M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bakara 109-110. âyetleri

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Allah'ın selamı rahmeti bereketi üzerinize olsun.

Size Mekke-i Mükerreme'den, mübarek beldeden hitap ediyorum. Bu tefsir sohbetimi oradan yapıyorum. Allahu Teâlâ hazretleri bütün dinleyicilerimize bu mübarek yerleri ziyaret etmek nasip eylesin. Makbul umreler, haclar yapmak nasip eylesin.

Sohbetimizin konusu olan âyet-i kerîmeler Bakara Sûre-i Şerîfesi'nin 109 ve 110. âyet-i kerîmeleri.

109. âyet-i kerîme:

Bismillâhirrahmânirrahîm

Vedde kesîrun min ehli'l-kitâbi lev yeruddûneküm min ba'di îmâniküm küffâren haseden min indi enfüsihim min ba'di mâ tebeyyene lehümü'l-hakku fa'fû vasfahû hattâ ye'tiyallâhu bi-emrihî innallâhe alâ külli şey'in kadîrün.

110. âyet-i kerîme;

Ve ekîmu's-salâte ve âtü'z-zekâte ve mâ tukaddimû li-enfüsiküm min hayrin tecidûhü indallâhi innallâhe bimâ ta'melûne basîrün.

Sadakallâhü'l-azîm.

Ehl-i Kitab: Kendilerine daha önceden peygamber gönderilmiş ve o peygamberlere de Allah'ın kelamı olan mübarek, ilâhî kitaplar vahyedilmiş olan milletler. Birisi Musa aleyhisselam'a inen Tevrat ve ona tâbi olan yahudiler. Ötekisi İsa aleyhisselam'a inen İncil ve İsa aleyhisselam'a, İncil'e tâbi olan nasraniler, hristiyanlar. "Ehl-i Kitab" deyince Kur'ân-ı Kerîm'in ifadesinde yahudiler ve nasraniler anlaşılıyor.

Bu tabirle Cenâb-ı Hak bildirmiş oluyor ki;

"Evet, ben onlara peygamber göndermiştim. O peygamberlere kitap indirmiştim. Ama onlar ondan sonra durumlarını değiştirdiler. Kitaplar tahrifata uğradı, asılları kayboldu. Ama başlangıçta kendilerine peygamber gönderilen, kitap indirilen kimseler idiler."

Onun için Kur'ân-ı Kerîm onlara bir ayrıcalık tanır. Yahudilerin ve nasranilerin, hristiyanların bunlardan memnun olması lazım. Çünkü Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri onların kökeninin doğru olmasından dolayı onları müşriklerle bir tutmuyor. Onlara; "Sizin kökeniniz doğru idi, siz bu işleri bilirsiniz. Onun için hata etmeyin, müşriklerin durumuna düşmeyin!" gibi kendilerine bir özel durum verilmiş.

Ehl-i Kitab hakkında, onların duyguları hakkında Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

Vedde kesîrun min ehli'l-kitâbi.

Min; Bazıları olduğunu gösteren bir kelime.

"Yahudi ve nasranilerin bazıları, onlardan bir kısmı, hepsi değil ama çoğu…"

Vedde kesîrun min ehli'l-kitâbi. "Ehl-i Kitabdan olanların çoğu, sevdiler, istediler, arzu ettiler."

Vedde, yeveddü, vüd; Arapça'da hub ehabbbe-yuhibbu-muhabbet gibi "sevmek" mânasına gelen bir kelime.

"İstediler, böyle bir şey olmasını sevdiler."

Ehl-i Kitab neyi istedi, neyi sevdiler neyi arzu ettiler?

Lev yeruddûneküm. "Keşke sizi geriye çevirebilseler, geri hâle itebilseler, geriye götürebilseler."

Min ba'di îmâniküm küffâren. "İmanınızdan sonra keşke bu imandan sizi vazgeçirip geri hâle götürebilseler; kâfirler hâline getirebilseler!"

Kâfirler olarak, imanınızdan sonra sizi kâfirler hâline döndürebilseler diye bunu arzu ettiler temenni ettiler."

Neden?

Haseden min indi enfusihim. "Kendi içlerinden doğan bir kıskançlıktan dolayı!"

Keşke bunları imanlarından ayırabilsek keşke onları kâfirler hâline getirebilsek diye şiddetli arzu, istek duydular.

Min ba'di mâ tebeyyene lehümü'l-hakku. "Bu konudaki gerçek kendilerine apaçık göründüğü hâlde."

İslâm'ın hak din olduğunu, kendilerine gönderilenler gibi Allah tarafından gönderilmiş olduğunu ve Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in, Musa aleyhisselam gibi, İsa aleyhisselam gibi Allah'ın hak peygamberi olduğunu kesin olarak apaçık anladıktan sonra, anladıkları hâlde, anlamalarına rağmen içlerinden kaynaklanan bir kıskançlık duygusuyla keşke sizi imandan sonda kâfirler hâline getirebilsek diye sizi döndürmeyi, Ehl-i Kitabtan büyük bir kısmı arzu etti!

