M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bakara 139-141. âyetleri

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû!

Size Pakistan'dan, Pakistan'ın meşhur Lahor şehrinden gönül dolusu sevgiler, saygılar ve dualar ediyorum.

Allahu Teâlâ hazretleri dünya ve âhiretin her türlü hayırlarına cümlenizi erdirsin. Gönüllerinizin muradlarını ihsân eylesin. Umduklarınıza nâil eylesin, korktuklarınızdan mahfûz eylesin, emin eylesin. İki cihanın saadetine nâil olun.

Kur'ân-ı Kerîm tefsiri sohbetlerimizde Bakara sûre-i şerîfesinin 139. âyetinde kalmıştık. Âyet-i kerîmeyi okuyalım. Ondan sonra inşaallah meâline geçeriz, meâli üzerinde sohbetimize devam ederiz.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Kul e tühâccûnenâ fi'llâhi ve hüve rabbünâ ve rabbüküm ve lenâ a'mâlünâ ve leküm a'mâlüküm ve nahnu lehû muhlisûn.

Bu 139. âyet-i kerîme.

Bundan sonraki âyet:

Em tekûlûne inne İbrâhîme ve İsmâîle ve İshâka ve Ya'kûbe ve'l-esbâta kânû hûden ev nasârâ kul e entüm a'lemü emi'llâh ve men azlemu mimmen keteme şehâdeten indehû mina'llâh ve ma'llâhu bi-ğâfilin ammâ ta'melûn.

Bu 140. âyet-i kerîme.

---------------

Tilke ümmetün kad halet lehâ mâ kesebet ve leküm mâ kesebtüm ve lâ tüs'elûne ammâ kânû ya'melûn.

Bu da 141. âyet-i kerîme.

Bunların üzerinde açıklamalar yaparak sohbetimi tamamlamak istiyorum.

Allahu Teâlâ hazretleri [Bakara sûresi 139.] âyet-i kerîmede buyuruyor ki;

Kul. "Söyle, de ey Resûlüm." E tühâccûnenâ fi'llâhi ve hüve rabbünâ ve rabbüküm ve lenâ a'mâlünâ ve leküm a'mâlüküm ve nahnu lehû muhlisûn.

E tühâccûnenâ, e tünâzirûnenâ mânasına... "'Allah konusunda bizimle münakaşaya mı, münazara etmeye mi kalkışıyorsunuz?' de."

"O sana itiraz eden, sana karşı çıkan ehli kitâba, müşriklere, çevredeki insanlara; 'Bizimle münakaşaya, Allahu Teâlâ hakkında bildirdiğimiz bilgileri inkâra, itiraza [mı] kalkışıyorsunuz?' de."

Ve hüve rabbünâ ve rabbüküm. "O hem bizim Rabbimiz hem sizin Rabbiniz!"

"'Hepinizin aynı çizgiye gelmesi lazım. Hepinizin âlemlerin Rabbine bağlanması lazım. Sevgi saygı duyması lazım. Emirlerini tutması lazım. Allahu Teâlâ hazretlerinin varlığını birliğini bilmesi lazım. Sizin Rabbiniz bizim de Rabbimiz olduğunu, O'nun bir olduğunu hepinizin bilmesi lazım. Niye itiraza kalkıyorsunuz? Emirlerini tutmanız lazım, yasaklarından da kaçınmanız lazım. Bu itirazı bırakın, itaat edin!' de onlara. Sana tâbi olsunlar. Ben seni elçi olarak gönderdim." demek tarzında...

Ve lenâ a'mâlünâ ve leküm a'mâlüküm. "Sizin amelleriniz size yazılacak."

