M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bakara 47-48. âyetleri

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Allah'ın selâmı rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Cenâb-ı Hak dünyada, âhirette cümlenizi aziz ve bahtiyar eylesin. İzzetle, itibarla, şerefle, nimetle, devletle yaşatsın. Âhirette cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin. Bu akşamki Kur'ân-ı Kerîm sohbetimizde Bakara sûre-i şerifesinin 47. ve 48. âyet-i kerîmeleri üzerinde sohbetimizi yapacağız. 47. âyet-i kerîmede şöyle buyuruluyor:

Bismillâhir-rahmânir-rahîm:

Yâ benî isrâile'zkürû ni'metiye'lletî en'amtü aleyküm ve ennî faddaltüküm ale'l-âlemîn.) 48. âyet-i kerîmede de şöyle buyuruluyor:

Bismillâhirrahmânirrahîm:

Vettekû yevmen lâ teczî nefsün an nefsin şey'en ve lâ yukbelü minhâ şefâatün ve lâ yü'hazü minhâ adlün ve lâ hüm yunsarûn.

Sadaka'llâhu'l-azîm.

Daha önceki haftalarda okuduğumuz âyet-i kerîmelerde, Allahu Teâlâ hazretleri Benî İsrâil'e hitap ediyordu. Özellikle Peygamber Efendimiz'in zamanındakilere hitap ediyordu ve Peygamber Efendimiz'e tâbi olmalarını ihtar eyliyordu. Mü'minlerle beraber olmalarını, namaz kılmalarını, ibadet etmelerini bildiriyordu.

Bu 47. âyet-i kerîmede de Cenâb-ı Mevlâ, onların babaları üzerine, eslâfı, geçmişleri üzerine lütuflarını, nimetlerini, neler ikram ettiğini belirterek, buyuruyor ki;

Yâ benî isrâîl. "Ey İsrâil'in evlâtları olan kavim, yani yahudiler, yahudi kavmi." Üzkürû. "Hatırlayın!"

Üzkürû; zekere-yezküru'dan muhataplarına emr-i hâzır. Üzkürû'nun hemzesi hemze-i vasıl olduğu için bağlandığı zaman vaslediliyor, geçiliyor. Yâ benî isrâile'zkürû deniliyor.

"Ey İsrâiloğulları, ey Yahudi kavmi, hatırlayın!" Ni'metî. "Benim nimetimi hatırlayın!"

"Benim" diyen, Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri.

Elletî. "O nimet ki." En'amtü aleyküm. "Ben sizin üzerinize onu ihsan eylemiştim, o nimeti size bahşeylemiştim. Benim size bahşeylemiş olduğum nimeti hatırlayın!" Ve ennî faddaltüküm ale'l-âlemîn. "Ve ben azîmüşşân, âlemlerin Rabbi, sizi bütün alemlere tafdil etmiştim; bunu hatırlayın!" diye eski kavimlere, bu yahudilerin ecdadına, eslâfına, dedelerine vermiş olduğu nimetleri hatırlamaları için Cenâb-ı Mevlâ ihtar ediyor:

"Ben size nimetimi ihsan etmiştim ve sizi o zamanın âlemlerine tafdil etmiştim." buyuruyor.

Ne nimeti ikram etti?

Bu nimetler başka âyet-i kerîmelerde açıklandığı üzere kendi aralarından peygamber seçmiş olması, onlara kitap indirmiş olmasıdır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'in bir başka âyet-i kerîmesinde buyuruluyor ki;

Ve iz kâle Mûsâ likavmihî. "Hani ne idi o zamanlar hatırlayın ki Musa kavmine demişti ki." Yâ kavmi üzkürû ni'metallâhi aleyküm. "Ey kavmim, Allah'ın sizin üzerinize lütfettiği, indirdiği nimeti unutmayın, hatırınızda tutun, hatırınızda bulundurun, hatırlayın!" İz ceale fîküm enbiyâe. "Sizin içinizden peygamberler seçip tayin etmişti. Ne büyük şeref, içinizden peygamberler çıkıyor; onu hatırlayın." Ve cealeküm mülûkâ. "Sizi melikler yapmıştı."

Biliyorsunuz tarih kitaplarında yazılıdır, milattan önceki devirlerde Benî İsrâil birtakım hücumlara uğradı, birtakım esaretler geçirdi ama bir devrede de düşmanlarını yendiler; Davud aleyhisselam, Süleyman aleyhisselam zamanında büyük bir devlet kurdular. Süleyman aleyhisselam'ın hükümranlığı, saltanatı dillere destandır. Ta Yemen'deki Sabâ ülkesine kadar nasıl yayıldığı; nasıl cinlerin emrinde olduğu, hükümdarın veziri olan Âsaf'ın nasıl Allah'ın sevgili bir kulu olduğu, nasıl Sabâ melikesinin tahtını kendi ülkesinden keramet yoluyla getirdikleri, vs. Bunların hepsi büyük lütuflar.

Cenâb-ı Hak içlerinden peygamber çıkarmış, onlar o peygambere tâbi olmuşlar; ne büyük devlet, ne büyük nimet. Musa aleyhisselam'a kitap indirmiş, o kitabı okuyorlar, ilâhî kitap, Allah'ın kitabı; ne güzel bir durum. Sonra onlara maddî saltanat da ihsan ediyor, hükümdarlık ihsan ediyor, esaretten kurtarıyor. Hâkim oluyorlar, hükümran oluyorlar, devlet kuruyorlar. Bunları hatırlayın! Ben sizi âlemlere böylece üstün kılmıştım.

Burada âlemler, hangi âlemlerdir?

Her devrin âlemi vardır.

Kâne fî zâlike'z-zemân, feinne likülli zemânin âlemen. "O zamanın âlemleri... Her zamanın alemleri ayrıdır."

"Sizi tafdil etmiştim, o zamanki âlemlere üstün kılmıştım." diye o zaman için bildiriyor.

