M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bakara 136-138. âyetleri

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh.

Size Malezya'nın Kualalumpur şehrinden bu tefsir sohbetimi yapıyorum. Kualalumpur hakkında önce birkaç cümle ile bilgi vermek isterim.

Malezya hızla gelişen İslâm ülkelerinden birisi. 21 milyon nüfusu var, yani bizim nüfusumuzun üçtebiri gibi. Petrol ve palm yağı (palm-oil) ihracı gibi şeylerle, ticaret ve iş merkezi olması sebebiyle çok hızla gelişen küçümsenmeyecek bir ülke.

Sanıyorum bizim bazı yetkililer, sadece tek yönlü batıya bakanlar, doğudaki bu gelişmeleri göremiyorlar. Doğuda Japonya, Çin, Malezya hızla kalkınan ülkelerden. Endonezya'nın da kalkınma hızı güzeldi ama karışıklıklar onu biraz sarstı. Malezya'nın da dahil olduğu bazı ülkelere Doğu Asya'nın Kaplanları deniliyordu... Onlar da bir uluslarası iktisâdî dalgalanmadan dolayı biraz sarsıntı geçirdiler ama burası çok sağlam, çok gelişmiş. Benim evvelce geldiğime göre şimdi çok farklı gördüm.

Şimdi biz şehrin merkezinde bir oteldeyiz. Karşımızda Petronas Twin Towers isimli çok yüksek ikiz bir bina var. Dünyanın en yüksek binalarından, Amerika'dakinden de yüksek imiş. Üstteki direk boy olarak sayılırsa, iddialılar. Amerikalılar kat olarak daha yükseklermiş, bunlar metre olarak daha yükseklermiş. Yani hızla kalkınan ve büyük gelişmeler gösteren bir ülke.

Türkiye'nin ihmal etmemesi lazım! Türkiye'nin halkı ve yöneticileri buraları görmeli ve bunlarla ileriye dönük çalışmalar yapmalı diye düşünüyorum. Halkımız buralarla ilgilenmeli; ticarî yönden, eğitim yönünden çok faydalanılabilir.

Bugün buradaki Uluslarası İslâm Üniversitesi'ne gittim. Burada yıllarca tanıdığımız, sevdiğimiz bazı Türk üniversite hocaları belli zamanlarda, birer yıl, ikişer yıl veya daha fazla görev yapmışlardı. Ben görmemiştim, yeni taşındığı yere bugün gittim. Fevkalâde güzel!

Rahmetli, merhum, Amerika'daki meşhur profesör İsmâil Farukî'nin [ortaya koyduğu] Bilginin İslâmlaştırılması, yani bilgilerdeki İslâm'a aykırı olan komploların ayıklanması ve İslâmca güzel ve doğru bilgilerin düzeltilerek insanlara öğretilmesi diye bir konu var, bizler için çok önemli; o zihniyetle kurulmuş bir üniversite... İlkönce çok büyük destekler görmüş, şimdi biraz destekçiler desteklerini çekmişler ama çok geniş, tabiatı, manzarası çok güzel bir alanda, çok geniş imkânlarla kurulmuş.

Bir hayli de öğrenci var. Sanıyorum kadar öğrenci dışarıdan, % 80'i buradan. Ülke için çok büyük bir kazanç... Burada gelip okuyanlar da dünyanın muhtelif yerlerinden gelmiş çok renkli medeniyetlere ve anlayışlara sahip insanları tanıma imkânını buluyorlar.

Artık böyle gözümüzü dünyanın her tarafına açmalıyız. Devlet olarak, millet olarak, siyaset olarak, kültür olarak, ilim irfan bakımından diye düşünüyorum. Bunları çok önemli gördüğüm için sohbetimin başında hatırlatmak istedim.

Sohbetim Bakara sûre-i şerîfesinin 136, 137 ve 138. âyetleri üzerinde olacak inşaallah. Önce âyet-i kerîmelerin mübarek metinlerini okuyalım, sonra mealini ve açıklamaları yaparız.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Kâlû âmennâ billâhi ve mâ ünzile ileynâ ve mâ ünzile ilâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya'kûbe ve'l-esbâtı ve mâ ûtiye mûsâ ve îsâ ve mâ ûtiye'n-nebiyyûne min rabbihim lâ nüferriku beyne ehadin minhüm ve nahnü lehû müslimûn.

