M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bakara 83. âyet

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh!

Allah'ın selâmı, rahmeti bereketi üzerinize olsun.

Bakara sûresinin kaldığımız 83. âyeti ve devamını, 86. âyet-i kerîmeye kadar, sohbetime konu edinmek istiyorum. Önce besmeleyi çekerek 83. âyet-i kerîmenin mübarek metnini okuyalım:

Bismillâhirrrahmânirrahîm.

Ve iz ahaznâ mîsâka benî isrâîle lâ ta'büdûne illa'llâhe ve bi'l-vâlideyni ihsânen ve bi zi'l-kurbâ ve'l-yetâmâ ve'l-mesâkîni ve kûlû li'n-nâsi hüsnen ve ekîmü's-salâte ve âtü'z-zekâte sümme tevelleytüm illâ kalîlen minküm ve entüm mu'ridûn.

Sadaka'llâhü'l-azîm.

Bu âyet-i kerîmede Cenâb-ı Mevlâ, Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ hazretleri:

Ve iz. "Hani bir zamanlar, hatırla ki neydi o günler..." gibi.

Biliyorsunuz iz hatırlatma edatıydı, kelimesiydi.

Ehaznâ. "Almış idik, yani ben Allahu azîmüşşân almıştım." Mîsâka benî İsrâîl. "Benî İsrail'in misakını."

"İsrailoğulları bana söz vermişlerdi."

Mîsâk, "antlaşma, söz verme" mânasına geliyor. Vesaka, evsaka, yûsiku, îsâkan, Arapçada "vesak'ı, bağı sımsıkı bağlamak" mânasına geliyor. Misak da "bağlama vasıtası, aleti, cihazı" mânasına, ism-i âlet sîgasıdır.

İnsan karşı tarafla bir yere gelip konuştuktan sonra birbirlerini bazı sözlerle bazı şartlara bağladıkları için tarafeyn arasındaki sözleşmelere, antlaşmalara "misak" deniliyor. Hatta bizim kendi tarihimizde de Misak-ı Millî hudutları içinde, mesela Musul da, Anadolu'nun diğer bölgeleri gibi Misak-ı Millî hudutları içindeydi ama nasıl bir oyun olduysa hudutların dışında kaldı.

Musul ve çevresinde çok petrol vardı; yakınlarında aynı ırktan dindaşlarımız ve kardeşlerimiz vardı, Türkmenler vardı. O Misak-ı Millî hudutları içinde olmasına rağmen oralar elimizden nasıl çıktıysa, ne oyunlar olduysa tarihi okuyanlar bilirler. Okumayanlar da merak etsin, araştırsın.

Ama bu "Misak-ı Millî" diye yapılan, milli antlaşma; "kendi kendimize söz vermek, ahdetmek, biz bunu böyle yapacağız, hiç olmazsa şu kadar yeri düşmana çiğnetmeyeceğiz, kurtaracağız, koparacağız." diye bizim tarihimizde de geçiyor.

Biz Benî İsrail ile bir anlaşma yapmış, onlardan bir söz almıştık. İsrailoğulları Allah'a söz vermişler.

Cenâb-ı Hak onlara emretmiş:

"Şöyle yapacaksınız, tamam mı?"

Onlar da;

"Peki, yâ Rabbi! Baş üstüne, biz öyle yapacağız." diye bir sımsıkı bağ ile birbirlerini şartlara bağlamışlar. İsrailoğulları, Allah'a karşı görevlerini kabul etmişler ve onları tutacaklarına söz vermişler.

Nedir bu görevler?

Lâ ta'büdûne illallâh.

Burada mastar yapan en edatı, gizli olarak bulunuyor.

Lâ ta'büdûne illallâh. "Allah'tan başka bir şeye tapınmamak şartı." Bir.

Allahu Teâlâ hazretleri, İsrailoğullarına, Musa aleyhisselam'ı gönderdikten sonra daha başka peygamberleri gönderdikten sonra onlara Cenâb-ı Mevlâ'nın emri, onların da kabul ettikleri şart nedir?

En lâ ta'büdû.

Burada en yok ama lâ ta'büdûne illallâh, "Siz Allah'tan gayrıya ibadet etmezsiniz, etmeyeceksiniz değil mi? O şartı kabul ettiniz değil mi?" gibi.

Ve bi'l-vâlideyni ihsânâ. "Ve ana babaya, ebeveyne iyi muamele edeceksiniz, değil mi?"

Ana babaya iyi muamele etmek de ikinci şart.

Ve zi'l-kurbâ. Burada yine ana babaya iyilik gibi, ondan sonra da zi'l-kurbâ denilen yakınlık sahibi olan kimselere iyi muamele etmek var. İnsanlar nesep, akrabalık ve sıhriyet yoluyla, evlilik yoluyla "ana baba, evlat, torun" derken çoğalıyorlar ve birbirleriyle kan bağları, akrabalık bağları oluşuyor. Zi'l-kurbâ; işte bu yakınlık bağları olan kimselere de özel iyilik yapacaksınız.

Üç, ve'l-yetâmâ. "Ve yetimlere iyilik yapacaksınız."

Burada "iyilik yapmak" kelimesi geçmiyor ama atfediliyor.

Ve bi'l-vâlideyni ihsânâ. "Anne-babaya iyilik yapmak tarzında bir şartta." Ve zi'l-kurbâ. "Ve yakınlara." Ve'l-yetâmâ. "Ve yetimlere." Ve'l-mesâkîni. "Ve miskinlere."

Bunlara, bu sayılanlara iyilik yapmak anne babadan başlıyor. Ve zi'l-kurba ve'l-yetâmâ ve'l-mesâkîni gibi mâna böyle devam ediyor.

Anne babanıza iyilik yapmanız, akrabanıza iyilik yapmanız, yetimlere iyilik yapmanız, fakirlere iyilik yapmanız konusunda Allah'a söz vermiştiniz.

Ve kûlû li'n-nâsi husnen. "Ve insanlara iyi söyleyiniz, iyiliği söyleyiniz." diye de Allah emretmiştir; şartlardan birisi de buydu.

Ve ekîmü's-salâte ve âtü'z-zekâte. "Ve namazı ikâme ediniz. Dosdoğru doğrultunuz, dosdoğru eda ediniz ve zekâtı veriniz." diye Cenâb-ı Hakk sizden söz almıştı.

Sümme tevelleytüm.

Siz bunlara söz verdiğiniz halde, anlaşma yaptığınız halde, Cenâb-ı Hakk'ın bu emirlerini kabul ettiğinizi, uyacağınızı söylediğiniz halde, tevelleytüm "-bu emirlere- sırtınızı döndünüz, arkanızı döndünüz. Bu emirleri dinlemediniz." İllâ kalîlen minküm. "İçinizden çok azı müstesna -çoğunluğunuz sırt döndü.-"

Bu emirlere arkanızı döndünüz, bu emirleri tutmadınız.

Ve entüm mu'ridûn. "Ve siz böyle yan çizicilersiniz, kayıcılarsınız, i'râz ediciler, yüz döndürücülersiniz." buyuruluyor, 83. âyet-i kerîmede.

