M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bakara 78-82. âyetleri

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Bu akşamki Kur'ân-ı Kerîm sohbetimizde Bakara sûre-i şerifesinin 78. âyet-i kerimesinden, 82. âyet-i kerîmesine kadar beş âyet-i kerîme üzerinde bilgiler sunacağım. Sohbetimi onlar üzerinde yapacağım. Allahu Teâlâ hazretleri, bu âyet-i kerîmelerde buyuruyor ki;

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Ve minhüm ümmiyyûne lâ ya'lemûne'l-kitâbe illâ emâniyye ve in hüm illâ yezunnûn.

Fe veylün li'llezîne yektübûne'l-kitâbe bi eydîhim sümme yekûlûne hâzâ min ındi'llâhi li yeşterû bihî semenen kalîlâ. Fe veylün lehüm mimmâ ketebet eydîhim ve veylün lehüm mimmâ yeksibûn.

Ve kâlû len temessene'n-nârü illâ eyyâmen ma'dûdeten, kul ettehaztüm ında'llâhi ahden fe len yuhlifa'llâhu ahdehû em tekûlûne ala'llâhi ma lâ ta'lemûn.

Belâ men kesebe seyyieten ve ehâtat bihî hatîetühû fe ülâike ashâbü'n-nâri hüm fîhâ hâlidûn.

Ve'llezîne âmenû ve amilü's-sâlihâti ülâike ashâbü'l-cenneti hüm fîhâ hâlidûn.

Bu 82. âyet-i kerîmenin sonu.

Bundan önceki haftalardaki sohbetlerimizi dinleyen kardeşlerimiz bilirler ki Bakara sûresinin bu okuduğum âyetlerden önceki âyetleri hep yahudi kavmine hitap eden, "İmana gelsinler." diye kendi tarihlerinden olayları hatırlatan, olaylardan ibret almalarına onları teşvik eden, imana gelmelerini teşvik eden âyetlerdi. Yahudilerden bahsediliyordu.

78. âyet-i kerime de şöyle başlıyor:

Ve minhüm ümmiyyûn. "Onların içinden bazıları da ümmîlerdir." Minhüm. "Onlardan bazıları, onların bir kısmı." Ümmiyyûn. "Ümmîlerdir."

"Onlar" denilen daha önceki haftalardaki âyetlerde kendilerine hitap edilip kendi tarihlerinden maceraları hatırlatılan yahudi kavmi.

O yahudilerden bazıları da nasıl kimselerdir?

Ümmiyyûn, ümmîlerdir.

Ümmi kelimesi, Arapça'da ümm, elif ve şeddeli mim'le "anne" demek. Ümmî; "anneye mensup" demek. Lügat anlamı bu. "Anneye mensup" demek. Herkes anneye mensuptur. Her çocuk annesinin çocuğudur.

Ama anneye mensuptan maksat; Araplar bu sözle neyi kast ederler?

Yazmayı ve okumayı bilmeyen insanları kast ederler. Ümmî, "annesinden doğmuş, ondan sonra ilave eğitim, bilgi almamış, okuma yazma bilmeyen" demek.

Araplar da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kendilerine gönderildiği zaman, ümmî idiler. Onlar da okuma yazma bilmiyorlardı ve cahilliye devri yaşıyorlardı. Onun için başka sûrelerdeki âyet-i kerîmeler de ileride gelecek.

Hüve'llezî bease fi'l-ümmiyyîne resûlen minhüm. deniliyor. "Ümmîlerin arasından yine kendileri gibi ümmî olan bir peygamber gönderen, o Allah'tır." deniliyor.

Demek ki Araplar da okuma, yazma bilmediği için ümmîler sayılıyorlar. Hatta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in, Ramazan'ın, bayramın hesabı nasıl olacak konusunda bir hadîs-i şerîfi var:

"Biz ümmi bir ümmetiz. Yani okuma, yazma bilmeyiz." buyuruyor.

Bedevîler, çölde yaşıyorlar. Şehirlerdekiler de bilmiyorlar.

Peygamber Efendimiz'in zamanında, Arapların meşhur kabile reislerinden bir tanesi peygamber Efendimiz'in huzuruna geliyor, müslüman oluyor. Peygamber Efendimiz de ona yazılı bir belge veriyor, altını imzalıyor.