"Etti, istediler…" mâzî siygası.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz zamanında böyle olmuş.

Şimdi olmuyor mu?

Şimdi de oluyor!

Peygamber Efendimiz'in zamanında kimler böyle düşünmüşler? Bu duyguların içine kimler girmişler?

İki rivayet var: Bir rivayete göre yahudi ileri gelenlerinden, rüesâsından, önderlerinden, Huyey b. Ahtâb ve Ebû Yâsir b. Ahtab isimli aynı babanın iki evlâdı.

Min eşeddi'l yehûd li'l-Arab. Bunlar yahudilerin, Araplar'a karşı en şiddetli, kızgın en düşman olanlarıymış. Bunlar bunu istemişler.

Neden?

Çünkü Cenâb-ı Hak kendi içlerinden bir peygamber göndererek Araplar'ı lütfuna erdirdi diye insanları ona olmaktan döndürmeye, onun etrafından çekip kâfirler hâline, müşrikler hâline getirmeye gayret etmişler.

Hâlbuki kendileri biliyorlar ki âlemleri yaratan Allah! Taşlar, taştan yapılmış putlar veyahut ağaçlar veya insanların yanlış olarak tapındığı bütün varlıklar, Allah'ın yarattığıdır, yarattığı mahlûklardır. Bunu kendilerine Musa aleyhisselam söylemiştir. Firavun'un tanrı olmadığını biliyorlardı. Buzağıya tapılmaması gerektiğini kendi tarihlerinden biliyorlardı.

Binâenaleyh Araplar'ın eski, cahiliye devrinde taptıkları putlara tapmamalarını da "Bak bunlar taşa, ağaca tapıyorlardı. Şimdi âlemleri yaratan Allah'a tapmaya döndüler!" diye aslında memnunlukla karşılamaları lazım. Aslında yahudilikleri samimi olsa Musa aleyhisselam'ın getirdiği safiyette, getirdiği zamandaki safiyette olsa memnun olmaları lazım: "Bak, taşa ağaca puta tapmıyorlar, âlemlerin rabbine kulluk etmeye çalışıyorlar…"

Ben bir kere Buda heykelinin önünde secde edip saygı gösteren bir kimse gördüm! Tüylerim diken diken oldu! Çok ürktüm, çok korktum, çok iğrendim! Çünkü yapılmış bir heykele tapınıyor. Önüne tabaklar içinde elmalar, meyveler koymuşlar.

Ne oluyor bunlar?

"İşte bunu yiyecek…"

Bu yanlış!

Bu yanlışlığın düzelmesinden memnun olması lazım. Ama memnun olmuyor. Tekrar kâfirler hâline gelmelerini istiyorlar. Bu çok önemli bir nokta! Hem Allah'ın kulu olduğunu kendin bil, Allah'ın peygamber gönderdiğini, kitap indirdiğini sen bil hem de sonra insanları bu doğru inanca gelmekten çevirmeye çalış, memnun olma! Kâfirler hâline getirmeye çalış!.. Bu son derece ters bir şey! Allah namına hareket edip küfre hizmet etmek, kâfir sayısını arttırmaya çalışmak, mü'minleri yoldan kaydırmaya çalışmak! Çok sapık bir dinî duygu. Ruhsal bir hastalık!

Böyle olduğu için!

Hiç olmazsa âlemleri yaratan Cenâb-ı Hakk'a ibadet ediyorlar diye müşriklerden üstün tutmaları lazım. Peygamber Efendimiz'in etrafındaki ashâbı ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, İranlılar ile o zamanki Sâsânîler ateşperestler, ateş tapınakları olup da ateşe tapınanlar -mecusi deniliyor- ile Bizanslılar savaş ettiği, harp ettikleri zaman mü'minler İranlılara karşı Bizanslılar'ı tutuyorlardı. İkisi Araplar'ın kuzeyinde, Araplar'dan ayrı iki millet. Ehl-i Kitab diye! Ne de olsa Hz. İsa aleyhisselam'a inanan insanlar, diye Bizans'ı tutuyorlardı. Ateşe tapıyorlar, ötekiler müşrik diye onlara karşılardı.

Mekkeli müşrikler de müşrik olduklarından, İslâm'a düşmanlıklarından İran'ı tutuyorlardı. Tabii bir taraflaşma, cepheleşme. Onlar müşrikleri tutuyorlardı. Ve Ehl-i Kitab olan Bizanslılar'a düşmanlık besliyorlardı. Ters bir şey!

Şimdi müslümanlar ne kadar [farklı]!

Hristiyan Hiristos veyahut Hrist "Hz. İsa" demek oluyor. "Hristiyan" onların dillerinde "Hz. İsa'ya bağlı olanlar, İsevî" demek. Biz "nasrani" diyoruz, "İsevî" diyoruz. Ama dilimizde "hristiyan" sözü galebe çalmış. Bence "nasrani" demek daha uygun. İyilerine de İsevî demek lazım. Ötekilere, Hz. Musa'ya tâbi olanların iyilerine de Musevî demek lazım. [Sapanlarına] yahudi demek lazım.