Fe-in âmenû bi-misli mâ âmentüm bihî fe-kadihtedev ve in tevellev fe-innemâ hüm fî-şikâkin fe-seyekfîkehümüllâhü ve hüve's-semî'u'l-alîm.

Sıbğatallâh ve men ahsenü minallâhi sıbğaten ve nahnü lehû âbidûne.

Sadakallahülazîm.

Bu âyet-i kerîmeler bütün insanlık için çok önemli! Yirmibirinci Yüzyıl'ın insanına, hakkı, hakîkatı, doğru imanı arayan tüm insanlara; Avrupalılara, Amerikalılara, Asyalılara, kuzeydekilere, güneydekilere... herkese çok önemli bir yol gösteriyor.

Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

Kûlû. "Ey mü'minler, ey insanlar, deyiniz ki..."

Rabbimiz daha ziyade biz mü'minlere, başka dinlere mensup insanlara karşı ne söylememiz gerektiğini emrediyor, tarif ve tavsiye buyuruyor.

Âmennâ billâhi. "Biz müslümanlar Allah'a inandık, Allah'a iman etmişiz." Ve mâ ünzile ileynâ. "Allah'ın bize Muhammed-i Mustafâ'sı vasıtasıyla indirmiş olduğu Kur'ân-ı Kerîm'e, emirlere, yasaklara, dine, İslâm'a da inandık." Ve mâ ünzile ilâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya'kûbe ve'l-esbâtı. "Ayrıca, İbrâhim aleyhisselam'a, oğlu İsmâil aleyhisselam'a, oğlu İshak aleyhisselam'a, torunu Yâkub aleyhisselam'a ve esbât denilen Benî İsrâil kabilelerine [indirilenlere]." Ve mâ ûtiye mûsâ. "Mûsâ aleyhisselam'a ilâhî hükümler, ahkâm ve âyetler olarak verilenlere." Ve îsâ. "İsâ aleyhisselam'a verilene." Ve mâ ûtiye'n-nebiyyûne min rabbihim. "Rablerinden insanlara bilgi getiren, vahiy getiren bütün peygamberlere verilenlere inandık deyiniz." Lâ nüferriku beyne ehadin minhüm. "Hepsi Allah'ın vazifelendirdiği peygamberler oldukları için, biz onların hiçbirisinin arasını açmayız, biribirinden hiç ayırmayız, seçme, reddetme yapmayız; hepsini kabul ederiz deyin." Ve nahnü lehû müslimûn. "Ve biz âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim olmuş, müslüman olmuş kimseleriz deyin!" diye Rabbimiz emrediyor.

Muhterem kardeşlerim!

Dünyada insanları böyle toplayıcı, böyle güzel hitabı yapan bir başka din sâlikleri, bir başka ümmet yok; sadece müslümanlar var! Bakın, ne kadar bütün insanlığı kucaklayacak, ne kadar güzel, ne kadar barıştırıcı, uzlaştırıcı, insanları derleyen, toplayan, aynı noktaya getiren, kardeş hâline getiren ne güzel kitab! Nasıl geniş bir hitab, nasıl geniş bir görüş!.. Rabbimizin bize emrettiği iman ne kadar güzel!..

Şimdi biz önce, öncelikle, bütün hakîkatlerin kaynağı olduğu için, bunları da onun vasıtasıyla öğrendiğimiz için Peygamberimiz, âhir zaman peygamberi, Tevrat'ta, İncil'de geleceği bildirilmiş, müjdelenmiş olan Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem'e inandık. Allahu Teâlâ hazretlerinin bu âyetle bize tavsiye buyurduğu ilk önemli madde bu.

Ey insanlar, ey eski kitapların mensubları, sizlere sesleniyoruz: Biz âhir zaman peygamberi Muhammed-i Mustafâ'ya inandık. Ona indirilen Kur'ân-ı Kerîm'e inanmış bulunuyoruz, biz ona bağlıyız. Evet, Allah'a bağlıyız, âlemlerin Rabbine bağlıyız; onun indirdiği Kur'ân-ı Kerîm'e, Kur'ân-ı Kerîm kendisine indirilmiş olan Muhammed-i Mustafâ'ya, ki Âdem aleyhisselam'dan beri bütün peygamberlerin, "Âhir zaman peygamberi diye bir zât gelecek!" diye sevdikleri, özledikleri, ümmeti olmaya can attıkları o mübarek kimseye inandık.