O şair aynı zamanda, edip bir kimse ama okuma yazma bilmeden, "çarıklı" dediğimiz şekilde, o zaman onlarda yaygın olmadığı için böyle bir şair ve edip oluyor. Hayatlarındaki bilgileri, sözleri hep hafızaya dayalı, kulaktan duymaya dayalı olduğu için Peygamber Efendimiz'in kendisine yazdığı belgenin ne demek olduğunu anlamak için Medine çarşısında dolaşmış da onu okuyup kendisine anlatacak okuma, yazma bilen bir kimse bulamamış. Okuma yazma bilenlerin sayısı parmaklarının sayısı kadar azdı. Onlar da ümmî.

Medine-i Münevvere'de onlara komşu olarak, öbek öbek onların arasında yaşayan yahudi kabileleri de var, Arap kabileleri de var. Çevresinde yahudi kaleleri de var. Hatta oradaki yahudi kalelerinin bir kısmını, oradaki mimar, mühendis bir arkadaşım beni arabasıyla aldı, hurma bahçeleri arasında gezdirdi, gösterdi:

"Burası Benî Kurayza'nın yeridir, burası 'Benî Nadîr' denen yahudilerin yeridir. Burası filanca olayın geçtiği yerdir." diye, sağ olsun, güzelce bilgiler verdi.

Bu yahudiler de kalelerinde, obalarında oturuyorlar. Hayber kalesi onların. Hz. Ali Efendimiz fethetmiş; meşhur Hayber'in fethi olayını bilirler. O konudaki destanımsı kitaplar, şiirler, hikayeler edebiyatımıza girmiştir. Araplar da okuma yazma bilmedikleri için onlar da ümmî. Onların komşuları olan, oralarda oturan ehl-i kitap yani Hıristiyanlar ve Yahudiler var. Hıristyanlar nerede oturuyorlar? Daha ziyade Yemen taraflarında yerleşmişler, kiliseler falan kurmuşlar.

Yahudiler nerelerde oturuyorlar?

Medine'de, Medine'nin kuzeyinde, Hayber'de, Vâdi-i Teyme'de, Filistin'e doğru... Oralarda oturuyorlar. Medine'de de kabileleri var. Arapların müşriklerine göre içlerinde az çok tahsil görmüş din adamları var. İçlerinde İbranice bilen, okuma yazma bilen insanlar var, alim olanlar var.

Onun için âyet-i kerîme'de buyuruluyor ki; "Yahudilerden, ve minhüm, "onlardan bazıları" ümmiyyûne, "okuma yazma bilmez ümmîlerdir."

Bütün Arap kaynaklarını İbn Kesir burada yazmış. "Araplar bu ümmî sözüyle okuma yazma bilmeyenleri kast ederler." diye eski lügatçiler, dil bilginleri, edebiyatçılar beyan etmişler, söylemişler.

"Onlardan bazıları ümmîlerdir." Avam kısmı, ahâli kısmı bilmiyor. Tevrat ne diyor, İbranice okunan bu sözlerin anlamı nedir? Bilmiyorlar. Ama bilenleri de var. "Haham" dediğimiz, "yahudilerin alimleri" var.

Onlardan bir tanesi de kimdi?

İslâm tarihinde önemli olan kişilerden bir zât-ı muhterem; Abdullah b. Selam. Abdullah b. Selam müslüman oldu. Yahudi alimi idi. Soy adı da "Selam" ilginç. İslâm oldu.

Peygamber Efendimiz Medine-i Münevvere'ye hicret edince; "Dur bakalım, buraya bir ilginç şahıs geldi. Şunu bir göreyim." diye meclisine, görmeye gitmiş. Çok doğal bir davranış; düşünce, merak:

Şehrimize birisi gelmiş; bu kim?

Yer yerinden oynuyor. Peygamber Efendimiz'i hicret yolunun başında bekliyorlar. Damların üzerinden "ilahi" diyebileceğimiz, urcûzeler okuyorlar, kasideler okuyorlar. Geldiğini görünce sevinçle bağrışıyorlar. Defler çalıyorlar, bayram ediyorlar.