Demek ki Cenâb-ı Hakk evvela beni İsrail'e bütün insanlara emrettiği gibi, Allah'a ibadet etmeyi, Allah'tan gayrıya ibadet etmemeyi emretmiş. Bu hususta kesin âyet-i kerîmeler gelecek.

Mesela Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki;

Ve mâ erselnâ min kablike min resûlin illâ nûhî ileyhi ennehû lâ ilâhe illâ ene fa'büdûn. "Ey Resûlüm! Biz senden önce de hiçbir peygamber göndermedik ki ona şöyle vahyetmiş olmayalım. Her gönderdiğimiz peygambere şöyle vahyettik ki 'Benden gayrı ilah yok, bana ibadet ediniz.'"

Sonra başka bir âyet-i kerîme yine aynı meali, aynı mânayı taşıyor:

Ve lekad beasnâ fî külli ümmetin resûlen. "Kesinlikle, bir kesin hakikattir ki muhakkak ki ben azîmüşşân, ben Rabbü'l-âlemîn'im."

Tabi azamet sîgasıyla geçiyor. "Biz ba's ettik."

Fî külli ümmetin. "Her ümmetin içinde." Resûlen. "Bir resûl, bir peygamber, bir elçi, her ümmetin topluluğun içinden bir peygamber çıkardık, ba's ettik, görevlendirdik."

Eni'büdu'llâhe.

O ne diyordu, o ümmete? Resûl'ün vazifesi neydi, ne demekti?

U'büdu'llâhe. "Allah'a ibadet edin." Ve'ctenibü't-tâğût. "Tâğut ve tuğyandan sakının; isyan etmekten, azmaktan, sapmaktan sakının." diye, bu Cenâb-ı Hakk'ın bütün insanlardan istediğidir.

Cenâb-ı Hakk'ın rubûbiyetinin hakkıdır. Bütün insanlar kendilerini yaratan Mevlâlarına, Rablerine ibadet edecekler. İsrailoğullarından da, -onlarda kavimlerden bir kavim, ümmetlerden bir ümmet- onlardan da Cenâb-ı Mevlâ söz almış ki Allah'tan gayrıya ibadet etmiyecekler.

Bütün insanlardan bu söz alınmıştır ama maalesef insanlar, dinler tarihinin bize anlattığı çeşitli maceraların sonunda, çeşitli şekillerde, çeşitli putlar edinmişler; bazıları iki tanrı düşünmüş. Sanmışlar ki bir karanlık tanrısı var bir aydınlık tanrısı var. Halbuki yerin göğün, gecenin gündüzün, karanlığın aydınlığın, nurun zulmetin sahibi sadece âlemlerin Rabbi olan Allah'tır.

Bunlara seneviyye deniliyor, "iki inancı" var. İyilik tanrısı, kötülük tanrısı. Mesela İslâm'dan önceki İran'daki kavim, böyle ikili düşünmüş; iyilik tanrısı ayrı, kötülük tanrısı ayrı, aydınlık tanrısı, karanlık tanrısı veyahut yezdan ve ehrimen diye isimlendirmişler. Bu yanlış, ikileme de yanlış.

Bazıları "üç" demişler. Hıristiyanların yanılması. Hz. İsa sadece bir kul ve peygamber iken hem Hz. İsa'yı tanrılaştırmak, hem bir "baba Allah" düşünmek, hem de Ruhûlkudüs'ü üçlemenin içine katmak... Bazı mezheplerde Meryem aleyhisselam'ı, o mübarek cennetlik hatunu bir saliha hatun olduğu halde "tanrı doğuran bir yarı tanrı" gibi düşünmeleri; bu da bir yanlışlık.

Kur'ân-ı Kerîm, onlara da Hz. İsa'nın böyle söylemediğini beyan ediyor. O da bir yanılma.

Bazıları da, en şaşkınları da çok tanrılar edinenler. Mesela Yunanlıların o komik "mitoloji" dedikleri, "saçma sapan masalları" diyelim:

Bir Zeus varmış, Olimpos dağında otururmuş. Halbuki tanrı orada oturuyor da öbür tarafta tanrı yok mu? İslâm "her yerde hazır ve nâzır" diyor. "Her yerde hazır ve nerede olursanız olun, yanınızda sizinle beraber" buyuruyor.

O Olimpos dağında oturuyormuş. Öteki tanrılara kızıyormuş, kızdığı zaman yıldırım gönderiyormuş. Şarabın tanrısı ayrı, aşkın tanrısı ayrı, harbin tanrısı ayrı. Tabi bu politeizm, "çok tanrıcılık zihniyeti" çok daha saçma.

Bu Mısırlılarda da var. Onlarda ölüm tanrısı var, köpek başlı. Bir başka tanrı var, horoz başlı. Bir başka tanrıları var, timsah başlı. Ayrıca Firavunlar da kendilerinin tanrı olduğunu iddia ediyorlar; bir sürü saçmalık!

Babilliler de var. İbrahim aleyhisselam'ın görevlendirildiği kavim, bunların hepsi temelinden yanlış. Yanlış çünkü Hz. Âdem ilk peygamber ve ondan sonra her ümmete Allah celle celâlühû bir resûl göndermiş ve her resûl de insanları ilk önce Allah'a ve sadece ve sadece Rabbü'l-âlemin olan Allah'a ibadet etmeyi emretmiş. Ama insanlar sonradan ortaya heykel çıkarmışlar. Çeşitli mantıklarla, çeşitli yalan yanlış, sapık çarpık düşüncelerle Allah'ın yarattığı basit varlıkları tanrı edinmişler.

Kimisi güneşe tapmış, kimisi aya tapmış, kimisi bazı yıldızlara tapmış, kimisi bazı hayvanlara tapmış ki âciz...

Hayvanların, canlıların en şereflisi insanoğlu. Bazı sapık düşünceli insanlar, insanoğlunu daha az şerefli, daha az mârifetli, daha az kabiliyetli varlıklara taptırmışlar:

Eskimolar beyaz ayıya tapmış, Hintliler ineğe tapmış. Afrika'da bazıları kobra yılanına tapmış, bazıları timsahlara tapmış. Hepsi böyle sapık düşünceler.

İsrailoğullarına Allah'ın ilk şartı ve emri, en önemli, başta gelen emri; Lâ ta'büdûne illa'llâh. "Allah'tan gayrıya tapmayacaksınız!" Tamam mı? "Allah'tan gayrıya tapmayacaksınız!" Bu bir.

Bu cihanşümul bir hakikattir. Tabi bunu Batı'nın dindar olanları, hıristiyan veya yahudi olan, mü'min olan dinler tarihçileri bizim gibi düşünüp kabul ederler. Ama bazıları dinleri ibtidâîliğine göre sıralamaya kalkıyorlar. "İlkel dinler var." diyorlar. Sanki "ilkel insanın dini de ilkel, insanoğlu ilerledikçe sanki daha ileri" gibi bir sıralama yapmak istiyorlar ama öyle değil. Yirminci yüzyılda bile insanlık o kadar geliştiği halde ilkel dinler var.

Asırlar önce de şimdiki insanların çoğunun kavrayamadığı doğru dini, hakikatleri kavramış; Allah'ın varlığına, birliğine inanmış ve bunu savunmuş insanlar var. Mesela Firavun'un karşısına da birisi çıkmış; "Sen kulsun, tanrı değilsin! Yeri göğü yaratan Allah'a ibadet edilir, sen buna layık değilsin." diyebilmiş. Mısır tarihinden biliyoruz ki Allah'ın varlığını, birliğini söylemiş ve savunmuş insanlar var. Mısır ve İran tarihlerinden biliyoruz.