En doğru bilgi, en bozulmamış, hiç eksik, karanlık, açıklanmamış tarafı kalmamış olan ve tebliğ edildiği insanlarca çok titizlikle, anında tesbit edilip bize kadar gelmiş olan bir iman... Öteki peygamberlere de Allahu Teâlâ hazretleri vahyetmiş ama o vahyedilen bilgilerin elimizde asılları yok. Kur'ân-ı Kerîm var!..

Peygamber Efendimiz'in hayatı, her safhasıyla biliniyor. Ailevî hayatı, dinî hayatı, savaşları, mücadeleleri, mazlûmiyeti, uğradığı haksızlıklar... Her şey biliniyor ve günü güne her sözü tespit edilmiş ve kendisine indirilen âyetler hemen o anda, âyet indiği zaman vahiy katipleri tarafından yazılmış. Böyle sağlam, hiç bozulmamış, hiçbir şeyi karanlıkta kalmamış, unutulmamış bir sağlam bilgi... Bu sağlam bilgiye inandık. Dünyada başka bu kadar sağlam, güvenilir hiçbir ilâhî bilgi yok.

Öteki bilgiler, o bilgilere inanmış olan papazların, hahamların, din adamlarının, rahiblerinin de bildirdiği gibi, şâibeli... Zâten tesbitlerin de çok çeşitli olması, meselâ İncillerin pek çok olması gibi sebeplerle de fiilen de ihtilaflı olduğu, iyi tesbit edilemediği ortada.

Biz buna inandık. Ama Rabbimiz buyuruyor ki;

Ve mâ ünzile ilâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya'kûbe. "İbrâhim aleyhisselam'a da inandık deyin! İsmâil aleyhisselam'a da, onlara indirilene de inandık, İshak aleyhisselam'a, Yakub aleyhisselam'a da indirilene inandık deyin!" diyor.

Bütün peygamberlerin ismini saymıyor, bazılarının ki muhatabı olan yahudiler ve hristiyanlarca mübarek bilinen, saygı duyulan, baştâcı edilen isimler... Onları isim isim açıklıyor, ondan sonra da Mûsâ aleyhisselam diyor, İsâ aleyhisselam diyor, özellikle isim olarak veriyor. Ama genel bir bilgi olarak da arkasından;

Ve mâ ûtiye'n-nebiyyûne min rabbihim. "Allah tarafından insanlara haber getiren bütün peygamberlerin hepsine indirilenlere inandık deyin!" buyuruyor.

Bu çok önemli!.. Yani dünyadaki bütün insanları kucaklayan çok muazzam, çok muhteşem, çok güzel, çok alkışlanacak, çok beğenilecek bir şey.

Şimdi burada, Allahu Teâlâ hazretleri bütün peygamberlere inanmayı bize emrediyor. Biz de Hz. Âdem Atamız'dan âhir zaman peygamberi Muhammed aleyhisselam'a kadar insanlığa Allah'ın emirlerini getirmiş peygamber, enbiyâ ve mürselînin, bu mübarek zâtların hepsine biz de inandık, hâlen de inanıyoruz. Bu âyet-i kerîmede bildirilen şeye biz sahibiz, biz bu yol üzerindeyiz, bu emri tutmuşuz, bütün hepsine inanıyoruz.

İsâ aleyhisselam'ın gönlümüzde, göğsümüzde yeri var; Mûsâ aleyhisselam'ın kalbimizin üzerinde yeri var... Her peygamberin içimizde, gönlümüzde muazzam mekânı var. Hepsini seviyoruz, hepsine bağlıyız.

Var mı bizim gibi böyle bu kadar toplayıcı, bu kadar güze bir kuşatıcılıkla herkese böyle sevgi ile bakan?..

Çok alkışlanacak çok güzel bir durum.

