M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bakara 183-184. âyetleri

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı, her türlü lütfu dünyada âhirette sizlerin olsun, üzerinize olsun. Allah, sevdiklerinizle beraber iki cihanda cümlenizi aziz ve bahtiyar eylesin. Kur'an-ı Kerim'in yolunda dâim eylesin. Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesine sımsıkı sarılıp Efendimiz'in sevgisini, rızasını kazanmanızı nasip eylesin.

Bakara sûresinin âyetlerini anlata anlata nihâyet 183. oruç âyetine ulaşmış olduk. Bu sohbetimde 183 ve 184. âyetleri izah edeceğim.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Yâ eyyühellezîne âmenû kütibe aleykümü's-sıyâmu kemâ kütibe alellezîne min kabliküm lealleküm tettekûn.

Eyyâmen ma'dûdât fe men kâne minküm marîdan ev alâ seferin fe 'iddetün min eyyâmin uhar ve alellezine yutîkûnehû fidyetün taâmu miskîn fe men tetavvaa hayran fe hüve hayrun lehû ve en tesûmû hayrun leküm in küntüm ta'lemûn.

Sadakallâhü'l-azîm.

Allahu Teâlâ hazretleri biz mü'min kullarına buyuruyor ki;

Yâ eyyühellezîne âmenû. "Ey iman eden kullar, ey iman edenler!" Kütibe aleyküm. "Sizlerin üzerinize yazıldı."

Bu ne demek?

"Sizlerin boynuna, omuzuna bir mükellefiyet olarak yüklenildi. Sizlerin yapması gerekli bir ibadet oldu, kaydedildi, tayin edildi. Sizlere farz kılındı." mânasına.

Sıyâm, kütibe fiilinin

Farz kılınan nedir?

es-Sıyâmu. "Oruç sizlerin üzerine de yazıldı, farz kılındı."

Sıyâm ve savm; Arapça'da "insanın kendisini tutması" mânasına gelen bir kelime. "Tutmak, alıkoymak" mânasına.

İbadet maksadıyla belirli zamanda, fecr-i sâdıkın tulûundan güneşin batışına kadar; sabahın vaktinin girdiği imsak zamanından.

İmsak da insanın kendisini yemekten içmekten tutması mânasına bir kelime.

İmsak dakikalarından, güneşin battığı akşam vaktine kadar yemekten içmekten ve ailevî cinsî ilişkiden insanın ibadet niyetiyle niyet ederek kendisini tutması mânasına geliyor.

Biz Türkçe'de savm kelimesini biliyoruz, ama sıyâm kelimesi daha nadir kullanılıyor. Savm-ı aşûre diye biliyoruz. Daha ziyade Farsça'dan geçme "oruç" kelimesini kullanıyoruz.

"Oruç" kelimesi, Farsça bir kelimenin Türkçeleşmiş hâlidir. Farsça'daki aslı rûze'dir.

Farsça'da rûz, "gün" demek. Rûze; "Bir günde tutulan oruç, aç durma ibadeti…" mânasına.

Türkçe'de "r" ile başlayan Türkçe kelime yoktur. Türkler, "r" ile başlayan kelimeleri komşu milletlerden çeşitli sebeplerle almışlardır.

Her millet lisanına kelime alır. Kelimeler hudutlardan başka milletlere geçer. Biz de bugün birçok Latince, Yunanca, İngilizce, Almanca, Fransızca kelime kullanıyoruz. Mesela istasyon kelimesi, mesela iskele kelimesi o dillerden geçme. Eskiden de Arapça'dan, Farsça'dan kelimeler geçmiş.

Rûze kelimesi Türkçe'ye geçmiş ama Türkçe'de "r" harfini kelimenin başında kullanma yok. Dilin âdetinde, dilin yapısında, alışkanlığında bu yok. "L" harfiyle, "r" harfiyle başlayan bir kelime yok. Böyle bir kelime Türkçe'ye girerse tabii konuşmada Türk zevki kelimenin başına bir harf ekleyerek "r" harfini telaffuz ediyor. Mesela limon demez, ilimon der; Receb demez, İreceb der. Daha uzuyor ama bir harf ekleyince telaffuzu kolay oluyor. Köylümüz konuşurken Ramazan demez, Iramazan der. Bu işleri bilmeden, tabii olarak konuşurken böyle yapar. Meselâ Türkçe'de "j" harfi olmadığından jandarma yazılsa bile candarma der.