"Allah'tan gayriye taptığınız için, yanlış inançlara saplandığınız için sizin işlediğiniz ameller, günahlar sizin aleyhinize yazılacak. Biz de Cenâb-ı Hakk'ın emrini tutup, varlığını birliğini ikrar ettiğimiz, doğru inanca sahip olduğumuz için bize de Cenâb-ı Mevlâ mükâfatımızı verecek. Yollarımız ayrılıyor. Biz sizin işlediğiniz yanlışlıklardan berîyiz -berî ne demek?- uzağız; beraat etmişiz, tertemiziz, hiç ilişkimiz yok. Sizin hiçbir [işinize] katılmıyoruz, yanlışlıklarınızı kabul etmiyoruz. Sizin de sorumluluğunuz size ait, siz de bizden uzaksınız."

Bu mânayı Kur'ân-ı Kerîm'in başka âyet-i kerîmelerinde Cenâb-ı Hak Teâlâ ifade buyuruyor. Mesela:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Ve in kezzebûke. "Ey Resûlüm, seni bunlar tekzip ederlerse, itiraz ederlerse, 'Yalan söylüyorsun!' derlerse, yalancı yerine koyarlarsa..." Fe-kul. "De ki;" Lî amelî ve leküm amelüküm. "'Benim amelim, icraatım, faaliyetim, dünyada işlediklerim bana yazılacak; sizin işledikleriniz de size yazılacak. Entüm berîûne mimmâ a'melü. 'Siz benim yaptığımdan berî ve uzaksınız.' Ve ene berîün mimmâ ta'melûn. 'Ben de sizin yaptığınızdan uzağım.' de, kestir at!"

Ve izâ merrû bi'l-lağvi merrû kirâmâ. "Cahillerin sözleriyle fazla uğraşma! Pekâlâ, madem öyle, o zaman görürsünüz ettiğinizin cezasını!" der gibilerden, başka âyet-i kerîmelerde böyle ifadeler var.

Hâcce-yuhâccü-muhâcce; "Karşılıklı hüccetleri, delilleri ortaya koyup münazara, münakaşa etmek." demek. İşte müşriklerin yaptığı bu... Ehli kitâbın, kâfirlerin, inancı bozuk olanların kendi inançlarını savunmak için birtakım laflar söylemeleri, itirazlar eylemeleri...

Tabii Cenâb-ı Hak da Kur'ân-ı Kerîm'de bunlara karşı müslümanların nasıl cevap vermesi gerektiğini bildiriyor. Peygamber Efendimiz'e bildirmiş: "Ey Resûlüm, şöyle söyle. Onlar öyle diyorlar. Onlar kendi aralarında oldukları zaman şöyle yapıyorlar, kalplerindeki böyle... Sen onlara karşı şöyle yap!" diye, hem onların gizlilerini bildiriyordu Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e, hem de nasıl yapması gerektiğine dair talimat, emir buyuruyordu. Bunlara dayanarak, Efendimiz'in nasıl davrandığına bakarak biz de ona göre davranacağız.

Ve nahnu lehû muhlisûn. "Biz O'na ihlâsla ibadet etmekteyiz."

"Lâ ilâhe illallah diyoruz, ibadette ve teveccühte, kullukta gayriye hiç yüz döndürmüyoruz. Sadece ona yönelmişiz, kesip atmışız."

Başka insanların başka şeylere tapınmalarının ne kadar komik olduğunu yirminci yüzyılda herkesin anlaması lazım! Öküze tapılır mı? Yılana tapılır mı? Aya, güneşe tapılır mı? Hele hele Yunanlılar'ın safsataları... Heykellere tapılır mı? Hititliler, Sümerler... Hepsinin ne kadar yanlış ve saçma olduğunu anlayan anlıyor.

Bazı insanlar da toplumlarındaki insanların inançların saçmalığından; İslâm'ı bilmedikleri için, duymadıkları için, incelemedikleri için -bu durumdalarsa- bu sefer bu dinlerin hepsine karşı çıkıyorlar. Ya dinsiz oluyor ya da Allah'ın varlığını aklıyla kabul ediyor da etrafındaki uygulamalara itirazı olduğundan, onların hatalarını gördüğünden, tam da dinsiz değil, teist oluyor. Yani Allah'ın varlığına kâni, O'na candan inanıyor, ama "Sizin dediğiniz gibi değil." diye etrafındakilere itiraz durumunda oluyor. Veyahut da tamamen bu sahada hiçbir şeyi dinleme durumuna gelmiyor; bir bağlılığı, bir korkusu, bir ümidi olmayan karanlık yürekleriyle artık tamamen vahşete, keyfe, zevke, sefaya sapıyor. O daha beter, beterin beteri...