Çünkü başka âyet-i kerîmelerde de daha sonraki zamanlarda onları, işledikleri günahlardan dolayı izzetten sonra zillete uğrattığını, cezalandırdığını; hatta kıyamete kadar zilletin, meskenetin onların alınlarına yazılıp boyunlarına geçirildiğini bildiriyor. Bu üstün kılınmanın, o peygamberlere tâbi oldukları zamana ve Allah'a iyi kulluk ettikleri tarihteki o zamana mahsus olduğu kesin. Çünkü daha sonra zillete uğramışlardır. Bir bu tarihî olaydan dolayı kesin...

İkincisi de en faziletli ümmet, şüphesiz ki Ümmet-i Muhammed'dir. Bu hususta âyet-i kerîmeler de var:

Bismillâhirrahmânirrahîm:

Küntüm hayra ümmetin. "Siz en hayırlı ümmet oldunuz." Uhricet li'n-nâsi. "İnsanlar için ortaya konulmuş bir nümûne, müstesna ümmet oldunuz." Te'mürûne bi'l-ma'rûfi ve tenhevne ani'l-münkeri ve tü'minûne billâh. "Emr-i ma'ruf yaparsınız, nehy-i münker yaparsınız, hakkı tutarsınız, bâtılın karşısına çıkarsınız, cihad edersiniz. Şânınız, sıfatınız bu. Allah'a inanıp mü'mince işler yaparsınız. En hayırlı ümmet oldunuz." Ve lev âmene ehlü'l-kitâbi. "Kendilerine daha önce kitap indirilmiş o yahudiler ve hıristiyanlar, keşke İslâm'ın hak din olduğunu anlasalar ve Kur'an'a ve Hz. Muhammed-i Mustafâ aleyhissalâtüvesselâm'a iman etseler. Lekâne hayran lehüm. "Onlar için hayırlı olurdu. Çünkü en hayırlı ümmet Ümmet-i Muhammed'dir."

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bu hususta hadîs-i şerîfleri çok fazladır. Bir tanesini zikredelim:

Entüm(inneküm) tûfûne seb'îne ümmeten entüm hayruhâ ve ekremühâ ala'llâh. "Siz ümmetlerin en hayırlısısınız ve Allah nazarında en kıymetlisisiniz." diye, Allahu Teâlâ hazretleri'nin çeşitli ümmetleri olduğunu, Ümmet-i Muhammed'in yetmişinci ümmet olmakla beraber, en hayırlısı ve Allah yanında kadr ü kıymeti en yüksek olanı olduğunu hadîs-i şerîflerde, âyet-i kerîmelerde bildiriyor. İleride bu küntüm hayra ümmetin uhricet li'n-nâs âyet-i kerîmesi gelince orada inşaallah geniş bilgiler sunacağız.

Bunların Allah tarafından kendilerine ikram olunmuş nimetleri; kendilerine peygamber gönderilmesi, kitap indirilmesi ve o devrin insanlarına bu suretle üstün kılınması... Bunlar mü'min çünkü. Ötekiler müşrik veya kâfir, putperest veya sapık; bunlar mü'min. Tabi mü'minler kâfirlerden, sapıklardan Allah indinde üstün olduğundan, o zaman üstün idiler.

Ama bu nimeti ne sebeple kazandılar? Bu nimet onların elinden hangi inat, küfür ve hatada ısrardan dolayı ellerinden kaçtı?

Bunları hatırlamaları için bu âyet-i kerîmede Allahu Teâlâ hazretleri hatırlatma yapıyor:

"Ey İsrâiloğulları, sizin üzerinize bahşettiğim, gönderdiğim nimeti hatırlayın! Ben sizi âlemlere üstün kılmıştım hani. Bak hatırlayın, mü'min olduğunuz zaman üstün oluyordunuz; hata ettiğiniz zaman da bütün üstünlükler elinizden gidiyordu. Gelin şimdi de iman edin!" demek.

Bu âyet-i kerîmenin sonucunda, bunu dinleyenin yapacağı; "Ha tamam. Benim ecdadım Allah'a itaat ettiği zaman, mü'min olduğu zaman, Allah onları öteki insanlardan üstün kılmıştı. Binâenaleyh, ben de şimdi Allah'a inanayım, Allah'ın Peygamberine tâbi olayım, iyi müslüman olayım!" demektir.

Böyle yapmaları, bu âyet-i kerîme ile tavsiye ediliyor. Nimetler hatırlatılarak, eski güzel günler hatırlatılarak, Allah tarafından kendilerine ikaz ediliyor.

Burada neyi kesinlikle vurgulamış oluyoruz? Onların üstün ümmet kılınmaları, âlemlere üstün kılınmaları, kendilerinin devrindeydi. Çünkü kendilerinden evvelki devrede de, sonraki devrede de kendilerinden üstünler vardı.

Kendilerinden evvel İbrahim aleyhisselam yaşamıştı. İbrahim aleyhisselam, Allah'ın halîli, Halîlullah İbrahim aleyhisselam. Onun kendilerinin peygamberlerinden derece cihetiyle daha üstün olduğu kesinlikle biliniyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ise bütün enbiyâ ve mürselînin hepsinden daha efdal, üstün, ekrem ve eşref olduğu; Âdemoğullarının, bütün insanlığın seyyidi ve serveri olduğu âyet ve hadislerle sabit. Seyyid-i veled-i âdem, (fi'd-dünyâ ve'l-âhireh) hem dünyada hem âhirette böyle olduğu kesin. Kur'an'da da bu zikredilmiş bulunuyor, hadislerde de böyle bildirilmiş bulunuyor.

Demek ki bu âyet-i kerîmenin anlamı, "Sizin o devletli olduğunuz zamanları, öteki insanlardan üstün olduğunuz hatırlayın!" demek.

Bu nimeti hatırlatmadan sonra da 48. âyet-i kerîmede ihtar ve tahrir başlıyor. "Bak böyle yapmazsanız, sonra âhirette durumunuz iyi olmaz!" mânasına.