Rûze kelimesini de urûze olarak başına "u" ekleyerek almış. Sonra o urûze de "oruç" hâline gelmiş.

Oruç: "Bir günde yemekten içmekten uzak durarak yapılan ibadet." mânasına.

Biz "oruç" kelimesini kullanıyoruz. Kökeni Farsça, rûze kelimesi. Arapça'sı siyam ve savm.

"Ey iman edenler! Siyam, savm, oruç sizin boynunuza farz kılındı!"

Demek ki Peygamber Efendimiz'e bağlı Ümmet-i Muhammed, bizler bu âyetle beraber oruç tutmak vazifesine, şerefine mazhar olmuş oluyoruz. Bu oruç tutmak, bir ibadet olarak bize emredilmiş oluyor.

Kemâ kütibe alellezîne min kabliküm. "Sizden öncekilere; o kimseler ki sizden önce idiler, onların üzerine yazıldığı gibi sizin üzerinize de yazıldı."

Demek ki bizden önceki milletlere, ümmetlere, İslâm'dan önceki, Peygamber Efendimiz'den, Ümmet-i Muhammed'den önceki ümmetlere de oruç ibadeti yazılmış. Allahu Teâlâ hazretleri oruç ibadetini onlara da emretmiş, onlar da tutmuşlar.

Bizden öncekiler kimler?

Tefsir kitaplarında Âdem aleyhisselam'dan beri insanların oruç tutulduğu kaydediliyor. Bazı tefsir kitaplarında da Nuh aleyhisselam'dan itibaren oruç tutulduğuna dair kayıtlar var. Tabii bunların doğruluğunu, sıhhatinin ne kadar kuvvetli olduğunu Allahu Teâlâ hazretleri bilir. Ama buradan biliyoruz ki bizden önceki milletler de bu oruç ibadetini emir olarak almışlar, tutmaları gerekmiş.

Musa aleyhisselam'ın kavmi aşure orucu tutarlarmış.

Aşure orucunu ne maksatla tutuyorlar?

Aşure günü, Firavun'un gözlerinin önünde helâk olduğunu görüp Firavun'dan kurtuldukları gün oluyor. Ondan tutmuşlar. Ama ondan önce de oruç ibadeti varmış. Hristiyanlarda da oruç ibadeti varmış.

Ve bize de onlara yazıldığı gibi yazılmış.

"Onlara yazıldığı gibi..."

Bu benzetme ne yönden? Acaba oruçlarımız aynı zamanda mıydı aynı miktarda mıydı, aynı sıfatta, aynı şekilde miydi?

Bazı rivayetlerde geçiyor ki Allahu Teâlâ hazretleri daha önceki ümmetlere de farz kılmış. Nitekim Abdullah b. Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuşlar ki;

Siyâmu ramadâne ketebehullâhu ale'l-ümemi kableküm. "Ramazan orucunu Allahu Teâlâ hazretleri sizden önceki ümmetlere yazdı." diye bir uzun hadîs-i şerîfin kısa bir cümlesi bu, böyle bir rivayetten bahsediliyor.

Ramazan orucu hristiyanlara da yazılmış, farz kılınmış. Fakat bu Ramazan döndüğü için zamanla oruç tutulan mevsimler değişir. Çünkü ay hesabıyla olan sene 354 gündür. Güneş yılı olan 365 günden, on bir gün eksik. Bu her yıl on bir gün eksik ola ola biraz daha çabuk başlıyor. Ocak, Şubat, Mart, Nisan… gidişine göre ters istikamete doğru gelir.

Mesela şimdi Ramazan kışlarda tutuluyor, sonbahara doğru gerileyecek. Ondan sonra 15-20 yıl geçince tam yazın çatır çatır sıcaklarında oruç tutulacak. Çünkü ay takvimi her yıl on bir gün daha erken başlayacak. Böylece 33 yılda bir sene fark edecek, mevsimleri değişecek.

Orucun tutulduğu mevsimler değiştiği için rivayetlere göre onların alimleri oturmuşlar; "Mevsimin çok sıcak olmadığı, orucun zor tutulmadığı, çok soğuk olmadığı, üşünülmeyen, terlenmeyen bir zamana nakledelim!" diye ilkbahara nakletmişler. Bu değiştirmeden dolayı da kefaret olsun diye Ramazan orucunu 40 güne çıkartmışlar.