Bu zât kim, neler söylüyor? Peygamber olduğunu da söylediğine göre, onlar da peygamberlik nedir biliyorlar. "Vahiy nedir, melekler nedir?" biliyorlar. Çöl Arapları gibi, Bedevîler gibi cahil değil. Tam cahiliye içinde değil. Onlar ehl-i kitap, bilgililer.

Abdullah b. Selam gitmiş. Küçüklüğümden beri, okuduğum zamandan beri onun sözleri hatırımda iyi kaldı.

Fe-izâ vechühû leyse bi vechihî kezzâb. "Yüzüne baktım ki bir de ne göreyim, yüzü pırıl pırıl, mübarek, sevimli, tatlı. Hiç de yalandan bir iddia ortaya sürecek, yalancı, aldatıcı bir insan görünümünde değil." diyor.

Abdullah b. Selam'da Peygamber Efendimiz'i görünce hâsıl olan ilk intiba bu. Ondan sonra da Peygamber Efendimiz yahudilerin havralarına gitmiş. Onlara;

"Bakın, ben sizin Tevrat'ta geleceği bildirilen âhir zaman peygamberiyim." demiş, kendi vazifesini tebliğ etmiş. "Bu dine gelin." diye, onları Allah'ın yeni emrine, dinine davet etmiş:

"Musa'yı gönderen Allah; beni de âhir zaman peygamberi olarak göndereceğini Tevrat'ta da bildirdi ya. İşte o benim. Gelin bana tâbi olun." demiş oluyor. Onlar o zaman ses çıkarmamışlar.

Onlar hiçbir şey demeyince Peygamber Efendimiz yanındaki ashabıyla havradan çıkıp giderken, -tamam, tebliğ vazifesini yaptı- Abdullah b.Selam arkasından koşuyor. Diyor ki;

"Ya Resûlallah! Haklısın, senin dediğin gibidir. Tevrat'ta senin geleceğin hakkında cümleler, bilgiler vardır. Bunlar bunu söyleyemediler. İnkar da edemediler, evet de diyemediler. Ama ben ikrar ediyorum ki doğrudur, doğru söylüyorsun." dedi ve müslüman oldu.

Müslüman oluşu da böyle bir ispatlı, delilli tarzda cereyan etti. Abdullah b. Selam radıyallahu anh ciddi bir yahudi alimi.

İçlerinde alim olanlar var. Alim olup müslüman olanlar da var. Alim olup bilgileri bilip de maalesef müslüman olmayanlar da var. Bir de onların içinde de İbraniceden anlamayan, okunan kutsal kitapların ne olduğunu anlamayan ümmîler var. Onların da tahsili yok. Çünkü oralarda eğitim müesseseleri yerleşmiş değil. Zor şartlarla yaşanılan mıntıkalar.

Lâ ya'lemûne'l-kitâbe. "Bu ümmîler Kitab'ı bilmiyorlar." İllâ emâniyye. "Ancak ümniyyeler; bir takım ümitler, kuruntular hâlinde bazı bilgiler biliyorlar." Bu emâniyy sözü şeddeli veya şeddesiz olarak emâniyye veya emâniye diye ümniye kelimesinin çoğulu. "İnsanın temenni ettiği, umduğu, ah şöyle olsaydı, keşke böyle olsa' diye hayalinde kurup temenni ettiği şey" demek, "hayal" demek.

"Ancak hayaller biliyorlar, temenniler biliyorlar."

Bir de böyle hayal olduğu için emâniyy sözü, ehâdîsi'l-ekâzib deniliyor.

Yalan sözler. Kişi kendisi uydurdu. Yalanlar biliyorlar. Kitab'ı bilmiyorlar, ancak bazı hayaller ve yalanlar biliyorlar, bir takım temenniler biliyorlar. Doğrudan doğruya kitabın kendi metnine vâkıf olsalar; "Hayır, sen bunu doğru terceme etmiyorsun, bize doğru söylemiyorsun!" diyecekler ama cahil olduklarından, ümmî olduklarından böyle diyemiyorlar. Bir takım temenniler, arzular halinde bir şeyler... Onlara söylenen Kitab'ın kendisi değil, kitaptan maksat "Tevrat." Yahudilerin kitabı. O Kitab'ın ancak temennilerini biliyorlar.