Vettekû yevmen. "Öyle bir günden korununuz ki." Lâ teczî nefsün an nefsin şey'â. "Bir nefsin, öteki bir nefse bir faydası, yararı olmaz."

Bir kişinin bir başka kişiye faydasının, yararının olmadığı gün geldiği zaman, başınıza gelecek felâketleri düşünün, onlardan da sakının! Korkun dediğine göre, sakınmak mümkün. Ama bu dünyada iken; âhirette değil, iş işten geçtikten sonra değil... Yevme yeravne'l-melâikete lâ büşrâ yevmeizin li'l-mücrimîn. "Melekleri görecekleri gün, günahkârlara o gün hiçbir sevinç haberi yoktur." âyet-i kerîmesinde bildirildiği gibi melekler görünüp iş işten geçtikten sonra, alâmetler zâhir olduktan sonra, herkes gün gibi olayları görünce, ister istemez yola gelecek ama o yola gelmenin faydası olmayacak. Çünkü vakti geçti. Şimdiden öyle bir günden sakının ki, bir kişinin bir kişiye bir fayda sağlaması, bir hayır sağlaması, mükâfât sağlaması, onun borcunu ödemesi mümkün olmaz.

Cezâ-yeczî-cezâen; "bir şeyin karşılığını vermek" demek. Bu borçlu; ötekisi onun yerine, "Ben senin yerine borcunu ödeyivereyim!" dese adam kurtulur. Alacaklı alacağını aldı mı borçlusunun yakasını bırakır. Ama âhirette birisinin ötekisi nâmına böyle bir şeyi yapmasını, Allah kâfirler için kabul etmeyeceğini bildiriyor.

Öyle bir gün ki kişinin başka bir kişiye borcunu ödeme hakkı, salahiyeti olmayacak, faydası olmayacak. Burada Lâ yuğnî ehadün an ehadin, "Bir kimsenin öteki kimseye faydası olmayacak." demek.

Ve lâ teziru vâziretün vizre uhrâ. "Birisinin sorumluluğunu ötekisi yüklenemeyecek, alamayacak. Ötekisini kurtaramayacak."

Likülli'mriin minhüm yevmeizin şe'nün yuğnîhi. "O gün her kişinin, herkesin işi başından aşkın olacak. Kendisini meşgul edecek, oyalayacak bir derdi, büyük telaşı olacak, başkasına bakacak hâli olmayacak."

Hatta bu hususta en belirgin ifadeleri olan âyet-i kerîme hangisi? Yâ eyyühen-nâs. "Ey insanlar!"

İttekû rabbeküm. Rabbinizden sakının, korkun, çekinin, korunun ki ceza verebilir, âhirette azabına uğrayabilirsiniz."

Vahşev yevmen. "Öyle bir günden korkun ki."

Lâ yeczî vâlidün an veledihî. "Babanın evlada bir faydası olmayacak, onun namına onun işini hallediverme durumu olmayacak."

Ve lâ mevlûdün hüve câzin an vâlidihî şey'â. "Evladın da babasına bir fayda sağlaması mümkün olmayacak o günden korkun!"

Bir baba evladını ne kadar sever? Bir evlat babasını ne kadar sayar? Her ikisi de birbiri için canını verir ve müşkülünü halletmek için var gücüyle, olanca imkânını ortaya koyup çalışır. Ama âhirette babanın evlada, evladın babaya faydası olmayacak demek, bu işin ne kadar ciddî olduğunu bildiriyor.

Ama bütün bunlar kimler içindir?

Suçlu, kâfirler, Allah'ın kahrına, gazabına uğrayacak kimseler içindir. Onun için âyet-i kerîmeyi doğru anlamak lâzım! Çünkü mü'minin mü'mine faydası vardır. Mü'min evladın mü'min anne babaya faydası vardır. Mü'min, salih anenin, babanın evlatlarına faydası vardır. Mü'min oldu mu faydası vardır, kâfir oldu mu faydası yoktur. Allah'ın gazabını hak etmiş bir kimseyi, Allah'ın gazabından hiç kimse kurtaramaz

Ve lâ yukbelü minhâ şefâatün. "O günde şefaat kabul olmayacak. Öyle bir günden sakının ki kimse kimsenin işini hallediverecek bir güce sahip olmayacak, onun nâmına borcunu ödeyiverecek bir durumda olmayacak. Kimseden şefaat kabul olunmayacak."

Kimler için?

Ya'nî mine'l kâfirîn. "Kâfirler için."

İşte falanca bunun namuna aracı oluveriyor, ricacı oluveriyor, "bunu kurtar, bunu affet ya Rabbi, bunu cehenneme atma" dese ve lâ yukbelü minha şefâatün, kâfirlere şefaat de geçmeyecek. Kabul olmayacak.

Bunun kâfirler için olduğunu tefsir kitapları yazıyor.

Niçin yazıyor?

Çünkü başka âyet-i kerîmelerde ve hadîs-i şerîflerde mü'minler için şefaatin geçerli olduğu bildiriliyor.

Bazı kimseler çıkıyor şefaati inkâr ediyor. Yarım bilgisinden inkâr ediyor. Çünkü insan Kur'ân-ı Kerîm'i yarım bilirse yarım hoca insanı dinden eder. Çünkü sakat bir laf söyler, imanını zedeler. Kendisi de mahvolur, kendisini adam sanıp dinleyeni de felakete sürükler.

Ayet-i kerimeleri tek tek mânâlandırmak, ordan bir hüküm çıkarmak yanlış olur. Çünkü başka âyet-i kerîmeler vardır. Onlarla beraber düşünerek konunun bütünlüğünü göz önünde bulundurarak konuşmak lâzım! Konunun bir tarafını alıp da, öbür tarafını söylememek yanlış olur. Bu neye benzer?.. Körlerin fili tarif etmesine benzer.