Ve nahnu lehû muhlisûn. "Biz ihlâs ile, hâlisâne bir şekilde ve inancı sırf Allahu Teâlâ'ya, muhlisîne lehü'd-dîn, dindarlığı sırf Rabbü'l-âlemîne tevcih ederek, O'na karşı yaparak, başka şeye tapmayarak hareket ediyoruz. Bizim yolumuz bu... Gelirseniz gelin, işte bizim yolumuz; gelmezseniz siz bilirsiniz!" denmiş oluyor.

Sonra, yine onların yanlış düşüncelerine, iddialarına karşı mühim bir şeyi de beyan buyuruyor. Düşündüklerinin aslının olmadığını bildirmek için buyuruyor ki;

Em tekûlûne. "Yoksa siz ey kâfirler, ehli kitap müşrikler, İslâm'a karşı çıkanlar!" İnne İbrâhîme ve İsmâîle ve İshâka ve Ya'kùbe ve'l-esbâta kânû hûden ev nasârâ. "İbrahim aleyhisselâm'ı, oğlu İsmail aleyhisselâm'ı, İshak aleyhisselâm'ı, onun oğlu Yakub aleyhisselâm'ı, onlardan türemiş olan esbâtı, 12 evlattan türemiş olan evvelki o inançlı kabileleri siz yahudiler veya hıristiyanlar mı sanıyorsunuz?"

Buna istifhâm-ı inkârî veya istinkârî derler. "Hayır, öyle değil." mânasına...

"Yoksa onları yahudiler veya hıristiyanlar gibi mi sanıyorsunuz? Sizin gibi mi sanıyorsunuz? Hayır, öyle değil!"

Kul e entüm a'lemu emi'llâh. "Yine itiraza kalkarlarsa, ey Resûlüm, bu sefer de onlara de ki; 'Siz mi daha bilgilisiniz, yoksa Allah mı? Allah'tan daha mı çok bildiğinizi iddia ediyorsunuz?'"

İbrahim aleyhisselam da, İshak aleyhisselam da, İsmail aleyhisselam da, Yakub aleyhisselam da, o ilk devirdeki mübarek, imanı bozmadan onlardan alıp yaşayan; Yakub aleyhisselam evlatlarına "Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?" dediği zaman, "Senin ve babalarının, İbrahim aleyhisselâm'ın, İsmail aleyhisselâm'ın, İshak aleyhisselâm'ın yolu üzere gideceğiz." diyen o mübarek torunların, o kabilelerin, o sülalelerin doğru yolda olduğunu, şimdikiler gibi, Peygamber Efendimiz'in zamanında olanlar gibi olmadığını Allahu Teâlâ hazretleri kesin olarak bildiriyor.

"Öyle değil. Onları yahudilerden, hıristiyanlardan mı sanıyorsunuz? Sizin gibi mi sanıyorsunuz?"

Kul e entüm a'lemü emi'llâh. "Öyle diyecek olurlarsa; 'Siz mi daha çok biliyorsunuz, Allah mı daha çok biliyor?' [de.]"

"Yalan, öyle değil..."

Ve men azlemü mimmen keteme şehâdeten indehû mina'llâh. Onların öyle olmadığını ve bunların "Biz onlara mensubuz." derken birtakım gerçekleri de sakladıklarını ve böylece çok büyük bir zulüm işlediklerini Cenâb-ı Hak bildiriyor.