Sonra, hükümdarlarından bir tanesi rahatsızlanmış, ağzı yara olmuş. Orucu tutamayınca demiş ki;

"Bu orucu ben tutamıyorum ama iyileştikten sonra bir hafta fazlasıyla tutacağım."

Böylece 47 gün olmuş. Ondan sonra bir başka hükümdar gelince;

"Bu yedi gün ne oluyor? Bunu ona tamamlayalım!" demiş.

Üç gün daha ilavesiyle 50 gün olmuş. Hamsin diyorlar. Sonra bu oruçtutmayı da perhize çevirmişler. Bilmem yumurta yemeyecekler, hamur yemeyecekler vs. hâline getirmişler. Değiştirmişler.

Eski ümmetlere de böyle emredilmiş olan bir ibadet. Bu rivayetlere göre, "Zaman bakımından aynıymış, miktar bakımından aynıymış…" demek oluyor. Ama onlar değiştirmişler.

Onun için bu Ramazan hilali göründü mü görünmedi mi diye ilk gün tereddüt ediliyor, konuşuluyor.

"Canım, görünse de görünmese de ihtiyaten bu tereddütlü günde oruç tutsak olmaz mı?"

Olmaz! Peygamber Efendimiz yasaklamış!

Yevm-i şekk orucu; "Ramazan'sa Ramazan'a sayılsın, değilse ihtiyaten bir oruç tutmuş oluruz." gibi bir şey olmaz! Çünkü eski ümmetler ibadetlere böyle ekleyerek ibadetlerin vasıflarını değiştirdiler, bozdular. Böyle bir şey yapılmasın diye alimlerimiz kesin hadîs-i şerîfler rivayet ederek bu hususu beyan etmişler. Emredileni aynen yapmak, herhangi bir sebeple değiştirmemek ve güzel bir şekilde edâ etmeye çalışmak lazım.

Lealleküm tettekûn. "Tâ ki ola ki sizler sakınırsınız; kendinizi vikaye edersiniz, korursunuz, müttakîlerden olursunuz, korunabilirsiniz."

Bu ne demek?

Oruç tutarsanız, nefsinize hâkim olursunuz, iradeniz kuvvetlenir. Böylece günaha düşme tehlikelerinden kendinizi korursunuz, sakınırsınız, Allah'ın en sevdiği müttakî kul derecesine çıkarsınız.

Allahu Teâlâ hazretleri nefsin şehevâtına, hevesâtına hâkim olan, kendisini tutan; aklına göre, mantığına, vicdanına göre hareket eden kullarını sevdiğinden onu sağlar. Böyle yaparsanız inşaallah siz de o duruma gelirsiniz.

Oruç insanın nefsini zayıflatır, nefsanî arzularını zayıflatır. Böylece kötülüklere meyli azalır. Nefis kuvvetlendikçe insanı çekip sürükler. Ama zayıfladığı zaman da mecali olmadığından yapmaz. Böylece onun en çok sevdiği, istediği yemek, içmek gibi arzuları ona vermemek suretiyle insan; yanlış şeyler istediği, yapılmaması, istenmemesi gereken şeyler istediği zaman tutma melekesini de elde etmiş, kazanmış olur.

Bu bir idmandır. İnsan bu idmanı yapa yapa yapılmaması gereken bir işle karşılaştığı zaman düşünür; "Bu yapılmamalı, bu günah, bu yanlış, bu zararlı." diye nefsine hâkim olur.

Başkası hâkim olamıyor:

"Kendime hâkim olamadım hâkim bey, suçu işleyiverdim. Kendime hâkim olamadım, kızdım, öldürdüm…"

Hep suçlar böyle hâkim olamamaktan oluyor.

"Oruç tutmak size farz kılındı; tâ ki sakınıp korunabilen, günahlardan uzak durabilen takvâ ehli insanlar olabilesiniz." diye birinci âyet-i kerîmede böyle bildiriliyor. Oruç, takvâya götüren bir çare olmuş oluyor.

Oruç farz kılındı.

Oruç tarih olarak ne zaman farz kılındı?

Medine-i Münevvere'de farz kılındı. Hicretten bir buçuk sene kadar sonra, Şa'ban ayında farz kılındı.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Mekke'de oruç tutmaz mıydı?