Müslümanların duyguları temiz ve sağlam. Allah'a inanan tarafı tutuyor. Şirki tutmuyor. Demek ki temelde doğru inancı seviyor. Ama onlar öyle değil! Düşmanlıklarından kendilerine bile ters düşen tarafı tutuyorlar. Bu çok ilginç bir şey!

Bunu neden yapıyorlar?

Hasetlerinden!

Niye haset ediyorsun, Cenâb-ı Hakk'ın verdiğinden dolayı niye haset ediyorsun?

Bir kere müslümanlar, müslüman olmayanlara ne diyor?

"Kardeşim, müslüman ol, bizden bir kimse olursun."

Bütün İslâm savaşlarında İslâm mücahitleri müşriklerle savaşırken önce diyorlar ki;

"Müslüman ol, bizden birisi ol, bizler gibi ol; selamette ol." Başka bir şey demiyor. "İmana gel, yanlış inancı bırak!" diyor.

"Gelmiyorum."

"Gelmiyorsan tamam kendi Hristiyanlığında Yahudiliğinde kal ama yönetim sende olmasın. Çünkü sen bozuk inançla doğru iş yapamazsın. Bizim idaremizde ol, bize vergi ver!" diyorlar.

"Onu da yapmayacağım."

"O zaman hakkın galebesi için biz de sizinle mücadele ederiz." diyorlar.

Her şey çok sağlam bir mantığa, çok halis bir niyete oturmuş. Bunlarda ise ters: Allah'ın mü'min kullarını imandan koparıp kâfir yapmak istiyorlar.

Neden?

Hasetten!

Niye haset ediyorsun?

Onlar fakir, sen zenginsin. Onlar bir hurmaya muhtaç, senin hurma tarlaların var. Allah sana daha çok vermiş.

Ne haset ediyorsun?

Sen de imana gel, sen de iyi bir insan ol. Ama insanların bu çarpık duygularını anlamak mümkün değil. Mü'minleri kâfir hâline getirmek istiyorlar.

Vedde. "İstediler, istedi."

Yeveddü. "İsterler." denmiyor. Vedde. "İstediler."

Demek ki Peygamber Efendimiz'in zamanındakiler böyle bir şeyi şiddetle düşünmüşler. Evet, bu iki şiddetli yahudi reisi bu hususta bir hayli faaliyetlerde bulunmuş.

Kâb b. Eşref diye de bir yahudi var. Aynı zamanda şair, aynı zamanda bir yahudi kabilesinin de başkanı. O da sözü güzel söyleyebilen şair bir kimse olduğu için Peygamber Efendimiz'i hicvedermiş. Şiirleriyle, ağır sözlerle hakaretâmiz sözlerle [tahrik edermiş]. Ondan sonda da müslümanları Peygamber Efendimiz'den koparmaya çalışırlarmış. Cenâb-ı Hak hepsinin işlediklerinin o zaman dünyada da cezalarını verdi.

Yeri gelince onların maceralarını geniş geniş anlatırız.

Bunları neden yaptılar?

Min ba'di mâ tebeyyene lehümü'l-hakku. "Gerçek anlaşıldıktan sonra hasetlerinden yaptılar."

Gerçeği nasıl anladılar?

İncelediler baktılar. Durumlarını, hâllerini incelediler. Gözleriyle gördüler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mucizelerini gördüler.

Ümmî bir peygamber olduğu, herhangi bir tahsil görmemiş olduğu hâlde kendi kitaplarını, kendi dinlerinin kökenini, aslını çok daha iyi bilip söylemesinden anladılar. Günlük hayatta gösterdiği mucizelerden, kendilerini ziyarete gelenlerin söylediği sözlerin doğrusunu eğrisini anlamasından gördüler.

"Sen şimdi yalan söyledin, şöyle düşünüyorsun…" filan diye bu hususta çok çeşitli [mucizeleri] var.

O kadar kesin olarak biliyorlardı ki evlatlarını tanır gibi biliyorlardı! Nasıl, "Bu benim evladım." diye tereddüt etmeden bilirse o kadar kesin biliyorlardı. İslâm'ın hak din olduğunu anlamışlardı.

Hatta müşrikler bile anlamışlardı. Peygamber Efendimiz'in bedduasından korkarlardı. Başlarına bir felaket gelmesinden korkarlardı. Kendi aralarında bir şey konuştukları zaman Peygamber Efendimiz'e Allah'ın bildirmesinden, o gizli şeyi açıklamasından korkarlardı. Çünkü başlarına çok gelmişti.