Ve, Lâ nüferriku beyne ehadin minhüm deyin diye bir de te'kid buyuruyor Rabbülâlemîn. Yani, "Biz peygamberlerin hiçbirisini ötekisinden ayırmayız, seçim yapmayız; 'Şuna inandık, buna inanmadık!' demeyiz." Ve nahnü lehû müslimûn. "Biz Allahu Teâlâ hazretlerine teslim olmuşuz." Yani, "Allah ne emretmişse onu yapacağız; neyi yasaklamışsa ondan kendimizi çekeceğiz. Günahlardan, haramlardan uzak duracağız; sevaplı, faydalı, hayırlı işleri yapacağız!" diye söz vermişiz, Allah'a teslim olmuşuz.

Ne kadar güzel, ne kadar hoş! Ne kadar tatlı bir durum, ne kadar güzel bir ifade!..

Kur'ân-ı Kerîm'deki bu âyet-i kerîme son derece önemli! Başka âyet-i kerîmelerde de aynı mâna ifâde buyrulmuş. Mesela eski milletler, eski ümmetler, bizden başka, müslümanlardan başka milletler böyle demedikleri için Allahu Teâlâ hazretleri bir âyet-i kerîmede buyuruyor ki:

Ve yürîdûne en yüferrikû beynallâhi ve rusulihî. "Bu kâfirler, bu eski dinlerin mensupları olanlar, taassuplarından, hasedlerinden istiyorlar ki peygamberler ile Allah'ın arasını ayırsınlar, ayırma yapsınlar." Ve yekûlûne nü'minü bi-ba'dın ve nekfuru b-iba'd. Ve diyorlar ki, "Biz bunların bir kısmına inanırız, bir kısmını reddederiz." Ve yürîdûne en yettahizû beyne zâlike sebîlâ. "İşte böyle bu arada bir yolu tutturmak istiyorlar." Ülâike hümü'l-kâfirûne hakkâ. Bu doğru değil tabii. "Bunlar hakîkaten kâfirlerin tâ kendileridir." diye, kâfir olduklarını Allahu Teâlâ hazretleri, yaratan, Rabbülâlemîn bildiriyor.

Evet, bu âyet-i kerîme son derece önemli! Bunu ezberleyelim, bilelim ve bu şuura sahip olalım!..

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten İmam Buhârî'nin rivayet ettiği bir hadîs-i şerîfte de şöyle bir açıklama var. Bu açıklama bu âyet-i kerîmenin niye indiğine dair sebeb-i nüzûlü bildirmiş oluyor. Ebû Hüreyre [radıyallahu anh] diyor ki;

Kâne ehlü'l-kitâbi yakraûne't-tevrâte bi'l-ibrâniyyeti ve yüfessirûnehâ bi'l-arabiyyeti li-ehli'l-islâm. Peygamber Efendimiz'in asrında Medine-i Münevvere'de, Hicaz bölgesinde olan hahamlar, yahudilerden bilgisi olanlar Tevrat'ı İbrânice olarak okuyorlardı, "İşte şöyle diyor Tevrat'ta" diye, Arapça olarak müslümanlara açıklama yapıyorlardı. Kendileri açıklamaları Arapça yapıyorlardı.

Fe-kâle Resûlüllahi sallalahu aleyhi ve sellem. "Onun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;

Lâ tüsaddikû ehle'l-kitâbi ve lâ tükezzibûhüm. "Ehl-i kitap size böyle bir şeyler söyledikleri zaman, susun; ne tasdik edin, çünkü belki kendi akıllarından yalan yanlış şeyler söylemişlerdir, yanlış bir şeyi tasdik etmiş olursunuz. Ne de tekzib edin, yalan söylüyorsunuz da demeyin; çünkü belki o sırada o cümleleri doğru olmuş olabilir." diyor.

Onlar böyle yaptıkları için Allahu Teâlâ hazretleri bu âyet-i kerîmeyi indirmiş: "Ey mü'minler siz deyin ki;

"Rabbimizin Muhammed-i Mustafâsı vasıtası ile bize indirdiğine inandık; İbrâhim'e, İsmâil'e, İshâk'a, Yâkûb'a indirilenlere de inandık; benî İsrâilin kabilelerinden yetişmiş hak peygamberlere indirlenlere de inandık; Mûsâ aleyhisselam'a ve İsâ aleyhisselam'a da indirilene inandık. İndirilene, yani hak olarak, bozulmamış, tam indirilene inandık. Sayısını Allah'ın bildiği, 124 bin denilen eski peygamberlerin hepsine indirilene inandık. Ayırım yapmayız, hepsini severiz ve Rabbimize teslim olmuşuz." diye bu âyet-i kerîmeyi onun üzerine indirmiş.