Zulmün ille bir insanı yere yatırıp gırtlağına bastırmak tarzında olmadığını biliyoruz. Hakikati gizlemek de zulümdür. Allah'a güzel kulluk etmeyip günah işlemek de zulümdür. Şirke düşmek de zulümdür.

İnne'ş-şirke le-zulmün azîm. "Şirk çok muazzam bir günahtır."

İnançsızlık, yanlış inanç, bunların hepsi büyük zulümlerdir.

Ve men azlemü. "Daha zalim kim olabilir?" Mimmen keteme şehâdeten indehû. "Yanındaki bir bilgiyi şahitlik yaparak ortaya koymayandan..." Mina'llâh. "Allah'tan kendilerine gelmiş olan gerçek bilgileri, kitaplarında yazılan doğru bilgileri saklayandan, ketmedenden -Ketmetmek ne demek? "Bir şeyi söylememek, susmak, saklamak" demek. - şehadet etmek lazım gelirken; 'Evet ya Muhammed, tam senin söylediğin gibi, bizim kitaplarımızda da öyle yazıyor." diyecek yerde, öyle demeyip saklayanlardan daha zalim kim olabilir?"

Onlara neden bu âyet-i kerîme böyle buyurmuş?

Çünkü o zamanın ehli kitap alimleri Peygamber Efendimiz'e ve Araplar'a kitaplarını kendi dillerinden okuyorlardı ve açıklamaları da Arapça olarak yapıyorlardı. "İşte bak, okuyoruz bunu..." diyorlardı. Ama açıklamayı yaparken bazı bilgileri saklıyorlardı. Müslümanlığı teyit eden, Peygamber Efendimiz'in haklı olduğunu bildiren gerçekleri saklıyorlardı. Eskiden öyle değildi. Bunlar böyle açıklamalarda kırpmalar yaparak saklıyorlar.

Nitekim geçtiğimiz sohbetlerimde size söylemiştim; Kumran denilen Lut gölü kenarındaki mağaralarda eski Hıristiyanlık metinleri bulunmuş. Onlar Peygamber Efendimiz'in sözlerinin, Kur'ân-ı Kerîm'de bildirilen hususların doğru olduğunu ortaya koyuyor. Onların neşredilmesini bekliyoruz. Ama neşretmiyorlar. Çünkü neşretseler İslâm'ın hak olduğu anlaşılacak, Hıristiyanlığın sonradan bozulduğu, Yahudiliğin raydan çıktığı anlaşılacak. Neşretmiyorlar, saklıyorlar. Almışlar, müzelere götürmüşler, kimseye de göstermiyorlar, saklıyorlar. Ord. Prof. Zeki Velidi Togan bunun hakkında İslâm Araştırmaları dergisinde bir makale yazmıştı. Şimdiki zamanın ehli kitabı da ketmediyor, şahitlik etmiyor, belgeler olduğu halde belgeleri saklıyor.

Daha önceki cümleyle ilgili bir âyet-i kerîmeyi hatırladım. "İbrahim aleyhisselam, İsmail aleyhisselam, İshak aleyhisselam, Yakub aleyhisselam, esbât yahudi ve nasrânî değildi." diye. Başka bir âyet-i kerîme de Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle açıkça beyan buyuruluyor:

Mâ kâne İbrâhîmü yehûdiyyen ve lâ nasrâniyyen.

Yahudiler ve nasrânîler İbrahim aleyhisselâm'ı sevdiklerini söylerler. Abraham diye çocuklarına ismini de verirler. Ama;

"İbrahim aleyhisselam yahudi de değildi, nasrânî de değildi."

Bu zamandaki yahudilerin ve [nasrânîlerin] düşüncelerinden, inançlarından onunki çok değişik, farklı ve doğruydu. Sonradan tarihin akışı içinde o inançları onlar bozmuşlar.