Rivayetlere göre Hz. Âişe-i Sıddîka validemizin bildirdiğine göre Mekke'de Kureyş, aşure orucunu tutarlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de tutardı. Medine-i Münevvere'ye gelindiği zaman da daha oruç âyetleri -okuduğumuz âyetler- inmeden önce eyyâm-ı biyz oruçları denilen [Arabî ayların 13, 14 ve 15inde oruç tutardı.]

Arabî aylar; Muharrem, Sefer, Rebiülevvel, Rebîülâhir, Cumâdelûlâ, Cumâdelâhire, Receb, Şa'ban, Ramazan, Şevval, Zilkâde, Zilhicce. Bunlar kamerî aylardır. Ayın hilal olarak, nev-hilâl olarak ilk doğuşundan kayboluşuna kadar geçen süre bir aydır. Tekrar yeni hilâl doğunca yeni ay başlamış oluyor. Bir yeni hilalden ikinci yeni hilale kadar geçen zamana bir ay deniyor.

Bu ayın süresi yirmi dokuz buçuk gündür. Küsuratlı olduğundan bazen bu küsurat yaşanılan aya eklenir, ay bir gün uzar. Onun için bazen yirmi dokuz olur, bazen otuz olur. Ama başlangıç için esas, hilalin görünmesidir.

İnşallah önümüzdeki hafta âyet-i kerîmeyi okuyunca hilalin görünmesiyle ilgili hususları da konuşacağız.

--------------

Bu ayın 14'ü, dolunay zamanıdır. 15'i, dolunayın biraz eksildiği zamandır. 13'ü de birazcık eksik olduğu zamandır. 14'ünde tamamlanır. Gece içinde de yavaş yavaş büyümeye ve değişmeye devam ediyor ama biz o değişmeyi gözümüzle fark edemeyiz. Belki fotoğraf makinesiyle tespit edilse resimler ince ölçeklerle incelense bir gece içindeki değişiklik, gecenin evveliyle sonrası arasındaki iki resimden anlaşılabilir.

13, 14 ve 15 geceleri mehtaplı geceler. Mehtabın en büyük olduğu, ayın en yuvarlak olduğu zamanlar. 14'ü en yuvarlak, 13'ü biraz az, 15'i biraz az. Üçü birden mehtaplı geceler. Bunların gündüzlerine eyyâm-ı biyz deniliyor.

Biyz kelimesi ebyaz veya beyzâ kelimesinin çoğuludur.

Ebyaz; "beyaz" demek, Arapça'da erkek varlıklar için kullanılan sıfat.

Beyzâ da "beyaz" demek ama dişi, müennes olan kelimeler için kullanılan sıfat.

Arapça'da kelimelerin erkek ve dişi olması durumu vardır. Türkçe'de olmayan bir şey. Türkçe'de yok ama Almanca'da var. Mesela dişi sayılan kelimelerin başına die harf-i târifi geliyor. Erkek olanların başına der geliyor. Dişilik, erkeklik bahis konusu edilmeyen, nötr kelimelerde de das geliyor. Fransızca'da da la ve le var. Bazı dillerde bu var. Le erkek için kullanılıyor, la dişi için kullanılıyor.

Beyzâ; "beyaz" demek ama müennes kelime. Ebyaz da "beyaz" demek ama müzekker kelime. Bu ikisinin çoğulu biyz olur.

Eyyâm-ı biyz: "Beyaz günler."

Beyazlığın mânası ne?

Gecelerinin mehtaplı olması.

el-Leyletü'l-beydâu: "Ak gece, pırıl pırıl mehtabın olduğu gece."

Eyyâm-ı biyzde, gecelerin mehtaplı olduğu zamanda kalkacak, sahurunu yiyecek; ondan sonra oruca niyetlenecek, ertesi gün oruç tutacak. Ramazan orucu gelinceye kadar bugünlerde oruç tutulurdu. Sonra Ramazan orucu farz oldu. Ötekileri isterse tutar; çünkü tutmak yasak diye bir şey yok, tutarsa sevap kazanır.

Zaten bugün okuyacağımız âyet-i kerîmelerde de geçiyor:

Fe men tetavvaa hayran fe hüve hayrun lehû. "Sevap kazanmak maksadıyla insan bir şey yaparsa Allahu Teâlâ hazretleri o gayretinden dolayı onu mükâfatlandırır."

Fazla yapılan şeylerin, yapılması yasaklanmamış. İfrat olmayan iyi şeyleri fazla yapanlar, az yapanlara göre daha çok sevap alır.