Hatta Sokrates, kavmi tarafından muhakeme ediliyor. Kavmin mahkemesi diyor ki; "Sen suçlusun. Sen niye gençleri etrafında topluyorsun? Eski Yunanistan'ın tanrılarına tenkitte bulunuyorsun; "Bunlara tapınmayın." diyorsun. Sadece bir tanrıya tapınmayı nereden çıkarıyorsun? Sen bizim çocuklarımızı kandırıyorsun!" diyorlar.

Halbuki filozof olarak doğruyu söylüyor. Bir tanrıya ibadet edilmesi gerektiğini söylüyor, o yapılan heykellere tapınmanın yanlış olduğunu söylüyor. "Sen bunu nereden çıkarıyorsun? diyorlar.

Sokrates diyor ki;

"Bana bir melek geliyor, söylüyor"

Sokrat'la ilgili kaynaklarda, benim dikkatimi çekmiş olan bir nokta bu. Demek ki o da Allah'ın "Sadece Allah'a ibadet edin." diyen insanlarından birisiydi. Demek ki görevlilerinden birisi. Ya da öyle bir insanın yetiştirdiği, Allah'ın bir olduğunu anlamış bir kimse ki söylüyor. Bazen bunu peygamberler söyler. Bazen de peygamberlerin yetiştirdiği ashâbı, ümmeti. Onlar da; "Biz bu inançtayız." diye söylerler.

Demek ki çok tanrıya tapılan bölgelerde dahi tanrının bir tane olduğunu söyleyenler bulunagelmiş. Çok eski devirlerde de tanırının bir olduğunu, Allah'ın eşi, şerîki ve nazîri olmadığını söyleyen mübarek insanlar, doğru inancı söyleyen insanlar gelmiş.

Dinler tarihindeki o sıralama, bir fantezi. İnançsız insanların, filozofların dinleri kendi akıllarına göre bir sıralaması. Ama gerçeklere uymuyor. En medenî insanlar, en sapık inançlara sahip olabiliyor.

Misal birisi Amerika'da dört yüz kişiyi topladı, bir ormana götürdü, hepsi intihar ettiler, kendilerini yaktılar. Sonra İsviçre'de buna benzer iki tane dağ villasında böyle şeyler oldu. Sonra Japonya'da böyle bir şeyler oldu: Bir adam kaç kişiyi öldürdü ve dini bir amaçla öldürdüğünü söyledi. Evet, İslâm'ın iddiası öyle çağlara göre, esen rüzgara göre değil; ezeli, köklü hakikatleri dile getiriyor ve sonunda da İslâm'ın haklılığı ortaya çıkıyor.

Benî İsraile de bu söylendi: "Allah'tan gayrıya tapınmayacaksınız, tamam mı?" der gibi. "Tamam mı" yok ama bizim Türkçemizde iyice öğütlediğimiz zaman, bir kimseye parmağımızla işaret ederiz;

"Böyle olmazsa görürsün…" gibilerden. Tamam mı, anladın mı?

En lâ ta'büdûne illallah. "Allah'tan gayrıya tapmayacaksınız!" Ve bi'l-vâlideyni ihsânâ. "Anne-babaya iyilik yapacaksınız."

Tabi burada fiil izmar edilmiş, saklanmış. Sadece mef'ûl-ü mutlak'ı söylenmiş veyahut mef'ûlü bih'i söylenmiş. Anne babaya da iyilik ilginçtir ki Allah'a ibadetten hemen sonra bildiriliyor. Çünkü insanların anne babaya karşı çok büyük şükran borçları var. Çünkü insanoğlu çok âcizken dünyaya geliyor ve o âciz insanı annesi babası yetiştiriyor. Babası kazanıyor, annesi emziriyor, büyütüyor, yetiştiriyor. Kendisini koruyabilecek, çevreyi tanıyacak, hayatı sürdürebilecek hâle gelinceye kadar eğitiyor, öğretiyor, besliyor, büyütüyor. Ondan sonra o da bir olgun insan hâline geliyor. Bu onun için çok büyük bir hak.

İslâm'da anne baba hakları çok önemlidir ve âyet-i kerîmelerle "Anne babaya, anne babanıza iyilik yapın." diye Cenâb-ı Hak emretmiştir.

Mesela;

Ve kadâ rabbüke ellâ ta'büdû illâ iyyâhü. "Ve -Ey Resûl i Edîbim!- Rabbin hükmeyledi ki." Cenâb-ı Mevlâ, Habîbi'ne böyle buyuruyor. "Rabbin şöyle hükmeyledi ki Allah'tan gayrısına ibadet etmeyeceksiniz." Ve bi'l-vâlideyni ihsânâ. "Ve anne babanıza da iyilik edeceksiniz."

Demek ki Cenâb-ı Hakk'ın umumî ahlâkî emri, kendisine çok şey borçlu olduğumuz anne babamıza karşı iyi muamele etmek.

İhsan nedir?

Güzel muamele yapmaktır. Bu mânaya gelir. Onun için biz bu "ihsan" kelimesini birçok yerlerde de kullanıyoruz. Mesela Peygamber Efendimiz'e; Ve me'l ihsanü, "İhsan nedir?" Diye sorulduğu zaman oradaki ihsan da, "En güzel kulluğu yapmak nedir?" mânasına. Yine güzel yapma ama oradaki güzel yapmaktan kasıt başka.

Orada güzel yapacak şey ne?

Kulluk.

"Kulluğun en güzel şekli nedir?" diye sorulmuş oluyor. Cevaben buyuruluyor ki;

En ta'büda'llâhe keenneke terâhü. "Allah'a sanki onu görüyormuş gibi ibadetini yapmandır. Karşısındaymışsın gibi, o kadar yakın olduğunu hissederek, öyle ibadet etmektir."

Fe in lem tekün terâhü fe-innehû yerâke. "Çünkü sen onu görmüyorsan da O seni görüyor." buyuruyor. Cenâb-ı Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem.

Allah'ın her yerde hazır ve nâzır olduğunu, o şuurla ibadet edilirse en iyi şekilde ibadet edilmiş olacağını bildiriyor. Oradaki ihsan, "ibadetin en iyi yapılması" ve bi'l-vâlideyni ihsânâ, burada da "anne babaya iyi muamele etmek" mânasına. Çünkü kime iyilik yapacağı bi'l-vâlideyni diye ifade edilmiş.

İyilik yapmak anneye babaya karşı muamelede olabilir, Cenâb-ı Hakk'a ibadette olabilir, meslekte sanatta olabilir. Peygamber Efendimiz'in tavsiyesi var: "Her meslek sahibi yaptığı işi iyi yapsın." O da meslekteki ihsan.

Mesela kurban kesecek. "Kör bir bıçakla ite kaka, hayvanı sürükleye sürükleye yapmayın." diye tavsiyede bulunuyor. "Bıçak keskin olsun, hayvanı ezalandırmayın." diye tavsiyeleri var. İşte o da onun güzel yapılması, kurbanın güzel kesilmesi.