Körleri filin yanına götürmüşler. Hiç fil görmemiş, anadan doğma kör insanlar... Birisine filin hortumunu tutturmuşlar, birisine bacağını, birisine kulağını, birisine kuyruğunu. Sonra "Fil nasıl bir şey?" diye sormuşlar. Herkes tuttuğu yere göre fili tarif etmiş: "Fil bir hortumdur, fil bir direktir..." Kulağını tutan, "Fil bir yorgan gibi yassı bir şeydir." demiş. Böyle fil tarifi olmaz! Bunu niye bastırarak söylüyorum, misalle söylüyorum:

Bu mesele böyle olduğu halde, muteber, ciddi, alim, fazıl tefsir sahipleri; mesela benim önümde bulunan tefsirin sahibi İbn Kesîr. Hadislere göre tefsir yapan bir ciddî alim, muteber bir kimse. Böyle büyük alimlerin sözlerine, Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerine ve hadîs-i şerîflere rağmen, o Kur'an âyetlerini görmezden gelerek, o sahih hadîs-i şerîfleri görmezden gelerek, hiçe sayarak, bu devirde hâlâ şefaati inkâr ediyorlar.

Kim yapmış bunu tarihte?

Mûtezile yapmış. Şimdi neo-mûtezile, neo-nazizm gibi, yeni mûtezileci birtakım kimseler çıktı, "Şefaat yok!" diyorlar. Şefaat var! Âyete'l-Kürsî'de bile; Men zellezî yeşfeu indehû illâ biiznih. "Onun huzurunda onun izni olmadan, Allah'ın izni olmadan kim şefaat edebilir?" buyuruluyor.

Bu ne demek?

"İzni olan kimse şefaat edecek" demek.

İllâ men ezine lehü'r-rahmân. "Rahmân'ın izin verdiği kimselerin şefaatçi olacağına dair, başka âyet-i kerîmeler var. Sahîh-i Buhârî'de ve diğer ciddî, sahih kaynaklarda zikredilen hadîs-i şerîfler var. Resûlullah Efendimiz'in nice nice defalar, nice nice mahallerde, âhirette, yeri geldikçe nasıl nasıl ricalar ve şefaatler edip şefaatçi olacağını; ümmetin günahkârlarına nasıl şefaat edip onları kurtaracağını; alimlerin, şehitlerin aile efradına nasıl şefaat hakları olduğu, nasıl şefaatçi olacakları kesin.

Bu âyet-i kerîme münasebetiyle bu yanlışlığı beyan ediyoruz. Bu yanlış fikre bazı mezhepler girmiştir ama bu âyetlerin bazılarını görmezliğe gelmektir, hadîs-i şerîfleri hiçe saymaktır. İlâhiyatta yeni bir takım kimseler de meseleyi iyi bilmedikleri için onlara bakarak, "Herkes neyi hak etmişse onu alacak. Şefaat yoktur." gibi bir kanaate varıyorlar.

Halbuki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki şefaat var.

Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri bildiriyor ki; Allah'ın izin verdiği kimselerin şefaat hakkı var.

Ve lâ yukbelu minhâ şefâatün. "Kâfirler için Allah'a bir şefaatçi getirseler, bir ricacı getirseler bile onların ricası, şefaati kabul olmayacak."

Niye böyle buyuruluyor?

Çünkü Benî İsrâil, İsrâiloğulları oldukları için peygamber soyundan geldikleri için, "Babalarımız, dedelerimiz olan peygamberler bize şefaat eder." diye düşünüyorlardı ama Allah'ın emrini dinlemezler, âsi gelirler, Allah'ın peygamberini kabul etmezlerse o zaman şefaatin fayda vermeyeceğini bildirmek için bu âyet-i kerîme onlara hitâben böyle buyuruyor:

"Siz babalarımız, dedelerimiz, peygamberlerimiz bize şefaat ederler." diye düşünüyorsunuz ama, siz Allah'ın emrini tutmayıp âhir zaman peygamberine tâbi olmuyorsunuz. Bu durumda kâfir durumuna düşüveriyorsunuz, mü'minlikten çıkıyorsunuz, ayağınız kayıyor. Binâenaleyh o zaman şefaatçi sandığınız kimseler size şefaat edemez. Şefaat etse bile kabul olmaz."

Çünkü münâfıklar hakkında;

"Yetmiş defa istiğfar eylesen dahi Allah onları mağfiret etmeyecektir." diye Kur'ân-ı Kerîm'de bildiriliyor. Çünkü onlar vazifelerini yapmamışlardır, tam iman etmemişlerdir. Bu hakîkat böyle. O bakımdan bunlara da bir ihtar var:

"Bakın öyle ümitlenmeyin, heveslenmeyin ki bizim dedelerimiz olan salih kimseler, peygamberler şefaat ederler, kurtarırlar. Öyle bir şey yok, çünkü siz kâfir durumuna düşüyorsunuz."

Zamanın peygamberini inkâr etmek, küfre düşürür. Çünkü Hz. Musa'yı gönderen, Hz. İbrahim'i gönderen, Benî İsrâil peygamberlerini gönderen Allahu Teâlâ hazretleri, zaten onlarla da ahid yapmış; zaten onların kitaplarında, Tevrat'ta da, İncil'de de bildirmiş olduğu âhir zaman peygamberine uymayı istiyor. Uymayınca da, onlar Allah'a karşı gelmiş olduklarından, kâfir durumuna düşüyorlar. O zaman şefaat onlara fayda vermez.

Ve lâ yukbelu minhâ şefaatün. "Onlar için bir şefaatçinin şefaati kabul olmaz.

Femâ tenfeuhüm şefâatü'ş-şâfiîn. "Onlara şefaatçilerin şefaatleri kâr etmeyecek, fayda vermeyecek."

Femâ lenâ min şâfiîn. Ve lâ sadîkın hamîm diyecekleri bize bildiriliyor. Cehennem ehli cehenneme düşünce; "Eyvah, bizim hiç şefaatçimiz yok, hiçbir samimi dostumuz yok. Hiç bir kurtaracak kimsemiz yok!" diyecekler. Âhirette insan cehennemlik oldu mu, artık hapı yuttu... Mühim olan, mü'min olmak.