Ramazan orucu esas alındı. Eyyâm-ı biyzi yine tavsiye ediyoruz. Büyüklerimiz, şeyhlerimiz, mürşitlerimiz tavsiye ediyorlar. Peygamber Efendimiz o oruçları hiç bırakmamış.

Hatta hadis kitaplarını okuyorsanız karşılaşmışsınızdır: Ramazan'ın dışındaki zamanlarda her hafta pazartesi-perşembe oruç tutmayı da Peygamber Efendimiz tavsiye etmiş. Hatta benim vaazlarımda, bir kardeşiniz olarak size zaman zaman hatırlattım: Mesela Kurban bayramının arefesi orucu çok sevap! Mesela Şevval'in altı gün oruçları var. Mesela Zilhicce ayının ilk on gününde oruç tutmak çok sevap. Mesela Receb ayında oruç tutmak çok sevap…

"Oruç size farz kılındı."

Eyyâmen ma'dûdât. "Sayılı günlerde."

Bütün sene değil. Farz kılındı ama belli günlerde, her zaman değil.

Burada dikkat etmemiz gereken iki tane husus var:

Oruç bizden önceki ümmetlere de farz kılınmış önemli bir ibadet. İhmal edilmemesi gereken bir ibadet. Çünkü insanın nefsinin terbiyesi böyle olur. Oruç, nefis terbiyesinde çok önemli bir ibadettir. Onun için herkesin nefsini terbiye etmesi gerekli olduğundan bütün ümmetlere farz kılınmış.

Kad efleha men zekkâhâ ve kad hâbe men dessâhâ. "Nefsini terbiye eden kurtulacak, terbiye edemeyen, hevâ-yı nefsine uyan helâk olacak, ceza çekecek, mahvolacak, âhirette perişan olacak. Nefsinin heva ve hevesâtına uymasından, haramlara, günahlara bulaşmasından ne cezalara uğrayacak?!.."

Bu önemli olduğundan bütün ümmetlere oruç yazılmış. Demek ki olağan bir şey, bize de emrediliyor. Bu bir önemli husus. Bir de;

Eyyâmen ma'dûdât. "Belirli günlerde."

Bu da önemli bir şey!

"Bu oruç niye böyle oluyor, yapamıyoruz, zor geliyor. Niye açlık bize emrediliyor?" denmesin diye iki nokta beyan edilmiş:

Eski ümmetlere de bu vazifeydi, size de vazife. Binâenaleyh yapacaksınız. Sonra her zaman değil, her gün değil.

Eyyâmen ma'dûdât. "Belirli günlerde."

Eyyâmen ma'dûdât, Ramazan ayıdır. O da işte 29 veya 30 gündür ve bellidir. "Şaban'dan sonra gelen, Şevval'den önce gelen şu ayda tutulacak." diye sayılı günlerdedir.

"Eyyâmen ma'dûdât, Ramazan orucu farz kılınmadan önceki eyyâm-ı biyz ve aşure gibi oruçlardır." diye de söyleyen tefsir alimleri olmuş ama umumiyetle; "Ramazan orucu, 29 veya 30 gün olan oruç kastediliyor." demişler.

Fe men kâne minküm marîdan ev alâ seferin fe iddetün min eyyâmin uhar.

Burada da üçüncü bir kolaylık ve rahatlık var. Orucu hoş karşılamak ve hoş kabul etmek için üç şey peş peşe gelmiş oldu. Evvelkilere de farz kılınmış, binâenaleyh elle gelen düğün bayram. Demek ki bütün insanların vazifesi. Ondan sonra eyyâm-ı ma'dûdât, belli günlerde!

Üçüncüsü de:

Fe men kâne minküm marîdan ev alâ seferin. "Eğer sizden hasta olan varsa o kimse ki o günde hasta oldu veya seyahat üzere oldu, sefer üzere oldu."

Bunu bizim dil zevkimize göre Türkçe, güzelce söyleyecek olursak; "Sizden hasta olan veyahut seyahatte olan kimse için başka diğer günlerde Ramazan'ın dışındaki bir zamanda bu sayıları tamamlamak vazifesi vardır. Mâdûdâttır, sayılı günlerdir, belirli günlerdir, eksik de olmaz."

Ramazan orucunu yirmi gün tutsam olmaz mı?

Olmaz. Tam, tamamı tutulacak!

"On gün tutsam beş gün tutsam…"

Pazarlığı yok!