Cenâb-ı Hak anne babaya iyilik yapmayı emrediyor. Buna birrü'l-vâlideyn deniliyor. "Evladın anne babaya iyi muamele etmesi. Sâdıkâne, hâlisâne, severek, hürmet ederek muamele etmesi."

Bu hususta hadîs-i şerîflerde çok sahih olanlardan bir tanesini teberrüken zikredelim:

İbn Mes'ud radıyallahu anh'ten Buhârî ve Müslim'in Sahiheyn'inde rivayet edildiğine göre İbni Mes'ud radıyallahu anh demiş ki;

Kultü yâ Resûlallah! Eyyü'l-ameli efdalü. "Ey Allah'ın Resûlü! İbadetlerin, amellerin en faziletlisi hangisi?"

Öğrenmek için soruyor; İbn Mes'ud radıyallahu anh yapacak, sevap kazanacak. İsmi Abdullah İbn Mes'ud, Allah şefaatine erdirsin. Kâle. "Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem cevaben buyurdu ki:" es-Salâtü alâ vaktihâ. "Namazı vakti üzerinde kılmak."

Başka bazı rivayetler de var. İbareler değişebiliyor. Ben İbn Kesir'in tefsirindeki ibareye göre okuyorum. Rivayete göre Kultü sümme eyyü. "Bundan sonra –vaktinde kılınan namazdan sonra- en sevaplı iş hangisi?" Kâle birrü'l-vâlideyni. "Anne babaya iyilik etmek." Bakın ikinci olarak zikrediyor.

Çünkü namaz, Allah'a ibadetin bir mükemmel şeklidir. Has, halis, en güzel şeklidir.

Allah'tan gayrıya ibadet etmemek gibi burada da Efendimiz'in ifadesinde de daha güncel, daha gerçekçi, daha hayatın içindeki davranışımıza uygun bir tarzı söyleniyor. "Allah'a ibadet etmek" deyince insanoğlu, "Nasıl ibadet edeceğim?" diye düşünebilir.

Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfte buyuruyor ki;

"Namazı vaktinde kılmak en sevaplı iş."

Demek ki namaz, bizim tahminlerimizden, sizin düşüncelerinizden ya da sizin ve bizim dışımızdaki namazın farz olduğunu bilip de ihmal edenlerin düşüncesinden çok daha önemli.

Benim çok sevdiğim, saydığım, acıdığım kardeşlerim vardı; meslekten, üniversiteden, çevremden...

"Hocam" diyor, "Size saygı duyuyorum."

Allah razı olsun, pekala.

"İslâm'ın hak din olduğunu biliyorum."

Tamam, o da güzel aferin. Mü'min.

İslâm'ın hak din olduğunu biliyor ama "Kusurlu bir müslümanım, kusurlu olduğumu da biliyorum, namazı kılamıyorum." diyor.

Kılacak. Çünkü çok önemli. En önemli işlerden birisi. Çünkü namaz dinin direğidir. Çünkü insan namazla evliyâ oluyor. Allah'ın huzuruna çıkarak, O'na münâcaat ederek evliyâ oluyor. Evliyâullahın, en yüksek derecelere çıkmış insanların en çok zevk aldığı iş, namaz. Çünkü namazın içinde her şey var: Kur'an da var, zikir de var, rükû da var, secde de var; her güzellik var; o kadar mükemmel bir ibadet.

Birincisi, ibadetlerin, amellerin en faziletlisi namazmış; vaktinde tabi. Geçtiği zaman tadı kalmıyor. Meyveyi taze kopardığın zaman iyi oluyor ama bayatladığı zaman olmuyor. Etin tazesi iyi oluyor ama bayatladığı zaman iyi olmuyor. Çay ilk konulduğu zaman, sıcakken güzel oluyor. Ama soğuduğu zaman; "Dedemin abdest suyuna benzedi." diye şaka yapıyoruz, "Olmadı." diyoruz.

"Dedemin abdest suyu" demek yanlış anlaşılmasın. Dedem üşür, "üşümesin" diye soğuk suyla abdest alır. Suyuna biraz sıcak su katıp ılıştırmak gerekir. O mânaya. Bir de abdest; "küçük abdest, büyük abdest" mânasına anlaşılmasın.

Birincisi namaz; vaktinde, bayatlamadan, taze taze, vakti içinde. Vaktinden sonra da farziyeti boynundan düşmüyor. Namazı ihmal eden kardeşlerime ihtar ediyorum. İhmal etseniz de bu namaz boynunuzdan düşmüyor, düşmeyecek. Ya vaktinde kılarsınız, sevap alırsınız. Hem de ilk vaktinde kılarsanız en çok sevabı alırsınız. Ya da vaktinde kılmazsanız kazaya kalır, yine farz yine farz.

Farz olan namazın kazaya kalmış bile olsa kılınması yine farz. Yine dünyada kılınacak. Aklın başına geldiği zaman kılacaksın ama iş işten geçecek, kıymeti azalacak, pişman olacaksın, ağlayacaksın. İhtiyarlığında; "Ah gençlik, ah kafa, niye ben böyle yaptım, niye vaktinde kılmadım?" diyeceksin. O zamanda yapmadın.

Bazı böyle kimseler oluyor; ihtiyarladığı zaman da namazı ödemiyor, o zaman da namaza yanaşmıyor. "Battı balık yan gider." diye düşünüyor. Kimisi de ümidini kesiyor, diyor ki; "Ben çok günahkârım, Allah beni affetmez!" O da yanlış!

Allahu Teâlâ her günahı affedeceğini, Allah'a şirk koşmak hariç her günahı bağışlayabileceğini bildiriyor. Çünkü bazen güzel bir davranışı Allah çok mükâfatlandırıyor. İnsan zarardan kâra geçebiliyor. Dükkan on bir ay zararla gidiyor, gidiyor, gidiyor; on ikinci ayda bir alışveriş, bir kârlı iş, bir ticaret, hop kâra geçebilir. Ümit var. Ümidi kesmek İslâm'da yok.

Peki yaşlılığında da kılmadı, öldü bu adam. Tamam, namaz borcu varken öldü. Tabi ıskât-ı salât, namaz borçlarının da mirasından para verilerek ödenmesi fıkıh kitaplarında var, ihtilaflı. Öyle de olmadı, âhirete gitti. Ne olacak?

Kızgın taşların üzerinde, cehennemde cezasını çekerek yine kılacak. Kılmamak yok; "Namazı kılmadım." diye bir şey yok. Kılacak ama daha beter, daha beter, daha beter şekilde.

Akıllı insan ne yapar?

Vaktinde namaz kılar. Çünkü namaz mü'minin miracıdır. Senede bir miraç kandili oluyor. Yer yerinden oynuyor. Süleymaniye camisinin avlusu insan doluyor. Çaylarını, yiyeceklerini yanlarına alıyorlar. Sabaha kadar camide aşk ile, şevk ile ibadet ediyor benim halkım, benim kardeşlerim. Müslüman insanlar, herkes "kandil günü" diye tavrını değiştiriyor. Bu mü'minin miracı, o Peygamber Efendimiz'in miracı. Onu kutluyoruz.