"Bir de bu ümniyye, telâ mânasında fiilden gelir." diyorlar. Okumak. Yani ancak okumalarını biliyorlar. Benim hatırıma geliyor ki maalesef bazı kimseler de Kur'an'ı okurlar, hatta hafızlar, okurlar ama okumasını biliyor, mânasını bilmiyor.

"Ne demek istiyor?" diye sorsan, "Bu âyette ne geçiyor? Bir kelime geçiyor, bu hangi konuda, ne demek istiyor?" Bir çok kimse bilmiyor. Halbuki çok iyi öğrenmesi lazım.

Demek ki bunlar bir takım hayaller hâlinde, temenniler hâlinde, dilekler, istekler halinde bir şeyler biliyorlar, Kitab'ı bilmiyorlar, Kitab'ın aslını tam bilmiyorlar. Bunların içinde Kitab'ı bilmeyen, ancak bazı hayalleri bilen, temennileri bilen böyle ümmîler var.

Ve in hüm illâ yezunnûn. Buradaki in de en-nâfiye'dir. Lâ gibi, ma gibi "hayır" mânasını, "olumsuzluk" mânasını veren bir in'dir. Çünkü in'in başka mânalara gelenleri de var. Burada in'in bu mânaya geldiğini illâ gösteriyor.

Ve in hüm illâ yezunnûn. "Onlar başka bir şey yapmıyorlar. Ancak sadece zan besliyorlar, zandan başka bir şey yapmıyorlar. Zan etmekten başka bir şey yapmıyorlar."

Kitab'ın içindeki, Tevrat'ın içindeki âyetlerin ahkâmını söylemiyorlar, bazı zanları söylüyorlar. Bazı temennîler ortada dolaşıyor. İşin aslı ortada yok.

Sonra...

Fe-veylün lillezîne yektübûne'l-kitâbe bi eydîhim sümme yekûlûne hâzâ min indi'llâhi li yeşterû bihî semenen kalîlâ.

Feveylün. "Yazıklar olsun, veyl olsun o kimselere ki!" Yektübûne'l-kitâbe. "Tevrat'ı yazıyorlar."

Buradaki el-kitâb, "belirli kitap, Tevrat, onların kitabı."

"Kitaplarını yazıyorlar."

Bi eydîhim. "Kendi elleriyle, kendileri yazıyorlar." Sümme yekûlûne. "Sonra diyorlar ki." Hâzâ min ındi'llâh. Kendilerinin yazdıkları o cümleleri, metinleri; kendileri yazdılar, kendileri kurdular. "Bu Allah'ın kitabıdır, kelamıdır." diyorlar.

Ötekiler de bunu tenkit edecek kuvvette değil. "Hayır, o Allah'ın kelamı değil. Eski Tevrat kitaplarında, metinlerinde öyle bir şey yok. Siz bunları kendiniz çıkardınız." diyemiyor.

Ötekiler niye bu ümmî kavmi aldatıyorlar? Kendi elleriyle yazdıkları bir takım satırları; "İşte bunlar Allah'ın kelamı." diye yutturmaya çalışıyorlar. Halbuki kendilerinin yazdıkları bazı sözler.

Li yeşterû bihî semenen kalîlâ. ""Bu yazdıklarıyla az bir bedel satın almak için."

Maddî menfaat sağlamak için bunu yapıyorlar.

Semenen kalîlâ. "Az bir ücret" nedir?

Dünyanın hepsini alsalar azdır, yine azdır, yine azdır. Çünkü dünyanın Allah indinde mânevî bakımdan sineğin kanadı kadar bile bir değeri yoktur. Dünya sıfır, değersiz bir şeydir.

Yazıklar olsun âhiret hayatını mahvetmek bahasına dünya peşinde koşanlara! "Dünyalık elde edeceğim." diye âhiretini mahvedenlere, dinini satanlara, kitabını tahrif edenlere.