İnşaallah ilerideki fırsatlar değerlenirse bir de Peygamber Efendimiz'in hayatını sahih, sağlam, ana kaynaklardan hayatını anlatan bir ders, bir sohbet açmamız lazım ki bu muhteşem olaylar günü gününe taze taze, günlük günlük iman manzaralarını, Peygamber Efendimiz'in hak peygamber olduğunu gösteren delilleri de orada anlatabilelim.

Bunlar Peygamber Efendimiz'in muasırı olarak bunları gözleriyle görüp Peygamber Efendimiz'in hak peygamber olduğunu anlıyorlardı. Ve içlerinden bazıları da; "Evet, Allah'ın peygamberisin, şehadet ederim ki Resûlullah'sın!" diye müslüman oluyorlardı.

Bunların yapmaları neden?

Gerçeği bildiği hâlde çarpık duygulardan, hasetten kinden kıskançlıktan! O zaman demek ki bunların asıl kendi dinlerine olan bağlılıkları da aslında tam değil!

Âyet-i kerîmelerde Cenâb-ı Hak onu da bildiriyor:

"Siz mü'minseniz size imanınız ne kadar kötü şeyler emrediyor, bu ne biçim bir mü'minlik?!.." diye onların Yahudilikteki imanlarının veya Hristiyanlıktaki imanlarının sağlam bir iman olmadığını, ona bile tam inanmamış olduklarını Kur'ân-ı Kerîm bildiriyordu.

Cenâb-ı Rabbü'l-âlemîn Tebâreke ve Teâlâ hazretleri bunlara karşı Peygamber Efendimiz'e ve mü'minlere buyuruyor ki;

Fe'fû vasfahû hattâ ye'tiyallâhi bi-emrihî. "Aldırmayın, göz yumup geçin! Allah işini başlarına getirinceye, ortaya getirinceye kadar; ilerdeki birtakım olayları Cenâb-ı Hak yapıncaya, olduruncaya kadar aldırmayın, geçip gidin!" buyuruyor

İnnallâhe alâ külli şey'in kadîr. "Hiç şüphe yok ki, muhakkak ki kesin ki Allah her şeye hakkıyla kâdirdir, muktedirdir. Her şeyi yapar, yapabilir. Onun için siz şimdi aldırmayın. Allah onların başlarına neler getireceğini kendisi biliyor, getirecek. O zamana kadar aldırmayın, geçip gidin!" buyuruluyor.

Fa'fû. "Affedin." demek ama kâfirin küfrünü affetmek mü'mine ve peygambere yaraşan bir davranış değildir. Küfür ve şirk af olmaz. Onu affetmek, hoş görmek, mâzur görmek yoktur!

Fa'fû, "Aldırmayın." Demek.

Fasfahû-safaha-yesfeha.

Cemîl:

"Bir kimsenin bir cahilliğini kusurluğunu gördüğü hâlde onunla uğraşmayıp yürüyüp gitmek demek."

Bir cahil bir cahillik ettiği zaman onunla geçip karşılıklı [münakaşa yaparsan] onun seviyesine düşmüş olursun. Geçip gidersen o durduğu yerde köpürür, oturur, zıplar, ne yapacaksa yapar. Ama onun durumuna düşmez, tenezzül etmez.

"Tenezzül etmeyin, aldırmayın geçin. Onların davranışlarını kendilerine bırakın!"

Hattâ ye'tiyallallâhu bi-emrihî. "Allah onların başlarına neler getirecekse getirinceye kadar!"

Burada istikbale ait onların başlarına bir şeyler geleceğine dair işaret var. "Sabredin, bekleyin de göreceksiniz!" gibi bir mâna var. Çünkü Cenâb-ı Hak hasedi affetmez. Mü'minin mü'mini hasedini bile affetmiyor.

İnne'l-hasede ye'külü'l-hasenâti kemâ te'külü'n-nârü'l-hatabe. "Ateşin içine atılan odunu yakıp kül ettiği gibi hased insanın iyi amellerini, sevaplarını, oruçlarını, namazlarını bile kül eder!" diye mü'mindeki bir hasedi bile Allah affetmiyor. Bir de mü'min olmayan bir kimsenin mü'min olanlara karşı kini ve hasedini hiç affetmez. Affetmek bahis konusu değildir.

Ama tehir ediyor.

Fafuû vasfahû. "Aldırmayın, geçin gidin!"

Tehir ediyor.

Neden?

Yanlışlığını hata yapan, günah işleyen kişi anlasın da tevbe etsin diye rahmetinden azabı birden indirmez. O onun rahmetindendir. Bazıları Cenâb-ı Hakk'ın bu hilmini, azabı geciktirmesini halîm davranmasını anlamazlar; şımarırlar, günahta devam ederler. O zaman -ehaznâhüm bağteten- birden Cenâb-ı Hakk'ın sillesi gelir, yumruğu şamarı iner. Darbesi; kâfiri, günahkârı perişan eder. Belki tevbe ederler diye Cenâb-ı Hak mühlet veriyor.

Bir de; "Dur bakalım. İyice küfürlükleri, kâfirlikleri, inatçılıkları, suçlulukları tebeyyün etsin de sonradan âhirette bir şeyi kalmasın!" diye [mühlet veriyor].