Velâkin kâne hanîfen müslimen. "İbrahim aleyhisselam hakka meyilli, hanif, Allah'a kendini teslim etmiş, tertemiz inançlı, Allah'ı sevgili Halîlullah'ı bir kimseydi." Ve mâ kâne mine'l-müşrikîn. "Asla şirke düşmemişti, müşriklik yapmamıştı. Asla yanlış inançları benimsememişti ve söylememişti." diye âyet-i kerîmeler var.

İşte bunlar o kendi "mensubuz, bağlıyız" dedikleri ana kaynağa da, peygamberlere de ters düşüyorlar. Tabii onların bu ters düşmelerini Allahu Teâlâ hazretleri vahiyle Peygamber Efendimiz'e bildirince, bu sefer onlar artık işi inada döküyorlar. "Haydi bakalım, Tevrat'ta şu âyet yok mu, bu âyet yok mu?" deyince susuyorlar. Ama müslüman olan yahudi hahamlarından -mesela- Abdullah b. Selam gibiler geldiler, Resûlullah'a dediler ki;

"Yâ Resûlallah, sen haklısın, senin söylediğin doğru! Bunlar kıskançlıklarından dolayı hakkı söylemekten geri durdular. Ben kabul ediyorum, ben müslüman oldum."

Peygamber Efendimiz'in anlattıklarının doğru olduğunu kendilerinin insaflı alimleri de söylediler.

Onlar demek ki söylenilmesi gereken şeyi söylemiyorlar, saklıyorlar. Bunun çok büyük bir zulüm olduğunu Peygamber Efendimiz'e Allahu Teâlâ hazretleri bir soru [tarzında bildiriyor:]

"Allah'tan kendisine gelmiş bir ilmi saklayıp insanlara söylemeyen, gerekli şehadeti yapmayan, Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden resûlullah, resûlu âhir zaman demeyen kimseden daha zalim kim olabilir?"

En büyük zulmü işte bunlar yapıyor. Çünkü kendilerine tâbi olanların yanlış inançta devam etmesine sebep oluyorlar. Onların yüzüne bakan, sözüne bakan, kulak veren, onlara itibar eden başka insanların da İslâm'ı kabulünü engellemiş oluyor, onların veballerini de yüklenmiş oluyorlar. Onun için çok büyük zulüm işliyorlar. Ama bu durum onlara çok pahalıya mâl olacak.

Ve ma'llâhu bi-ğâfilin ammâ ta'melûn. "Onlara de ki ey Resûlüm; 'Allah sizin işlediklerinizden asla ve kat'a gafil değil, bilmiyor değil, anlamıyor değil; bunun muazzam, müthiş bir cezası olacak!'" diye burada büyük bir tehdit, şiddetli bir vaîd var. Onlar cezalarını görecekler.

Sonra 141. âyet-i kerîmede de buyuruyor ki;

Tilke ümmetün kad halet lehâ mâ kesebet ve leküm mâ kesebtüm ve lâ tüs'elûne ammâ kânû ya'melûn. Kad halet ne demek?

Kad madat demek. "Onlar geçmiş bir topluluk idi."

Bu sayılan mübarek peygamberler ve onlara tâbi olan hakikî mü'minler, onların ashabları olan, onların ümmetleri olan kişiler; onlar hayatta yaşamış, imtihanı başarmış, Allah'ın rızasını kazanmış, gelmiş geçmiş kimselerdi.

Lehâ mâ kesebet. "İşledikleri güzel icraatlarından dolayı, kesbettiklerinden dolayı kazançlarının mükâfatları, sevapları onlara verilecek." Ve leküm mâ kesebtüm. "Sizin de işlediğiniz yanlışlıklardan dolayı, siz de ne suçlar işliyorsanız, ne yanlışlıklar yapıyorsanız, ne günahlar kesbediyorsanız, onun da cezası size ait." Ve lâ tüs'elûne ammâ kânû ya'melûn. "Onların işlediğinden size soru sorulmayacak."

Bunun mânası ne demek?