Bir de lisân-ı hâl ile; "Biz ayrım yapmıyoruz, siz de yapmayın!" diye lisân-ı hal ile onlara bir ders verilmiş oluyor.

İbrâhim aleyhisselam'a indirilenler, tamam; İsmâil aleyhisselam'a vahyedilenler, tamam... İshak aleyhisselam da İbrâhim aleyhisselam'ın bir oğlu, ona da indirilenlere inanıyoruz. Yâkub aleyhisselam da Yusuf aleyhisselam'ın; şu Mısır'da Zeliha validemizle sonradan evlenen, Mısır'a hazine, tarım bakanı olan, yeryüzünün bitkilerinin, mahsûlâtının bakımına memur olan –bakan gibi- Yusuf aleyhisselam'ın babası. Hani kardeşleri kuyuya atmışlar, Yâkub aleyhisselam'ın ağlamaktan gözlerine ak inmiş, görmez olmuş, işte o Ya'kub aleyhisselam.

Yâkub aleyhisselam'ı, Yusuf aleyhisselam'ı seviyoruz, çocuklarımıza isimlerini vermemizden belli.

Ve'l-esbât "Esbâta indirilene de [inanıyoruz]."

Esbât kimlerdir?

Alimler diyor ki; "Bunlar benû Ya'kub, Yakub aleyhisselam'ın evlâtlarıdır. İsnâ aşere racülen. "Bu evlatlar 12 idi." "Vülide küllü raculin minhüm ümmeten mine'n-nâs." Bunların herbirinden birtakım insanlar türediler, çoğaldılar bunlara esbât denildi." diye bir açıklama var.

Bazı alimler de kısaca; "Esbât yahudi kabîleleridir, kabâilü benî isrâildir. Bunlara, bu kabilelere esbât deniliyor çünkü bunların ataları Yâkub aleyhisselam'ın çocukları imiş. Her birisi onlardan gelmişler, ayrı kabile olmuşlar; benî İsmâîl'in yani İsmâil aleyhisselam'ın evlâtlarından Arap kabilelerinin türediği gibi... Keşşâf'ın yazarı Zemahşerî de, "Esbât Yâkub aleyhisselam'ın torunlarıydı ve onların çocuklarının zürriyetleri idi. Böylece 12 kabile olmuştu." diye aynı mânayı ifade ediyor. Bunların içinden Allahu Teâlâ hazretleri zaman zaman kendilerine doğru yolu gösteren peygamberler indirmişti. Nitekim âyet-i kerîmede buyuruluyor ki;

Üzkürû ni'metallâhi aleyküm. "Ey yahudiler! Tarihte sizin üzerinize Allah'ın gönderdiği nimetleri düşünün, hatırlayın!" İz ce'ale fî-küm enbiyâ'. "Hani sizin içinizden peygamberler çıkarmıştı." Ve ce'aleküm mülûkâ. "Sizlere devlet de ihsân etmişti. İçinizden hükümdarlar da yetişmişti." Büyük bir devlet de kurmuşlardı.

Başka bir âyet-i kerîmede; Ve katta'nâhümü's-netey aşrete esbâtan ümemâ. "Biz onları ayrı ayrı ümmetler, topluluklar halinde 12 kabile eylemiştik." buyuruluyor.

Netice itibariyle bunlar yahudilerin grupları olmuş oluyor.

Esbât kelimesi nereden geliyor?

Sıbt kelimesinden geliyor. Bu tetâbu' yani "peşpeşe gelmek" demek. Böylece cemaat oldukları için, bu sıbt, o sıbt diye böyle isimlendirilmiştir deniliyor.

Lügat alimleri daha da işin kökekini, nereden geldiğini araştırarak diyorlar ki; Sebat kelimesi, yani "be" side üstünlü olarak, ağaçlar demektir. Kabileler ağaç gibi, orman gibi çok olduğundan esbât denmiş. Orman gibi, koru gibi, o mâna düşünülerek verilmiş [bir isim].