"Ama seyahatte ise veya hasta ise o zaman o tutamadığı günler kadar bir zamanı sonra sayarak ödeyecek." Fe iddetün min eyyâmin uhar.

Ve alellezîne yutîkûnehû fidyetün taâmü miskîn. "Ve o kimseler üzerine ki ona takat getirirler, itaka ederler; onlara bir miskinin yedirilmesi fidyesi vazife olarak vardır."

Ne demek?

Bunun üzerinde çeşitli sözler, ifadeler, açıklamalar yapılmış: Oruç tutmaya takati yetmeyenler, güç yetiremeyenler, imkân bulamayanlar için fidye olarak bir fakirin yedirilmesi, doyurulması vardır.

Yutîkûnehû kelimesinde bir yutîkûn fiili var.

Etâka-yutîku-itâkaten: Bu kelime üzerinde açıklama yapmam lazım. Bir de hû zamiri var; hû zamiri üzerinde açıklama yapmam lazım.

Fidyetün taâmü miskîn var, bir de "fidye" üzerinde açıklama yapmam lazım.

Yutîkûnehû. "Ona kim takat getirirse…"

Etâka-yutîku, iki mânaya gelebilir:

1.Zor da olsa bu işe takat getirip yapabilmek, mânasına. Fakat o mâna olsa Arapça'da daha ziyade istitâat kelimesi kullanılır. Bazı müfessirler "Öyle olsaydı yestatîûnehû denilirdi." diyor.

2.Çok zor olduğundan dermanı kesilmek, yapamamak mânasına, takat getirememek mânasına gelme ihtimali var.

Elmalılı [Muhammed Hamdi Yazır] Türkçe Hak Dini Kur'an Dili tefsirinde uzun uzun yutîkûne'nin "takat getirememek" mânasına geldiğini açıklamış.

Yutîkûnehû. "Ona takat getiremeyen…"

"Ona" demekten maksat, oruca!

"Hasta olduğu için oruca takat getiremeyenler veyahut başka sebeplerden oruca takat getiremeyenler için fidye vardır."

Bu nedir?

Taâmü miskin. "Bir fakirin doyurulması kefareti vardır."

Kefaret altmış gün mânasına da kullanılan bir tabir olduğundan bunu ihtiyatlı kullanalım, ihtiyatlı anlayalım:

"Fidye vermek vardır, orucun fidyesi vardır."

Fidyetün taâmü miskîn kıraatinden ayrı, fidyetü taâmi miskîn diye tetâbu-ı izafât ile kıraatler de var. Miskin kelimesinin de mesâkin diye kıraati var. Bizim Kur'an-ı Kerim'lerimizdeki Fidyetün taâmü miskin, tabiridir. Ama hepsi aşağı yukarı aynı mânaya varacaklar.

Orucu tutamayanlar sonuç itibariyle ne yapacaklar?

Bir fakiri doyuracaklar, fidye verecekler. Bu hususta hadîs-i şerîfler var, onların açıklamalarını okuyalım:

Bir kere İbn Abbas radıyallahu anhümâ'nın ve diğer alimlerin bir kısmının açıklamaları var, başka rivayetler var. Muaz radıyallahu anh diyor ki;

"İşin başında isteyen orucu tutardı isteyen de tutmazdı, onun yerine fakiri doyururdu. Kişinin önünde iki seçenek, iki imkân vardı. İsterse orucu kendisi tutardı isterse orucu tutmaz, bir fakiri doyururdu. İlk oruçla ilgili emir geldiği zamanböyle bir uygulama vardı."

İmam Buhârî de Selemet'übnül-Ekvâ'dan rivayet etmiş ki;

"Bu âyet inince isteyen alellezîne yütîkûnehû oruca takat getiremeyenler…"

Buradaki hû zamiri oruca gider, fidyeye gitmez. Çünkü fidyeye gitseydi hâ diye müennes zamiri gelecekti." diye Elmalılı [Hamdi Yazır] uzun uzun açıklamalarda bulunmuş.

"Oruca güç yetiremeyenler, gücü takati olmayanlar fakire yemek verir." veyahut da yine yütîkûne'nin iki mânasından birisine göre "Gücü yeten, elinde imkânı olan, oruç yerine fakire yemek yedirir."

Zenginin zenginliğinden, fakirin karnının doymasını sağlamak gibi olmuş oluyor.

