, yaklaşmaktan da uzak durması lazım!

Bir sahih hadîs-i şerîfte geçiyor ki;

"Her hükümdarın kendisinin sarayının sınırlı arazisi vardır. Allah'ın da sınırlı arazisi yasaklarıdır."

Onun yakınına gelen öbür tarafa geçerse hükümdarın arazisine geçmiş olur. Başkasının arazisine geçen, hele hükümdarın arazisine geçen de yakalanır, cezalandırılır. Allah'ın da çizdiği çizgiyi, sınırı aşıp öbür tarafa geçen de günaha girmiş olur, cezayı yer.

Tilke hudûdullâh. "Cenâb-ı Hakk'ın oruç hakkında, 'Şunu yapabilirsiniz, bunu yapamazsınız...' diye koymuş olduğu bu müsaadeler, bu yasaklar Allah'ın çizdiği sınırlardır. Bunları çiğnemeyiniz, bunlara tecavüz etmeyiniz!"

"Tecavüz etmek" ne demek?

"Geçmek" demek.

"Öbür tarafa geçmeyiniz."

Hatta hudutlarda pasaport işlemlerine de "pasaporta cevaz" diyorlar. O gümrük işlemlerinin olduğu yerlere "cevazât mahalli" deniliyor. "Sınırı geçmek" demek.

"Sakın bu sınırları çiğnemeyiniz, Allah'ın emirlerini tutmakta gevşeklik göstermeyiniz!"

Kezâlike yübeyyinu'llâhu âyâtihî li'n-nâs. "İşte böyle Allahu Teâlâ insanlara âyetlerini açıklıyor."

Oruç tutulacak, emretti; işte bu âyet-i kerîmeyle Cenâb-ı Hak böyle açıklıyor.

Leallehüm yettekûn. "Ta ki insanlar bunları anlasınlar, haramlardan, günahlardan sakınsınlar ve haddi aşmasınlar." diye bunları böyle açık açık Cenâb-ı Hak insanlara beyan ediyor.

Biz kullar da, müslümanlar da Cenâb-ı Hakk'ın emirlerini tutup yasaklarından kaçınarak böyle hareket etmeliyiz.

Bu itikâfla ilgili gerekli geniş bilgileri inşaallah ileride, Ramazan ayı geldiği zaman uzun uzun anlatırız. Siz de ilmihal kitaplarından okursunuz. Allah nasip eder, inşaallah Ramazan'da itikâfınızı yaparsınız.

Bir de burada Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in bir hadîs-i şerîfi bu itikâf münasebetiyle nakledilmiş. Onu söylemekte, sizin dinlemenizde fayda umduğum için onu da okuyarak sohbetimi bitirmek istiyorum:

Peygamber Efendimiz'in itikâfta olduğu bir Ramazan'da, hanımlarından Safiyye validemiz radıyallahu anhâ Peygamber Efendimiz'e geldi, bir şeyler söyledi. Peygamber Efendimiz de, onun kaldığı ev Medine'nin bir kenar yerinde olduğundan -Hanımının gece yalnız başına gitmesi, karanlıkta hanımını göndermesi uygun değilmiş demek ki... Âdâb öyle. Şimdi hanımlar kendi başlarına seyahat ediyorlar da bunu biraz da o bakımdan onların dikkatlerine sunuyorum.- yanıbaşında yürüdü ve karanlıkta onun kalacağı yere kadar refâkat etti. Peygamber Efendimiz itikâfta ama yalnız gönderse olmaz; karanlıkta tek başına bir hanım. Başka gönderecek, refâkat edecek kimse de olmayınca refâkat etti.

Karşıdan sahabeden iki tane insan geliyordu. Onlar şöyle biraz utanıp, çekinip kaçınır gibi oldular. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları çağırdı. Peygamber Efendimiz'in yanında bir hanım var diye -kendi hanımı tabii, eşi, ailesi ama- çekinip hızlı hızlı gitmek istedikleri sırada, Peygamber Efendimiz onlara seslendi, dedi ki;

"Durun bakalım! Bu yanımdaki hanım benim eşim Safiyye'dir. Acele etmeyin, kaçmayın, gitmeyin, bir meseleyi anlayın."

Bunun üzerine;

"Sübhanallah! Yâ Resûlallah, ne demek; olsun, biz kötü bir şey düşünmedik." gibilerden söyleyince Peygamber Efendimiz buyurdu ki;

İnne'ş-şeytâne yecrî min ibni Âdeme mecre'd-demi ve innî haşîtü en yakzife fî kulûbikümâ şey'en ev kâle şerren.

"Şeytan insanın damarlarında kanın dolaştığı gibi dolaşır. Korktum ki şeytan sizin kalplerinize yanlış birtakım bilgiler atmasın, sokmasın; veyahut şer, kötü bilgiler sokmasın." diye açıklama getirdi.

"Bu benim eşim, evine refâkat ediyorum, şimdi döneceğim." mânasına...

Bundan da anlaşılıyor ki töhmet olabilecek konularda, o töhmete insanlar düşmesin, gıybet etmesin, günaha girmesin diye açıklama yapmak önemli oluyor. Çünkü onlar gitmek istediği halde Efendimiz gitmelerine müsaade etmedi; "Gelin." dedi, açıklama yaptı ki şeytana fırsat vermemek gerektiğini buradan anlıyoruz.

Allahu Teâlâ hazretleri töhmet yerlerinden bizleri uzak eylesin. Töhmete mâruz kalmaktan da uzak eylesin. Allahu Teâlâ hazretleri her işimizi -okudukça daha iyi hissediyorum, daha çok seviyorum ve size de dilimin döndüğünce anlatmaya çalışıyorum- Kur'ân-ı Kerîm'e uygun, Efendimiz'in sünnetine uygun yapmaya bizleri muvaffak eylesin.

Bu devirde sözler çoğaldı, bilen bilmeyen konuşuyor; takvâsı olan olmayan, ihlâsı olan olmayan, belki imanı olan olmayan... Çünkü gayrimüslimlerden ve din düşmanlarından da bu konuları öğrenip de fitne fesat için, akıl karıştırmak için ortaya atanlar çıkıyor.

Allahu Teâlâ hazretleri böyle şeylerden cümlemizi korusun. Yolunda dâim eylesin. Sevdiği kul eylesin. Ömrümüzü tertemiz müslümanlar olarak geçirip huzuruna sevdiği kul olarak varmayı cümlemize nasip eylesin.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû!

Sayfa Başı