Şuna benzetiyorum:

Mesela emniyet, kaçakçılığı yapan afyon kaçakçısını görür. Bilir: Şu adam afyonu aldı, falan yerden falanca şehre doğru kaçırıyor! Uyuşturucu işini takip eden teşkilat ilden ile takibata alır. Ta Edirne'ye gidinceye kadar gözaltında tutar. O kamyondan o kamyona geçti. Edirne'de hemen çevirirler. Hepsini yakalarlar.

Anlamak isterler: "Bakalım bunlara kimler yardım etti? Şebekenin öteki üyeleri kimler?.." Hepsini toplayıp yine [yakalamak] için bazen suçluyu hapisten kaçırırlar: "Bakalım gidip arkadaşlarını nerede bulacak?"

Cenâb-ı Hak da bunların yarın rûz-ı mahşerde müdafaa edecek hâlleri kalmasın diye suçları iyice belirginleşecek bir şekilde tehir ediyor. Onun için Cenâb-ı Hakk'ın azabının hemen gelmemesinden aldanmamak lazım. Cenâb-ı Hak ihmal etmez. Cenâb-ı Hak günahı ihmal etmez. Cezayı vermeme durumu bahis konusu değildir. Ama imhal eder. İhmal etmez, imhal eder!

İmhal ne demek?

"Mühlet vermek" demek. Müddet verir. Biraz daha pay verir. Ondan sonra da, "Sen adamakıllı azdın, iyice şımardın, cezayı hak ettin!" diye cezayı verir.

İnnallâhe alâ külli şey'in kadîr. "Cenâb-ı Hak her şeye kâdirdir."

Her şeyi her anda istediği gibi yapar. Yapabilir, kudreti vardır. Yapmaması onun hikmetindendir. Şu anda yapmıyor. Senin canın istiyor ama onun hikmeti var. Her işi hikmetli!

Mü'minlerden bazıları Taif ahalisini, Taif şehrini veyahut Mekke'deki müşrikleri Allah hemen cezalandırsın diye, "Yâ Resûlallah! Rabbine dua et, bunları Allah kahretsin!.." diye ısrar ediyorlardı. Peygamber Efendimiz de; "Ben lanet edici bir peygamber olarak gönderilmedim!" diyordu. Sabrı, tahammülü, beklemeyi uygun görüyordu.

Hatta kavmi kendisini taşlayıp yaraladığı zaman; "Yâ Rabbi! Sen bunları affet. Çünkü bunlar benim peygamber olduğumu bilmiyorlar. Sıradan bir düşman sanarak bunları yapıyorlar. Bunları bağışla, azaplandırma!" azabın gelmemesi için diye dua ediyordu. Kendisine sataşanları, bir zaman gelir onların nesillerinden iyi insanlar gelir diye azaptan koruyordu.

Uzaktan bir sarı renkli, kırmızı renkli, fırtına alameti olan bir bulut bir hava gördüğü zaman kendisi korkar sararırdı. Kavmine, eski kavimlerin başına gelen bazı felaketler gelebilir diye hemen dua ve niyaza geçerdi. Çünkü çok merhametliydi.

Lekad câeküm resûlün min enfüsiküm azîzün aleyhi mâ anittüm harîsün aleyküm bi'l-mü'minîne raûfun rahîm. "Size karşı çok harîs, sizi korumaya çok dikkatli, mü'minlere karşı çok yumuşak kalpli, çok merhametli bir peygamber!"

Peygamber Efendimiz çok merhametliydi, çok sabırlıydı. O merhametinden dolayı, beddua etmemesinden dolayı, galip olduğu zamanda mağlupları perişan etmemesinden, asıp kesmemesinden dolayı nice insanlar sonunda imana geldiler. Hatalarını anladılar. Biz neler yapmışız, diye utandılar. Ama mü'min oldular.

Sonra bazıları Resûlullah'ın peygamberliği ilk getirdiği zaman; "Biz çok hatalar işledik, bu işi ancak Cenâb-ı Hakk'ın yolunda cihat ederek temizleyebiliriz!" diye cihat cephelerine gittiler. Orada İslâm için cihatlar ettiler, canlarını verdiler.

O Peygamber Efendimiz'i taşlayan kavimlerin çocukları mü'min oldular. Muhlis kimseler, müttakî kimseler oldular. Sabrın sonunda çok hayırlar ortaya çıktı. Cenâb-ı Hak her şeye kâdirdir. İsterse anında kahreder. Anında yıldırım başına çarpar. Anında yerin dibine göçürür. Anında bir beldeyi yok edebilir. Ama;

"Bekleyin bakalım, aldırmayın. Allah işini getirinceye kadar!"

Cenâb-ı Hak kâfirlerin başına hangi işi getirdi?

"Seyf âyeti" denilen âyet-i kerîme indi.