Böylece bu, "İstersen orucu kendin tut istersen tutma, bir miskinin karnını doyur!" tarzındaki muhayyerlik sonradan kaldırılmıştır. Bundan sonraki 185. âyet-i kerîme inince orucu herkesin bizzat tutması gerekli olmuştur, diye açıklama yapanlar var. Bazıları da diyorlar ki;

"Hayır! Burada bir nesih bahis konusu değildir."

Mesela İbn Abbas radıyallahu anhümâ diyor ki;

Leyset mensûhaten. "Bu hüküm kaldırılmış, mensuh bir hüküm değildir. Daha sonraki âyetle değiştirilmiş bir hüküm değildir. Burada bahis konusu olan eş-şeyhü'l-kebîr, ihtiyar kimsedir."

Şeyh; Arapça'da "ihtiyar" mânasına, bizdeki gibi "tarikat şeyhi" mânasına denmiyor.

"İhtiyar adam, takat getiremiyor, o zaman ne yapacak? Eskiden takat getirirdi, gençliğinde tutardı ama yaşlandı; o zaman ne yapacak?

"Yine bir fakire yemek yedirecek. O da oruç tutamamasının karşılığı olarak aynı sevabı almasını sağlayacak. O mânayadır." diye İbn Abbas böyle tefsir eylemiş.

Oruç tutamayan başka kimler var?

Mesela ihtiyar kadın, ihtiyar zât. Oruç tutamıyorlar. Yemekleri yerler, onun yerine fakirlere yemek yedirirler.

Oruç tutamayan kimseler başka kimler olabilir?

Mesela hanım, kadıncağız bebek bekliyor. Eğer yemek yemezse bebeğini besleyemeyecek. Daha doğmamış, bebek karnında, hamile. O zaman oruç tutarsa bebeği veya kendisi zarar görecek. Çünkü bebek beklemekten dolayı hamileliğin çeşitli sıkıntıları, zorlukları var. Vücuttaki birtakım faaliyetlerde doktorların, tabiplerin bildiği, söylediği birtakım sıkıntılar oluşuyor. Zar zor oturuyor, kalkıyor, yaşıyor. Çeşitli sıkıntılar çekiyor.

Onun için annelerin hakları ödenemez. Aylarca o bebeğe kavuşacağım diye o sıkıntıları çekiyor, ondan sora bağrına basıyor. Hamile hanımlar da bu tutamayanların içine girerler.

Yine anneler olabilir. Çocuğu doğmuş, çocuğu besliyor. Oruç tutarsa çocuk aç kalacak, süt olmayacak, çocuğunu besleyemeyecek. İşte onlar içindir.

Tabii oruç tutamayanlar, bu durumda olanlar fidye verirler. Ama;

Fe men tetavvaa fe hüve hayrun lehû. "Kim sevap kazanmak için daha büyük bir gayret gösterirse o onun için daha hayırlıdır."

Daha büyük gayret göstermek ne şekilde olabilir?

Ya bir fakiri beslemez de birkaç fakiri birden besler. Enes radıyallahu anh yüz yaşına gelmiş, tabii kendisi oruç tutamıyor. Kazanlarla yemek pişirtirmiş. Yüz fakir çağırır, onları doyururmuş. Bu tabii tatavvudur, sevap kazanmak maksadıyla bir gayrettir.

Ya da bir fakirin ölçeğini söylemişlerdir; iki kilo, üç kilo buğday veya beldenin mahsulü arpa, hurma veyahut ona benzer şey… Onların miktarları fıkıh kitaplarında yazılmıştır, o kadar verir. O kadar vermiyor da kendi cömertliğinden, iyilikseverliğinden daha fazla veriyor. Bu da tatavvuun bir şekli olabilir. Bir miskine vereceği asgarî miktarı vermiyor da bol bol veriyor. Bu da öyle olabilir.

Veyahut da tatavvudan maksat ne olur?

Elinde imkân var, isterse oruç tutmaz, fukaraya yedirir ama öyle yapmıyor; hem oruç tutuyor hem fukaraya yediriyor. İki taraftan da sevap kazanıyor.

Böyle sevaba çok düşkün insanlar da her zaman her devirde görülüyor. Bizim kardeşlerimizin arasında da -Allah razı olsun- sevap için nice fedakârlıklar yapan insanları hep gördük, yine de görüyoruz. [Avustralya'da] da görüyoruz, Allah razı olsun. Cami almak, daha başka hayırları yapmak hususunda nice gayretler gösteriyorlar. Keselerinin ağzını açıyorlar, sevapları kazanıyorlar.