İbn Kesîr; Leyse yuğnî anküm intisâbuküm ileyhim min ğayri mutâbaatin minküm lehüm diye açıklıyor. "Sizin 'Biz onlara mensubuz, onların yolundayız.' deyip onlara tâbi olmayışınız, onlar gibi amel işlemeyişiniz size bir fayda vermeyecek. Sırf 'Ona mensubuz.' demekle kurtulacağınızı sanmayın. Bununla kendinizi aldatmayın, başkasını da aldatmayın! Ancak kurtuluş yolu onlar gibi hareket etmektir, Allah'ın emirlerini tutmaktır. Peygamberlerinin yolunda, onları değiştirmeden, bozmadan aynen yürümektir." Hele hele peygamberlerin âhiri, âhir zaman Peygamberi Muhammed-i Mustafâ Efendimiz'e Allahu Teâlâ hazretleri hepsinin tâbi olmasını istiyor.

Burada mühim olan nokta: Onlar Peygamber Efendimiz'e tâbi olmuyor da kime tâbi oluyorlar? İbrahim aleyhisselâm'a mı?

Hayır, onun yolunda da değiller.

İshak aleyhisselâm'a, Yakub aleyhisselâm'a mı?

Hayır, onların da yolunda değiller.

Bu çok önemli bir nokta! Mutlaka kendilerini düzenlemeleri lazım!

İbrahim aleyhisselâm'ın, İshak aleyhisselâm'ın, Yakub aleyhisselâm'ın yörüngesine girseler; o yol dosdoğru, demiryolunun insanı götürüp büyük şehrin istasyonuna ulaştırdığı gibi, Peygamber Efendimiz'e inanmaya getirecek. Nitekim birtakım hahamlar ve rahipler inanmışlardı. O noktaya getirecek. Ama öyle yapmıyorlar. "Onlara kuru bir sözle 'Biz tâbiyiz.' demeniz size fayda vermeyecek!" buyuruyor Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri...

Ondan sonra önümüzdeki hafta inşaallah, o kimselerin Peygamber Efendimiz'in kıbleyi değiştirmesiyle ilgili icraatına da itirazlarına geçecek. O artık iki sayfa kadar devam eden âyetler bütünü. Şimdi ona girersek yarıda kalacak. İnşaallah sağ olursak, Allah fırsat verirse, ömür verirse önümüzdeki hafta o konuya geçeceğiz.

Müslümanlar Kudüs'e doğru dönüyorlardı. Bu bizim eski peygamberleri sevdiğimizi, saydığımızı ve bir ayrım yapmadığımızı da gösteriyor. Ama onlar onu istismar ettiler. "Bak, Muhammed hem bize tenkitler yöneltiyor, hem de bizim Kudüsümüz'e dönüyor!" [dediler.] Sizin Kudüsünüz değil... İbrahim aleyhisselâm'ın, diğer mübarek peygamberlerin makarrı olan, karargâhı olan Kuds-ü Şerîf hepimizin! Bunlar öyle sahiplenince, Peygamber Efendimiz de arzu ettiği için, Cenâb-ı Hak Teâlâ: "Ey Resûlüm, yönünü Kâbe-i Müşerrefe'ye döndür!" dedi. Ondan sonra da artık onlar yine yeni yeni itirazlara başladılar. Neler dediler, ne gibi itirazlarda bulundular, bunların cevapları nedir, önümüzdeki sohbetimizde inşaallah bunları anlatırız.

Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun...

Cenâb-ı Hakk'ın yoluna sımsıkı sarılın. Bu imtihanlar, bu sorumluluklar sadece bu hitap edilen kimselere değil, bütün âyetlerden hepimiz kendi dersimizi almalıyız. "Müslümanım" diyen insan da Resûlüne ittibâdan ayrılmışsa bu duruma düşmüş demektir. Sen kendini Resûlullah'la hizalayacaksın. Nasıl duvarın doğru olması için iki tarafına, doğru noktalarına kazığı çakıp, gergin bir ip ile gerip hiza bozulmasın diye tuğlayı öyle örüyorlarsa, nasıl yukarıdan çekülü sarkıtıp duvarın tuğlalarını 'tak tak' vurarak, içeriye alarak ona göre hizaya getiriyorlarsa; ey müslüman kardeşim, sen de kendini Resûlullah'a bakarak hizaya getireceksin.