"Bundan sonra müşriklere fırsat vermeyin, kâfirlere yüz vermeyin. Küfürde inat edenlerle mücadele edin!" mânasına âyet-i kerîmeler inince artık bu fa'fû vasfahû'nun hükmü orada nihayete ermiş oldu. Çünkü artık İslâm'ın hak olduğunu anladı. Anladığı hâlde hâlâ inat ediyor. O zaman ceza! Anlayıncaya kadar bir mühlet olmuş oldu, Allahualem.

Ve ekîmü's-salâte ve âtü'z-zekâte.

Allahu Teâlâ hazretleri mü'minlere Ehl-i Kitabın bu inatçılıklarına, kâfirliklerine aldırmamayı emrettikten sonra, 110. âyet-i kerîmede iki şey emrediyor.

Ekîmü's-salâte. "Namazı ikame ediniz." Ve âtü'z-zekâte. "Ve zekâtı veriniz."

"Ey mü'minler siz namazı dosdoğru, düzelterek -eğri büğrü değil- eda ediniz."

Ekâme yukîmu: "Bir şeyi düzeltmek, yamukluğunu düzeltmek, dümdüz yapmak." demek.

Namazı dümdüz yapmak ne demek?

"Hiçbir eğrilik, eksiklik, gedik, kusur, çarpıklık bırakmamak" demek. Mü'min namazı özenerek kılacak. Abdestini özenerek alacak, namazı kılarken gönlünü toplayacak, aklını başına devşirecek. Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna çıktığını bilecek. Ve son derece ciddi, son derece duygulu. Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna girdiğinin şuurunda, gözü yaşlı, Allahu ekber diyecek. El pençe divana duracak, tesbih ü hamd ü senasını yapacak. Kur'ân-ı Kerîm'ini okuyacak, rükûunu, secdesini yapacak.

Namaz ibadetlerin harikasıdır! Namaz çok güzel bir ibadettir. Başka milletlerin inançlarına, ibadet şekillerine bakıyorsunuz; bir anlamı yok! Ama namaz, İslâm'ın diğer ibadetleri son derece mükemmel, anlamlı, derin ve güzel ibadetler! Namaz için ne kadar saat ayırsak namazı anlatmaya çalışsam anlatamayız, bitiremeyiz. Çok uzun sürer. Her şeyi hikmetli! Her hareketinin anlamı var. Namazın her sözü güzel. Vakitleri güzel, namazın edasındaki şekiller güzel. Vücuda faydalı, bedene sağlık veriyor. Ruha, akla faydalı. Cenâb-ı Hakk'ın rızasını kazanmaya yönelik, çok güzel. Onun için mü'min, namazını kılacak.

"Kâfirler size böyle yaparken siz ibadetlerinizi yapın!" demek.

Evet, müslüman her devirde her yerde zulüm ile karşı karşıya gelebilir.

Neye sığınacak?

Namaza sığınacak. Namaz mü'minin kusurlarını siler. Tertemiz yapar. Bir önceki namazla aradaki kusurları affettirir. Böylece kendi kusurları silinir. Bir de namazdan sonra yapılan dualarda da -Cenâb-ı Hak duaları kabul edici olduğundan- mü'min kurtulur. Cenâb-ı Hakk'ın yardımına mazhar olur, kurtulur.

Birçok derdin çaresi aslında namazdır. Onun için mü'min namazı dosdoğru kılmalı. Ama dosdoğru kılmalı!

"Peki hocam, biz namazı dosdoğru kılıyor muyuz?"

Türkiye'dekiler hayır! Çok güzel kılmıyoruz! Harem-i Şerîf'e gelenlere bakıyorum. Namaz kılan çeşitli milletler, tipler var. Mânayı bilmeden, Fâtiha'yı, Subhâneke'yi, Tahiyyât'ı bilmeden, tesbihin manasını bilmeden taklîden taklit ederek yapılan ibadetle olmaz!

Nasıl olması lazım?

Mânası anlayarak derinden derine, lezzetini duya duya namazı kılmak lazım.

Maalesef bu hususta kusurluyuz. Çocukları da iyi yetiştiremiyoruz. Çocuklar namazı annesinin babasının zoruyla kılıyor. Zorlaması olmayınca kaytarıyor, kaçırıyor. İmam-hatip lisesinde okuduğu hâlde Cuma'ya gitmiyor. İmam-hatip lisesinden mezun olduğu hâlde ibadeti bırakıyor. Hafız olduğu hâlde içki içiyor… Misalleri var.

Neden?

Çünkü satıhta kalmış, derine nüfuz etmemiş, gönlünü nurlandırmamış! Taklîden olan şeylerin kıymeti yok! Üstünkörü yapılan şeylerin kıymeti yok! Mükemmel yapmak lazım.

"Namazı mükemmel kılın!" demek.

Ekîmü's-salâh. Maddî ve mânevî, dünyevî ve uhrevî dertlerin çaresidir.

Ve âtü'z-zekâh.

Mü'min zekât da verecek.