Çok yanlış bir tercih! Çünkü bu dünya hayatı, nihayet mahdut bir hayat. İnsan elli ene, altmış sene, seksen sene yaşıyor. Yarısı uykuyla geçiyor, yarısı çocuklukla geçiyor, yarısı ihtiyarlıkla geçiyor. Ayıklıyorsunuz, ayıklıyorsunuz, ayıklıyorsunuz ortada bir şey kalmıyor. Keçi boynuzunun içindeki tat gibi azıcık bir şey kalıyor. O kalan azıcık şeyin de içinde acı olaylar var, tatlı olaylar var. Üzüntüler var, sevinçler var, heyecanlar var, kaprisler var, mücadele var, cinayetler var, hırsızlıklar var. Her şey var. "Şu dünya hayatını düşünerek, dünya menfaatini düşünerek, mevki makam, para pul ne yapılıyorsa değersiz bir şey için çok değerli bir şey elden çıkarılıyor." demektir.

Âhiret ebedî, cennet sonsuz güzelliklerin yurdu. Onu itiyor, dünyadaki küçük bir menfaati tercih ediyor. Allah da o menfaati alsa bile, bu yanlış tercihi yapıp da dünyalığı alsa bile, onu da âfiyetle yedirmiyor, onu da boğazına tıkıyor. Onu da sonunda burnundan fitil fitil getiriyor.

Dünyada da rahat edemiyor aslında. Şeytana kanmış oluyor. Kitabı, Tevrat'ı kendi elleriyle yazıp, olmayan cümleler ilave edip, tahrif edip, fikirleri değiştirip, hükümleri değiştirip, bunu dünya menfaati elde etmek için yapıyorlar. Semenen kalîlen, "az bir para" elde etmek için. "Maaşları devam etsin, mevkileri devam etsin, saltanatları devam etsin, halkı kandırmaları devam etsin." diye yapıyorlar.

Arapçada fe-veylün, "Veyl olsun onlara!" demek. Veyl hakkında bazı rivayetler var. Peygamber Efendimiz'den de gelmiş olan bazı rivayetler. el-Veylü vâdin. Vâdin, "vadi" kelimesinin ye'si düşmüş.

Atâ b.Ezhar rahmetullahi aleyh böyle buyurmuş:

"Veyl cehennemde bir vadidir ki eğer ona dağlar sevk edilse, içine dağlar atılsa dağlar erirdi." Öyle bir şey...

Ebû Saîd el- Hudrî radıyallahu anh'ten Tirmizî'nin rivayet ettiğine göre Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;

el-Veylü. "Veyl denilen şey." Vâdin fî cehenneme. "Cehennemde bir derin vadinin adıdır ki." Yehvî fîhi'l-kâfir. "Kâfir buraya atıldığı zaman boşluğundan aşağı doğru uçar, gider!" Erbeîne harîfen. "Kırk mevsim."

Harîf, "sonbahar" demek ama burada "yıl" mânasına kullanılıyor. Yılda bir tane sonbahar olduğu için "kırk yıl dibine gidinceye kadar..." Kable en yeblüğa ka'rahû. "Bu cehennemdeki herif, bu vadinin, veyl vadisinin dibine düşünceye kadar kırk yıl geçer.

O kadar derin bir vadi!

Araplar "veyl" kelimesini yaygın bir şekilde kullanıyorlar. Şerre, bir kötülüğe mâruz kalmış bir kimse için kullanıyorlar. "Oh olsun!" diye beddua mânasında kullanıyorlar. "Yazıklar olsun!" dan daha ağır bir şey. "Kahrolsun, tuh, berbat etti, mahvetti!" gibi bir makamda.

Bunun yerine kullandıkları, buna yakın başka kelimeler de var:

el-Veylü şiddetü'ş-şerr. "Veyl, şerrin çok kötü, şiddetli olmasıdır." demişler.

el-Veylü el-meşakka mine'l-azâb. "Azaptan duyulan şiddetli meşakkattır." demiş. İbn Abbas radıyallahu anhüma'dan rivayet edilen hadisler böyle.

Daha başka şeyler var:

Araplar çok şaşılacak, kötü bir iş yapana; "Şiddetli bir ceza verilsin." mânasında temenni olarak kullanırlar.

Bazen "Yazıklar olsun!" mânasına da, "Yazık oldu!" mânasına da "acıma" için de kullanırlarmış. Burada çok şiddetli azaba uğrayacakları mânası var.