Mü'minin kendisinin miracı. Kendisi Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna çıkıyor, kendisi çıkacak, namazı kılmıyor. Akıllım! "Eksik akıllım" demek istiyorum. Kılmıyor. Namazı severek kılacak, kendisine sevdirecek, namazı sevmeyi öğrenecek.

"Hocam, ben çalışmayı sevemiyorum!"

Sevmeyi öğreteceksin kendine.

"Ben anamı babamı sevemiyorum!"

Olmaz, sevmeyi öğreneceksin! İnsan bazı yanlışlıklardan kendisini kurtaracak. Yanlış olduğunu anlayınca; "Şeytan bana kancayı taktı, beni kandırıyor." diyecek, aklını başına toplayacak.

Evet İbn Mes'ud radıyallahu anh'in rivayet ettiği hadîs-i şerîfe dönelim:

"En sevaplı amel, vaktinde kılınan namaz, sonra ana babaya iyi davranmak, iyi muamele etmek."

Bak hemen namazdan sonra geldi. Onun için ey annesi babası sağ olan kardeşlerim, annenizin babanızın sağlığını fırsat bilin, ganimet bilin, istifade edin. Annenize babanıza güzel hizmet edin. Elini öpün, duasını alın. Fani dünyada en kârlı işlerden birisi, anneye babaya iyilik yapmaktır. Çok önemli. Millet bunu da kaçırıyor.

Kimisi anasına babasına darılıyor:

"Falanca kardeşime daha iyi muamele etti, bana iyi muamele etmedi, ben üvey miyim?"

Değilsin. Hatası varsa bile annen baban, hatası olsa bile sana karşı birçok da iyiliği var. Onların hepsini unutmak, küsmek olmaz. Kardeşine küsüyor, anasına babasına küsüyor, böyle insanlar çıkıyor. Anasını babasını dövenler çıkıyor. Anasının bileziğini alan çıkıyor. Babasına anasına öyle kötü muamele ediyor ki anası babası beddua ediyor. Anasının babasının duasını alacağı yerde lanetini alıyor. Çok yanlış!

"Hocam, sen benim anamı babamı bilsen!"

Olsun, ne olursa olsun anne baba; evladın vazifesi, anne babasına iyilik etmek. Çünkü anne babası ona bakmasaydı o yaşamazdı. Şöyle bir kâğıda, bir bohçaya sarıp bir köşeye koysaydı, ölür giderdi. "Ben buna bakamayacağım." deseydi, ölür giderdi. Bakıyor. Allah bir sevgi veriyor, bakıyor.

Onun için birrü'l-vâlideyn, ana babamıza iyi muamele etmek namazdan sonra en önemli vazifelerimizden biri.

"Hocam, anladım, çok tatlı söylüyorsun. Allah razı olsun, âyetleri hadisleri okuyorsun, bize vazifelerimizi hatırlatıyorsun. Peki benim annem babam öldü, ben ne yapacağım?"

İyi bir soru sordun. Ona karşı da dua edersin. Kur'an okursun, sadaka verirsin, hayır yaparsın, çeşme yaparsın, köprü yaparsın, bina yaparsın vakfedersin. Dedenin ninenin adını verirsin. Ne güzel olur, ne kadar güzel bir şey olur. Öldükten sonra da ona hayır yapmanın çeşitleri var. Çünkü onun namına yapılan hayrın sevabı ona gider. Devamlı gelir ve sevap olur. Vefat etse de hayır yapabilirsiniz.

"Peki hocam, benim anam babam kâfirdi, ben sonradan müslüman oldum, imana geldim onlar gelmediler."

Tamam, müslüman, onlara bile henüz müslüman olmamış anne babaya bile iyi muamele edecek. Anne babası müslüman olmasa bile yine ona iyi muamele edecek. Bazı ana babalar var, edepsiz, dinsiz, ateist; başörtüsüne kızar, namaza kızar.

Üniversitede benim bir arkadaşım vardı; "Siz rahat müslümansınız. Ben evde namaz kılarken aşağı kapının açıldığını, babamın geldiğini duyduğum zaman namazı bozup seccademi saklardım. Çünkü benim namaz kıldığımı görürse beni öldüresiye döverdi." diye anlatıyordu.

Anne baba böyle olabilir. Yine de yumuşak yumuşak onları doğru yola çekmeye çalışmak lazım, imana gelmesini sağlamaya çalışmak lazım. Münafıksa ihlâslı müslüman olmasını sağlamaya çalışmak lazım.

Sonra İbn Mes'ud radıyallahu anh, sümme eyyü diye sormuş. Efendimiz buyurmuş ki el-cihâdü fî sebîlillah, "Allah yolunda cihad etmektir." Bakın önce namaz, sonra ana babaya iyilik, sonra cihad geldi.

Yine sahih hadislerden biliyoruz ki bir zât Resûlullah'a sormuş:

Yâ Resûlallah, men eberrü? –Burada eberre, yeberrü, eberrü mütekellim sîgası, fiil.-

"Kime iyilik yapayım, iyiliği kime yapmalıyım yâ Resûlallah?"

Kâle ümmeke. "'Annene yap. İyi davranmayı, iyi muameleyi annene yap, dedi." Kale sümme men? "Sonra kime iyilik yapayım?"

Peygamber Efendimiz yine buyurdu ki kâle ümmeke. "Annene iyilik yap."

Üçüncü defa sordu:

Kâle sümme men? "Anamdan sonra kime iyilik yapayım?" Kale ebake. "Babana yap."

İki defa "annene yap" diyor -başka rivayetlerde de var- ondan sonra "babana" diyor. Sonra sümme ednâke. "Sonra sana daha yakın olana."

Ednâke burada, "daha yakın" mânasına; yoksa ednâ "aşağılık" mânasına değil. "Bağ bakımından, akrabalık bakımından sana annenden babandan sonra yakın kimler varsa yakınlık derecesine göre onlara iyi muamele yap."

Kardeşin, dayın, teyzen, yeğenin v.s. kimselere yakınlık derecesine göre iyilik yapmayı sıralamış Peygamber Efendimiz. Demek ki o sıraya göre iyilik yapmalarını tavsiye etmiş.

Allah'ın İsrailoğullarından aldığı ahd-ü mîsâk'ın, israiloğullarının Allah'a verdiği sözlerinin başında ne geliyor?

Ancak Allah'a ibadet etmek, Allah'tan gayrıya ibadet etmemek. Sonra ana babaya iyilik eylemek, iyi muamele eylemek.

Bu "iyi muamele eylemek" nedir?

Sözünü dinlemektir, hatırını hoş etmektir, ihtiyacını görmektir, iyi bakmaktır. İhtiyarladığı zaman, hastalandığı zaman tedavi etmektir. Gönlünü kazanmak, duasını almaktır.

Sonra ve zi'l-kurbâ, "ve yakınlara." Kurbâ, "yakın" demek, zi'l-kurbâ "yakınlık sahibi" demek. "Yakınlık sahibi kimselere de iyilik yapmayı Allah benîisrail'e tavsiye etmiş. "Ben anama babama iyilik yaparım ondan sonrasını boş ver." diye bir şey yok. Akrabasını da, kan bağı olanları da, o yakınlarını da kollayacak, kayıracak, gözetecek.

Biz buna ne görevi diyoruz?