Allah sevdiği, razı olduğu kul eylesin.

Fe men tetavvaa hayran fe hüve hayrun lehû. "Kim hayır olarak böyle bir ilave gayret göstererek bir iyilik yaparsa elbette mükâfatı daha çok olur, böyle davranışı onun için daha hayırlı olur, daha çok sevaplara nâil olur."

Ve en tesûmû hayrun leküm in küntüm ta'lemûn. "Eğer gücünüz yetiyor da yettiği hâlde, 'Ben oruç tutmayayım, fakiri doyurayım!' diyorsanız eğer iyice idrak edecek, orucun faziletini, maddî manevî, sıhhî faydalarını iyice düşünecek olursanız oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır."

Burada da yukarıdaki kelimeleri tefsir edişlerdeki anlayışlara göre kim kastediliyor diye de yine burada anlayışlar çeşitli ihtimallere bölünüyor.

"Hem oruç tutmaya kâdir ama önünde seçenek olarak isterse oruç tutmaz da fakiri doyurur, âyet bu mânaya geliyor." diyenler, âyetin bu kısmına, "Bunlar fakir doyuracaklarına orucu kendileri tutsalar daha hayırlıdır." diye mâna veriyorlar.

Diğer şekilde anlayanlar:

Yâ eyyühellezîne âmenû! "'Ey iman edenler!' hitabına muhatap olanların hepsi, ey sizler, ey müslümanlar! Oruç tutmanız evet meşakkatli bir ibadet, aç kalıyorsunuz, mahrumiyetlere katlanıyorsunuz, akşama doğru benziniz sararıp soluyor ama bunun çok faydaları var."

Ve en tesûmû hayrun leküm. "Sizin oruç tutmanız sizin için tutmamaktan çok daha hayırlıdır. Bu ibadeti sevin, bu ibadetin kıymetini anlayın! Çünkü bunun âhirette bir sevabı var." diye mâna veriyorlar.

Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri bir hadis-i kudsîde buyurmuş ki;

"Oruç benimdir, onun mükâfatını ben vereceğim. Benim için yapılıyor, mükâfatını çok vereceğim."

Sabredenlerin mükâfatı bigayrihisâb verildiği için çok sevaba nâil olacaklar.

Mânevî sevap var. Sonra bedenî fayda, sıhhî fayda var. Çünkü yemek iyidir, insan gıda alıyor, besleniyor ama bazen de fazla yendiği zaman zararlı oluyor. O zaman da doktorlar perhiz koyuyorlar, yasak koyuyorlar: "Şunları şunları yemeyeceksin veyahut az yiyeceksin, şu miktardan fazla yemeyeceksin!.." diyorlar. Sıhhî faydası var.

Sonra ahlâkî faydası var, nefsi terbiye etmesi faydası var. Tasavvufî faydası var, ictimaî faydası var, zihnî faydası var… Zihni cilâlandırıyor, kalbi nurlandırıyor, duyguları hassaslaştırıyor.

Neticeleri itibariyle çok önemli bir ibadet! Çok önemli bir ibadet olduğundan da bütün ümmetlere emredilmiş.

"Ey mü'minler! Onun için oruç tutmanız, sizlerin hepiniz için çok hayırlıdır!" mânasınadır.

Hayrun leküm in küntüm ta'lemûn. "Eğer biliyor iseniz bilen kimseler iseniz eğer bu orucun esrarını, faydalarını anlayabilen kimseler iseniz bu sizin için daha hayırlıdır." mânasına.

Bu âyet-i kerîmeden sonra 185. âyet-i kerîmede de yine oruçla ilgili hususlar devam edecek. O âyet-i kerîmeden sonra başka konuya geçeceğiz. Ama o 185. âyet-i kerîmenin açıklamasını inşaallah önümüzdeki sohbetimizde yapalım!

Allah hepinizden razı olsun. Hepinizi takvâ ehli, ibadetlerin kıymetini, izzetini, faydalarını anlayan ârif müslümanlar eylesin. Rızasına uygun yaşayıp huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varmayı Allah cümlenize nasip eylesin.

Hem dünyada aziz, bahtiyar olun hem de âhirette Rabbimiz cennetiyle, cemâliyle cümlenizi, sevdiklerinizle beraber müşerref eylesin.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Sayfa Başı