"Nasıl bakayım Resûlullah'a?"

Resûlullah Efendimiz'in sünnet-i seniyyesini okuyacaksın, aynen uygulayacaksın. "Allah'ın âhir zaman Peygamberi, habîbi, sevgilisi, en hâlis muhlis kulu, en güzel ahlâka sahip olan Muhammed-i Mustafâsı şöyle yapmış, ben de onun için böyle yapıyorum." diyeceksiniz.

Ayıp değil mi, yazık değil mi, yanlış değil mi? Allah'ın en sevdiği kulun izinden gitmeyip de başkalarının yalan yanlış yollarına yönelmek, başkalarının izinden gitmek; âciz nâçiz, yalan yanlış, bozuk düzenlerinin peşinde gitmek çok yanlış değil mi?

Avrupa'da bir moda çıkıyor; hadi peşinden... Fikir sahasında bir yeni zıpırlık çıkıyor; hadi peşinden... Giyim, kuşam, saç, baş, bir yeni usul çıkıyor; hadi peşinden... Kimi taklit ediyorsun sen? Sen müslüman değil misin?

"Elhamdülillah müslümanım!"

Kur'an'a inanmıyor musun?

"Nasıl inanmam; elhamdülillah inanıyorum! Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah..."

O zaman Resûlullah'a uyacaksın. Allah'ın rızasını kazanmak istiyorsan, cennete girmek istiyorsan, cennete giden bir tek yol var: Şâh-râh-ı kübrâ, geniş bir cadde-i kübrâ... O nedir?

Peygamber Efendimiz'in yolu... Ümmet-i Muhammed'in salihlerinin gittiği geniş yol... Çok geniş yol, dümdüz yol... Cenâb-ı Hak dosdoğru yolu, sırat-ı müstakîmini çizmiş, tâ ucunda Cennet-i Âlâ'nın mübarek köşkleri pırıl pırıl parlıyor. O yolu bırakıp da insan sağa sola, uçurumlara kayar mı, düşer mi, sapar mı; yanlış yollara gider mi?

Gitmemeli!

İşte o eski ümmetler böyle yapmışlar. Sizler de bu duruma düşmeyin, böyle yapmayın. Siz aklınızı başınıza toplayın, kıssadan hisse alın, olaydan ibret alın; yanlışlıkları tekrarlamayın, düzeltin.

Bugün arkadaşımızın birisi ötekisine diyor ki;

"Sözümü dinlemedi, keşfedilmiş olan Amerika'yı kendisi bir daha özel olarak keşfetmeye kalktı."

Amerika artık keşfedilmiş, hatta içine insanlar yerleşmiş. Kristof Kolomb devrinde değiliz ki... Hatta Amerika'yı o bile keşfetmemişti. Ondan altı asır önce müslümanlar oraya gitmişti ve oraya yerleşmişti. Orada paraları var. Her şeyi düzeltmek lazım. Kitaplarda maalesef çok yalanlar, yanlışlar yazılıyor, garazkâr bilgiler yazılıyor; doğruları da saklanıyor.

İnşaallah biz böyle hakkı söylemeye, doğruyu öğretmeye devam edelim. Siz de duyduklarınızı etrafa anlatarak hakka yardımcı olun. Cenâb-ı Hakk'ın yolunda yürüyün. Efendimiz'in sünnetini ihyâ edenlere yüzlerce şehit sevabı var, o sevapları kazanın. İslâm'a hizmet edin. Kendiniz iyi müslüman olun, kendinizi kurtarın; İslâm'a hizmet edin, başkalarını kurtarın. Böylece iki cihanda en yüksek mertebelere nâil olun.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh.

Sayfa Başı