"Sıla-i rahim, akrabalık bağları olanlara iyilikte bulunmak, ilgiyi devam ettirmek, ihtiyaçlarını görmek" vesaire. Hiç olmazsa bir ziyaret etmek, hiç olmazsa mektup yazmak gibi şeyler. İsrailoğullarına onu da emretmiş. Onlar da kabul etmişler. O şartlardan birisi de bu. Bir, iki, üç. Üçüncü şart bu.

Ve'l-yetâmâ. Yetâmâ, "yetimler" mânasına geliyor.

Yetim ne demek?

Kendisine bakamayacak, bakınılacak, bakıma muhtaç olduğu zamanda babası ölen kimseye "yetim" denir. Babası kazanacaktı, öldü. Çocuk yetim, çünkü babası öldü. "Annesi var!" Olsun. Baba kazanıp getirdiği için babası gitti mi çocuğun vaziyeti kötü oluyor. Zaten kadın da dul duruma düşüyor. O da ne yapacağını şaşırıyor.

"Şimdi benim kocam öldü, nereden kazanayım, nasıl kazanayım, bu çocuğu nasıl büyüteyim?" diyor; o da ayrı bir muhtaç. Kendisi muhtaç, başkasına nasıl yardım etsin? Tabi bir anne evlâdına yine yardım eder, bakar. Öyle kahraman anneler var. Dikiş dikmiştir, bulaşık yıkamıştır, ev temizlemiştir, hizmetçilik yapmıştır, işçilik yapmıştır; evladını yetiştirmiştir, okutmuştur. Allah hepsinden razı olsun.

Analarımız sağ ise Allah razı olsun, ömür versin; vefat edenleri nur içinde yatsın, Allah derecelerini arttırsın. Ama baba öldü mü evin direği yıkılıyor. Kadınlar bunu söylüyor. Ben kocası ölen hanımlardan çok duydum:

"Kocası gitti mi insanın evinin direği yıkılıyor, hocam." diyor, diyorlar, zorlukları dile getiriyorlar. Çünkü iyi gözle bakanlar oluyor, kötü gözle bakanlar oluyor vesaire, çeşitli şeyler. Şimdi sözü o taraflara doğru kaydırmayalım.

Yetimlere de bakmak önemli. Allah onlara da iyiliği şart koşmuş, kabul etmişler. Yetimlere de iyi muamele edecekler.

Ve'l-mesâkîn. "Miskinlere de iyilik etmek." Miskin, mif'îl vezninde sükûn mastarından geliyor. Sükûn da "hareket etmemek, durgun durmak" mânasına geliyor. "Sakin durmak" mânasına geliyor.

Niye "miskin" denmiş?

Bu mübala sîgasıdır. Mif'înl vezninde; "Fakirlik gelmiş, buna yapışmış, ona yerleşmiş, başından hiç gitmiyor. Fakirlik belası ona yapışmış, onun sıfatı olmuş." Böyle kimseye "miskin" derler. Bunlara da iyilik etmek.

Bazıları kapı çalınıyor, açıyor, kapıya gelene, "Allah versin!" diyor. Canım herkese Allah veriyor. Bazıları çeşitli sebeplerden hayatın cilvesi, haklı haksız, suçlu veya başka türlü sonunda böyle muhtaç duruma düşebiliyor. Onları kayırmak lazım. Miskin duruma düşüyor, çok fakir duruma düşüyor; onları aramak lazım. Sahtekârlarından kurtulmak için en iyisi mahallesindeki, köyündeki asıl bildiklerini iyi takip etmek:

"Ben biliyorum ki filanca aile çok fakirdir. Yakacak odunları yok, giyecek elbiseleri yok, yiyecek yemekleri yok. Evlerinde aç yatarlar. Soba yanmaz."

İşte miskin. Al sana bir miskin. Ona yardım edeceksin.

"Ben çalıştım, kazandım; o da çalışsın!"

Sen öyle "Ben kazandım!" filan deme. Allah sana da bir bela verir, sen de o duruma düşersin. Felç olursun, yangın çıkar, ticaretin bozulur... İnsanı zengin eden, fakir eden Allah.

Herkes zengin olmak istiyor da olamıyor. Allah "yürü ya kulum" derse zengin oluyor. Öyle demezse o zenginden çok daha fazla çalışan insan zengin olamıyor. Zengin Allah'ın kendisine zenginliği nasip ettiğini bilecek. Karun'un;

Alâ ilmin indî, "Ben bunu bilgimle kazandım!" dediği gibi hadi bakalım Allah yerin dibine batırsın da o zaman kurtar kendini.

Bilginle kurtarabilecek misin?

Kurtaramıyorsun. Nice Firavunlar, nice Karunlar, nice Nemrutlar, nice varlıklılar helâk oldu, âciz duruma düştü. Onun için "Ben kazandım o da kazansın!" Öyle değil.

Ben bu Avusturalya'ya bakıyorum, hoşuma gidiyor. Bir kere işsizlik sigortası var. İşi olmayana devlet para veriyor. Ve çalışmadığı zaman bile adamcağız yaşayabiliyor. Almanya'da da öyle, Avrupa ülkelerinde de öyle. Bunu sağlamışlar. Devlet bir insanın aç kalmasına fırsat vermiyor. Neredeyse "mümkün değil" diyeceğim.

Devlet veriyor; asgari, en aşağı, en az geçinebileceği şeyi veriyor. Tabi o zaman rahat yaşayamayacak, biraz zor yaşayacak. O halde durmak iyi değil. Ama çocu yardımı yapıyor, işsizlik yardımı yapıyor, kirasını düşük alıyor, vergisini almıyor, yardım ediyor. Tabi bunlar bu ülkelerde "Kendi vatandaşları mutlu olsun." diye kurulmuş düzen. Buraya gelen kardeşlerimiz de istifade ediyorlar. Çok rahatlıklar var, huzur var.

Hatta ben hayran kalıyorum; kadın bakıma muhtaç oluyor, devlet çocuğunu "annene bak" diye emekli ediyor, maaşa bağlıyor. "Annesine baksın." diye emeklilik maaşına bağlıyor. "Nasıl olsa onun bir bakıcıya ihtiyacı olacak. Nasıl olsa maaşlı bir bakıcı tutmak benim görevim" diye düşünüyor. Devlet, millete hizmet ediyor. Devlet, milleti ezmiyor. Devlet, milletin ciğerini sökmüyor. Devlet burada millete hizmet ediyor. Avrupa'da da öyle. Buraya gelen kardeşlerimiz de rahat ediyorlar. Hepsi şahittirler, bilirler:

Biz çalışmamışız, yollarımız yapılmamış. İktisadî, içtimaî yardımlaşma müesseselerimiz çalışmamış. Sosyal sigortaları kurmuşuz, iflas etmiş. Hastanelerde kuyruk. Kimisi açlıktan verem oluyor, kimisi tokluktan göbeği çatlıyor, yiyip içip yan gelip yatıyor. Sokağın kenarına sızıp birayı ağzına yukarıdan döküyor. Bodrum'da, Marmaris'te öyle gördüm ve duyuyorum. Bunlar arasında dengeyi sağlamak ve fakiri kollamak görev.

Bak Allahu Teâlâ hazretleri; "Miskinleri kollayın." diye Benî İsraile de vazife vermiş. Ona da vazife verdiği gibi, bize inmiş olan âyetlerde bize de vazife veriyor. Anne babaya hizmet de vazife.