İbn Abbas radıyallahu anhüma da bu konuda diyor ki; "Bizim Kur'ân-ı Kerîm'de okuduğumuz, ismini bildiğimiz peygamberlerden on tanesi hariç, hepsi bu İsrâiloğullarından gelmiştir. Hariçte olanlar: [Âdem], Nuh, Hud, Sâlih, Şuayb, İbrâhim, İshak, Yâkub, İsmâil ve Muhammed-i Mustafâ aleyhimü's-salevâtü ve't-teslîmât hazretleridir." diye bir açıklama yapıyor. Bu da hatırınızda kalırsa uygun olur.

Allahu Teâlâ hazretleri bize onların arasından çıkan peygamberlere indirilene de inanmamızı emrediyor. Bütün peygamberlere ve onlara indirilen bütün kitaplara inanmamızı emrediyor; inanıyoruz.

Yalnız, İbn Kesîr'in naklettiğine göre Süleyman b. Habib diyor ki; innemâ ümirnâ en nü'mine bi't-tevrati ve'l-incili ve lâ na'mele bi-mâ fîhâ. Dinimizin ahkamı dikkatli bir şekilde [incelenir,] peygamber Efendimiz'in tavsiyeleri, yukarıda okuduğumuz hadis gibi hadîs-i şerîfler nazarı dikkate alınırsa [anlaşılıyor ki;] "Biz o peygamberlere onların zamanında doğru olarak indirilmiş olan âyetlere inanıyoruz, yoksa şimdikilere değil!" Çünkü şimdikiler asılları değil, kalıntıları, izleri... Doğrular da var içlerinde, yanlışlar da var.

Bu çok önemli bir nokta... Onun için Peygamber Efendimiz o kitapları okuyanları da yasaklamıştır. Ve bir hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

Âminû bi't-tevrâti ve'z-zebûri ve'l-incîli.

"Tevrat'ı, Zebur'u, İncil'i kabul edin, iman ettiğinizi beyan edin, inanın, sevin." Ve li-yesa'kümü'l-kur'ânü. "Ancak Kur'ân-ı Kerîm sizi sarsın, sadece Kur'ân-ı Kerîm size kâfî gelir, Kur'ân-ı Kerîm'le yetinin, Kur'ân-ı Kerîm'e sarılın!" diyor.

Çünkü ötekilerde asıl Tevrat'ta, asıl İncil'de, asıl Zebur'da olmayan cümleler ve yorumlar olabileceği için, yanlışlık olmasın diye Allahu Teâlâ hazretlerinin hak kelâmı, bir harfi bile değişmemiş Kur'ân-ı Kerîm'e sımsıkı sarılmayı, onu [kabul etmeyi,] ötekilerin aslına inanmakla beraber şimdi mütedâvil, arada ortada dolaşanların çok güvenilir olmadığını ifade etmiş oluyor Peygamber Efendimiz. Bu önemli...

Bu âyet-i kerîmede sohbetimde bunları söylemek istiyorum. Bundan sonraki âyet-i kerîmede;

Fe-in âmenû bi-misli mâ âmentüm bihî fe-kadihtedev. "Siz bu güzel davranışı yapınca, -jest diyorsunuz ya- bu jesti yapınca, bütün insanlara bu kucak açmayı yapınca; yahudilere, hıristiyanlara, daha başka din mensuplarına, başka peygamberlere tâbi olduğunu söyleyenlere kucak açınca; "Hepsini kabul ediyoruz, hepsinin hak peygamber olduğunu biliyoruz, seviyoruz, onlara indirilen kitaplara iman ettik" deyince -tamam bu bir örnek, çok güzel bir davranış- onların da böyle yapması lazım."

Onların da böyle yaptığı zaman, hiç bir ayırım yapmamaları sadedinde ne yapmaları gerekiyor?

"[Sizin inandığınız gibi] âhir zaman peygamberi Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem'i de kabul etmeleri, iman etmeleri gerekiyor." Çünkü ilk madde, âmennâ billâhi ve mâ ünzile ileynâ. "Biz Allah'a inandık ve Allah'ın bize indirdiğine inandık." İlk adım bu.

"Onlar da böyle inanırlarsa, fe-kadihtedev. "Doğru yolu bulmuş, hakkı yakalamış, doğru yola ayak basmış olurlar." Ve in tevellev. "Eğer haktan yüz çevirirlerse."