Ve lâ yü'hazü minhâ adlün. "Onlardan muadil bir şey de alınmaz." Yani fidye, fedâ, fidâ alınmaz. "Tamam, benim yerime bu girsin cehenneme, ben kurtulayım." Öyle şey yok! Adl, muâdil demek. "Tam dengi dengine, adaletli, onun karşısında onun yerini tutabilecek şey" demek.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e, "Bu adl ne demek?" deyince, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuş ki;

el-Adlü el-fidyetü. "Adl, fidyedir."

Adam cehenneme girecek, dese ki; "Tamam, benim yerime bir başkasını getirsem o girse olur mu?"

Olmaz! Fidye olarak kimse kabul edilmez.

Zaten fidyenin kabul edilmeyeceğine dair, pek çok âyet-i kerîme var. Mesela okuyalım:

Fe'l-yevme lâ yü'hazü minküm fidyetün ve lâ mine'llezîne keferû. "Bugün sizden ve diğer küfreden, kâfir olan insanlardan fidye alınmaz." Me'vâkümün-nâr. "Sizin gidip, barınıp, sokulup, tıkılacağınız yer cehennemdir." Hiye mevlâküm. "O sizin varıp gideceğiniz yerdir." diye âyet-i kerîmede bildiriliyor.

Yine bir başka âyet-i kerîmeyi hatırlayalım, okuyalım:

İnnellezîne keferû ve mâtû ve hüm küffârun. "O kimseler ki kâfir oldular." Türkçe dilbilgisine göre "kâfir olanlar" demek. "Kâfir olanlar" ve mâtû ve hüm küffârun "Ve kâfirler halinde ölenler; imana gelmeden, küfür halinde iken ölenler, ölümü bu şekilde olanlar." Fe-len yukbele min ehadihim. "Onların bir tanesinden." Mil'ü'l-ardı zeheben velevi'ftedâ bihî. "Dünya dolusu altını fidye olarak verse, o kadar çok verse bile fidye kabul olunmayacak" Çünkü kâfir olarak öldüler.

İnne'llezîne keferû. "O kimseler ki kâfir oldular. Lev enne lehüm mâ fi'l-ardı cemîan. "Onların yeryüzünde ne kadar varlık, mülk, servet, zenginlik, maden, altın, gümüş, uranyum vs. en kıymetli şeyden ne varsa hepsi."

Ve mislehû meahû. "Bir de o kadar daha olsa." Liyeftedû bihî min azâbi yevmi'l-kıyâmeti. "Onları kıyamet gününün azabından kendilerini kurtarmak için fidye olarak vermek için uğraşsalar."

Mâ tukubbile minhüm. "Onlardan böyle fidyeler kabul olunmayacak." Ve lehüm azâbün elîm. "Onlara elem verici, acıklı bir azab var."

Tabi Allahu Teâlâ hazretleri bu âyet-i kerimeleri, "Onların dünyasından, hayatlarından misalleri hatırlasınlar." diye beyan buyuruyor. Çünkü o devirde bir insan, böyle bir güç duruma düştü mü, esir oldu mu, harp oldu mu, darp oldu mu, düşmanın eline düştü mü o şekillerle kurtulurdu. O kavmin ileri gelenlerinden bir kimse gelir der ki;

"Ya ben bunu tanıyorum, bu falanca kabiledendir. Benim tanıdığım, sevdiğim bir kimsedir. Benim hatırıma bunu affedin!"

"Tamam." derlerdi.

Kafasını kesmezlerdi veya o adamın hatırına salıverirlerdi. Veyahut da adam derdi ki;

"Ya ben size benim yerime bir şey vereyim; adl, muâdil bir şey vereyim, beni salıverin!"

"Tamam." derlerdi.

İşte artık adamın kıymetine göre, asaletine göre, mevkiine, rütbesine göre ne verecekse verirdi. Esaretten kendini kurtarırdı. O devrin uygulamaları öyle. Yani böyle bir şeyler ummayın! Allah'ın azabı böyle değildir. Âhiretin hesabı böyle değildir. Cenâb-ı Mevlâ bu dünyada yaptıklarınızı burnunuzdan getirir. Kahrına, gazabına uğrarsınız. Sizi ondan hiçbir şey kurtaramaz. Fidye de bahis konusu değil, şefaat de bahis konusu değil. Siz, peygamberlerden medet umuyorsanız veyahut fidyeyle kurtulmak gibi bir şeyler düşünüyorsanız böyle bir şey olmaz!

Ve lâ hüm yunsarûn. "O kimseler, cehennemi hak etmiş olan kimseler, herhangi bir kimsenin yardımına da mazhar olamaz."

Onlar yardımı kimlerden umuyorlardı?

Bir kere müşrikler tapındıkları putlardan umuyorlardı. Tabi onlar ve tapındıkları putlar, hepsi cehenneme girecek ve hiçbirisi ötekisine yardım edemeyecek. Ve onlara;

Mâ leküm lâ tenâsarûn. "Ne oluyor, hani hiçbirbirinize faydanız olmuyor, yardımlaşamıyorsunuz? Hani, yardımlaşmanız yok?" denilecek.

Çünkü hepsi, yani taptıkları da, tapınanlar da hepsi âciz yaratıklar. Âciz yaratığa tapan, ondan medet uman, âhirette ondan bir yardım da alamayacak, göremeyecek. O gün sadece ve sadece Cenâb-ı Mevlâ'nın kahrına uğradığı zaman, onun hükmüne göre onlar azaba uğrayacaklar.

Dünyada ne olur?

Hatır, gönül olur; bir. O yok. Rüşvet olur. Rüşvet de yok. Şefaat olur. Şefaat de yok. Yardım olur; "kurtarma ameliyesi, kurtarma operasyonu" diyorlar. İşte bilmem Amerikalıların uçağı düştü, pilotu kurtardık filan. Orada öyle bir şey yok. Yardımlaşma da olmaz. Allah'ın hükmünün karşısına çıkacak bir başka hüküm sahibi de yok. Onun hükmüne itiraz edecek herhangi bir kimse de yok. O zaman işte ettiklerinin cezasını çekerler.