Birinci vazife, Allah'a kulluk etmek vazifemiz. Ana babaya hizmet etmek -yahudiler de söz vermişler- bizim de vazifemiz. Bize de bu konuda âyetler var. Akrabaya hizmet onlara şart olduğu gibi bize de vazife. Yetimlere bakmak da vazifemiz:

Peygamber Efendimiz iki parmağını işaret etmiş, cemaata demiş: "Bir yetime bakan kimse ile ben, cennette böyle olacağım – iki yakın parmağını oynatmış, göstermiş. O iki parmak nasıl birbirine yakınsa yetime bakan cennette benim yanımda olacak."

Allah razı olsun. Ben bazı zengin kardeşlerimi biliyorum. Bir yetimi ele alıyor, okutuyor ondan sonra evlendiriyor, ev bark sahibi yapıyor, babasının yokluğunu hissettirmiyor, o hizmetleri görüyor. Allah rızası için. Bir vazife de bu. Etti üç, dört, beş.

Ve kûlû li'n-nâsi husnen. Burada emir sîgası şeklinde şart ifade ediliyor:

"İnsanlara iyi söz söyle." "İyi söyleyin." denmiyor da husnen, "İyilik söyleyin." deniyor.

Husnen ne demek? "İnsanlara iyilik söyleyin." ne demek?

Bazı alimlerimiz demişler, kitaplarda yazılmış ki el-emrü bi'l-ma'rûf ve nehyi ani'l-münker'dir. "İyi şeyi emretmek, kötü şeyi de 'yapmayın, ayıptır, günahtır, etmeyin' demek." İyi söylemek budur.

Bazısı da; "Ona gönlünü alacak şeyler söylemek, memnun edici, kalbini kırmayacak şeyler söylemektir." demişler.

Peygamber Efendimiz'in bir hadîs-i şerîfini bu münasebetle aktaralım. Emri ma'rûf, nehy-i münker; iyilik etmek, kötülükten sakındırmak" mânasında.

La tahkirenne mine'l-ma'rûfi şey'en ve in lem tecid fe'lka ehâke livechin talik. "İyilikten hiçbirisini küçümseme, hor hakir, az görme. Ama hiçbir iyilik yapamıyorsan bile hiç olmazsa müslüman kardeşini bir güleç yüzle karşıla."

Müslim'in Sahih'inde "güleryüz" de "tebessüm" de bir güzel şey olarak zikrediliyor. Güzel söz, karşılaştığı zaman selam vermek; o da tabi "güzel söz" olmuş oluyor.

Binânaleyh insanlara diliyle iyi söz söyleyecek, yalan söz öylemeyecek, kırıcı olmayacak, emr-i mâruf yapacak, nehy-i münker yapacak; bu da bir şart.

Sonra?

-Ben biraz da böyle merakla okuyorum.-

Ve ekîmü's-salâh. "Namazı ikâme ediniz." diye de Rabbimiz yahudilere şart koşmuş, namazı onlara da emretmiş. "Namazı dosdoğru doğrultunuz." demek. Ekâme, yukîmü, ikâme'den "eğriyi doğrultmak" mânasına.

Arapçada; "Namazı ikame ediniz." demek, "Namazı doğrultunuz, eğrilik bırakmayınız, namazı eğri büğrü kılmayınız, dosdoğru kılınız!" demek. "'Mükemmel kılın!' mânasına gelir." diyor.

Namaz, Allah'a ibadetin şekli, belki ana hatlarıyla benzerlik vardır. Ama onlara da namaz emredilmiş; yahudilere de ta Hz. Musa zamanında emredilmiş. Onlar da o şartı kabul etmişler.

Ve âtü'z-zekâte. "Zekâtı verin."

Ve ekîmü's-salâte ve âtü'z-zekâh. Orada durursan kapalı te yuvarlak te olduğu için h okunur. Ekîmü's-salâh ve âtü'z-zekâh diye okunur. Geçilirse t okunur. Mevlamız onları da zekât ile emretmiş. Bunlar bize de emir. Etti sekiz.

Bu sekiz vazife, o âyet-i kerîmede onlara Allah'ın emri. Onlar da;

"Tamam, yâ Rabbi! Bu şartları kabul ettik." diye anlaşmışlar, sımsıkı bağ ile Cenâb-ı Hakk'a söz verip kendilerini bağlamışlar.

Sonra ne olmuş?

Sümme tevelleytüm. "Ey Yahudiler! Sonra siz döndünüz."

Tevellâ ne demek?

Vellâ'nın, sırtını dönüp, arkasını dönüp gitmenin tef'al'deki tefâül sîgasına dönüşümü.

"Sonra siz arkanızı döndünüz. Bu işleri yapmadınız. Sözünüzde durmadınız, ahdinizi yerine getirmediniz!" demek.

İllâ kalîlen minküm.

Tabi işin vehametini, ciddiyetini, sevabını, günahını, sorumluluğunu bilen insanlar her zaman olabiliyor. İyilere sözümüz yok. Allah da onları istisna ediyor:

İllâ kalîlem minküm. "Sizden azınız müstesna bu sözleri verdikten sonra sözünüzden döndünüz, sırtınızı çevirdiniz, ters tarafa gittiniz." demekti.

Çok büyük ekseriyetle yahudiler sözlerini tutmamışlar. Birazı, az bir kısmı tutmuş. Muradımız kimseyi ayıplamak, gıybet etmek değil. Sonra zaten onlar yaşamışlar, ölmüşler gitmişler. Asıl olan olaylardan ibret dersi çıkarmak.

Bu âyet-i kerîmelerin Peygamber Efendimiz'e inmesi de o zamanki yahudilere; "Bak böyle yapmışlardı, siz yapmayın. Söz vermiştiniz, sözünüzde durun!" diye ikaz, ihtar.

Gelelim şimdi bizim müslümanlara, yirminci yüzyılın zamane müslümanlarına...

Ben Müslümanlığı iki çeşide ayırıyorum. Yarı şaka ama yarı da böyle secîli, müseccâ. Bir "Sahabe Müslümanlığı" diyorum, bir "zamane Müslümanlığı" diyorum.

Sahabe Müslümanlığı; Peygamber Efendimiz'in etrafındaki mübarek insanların, Peygamber Efendimiz'den İslâm'ı nasıl öğrendilerse öylece uygulamaları, ihlaslı, fedakâr, tam uygulamaları. Sahabe Müslümanlığı; o devirdeki insanların salâbet-i dînîyyesi, dinlerindeki sağlamlık, imrenilecek bir şey. Sahabe-i kiram, İslâm'ı çok iyi uyguladılar.

Bir de zamane Müslümanlığı, yirminci yüzyılın Müslümanlığı var. Cahil bir kere; en büyük kusur cahillik! Ümmetimizin başına gelen felaketlerin ana kaynağı, cahil olmak; düşmanlarını takip etmemek, ilmi takip etmemek, teknik gelişmeleri takip etmemek ve İslâm'ı da bilmemek. İslâm'ı bilse yerinde duramaz. Çünkü Allah görev veriyor.