Bu gerçeğe katılmazlarsa, sırt dönerlerse, bâtıla yönelirlerse; bu kadar bu açıklamalar, deliller [varken,] hattâ kendi kitaplarından, kendi tarihlerinden bu kadar kandırıcı, iknâ edici, münakaşayı kesici sağlam deliller söylendikten sonra hâlâ sırt çevirirlerse, inat ederlerse;

Fe-innemâ hüm fî şikâkin. "O zaman onlar şikak, ayrılık, inat, ihtilâf içindedirler."

Yanlış yola sapmışlardır, doğru yoldan ayrılmışlardır. O zaman kendileri hatâ etmiş olurlar.

Fe-se-yekfîkehümüllâhu. Burada kefâ-yekfî fiiline iki muttasıl zamir birleşmiş." Fe-se-yekfîke. "Sana yeter."

Kim?

Allah.

Kimlere karşı?..

Hüm. "O iman etmeyen, inat eden, peygamberlerin bazısına inanıp bazısını inkâr eden; 'Biz Allah'ın şu peygamberine tâbiyiz, şu kitabına tâbiyiz!' deyip de, eski, asılları olmayanlara tâbi olup da asıl yeni, tertemiz ve hiç katıksız olanı inkâr edenlere karşı, Allah sana kâfîdir." Ve hüve's-semîu'l-alîm. "Ve o Allahu Teâlâ hazretleri her şeyi bihakkın, hakkıyla pekâlâ işitendir ve pekâlâ bilendir."

Onların bu konudaki çeşitli abuk sabuk, aykırı sözlerini de işitiyor, davranışlarını da biliyor. Her şeyine vâkıftır. Tabii vâkıf olduğu için de hesabını soracak, yanlış hareket edenlerin cezasını verecek.

Üçüncü âyet-i kerîme;

Sıbğatallâhi ve men ahsenü minallâhi sıbğaten ve nahnü lehû âbidûne.

Sıbğatellâh. Bu, "Allah'ın boyası" demek.

Niye böyle sıbğatellâh diye "te" harfi üstünlü gelmiş, ne demek bu?

İbn Abbas radıyallahu anhüma, "Bunun anlamı "dînullah" demektir." Yani, "Allah'ın dinine biz tâbiyiz." denmiş oluyor. İzra maksadıyla yani "Allah'ın dinine sımsıkı sarılın!" diye teşvik sadedindedir bu. tahrik, harekete geçirme, uyarı sadedindedir. "Haydi bakalım uyuşuk durmayın, bu tarafa gelin, şunu yapaın!" mânasına.

Başka âyet-i kerîmelerde fıtratallah dendiği gibi, İlzemû bi-zâlike demek, yani Arapçası aleykümûhü. "Sizin üzerinize bu vazife olsun!" demek. Yani, "Allah'ın bu dinine, boyasına, bu güzel renge, bu ilâhî renge, bu nurlu, ışıklı renge siz de yapışın! Buna sarılmak sizin göreviniz olsun!" demek. Onun için böyle üstünlü gelmiştir [deniyor.]

Bazıları bu üstünlü gelmesinin sebebini sıbğatullah değil, sıbğatilâh değil de sıbğatallâh gelmesini daha önce geçen milleti ibrâhîme, "İbrâhim'in dinine" sözüne bağlandığı için, ondan bedel olduğu için. "O İbrâhim'in dini Allah'ın bu nurlu yoluydu, Allah'ın boyasıydı. Bu güzel ilâhî boya ile bu renk ile renklenin, bu dine girin, buna sahip olun!" mânasınadır [demişlerdir... ]

Bir büyük din alimi Sibeveyh'de "bu müekked mastardır." Âmennâ billâhiden sonra müekked mastar olarak gelmiştir demiştir. Bunların hep dilbilgisi izahları...