Cenâb-ı Rabbül-izzet Onu hatırlatıyor. Diyor ki;

"Hiç kimsenin kimseye faydası olmayacağı o günden sakının. O kimse için kâfirler için şefaat kabul olunmayacak. Fidye vermek bahis konusu olmayacak. Herhangi bir yerden bir yardım gelmesi bahis konusu olmayacak. Kahra uğrayacaklar, cehenneme atılacaklar.

"İşte o günden sakının ey benî İsrâil! Etmeyin, bu inadı bırakın, imana gelin! Mü'min olun, Allah'ın emrini tutun! Allah'ın âhir zaman peygamberi olarak gönderdiği peygamberine tâbi olun! Ona indirdiği Kur'ân-ı Kerîm'i anlayın, dinleyin, okuyun ve ona göre ayağınızı denk alın!"

Tabii bu âyet-i kerimeler muhteşem, insanın tüylerini diken diken eden gerçekler. Ben çok kimse ile karşılaştım. Amerikalı, Avrupalı, Avustralyalı... Dünyanın her yerinden pek çok insanla karşılaştım ve çoğuna da sordum, benim yanıma gelip, beni ziyaret eden kimselere sordum:

"Senin müslüman olma sebebin ne?"

Bunu merak ediyorum çünkü, hangi sebepten müslüman olduklarını, İslâm'ın ilk önce çarpıcı olarak nesini görüp ona hayran kalıp imana geldiklerini merak ediyorum.

Kur'ân-ı Kerîm'i okuyan mü'min oluyor. Bakıyor ki beşer kelâmı değil; bakıyor ki ilâhî kelâm; bakıyor ki âyet-i kerimeler derin derin, meseleleri çok açık bir şekilde, herkesin anlayacağı bir şekilde zikrediyor; Kur'an'ı okuyan müslüman oluyor. Benim tanıdığım kimseler böyle.

Mesela Amerikalı bir profesör var, Almanya'ya gitmiş. Orada kitabevinden, okumak için bir sürü kitap almış, Amerika'ya götürmüş. Biz de seyahate çıktığımız zaman okuyalım diye çantaya kolumuzu yoracak kadar kitap dolduruyoruz. Tabi uçakta ve sâirede geniş zaman oluyor; açan, okuyan okuyor.

Amerika'ya gitmiş. Sonra, "Dur bakayım, şu Almanya'dan aldığım kitaplar neyin nesiymiş; şöyle bir bir inceleyim!" filan diye, bir gün masasına oturmuş. O kitabı karıştırmış, bu kitabı karıştırmış. Almanya'dan Budizm'e ait kitaplar almış, başka kitaplar almış, romanlar almış vs. Bir de Kur'an almış. Kendisine en karşı, en değişik, en bilmediği konu. "Dur bakayım, bu neymiş?" diye, onu da almış.

Merak çok güzel şey! İnsanoğlu meraktan denizlerin dibini araştırıyor, fezanın derinliklerini araştırıyor, yıldızlara uydu gönderiyor. Oraların esrarını çözmeye çalışıyor. Merak; o da güzel bir şey. Merak ilmin anahtarı. İnsan merak edince aradığı gerçekleri bulabiliyor.

Kur'ân-ı Kerîm'i okumaya başlamış. Birinci Fâtiha'sından Bakara sûresine... Görüyorsunuz daha Bakara sûresinin 47., 48. âyetlerindeyiz. Ne kadar derin konularla karşılaştık. Ne kadar mühim hakîkatleri okuduk, dinledik, elhamdülillâh.

Kur'an-ı Kerim hazine; bitmez tükenmez hazine, ilim irfan hazinesi. Herkese hitap ediyor, herkesi şefkatle kucaklıyor. Herkesi cennete çağırıyor, herkesi cehennemden koruyor. Kur'ân-ı Kerîm'in hâli, manzarası bu.

Allahu Teâlâ hazretleri bizlerin, sizlerin gönlüne; evlatlarımızın, çocuklarımızın gönlüne Kur'an sevgisini aşılasın, bahşeylesin, ihsan eylesin, lüfeylesin... Bu merakı bize de versin, Amerikalıya verdiği gibi... Amerikalı Kur'an'ı okumuş, müslüman olmuş. Doğrudan doğruya; hiç böyle hocanın nasihati, methetmesi, pohpohlaması, "Bak İslâm güzeldir, ötekisi kötüdür, onu bırak, buraya gel." filan demesi olmadan.

Adam başka dinde, başka medeniyet içinde, başka akılla, başka zevkle yetişmiş. Yetişme çok mühim. Ben yetişmeyi çok önemli görüyorum. Şimdi bu Sırplar'ın katliamına bakıyorum. Bu Çetnikler'in Arnavutları insafsızca öldürmelerine... Bir insan nasıl bu kadar gaddar olabiliyor? Biz oraları fethettiğimiz zaman nasıl muamele ettik? Bunlar fırsatı bulunca böyle masum çocukların, silahsız insanların üstüne nasıl böyle canavarlıklar yapabiliyorlar? Bu nasıl mantık, bu nasıl vicdan?

Eğitim... Onları papazlar, onların yöneticileri kinle yetiştiriyor. İşte Kosova Harbi'yle, bilmem Sultan Murad düşmanlığıyla yetiştiriyorlar. Biz yapmamışız, biz kitaplardan çıkarmışız. "Yunanlı komşularımız darılmasın." diye, İstanbul'un beş yüzüncü fetih yıldönümünü kutlayamamıştık. Ben hatırlıyorum; halk kutlamak istemişti, devlet engel olmaya çalışmıştı.