Ve eiddû lehüm mesteta'tüm min kuvvetin. "Din düşmanlarına karşı gücünüzün yettiğince silah hazırlayın."diyor, Kur'an'da. Onu okusa çare arayacak.

Bosna'daki, Hersek'teki Sırpların vahşetini görünce onların müslümanlar hakkındaki düşüncelerini de -oradan gelen kardeşlerimin anlattıklarından- niyetlerini de anladım: Anadolu'da bile müslüman bırakmamak. Ve bunun için de türlü etrikalar çevirip müslümanları Anadolu'dan bile çıkarmak istiyorlar, Balkanlardan tamamen silmek istiyorlar.

"Avrupa'nın ortasında müslüman devleti istemeyiz!" diyorlar.

Hani siz laiktiniz, hani siz hoşgörü sahibiydiniz? Yalancılar! Hepsi yalan, hepsi aldatmaca!

O halde ne lazım?

Ve eiddû lehüm mesteta'tüm min kuvvetin.

Gücün yettiğince silah hazırlayacaksın. Pakistan atom bombasını yapmış, Türkiye'nin Pakistan'dan geri, aşağı kalan bir tarafı yok ki.

Niye topladın uranyumu? Zenginleştirmek için dört bin kilo uranyumu Amerika'ya gönderiyorsun. O da geri vermiyor. Senin malın; geri vermiyor! Zenginleştirdiğini vermiyor.

Niye oraya gönderiyorsun? Kendin zenginleştir, kendin çalış. Bizim profesörlerimiz, Amerikalı profesörlerden aşağı kalır mı?

Kalmaz. Ben üniversiteyi biliyorum, kardeşlerimi biliyorum. Ben atom araştırmaları enstitüsünün başında olan öyle kardeşler biliyorum ki; "Bize maddî imkân sağlayın, bombayı yapalım." diyorlar. Gücünü kuvvetini ona göre ayarlayacaksın. Ayarlayacaksın ki Sırp; hunharlığını, gaddarlığını, canavarlığını yapamasın. Öteki düşman yapamasın.

Onları koruyacaksın. "Bunlar benim kan kardeşim." diyeceksin. Sen onları oraya yerleştirdin, sonra oradan çekildin. Onların kimisi Sivas'tan gitme, kimisi Konya'dan gitme. Sen onları nasıl yalnız bırakırsın, nasıl yalnız bırak mışız? Elli sene, altmış sene sonra, oralardan çekildikten sonra, Türk askeri ilk defa Kosova'ya Piriştina'ya girmiş, halk gözyaşlarıyla karşılamış. Tabi karşılar; onlar senin kardeşin, ırkdaşın, dindaşın. Ama unutmuşuz, yıllarca takip etmemişiz, meselelerini çözümlememişiz, dertleriyle ilgilenmemişiz. Şimdi felaket yağınca başka milletler harekete geçiyor da biz ondan sonra onların arasında küçük bir birlik olarak oraya birlik gönderiyoruz. Böyle şey olmaz, böyle iş olmaz!

Nasıl Almanlar doğu Almanya'yı Ruslardan kurtardılarsa bizim de kardeşlerimizi kurtarmamız lazımdı, işin doğrusu buydu.

Biliyor musunuz ki Libya İtalyanlardan paçayı kurtardığı zaman, Türkiye ile birleşmek istemiş. 1949'larda mıdır nedir? Türkiye'ye bağlanmayı düşünmüş. "Eskiden oraya bağlıydık, yine bağlanalım." demiş. Ya bizimkilerin haberi yoktu, ya haberi vardı da "İstemeyiz." dediler. Kim bilir ne sebeple? Ama işte bak dünyanın en zengin petrol kaynaklarının bulunduğu bölgeler. Oraları hor görmek, hakir görmek olur mu? Çalışmamışız, çalışmak lazım. En büyük düşmanımız cahillik.

Daha başka çeşitli düşmanlıklar var. Biz de dini bilmiyoruz, dini de bilmemişiz, unutmuşuz, ahlâk da unutulmuş. Rüşvet almış yürümüş. Haksızlık, hırsızlık... Devletin hazinesini soyan soyana. Milyonlar, milyarlar gidiyor. Alanlar ortada. Onların takibata uğratılması lazım. Onların peşinden koşmak lazım. Bir başörtülüyle, bir sakallıyla uğraşmanın bir anlamı yok ki. Bu bizim örfümüzden, tarihimizden buraya gelen bir şey, bunu herkes anlar.

Ve ekîmü's-salâte ve âtü'z-zekâte. "Namazı dosdoğru kılın, zekâtı da verin." diye şart koşmuş.

Sümme tevelleytüm kalîlem minküm. "Ey Yahudiler, sizden pek azınız müstesna, bu sözlerden, şartlardan döndünüz." Ve entüm mu'ridûn. "Ve siz yüz çeviricilersiniz, sapanlarsınız, yan çizenlersiniz, yana kayanlarsınız." buyuruyor 83. âyet-i kerîmenin sonunda.

Tabi onlar öyle yapmışlar, maalesef yirminci yüzyılda müslümanların çoğuna da böyle söylemek yakışır. "Şunları, şunları Allah size emretti de siz de sırtınızı döndünüz, siz de yan çizdiniz." denilir pekala.

Demek ki insanoğlunun içinde nefis oldukça, şeytan aldatmaya çalıştıkça, yahudiyi de aldatıyor, müslümanı da aldatıyor, hıristiyanı da aldatıyor. Hıristiyanların da asıl dinlerinden, dinlerinin ahkâmlarının ne kadarını yaptıklarını papaz efendilere bir sorun bakalım. Kaç tane hıristiyan, Hıristiyanlığın şartlarını tam papazların anlattığı şekilde yapıyor bakalım; bir dinleyin dertlerini.

Onun için aklımızı başımıza toplayalım, âyetlerden ibret alalım. Cenâb-ı Hakk'a verdiğimiz sözü imanımızın, İslâmımız'ın gereğini düşünelim. Ne yapmamız gerekiyorsa yapalım. Bilmiyorsak öğrenelim, öğrendiğimizi uygulayalım. Çalışalım çabalıyalım. Cenâb-ı Hakk'ın sevgisini, rızasını kazanalım. Dünyada, âhirette rahata erelim. Sorumluluktan, vebalden, cezadan, azaptan, ikaptan kurtulmuş olalım. Yoksa o yan çizenlerin nasıl şiddetli azaplara uğrayacaklarını âyet-i kerîmeler açıkça bildiriyor. Kim öyle yaparsa onlara da aynı cezalar gelir.

Rabbimiz bizi lütfuna erenlerden eylesin, kahrına uğratmasın, emrini tutanlardan eylesin. Kendisine âsi olmak durumuna düşürmesin, tevfîkini refîk eylesin, yolunda daim eylesin, ibadetine müdavim eylesin. Dîn-i mübîni İslâm'a hüsn ü hizmette hâdim olanlardan eylesin. Güzel hizmet verenlerden eylesin. Sadaka-i câriyeler tesis edip, hayrat u hasenât yapıp, arkamızda güzel eserler bırakıp, Rabbimiz'in huzuruna yüzü ak, alnı açık varmayı nasip eylesin.

Peygamber Efendimiz'e komşu eylesin. Rıdvân-ı Ekber'ine vâsıl eylesin.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Sayfa Başı