Zekât iken niye ben zekâh dedim?

Çünkü bu namaz ve zekât manalarına gelen es-Salâtü ve'z-zekâtü, sonundaki te'ler yuvarlak te'dir. Yuvarlak te'ler Arapça'da geçilirken te okunur. Kelimenin üzerinde durulduğu zaman he okunur.

Ekîmü's-salâh, durdum.

Ekîmü's-salâte ve âtü'z-zekâh, niye salâte okudum?

Çünkü geçtim. Geçilince te'si okunur, durulunca he olur.

Bir harf ki iki okunuşu var: Geçilince te okunuyor, durulduğu zaman he okunuyor. Bir şekil, hem he hem te. Bu kelimenin sonundaki yuvarlak te öyle bir harftir. Üstünde iki nokta var. Te gibi. Ama durulduğu zaman sanki nokta yokmuş, he gibi. Yazılışı he'ye benziyor.

Mü'minler namazı kılacak, hem de mükemmel kılacak! Duygular bakımından, ihlâs bakımından derinlemesine! Gösteriş için değil, münafıklar gibi değil. Güzel kılacak!

Ve âtü'z-zekâh. "Zekât ta verecek!"

Namaz kişisel bir ibadet, kişiyi olgunlaştırıyor ama İslâm toplumsal yönü çok kuvvetli olan bir din! Mü'min, müslüman, başkalarına iyiliği olan insan!

Nasıl zelzelede vakıflarımız birinci oldu, nasıl zelzele bölgesinde -Allah âfiyet versin- kaymakamlar bile bizim ikramlarımızdan memnun kaldılar?..

Kardeşlerimizin yardımlarının güzelliğinden oldu. Güzel yapılınca imanla yapılınca halk memnun oldu. Mü'min, başkasına faydalı olacak. Güzel yapar. Göstermelik olarak yapmaz, işi baştan savmak için yapmaz. Allah rızası için yapar.

Mü'min mü'mine faydalı olur. İslâm'ın en güzel yönlerinden birisi;

"Müslümanlar bir vücut gibidir!"

Nasıl bir yerinde bir ağrı sızı olduğu zaman bütün vücut gece ateşler içinde kıvranırsa ve geceyi uykusuz geçirirse onun gibidir. Mü'minler bir tek vücut gibidir. Ta Keşmir'den rahatsız oluruz. Ta Çeçenistan'dan rahatsız oluruz, Bosna'dan, Kosova'dan rahatsız oluruz. Ta Afrika'dan rahatsız oluruz. Onlara yardım etmeye çalışırız. Somali'deki kardeşlerimiz aç, diye gıda götürmeye çalışırız vs.

Lafta kalmıyor. Kişisel bir ibadet ama aynı zamanda toplumsal bir din! Öteki insanların da hizmetine, yardımına koşmak ve bu hususta da maddeyi öne koymak, maddeyi ihmal etmemek! Malî yönden göz gören, gözlerin gördüğü yardımı yapmak.

İslâm'ın güzel tarafı nedir?

Zekâttır. Sadece ruhsal çalışmalar, meditasyon filan ile ilgili değil; aynı zamanda fiilen, müslüman müslümana yardım ediyor, koruyor kolluyor. Yediriyor içiriyor, giydiriyor. Ne kadar güzel!

Tarih boyunca bütün hayır müesseselerini kuranlar imanlı insanlar! Osmanlı öyle. Devlet bir şey yapmamış. Bütün bu işleri hayır müesseseleri, vakıflar yapmış. Vezirler, padişahlar, kazançlarının bir kısmını böyle hayırlara vermişler.

Ve mâ tukaddimû li-enfüsiküm min hayrin tecidûhü indallâhi.

Allahu Teâlâ hazretleri mü'minlere hitap ediyor. Muhatap alarak diyor ki;

"Ey mü'minler! Siz kendi nefisleriniz için bu dünyadayken âhirete neler takdim edip önceden gönderdiyseniz [Allah'ın indinde onları bulacaksınız]."

Çünkü bu dünyada yapılan ibadetler âhirette mükâfatlandırılacağı için şimdiden oraya takdim edilmiş, önceden gönderilmiş oluyor.

Tecidûhü indallâhi. "Allah'ın indinde onları bulacaksınız, onlarla karşılaşacaksınız!"

Cenâb-ı Hak size diyecek ki; "Sen dünyada zekât vermiştin, hayır yapmıştın; mükâfatı bu!" diye mükâfatlandıracak. Bu mü'minler için iyilik yapanlar için bir müjdedir. Ne yaparsanız âhirette onu bulursunuz. Allah'ın indinde onların orada kaybolmadığını, onların oraya gönderilmiş olduğunu görürsünüz. Mükâfatlarını alırsınız.