Bu konuda bir de İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan rivayet edilen hadîs-i şerîf var. Peygamber Efendimiz onların eski devirlerdeki [olaylarını] müslümanlara anlatırken [buyurdu ki;]

İnne benî isrâîle kâlû. "Benî İsrâil Mûsâ aleyhisselam'a dediler ki." Yâ rasûlallah hel yesbağu rabbüke. "Rabbin sıbğa kullanır mı, boya ile boyanır mı?" diye soru sordular. Fe-kâle: İttekullâh! Musâ aleyhisselam onlara her zaman yanlış yaptıkları zaman böyle hitap ediyor; "Allah'tan korkun, bu ne biçim soru?" diye onları susturmuş. Fe-nâdâhu rabbühû. "Allahu Teâlâ hazretleri ona vahiy buyurdu ki." Yâ mûsâ seelûke hel yesbağu rabbüke. "'Rabbin boya ile boyanır mı?' diye mi sordular yâ Musâ?" Kâle ne'am. "Evet, böyle sordular yâ Rabbi!" demiş. Ene esbağu'l-elvân. "Ben çeşitli boyalarla kullarımı boyarım." el-Ahmera ve'l-ebyada ve'l-esvede ve'l-elvâne küllehâ min sıbğî. "Bütün bu renkler benim boyalarımdandır, kulları bu boyalarla çeşitli renklerle türlü türlü boyarım."

Bizim Peygamberimiz'e de bu üsluptan, sıbğatallâhi. "İşte Allah'ın boyası, siz de bu boya ile boyanın, bu renge girin! Bu güzel nurlu şeye yapışın!"

Ve men ahsenü minallâhi sıbğaten. "Böyle Cenâb-ı Hakk'ın verdiği renkler bakımından, seçtiği, gösterdiği yol bakımından daha güzel hangi renk, hangi yol, hangi din vardır?" Ve nahnü lehû âbidûn. "Ve biz işte o Rabbimize ibadet ederiz, ediyoruz, edicileriz." diye müslümanlar böyle söylerler.

Her milletin davranışı, yürüyüşü, hayat tarzı bir çeşit renktir. Bir renge boyalı, bir tarzda gidiyorlar. Bizim rengimiz de budur. Allah'ın beğendiği, Allah'ın boyadığı, Allah'ın gösterdiği renk, yol...

Cenâb-ı Hak bizi sevdiği yoldan, renkten, nurlu yoldan ayırmasın...

Böyle insanları kuşatan, insanları birleştiren, kardeş olduğunu hatırlatan, Allah'ın kulu olduğunu gösteren, yanlış inançlardan çeken, doğru yola çağıran bu güzel inanç, bizim iftihar ettiğimiz çok güzel bir tarafımızdır. İslâm'ın muazzam güzelliklerinden, en büyük güzelliklerinden biridir.

Biz bunu böyle telefonla vaaz olarak size bildirirken, bir taraftan da tabii radyo ile, televizyonla fezalara bu bilgi yayılıyor. Siz de çevrenize böyle bu bilgiyi yayın! Herkesi İslâm'a çağırın, doğru yola çağırın! Yanlış inançta kimse kalmasın, putlara, yanlış varlıklara, yaratıklara yanlış olarak kimse yönelmesin; yanlış dinler tutturmasın, yanlış yollarda yürümesin, âkıbetleri hüsran olmasın... Cenâb-ı Hakk'ın gazabını çekecek yanlışlıklar yapmasınlar... Çünkü yazıktır, hemcinsimizdir, bütün insanlar Âdem aleyhisselam'dan kardeşlerimizdir. Hepsinin iyiliğini istiyoruz.

Ve's-selâmü alâ meni't-tebea'l-hüdâ. "Bu iyilikleri anlayıp hidâyete tâbi olanlara selâm olsun..."

Ötekiler kendi sorumluluklarını kendileri yüklenmiş oluyorlar. Biz onlardan, onlar bizden berîyiz. Biz vazifemizi yapmış oluyoruz. Âhirette, mahkeme-i kübrâda suçlandıkları zaman, kendileri cevap veremeyecekler. O duruma düşmesinler.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi ve evlâtlarımızı yolundan ayırmasın, İslâm'dan ayırmasın... Müslüman olarak doğup, müslüman olarak yaşayıp, imân-ı kâmil ile, mü'min-i kâmil olarak, tam müslüman olarak emanetini teslim edip âhirete varmayı, Rabbimizin rızasına ermeyi, cennetine girmeyi, cemâlini görmeyi nasîb eylesin...

Bi-hürmeti's-mihi'l-a'zâm ve bi-hürmeti nebiyyihi'l-ekrem ve bi-hürmeti esrâr-ı sûreti'l-fâtihah...

Sayfa Başı