Halbuki bu Avsutralya'da mesela ben bu geçtiğimiz 20 Nisan'da Anzak gününü gördüm. Gelibolu'ya gelip de bizimle çarpıştıkları zaman... Günlerce, bir iki gün önceden, bir iki gün sonrasına kadar televizyonlar harıl harıl bu Gelibolu'yu anlattı. Göğsünde on tane, yirmi tane madalya olan ihtiyar insanlar resmî geçitlerle geçtiler. İşte Vietnam'da çarpışmışlar, bilmem Filistin'de çarpışmışlar, Libya'da çarpışmışlar, Arnavutluk'ta çarpışmışlar, Gelibolu'da çarpışmışlar... Alaylar, bayraklar geçti, geçti... Nasıl heyecan! Çocuklara nasıl bir tarih şuuru veriyorlar!

Ben çok üzülüyorum. Bizim o tarihî mefâhirimiz, güzelliklerimiz, medeniyetimiz, insaniyetimiz bilinmiyor. Biz fethettiğimiz yerdeki insanlara dokunmamışız ki yedi asır sonra kalkıp bizi öldürmeye kalkıyorlar. Halbuki biz onları öldürseydik, hiç kimse kalmayacaktı. Onların kiliselerine dokunmadık, işlerine dokunmadık, eşlerine dokunmadık, tarlalarına dokunmadık. Sadece asayişi getirdik, yönetime sahip olduk. Tebliğ ettik; inanan inandı, inanmayan inanmadı.

İslâm çok güzel! Allah, İslâm'ı sevdirsin, Kur'an'ı okumayı anlamayı nasip etsin...

Amerikalı müslüman oluyor, Kanadalı müslüman oluyor, Japon müslüman oluyor, Fransız profesör müslüman oluyor. Amerikalı profesör müslüman oluyor. Bizim, şehitlerin torunu olan, müftüzâde, müftü torunu olan, icabında şeyh torunu olan insanların bakıyorum İslâm'dan haberi yok... Bakıyorum, meşhur kimseler; babalarını, dedelerini araştırıyorum. Çoğunu sorarım:

"Bu kimin nesi?" diye sorarım, soruyorum.

Vah vah vah! O kadar yanlış fikirlere sahip ki, o kadar zavallı ki, o kadar çağdışı ki, dünyadan o kadar habersiz ki... Ne Avrupa'yı biliyor, ne Amerika'yı biliyor, ne Avustralya'yı biliyor, ne Fransa'yı, Almanya'yı biliyor. Ne onların bize karşı duygularından haberi var, ne kendi halklarına karşı hizmetlerinden haberi var.

Ben hatırlıyorum, Ankara'da bizim ana caddeden, 62'li, 63'lü yıllarda benim oturduğum Keçiören Kalaba mahallesinde otobüsler çamurlu yollardan giderdi. Burada orman yolları bile asfalt. Avustralya'nın nüfusu 18 -20 milyon. Türkiye'nin on misli büyüklüğünde ülke. Her tarafını asfaltlamışlar, çalışmışlar, hizmet etmişler. Demiryolları yapmışlar. Kuzeydeki şehirlere gittim, bölgelere gittim; tarlaların arasına, şeker kamışları mahsullerini taşımak için küçük demiryolu hatları döşemişler, gergef gibi işlemişler, her tarafta çalışmışlar.

Geçen gün Goldcoast, "altın sahil" dediğimiz yerleri gezdik. Bataklıkları nasıl harika yerleşme yerleri yapmışlar, nasıl gökdelenler yapmışlar. Uzaktan manzaraya baktık, "Burası neresi, Amerika mı? Karşımızdaki manzara Manhattan'a benziyor" filan dedik. Manhattan adası New York'ta... Çalışmışlar...

Bizden on defa daha büyük bir kıtayı bizim dörtte birimiz kadar olan bir insanla, başarıyla işlemişler, mâmur hâle getirmişler. Bizim yöneticilerimiz, bizim devletimizin insanları koca bir yedi asırdır hakim olduğumuz topraklarda yolları yapmamışlar. Köprüler perişan, hizmetler aksıyor, rüşvet, gayr-i meşrû işler, vs...

Allah yardımcımız olsun. Allah, Kur'an'a dönmeyi, imana gelmeyi, Allah'ın rızasına uygun kâmil insan olmayı ve öyle yaşayıp, rızasına uygun işler yapıp, insanlığa hizmet edip, boş şeylerle uğraşmayıp, yanlış yollara sapmayıp, güzel işlerle meşgul olup, Allah'ın huzuruna sevdiği razı olduğu kul olarak varmayı nasip etsin.

Bakıyorum şehitlerin torunları cehenneme dolu dizgin gidiyor. Tutturdukları yol itibariyle küfür yolu. Allah'ın âyetlerine karşı, Kur'anına karşı, Peygamberine karşı, dinine karşı... Senin beğendiğin Avrupa'yı git de gör! Biz gördük işte. Sen elindeki cevherin kadrini, kıymetini bilmiyorsun. Allah uyanıklık nasip etsin.

Bize de tabi çok görev düşüyor. Gafilleri uyarmak; bilmeyenlere, cahillere öğretmek, bilgi vermek bilgilendirmek, şaşıranları doğru yola çekmek görevi düşüyor. Bu hususta çok çalışmak lâzım.

Gazete çok önemli, fevkalade önemli! Radyo çok önemli, televizyon çok önemli! Şimdi benim bu konuşmam sizin kulağınıza gidiyor; internetten dünyaya yayılıyor, bütün bilgisayar sahibi kardeşlerim sesimle bu âyet-i kerimeleri duyuyorlar. Amerika'da, Avustralya'da, Avrupa'da; telefon açıyorlar, konuşuyoruz. Dünya küçülüyor. Dünyaya yayılıyorsunuz veya siz genişliyorsunuz, sesinizi duyuruyorsunuz, Allah'ın ahkâmını duyuruyorsunuz.

Bu radyonun, bu televizyonun çok büyük nimeti var. Televizyon gözünüzün önünde gerçekleri gösteriyor.