Ama bir de aksi var. Günah işlerseniz onu da bulursunuz. Günahın da âhirette cezasını bulursunuz. Çünkü zerre kadar hayır işleyen hayrının karşılığını âhirette görecek, zerre kadar şer işleyen de şerrinin karşılığını âhirette görecek. Cenâb-ı Hak muhakeme edecek ve amelleri tartacak. Adalet-i ilâhîyesi ile sevapları günahları tartacak. Fazl u keremi ile iyi işleri kat kat mükâfatlandırarak fazl u keremiyle cennetine sokacak.

İnsan yaptığı nâçiz ibadetlerle cenneti hak edemiyor. Ama Allah onu kat kat mükâfatlandırarak, "Tamam, sen iyi niyetini gösterdin. Ben seni taltif ediyorum. Lütfumla rahmetimle seni cennetime sokuyorum!" diye cennetine sokacak.

Ama mü'min de olsa günah işleyenleri de cezalandıracağı için aynı zamanda bunda günahkârlara da bir tehdit var.

"Sakın ha! Allah görmüyor, bilmiyor sanmayın; biliyor görüyor ve bunun âhirette cezasını çeker, belasını bulursunuz!" demek.

İnnallâhe bimâ ta'melûne basîrün. "Allahu Teâlâ hazretleri hiç şüphe yok ki sizin işlemekte olduğunuz, neleri işliyorsanız bütün bu işlediğiniz amellere, icraata, faaliyete hakkıyla aşinadır, görmektedir!"

Basîr, absara-yubsiru; Arapça'da "görmek" demek. İf'âlden sülâsî faîl siygasına getirilmiş.

Absara yubsiru'den faîl vezninde: "Çok iyi gören!"

Mubsır: O siyganın ism-i faili.

Absara-yubsiru-mubsır; "gören' demek.

Basîr; oradan mübalağa şekli oluyor: "Görür ama her şeyi görür, tam manasıyla görür."

Bu şunun gibidir:

Âleme-yû'limi-mû'lim; "elem verici" demek.

"Elim" diyoruz.

Azâbün elîm ne demek?

"Elem verici bir azap" demek. İf'âl babından oraya sıfat.

Ayn ile ebde'a-yubdi'u-mübdi' ne demek?

"İbdâ eden, bir şeyi ortaya koyan yaratan" demek. Onun için;

Bedîü's-semâvâti ve'l-ardi. "Allahu Teâlâ hazretleri yerin göğün yaratıcısıdır."

Faîl vezni bazen if'âl babının ism-i fâilinin mübalağalı şekli olur. Tabii başka mânaları da var.

Allahu Teâlâ hazretleri bütün yaptıklarımızı hakkıyla görüyor. Görünce de biliyor. Bilince de kayda geçirdiği için bunların her birisinin karşılığı âhirette verilecek. Mü'minler nimetlere mükâfatlara erecek. Mü'min de olsa mücrimler cezalarını çekecek. Kâfirler de küfrünün karşılığını görecekler. Çok mühim!

Allahu Teâlâ hazretleri bizleri ibadetine müdavim, mü'min kardeşlerimize hüsnü hizmetle hâdim, zekâtı veren, hayır hasenatı yapan kullar eylesin. İslâm için çalışan insanlar eylesin. Çünkü hayat bir imtihandır. Bu imtihanın kazanılması müslüman yaşamak ve İslâm için çalışmakladır.

İnsanın müslüman olarak yaşaması alt kademesidir. İslâm için çalışması üst rütbesidir! First Class'tır. Birinci sınıf Müslümanlık İslâm için çalışmakladır.

Allahu Teâlâ İslâm için çalışmayı, mü'minler için çalışmayı hayrın ve hakkın hâkim olması için çalışmayı nasip etsin.

Önümüzdeki 2000 yılını "Tevhid Yılı" olarak kararlaştırdık! Bütün insanlara tevhidi öğreteceğiz.

Bugünkü âyet-i kerîmede de Cenâb-ı Hak, onların İslâm'ın hak olduğunu bildiğini bize açıklıyor.

Tabii bu zamanın gayrimüslimleri de Ehl-i Kitabı da okursa biliyor ve müslüman oluyor. O hâlde bildirmek vazifesi bize düşüyor. Güzel güzel anlatalım ve herkes gerçeği öğrensin, Cenâb-ı Hakk'ın rızasını kazansın da dünya bir sulh ve sükûn yeri olsun. Âhirette büyük mükâfatların kazanıldığı yer olsun.

İnsanlar, hemcinslerimiz, Avrupalı'sı, Asyalı'sı, siyahı beyazı; hepsini seviyoruz. Hepsinin iyiliğini istiyoruz. Hepsi iki cihanda aziz ve bahtiyar olsun. Allahu Teâlâ hazretleri bizi İslâm'a hizmet şerefinden ayırmasın.

Aziz ve sevgili dinleyiciler!

Tekrar ihtar ediyorum!

Hepiniz 2000 yılına hazırlanın! 2000 yılında hepiniz en aşağı yüz kişiye İslâm'ı anlatın, yüz kişiyi İslâm'a çekin!

Hepinizi Allah muvaffak etsin.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Sayfa Başı