Emperyalistler bir ülkeye girdikleri zaman o ülkeyi idare etmek için, halkını ikna etmek için, şaşırtmak için, sömürmek için önce basına hâkim oluyorlar. Radyosu, gazetesi, televizyonu ele geçiriliyor; oradan halka yanlış bilgiler veriliyor. Ondan sonra özellikle halkı bozmak için "pornografi" dediğimiz müstehcen neşriyat ile başlıyor.

Kardeşlerim geçenlerde bu Arnavutluk'u anlattı. Arnavutluk'a ilk önce falanca şirket gitmiş. İlk defa onlar başlamış müstehcen neşriyat yapmaya. Çirkin, açık saçık resimler, halkı raydan çıkaracak, gençleri saptıracak şeyler yayınlamışlar. Ondan sonra harp darp gelmiş. Bozmak için önce ön çalışmacılar gidiyor, ondan sonra arkası geliyor.

Bunların hepsinin çaresi çalışmak. Çalışmanın aracı da âlet; yani araç kulanmak, cihaz kullanmak. Bu cihazların en güzelleri de işte bu bizim radyomuz, televizyonumuz, dergimiz, derneklerimiz, gazetemiz... Bunların hepsinin yaşaması lâzım. Bir uçak, bir jet uçağı, bir Avacs uçağı parası ile biz bütün İslâm âlemine hitap eden her türlü neşriyatı yaparız. Başkaları uçaklar yapıyor, savunmak için, korunmak için, düşmanını tepelemek için büyük masraflar yapıyor, büyük teşkilatlar kuruyor.

Bizim öyle başka yerden, gizli kaynaklardan desteğimiz yok. Hatta doğruyu söylediğin zaman dokuz köyden kovuluyorsun. Tedbir de gerekiyor. Diyorlar ki;

"Hocam, işte elhamdülillâh, kardeşlerimizin sayısı şu kadar yüz bin, bu kadar milyon..."

Ama kardeşliğin icabı, kardeşçe iş birliğidir, çalışmadır, yardımdır, gayrettir, katılımdır. Canlı bir toplum, canlı bir vücut gibidir. Müslümanlar bir vücut gibidir, birbirlerinin âzâsı gibidir. Kimisi el olur, kimisi göz olur, kimisi kulak olur, kimisi kalp olur, kimisi dudak olur... Kimisi söyler, kimisi görür, kimisi dinler, kimisi yapar, kimisi koşar. Herkesin bir görevi var. Göreve herkesin koşması lâzım!

Millet yazlıklara gitmesini biliyor, yılbaşı kutlamasını biliyor, sigara içmesini biliyor, sigaraya o kadar para harcamasını biliyor. Hocamız her zaman söylerdi:

"Sigara içenler tevbekâr olsalar, sigara içmeseler de şu sigara paralarını fabrikalara yatırsak ne yaparız?" diye bir hesap yapıyorduk. Günde kaç tane fabrika kuruluyordu. Böyle olsa ne işsizlik kalır, ne yoksulluk kalır. Ama havaya sigarayı savuruyoruz da İslâm'a hizmette geri kalıyoruz. Ondan sonra da başımıza gelenlerden ah vah ediyoruz, kâr etmiyor.

Şimdi bu Arnavutluk'un başına gelenler, Bosna'nın başına gelenler, hatta daha gerilere gidelim Osmanlı'nın başına gelenler neden?

Hep bu anlattığım şeylerden; bilgisizlikten, gayretsizlikten, aletsizlikten, cihazsızlıktan, çağın icabı olan hamleleri yapmamaktan, yapılan hamleleri desteklememekten kaynaklanıyor. O Devlet-i Aliyye-yi Osmaniye'nin çöküşü ondan; İslâm âleminin perişanlığından, birbirine düşman olmasından. Şerif Hüseyin ayrı devlet kurmuş, Osmanlı'dan kopmuş. "İşte bilmem Osmanlı halifesi şöyle yapıyor da böyle yapıyor da..." diye, kusurlarını sıralayarak. Ondan sonra da çölden gelmiş, onları haklamış. Kısa bir zaman içinde yaptığının faydasını görememiş.

Müslüman müslümanla uğraşıyor; radikal, tasavvufla uğraşıyor. Bilmem neci, bilmem neciyle uğraşıyor. Atı alan da Üsküdar'ı çoktan geçmiş oluyor, berikiler burada birbirleriyle uğraşırken oradan da öteye gitmeye başlamış oluyor.

Bizim ilkokulda bir kitabımız vardı, okuma kitabı. Orada, "İki keçi bir gün pek dar

bir köprüde buluştular, vuruştular..." filan diye şiir şeklinde anlatılıyordu. "Önce ben geçeceğim, önce sen geçeceksin...' filan diye birbirleriyle toslaşmaya başladılar. En sonunda ikisi de suya düşüp boğuldular, cezalarını buldular." diyor. Bu gafletin alâmetidir.

Şimdi ben yurtdışına bakıyorum. Başka ülkelere bakıyorum, ülkelerin içine bakıyorum. Bu asır, önümüzdeki asır, birlik asrı. "Bütün insanlığı birleştireceğiz." filan diyerek burada "tek bir dünya, tek bir aile" diye yayınlar yapıyorlar. Tabi insanlığı birleştirirken istemediklerini de öldürüp, ezip, yok edip ondan sonra tek bir şey yapmak için uğraşıyorlar. Tabi güçlü devletler. O da işin ayrı tarafı. Çünkü güçsüzler birleşmiyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfinde;

"Âhir zamanda alimleri sokaklarda sürükleyecekler, öldürecekler. Keşke o zamanın alimleri birbirleriyle birleşselerdi." buyuruyor.

Ebû Amr ed-Dânî'nin metni:

Efendimiz'in tavsiyesi böyle ama bizim yazarlarımız, alimlerimiz ve fazıllarımızın işi de birbirleriyle çekişmek.

Allahu Teâlâ hazretleri nevm-i gafletten ikaz eylesin. Sevdiği kul olmayı nasip eylesin. Cennetiyle cemaliyle cümlemizi müşerref eylesin.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Sayfa Başı