Fe veylün li'llezîne yektübûne'l-kitâbe bi eydîhim. "Tevrat'ın bazı parçalarını yazıyoruz." diye kendi elleriyle bazı metinleri yazıp da..." Sümme yekûlûne hâzâ min indi'llâh. "Sonra 'Bu Allah'tan gelmiş vahiydir, Tevrat'tır.' diye halka sunanlara çok şiddetli azap var." demek.

Yazıklar olsundan çok öteye bir şey! Onların âkıbetleri çok fena olacak! demek.

Bunu neden yapıyorlar?

Az bir para, az bir bedel karşılığı. Az bedel, semenün kalîl, hayâtü'd-dünyâ demişler. "Bu dünya" demek. "Aldıkları üç dirhem, beş dirhem para" mânası kastedilmiyor da dünyanın değersizliğinden dolayı dünyaya semenen kalîlâ deniyor." diye, müfessirler böyle izah eylemişler. "Değmez, bir pul etmez!" mânasına geliyor.

Demek ki bu tahrifatı yapanlar, bu yalanları ortaya atanlara çok şiddetli bir azap olacak. Belki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'n hadîs-i şerîfinde bildirdiği cehennemdeki o daha şiddetli azabın görüleceği, dağların oraya sevk edildiği zaman eriyeceği, yere atılacaklar. Şiddetli azap görecekler.

"Bu şiddetli azap, onların elleriyle yazdıklarından, kendi akıllarından yazıp da 'Allah'ın vahyi' diye yalan söyledikleri şeylerden dolayı veyl onlara!"

Ve veylün lehüm mimmâ yeksibûn-. "Ve bunu yaptıktan sonra elde ettikleri menfaatten dolayı da veyl olsun onlara! Tuh, yazıklar olsun onlara! Ve o cezalar onlara gelecek, gelsin onlara!" mânasına.

Tabi bu âyet-i kerîmeyi peygamber Efendimiz'e indiren, bildiren Allahu Teâlâ hazretleri olduğu için onların bu yazdıklarından, bu haram kazançlarından dolayı çok azap göreceklerini bildiriyor. Bunu bildirdikten sonra o zamanki yahudilerin bir durumu daha açıklanıyor. Tabi bunlar Medine'de canlı olaylar. Bunlar Peygamber Efendimiz'in peygamberlik devrinde çevresindeki insanların davranışları ve onlara Allahu Teâlâ hazretlerinin indirdiği âyetler.

Ve kâlû len temessene'n-nârü illâ eyyâmen ma'dûdeh. "-O zamanki yahudiler- dediler ki 'Cehennemin ateşi bize ancak sayılı birkaç gün temas edecek. O azaba birkaç gün mâruz kalacağız." dediler.

Bu onların sözü. Allahu Teâlâ hazretleri oların bu sözünün doğru olmadığını, yanlış olduğunu ve işin öyle olmadığını bildirmek için Peygamber Efendimiz'e buyuruyor ki;

Kul ettehaztüm inda'llâhi ahden felen yuhlifa'llâhu ahdeh. "Siz ey yahudiler, Allah ile bir anlaşma mı yaptınız da 'Allah ahdinden dönmeyecek.' diye mi böyle söylüyorsunuz?" Em tekûlûne ala'lâhi mâ lâ ta'lemûn. "Yoksa sizin konuşma salahiyetiniz olmayan, bilmediğiniz bir konuda; 'Şöyle olacak, böyle olacak.' diye Allah'a bir yalan mı isnat ediyorsunuz, de onlara."

Buradaki ikinci em, em tekûlûne, bel mânasına.

"Allah indinde Allah ile bir anlaşma mı yaptınız da Allah ahdinden dönmeyecek de siz azaba uğramayacaksınız. Öyle bir anlaşmanız mı var? Gösterin bakalım, imzalı bir belgeniz mi var?" de, onlara.

Öyle bir belge yok, Allah ile öyle bir anlaşma yok. Onların sözleri yanlış, Allah onları azaplandıracak, birkaç gün cehennemde kalıp kurtulmak, onların yalanları.

Em tekûlûne ala'llâhi mâ lâ ta'lemûn. "Bilmedikleri, karar verme salahiyetleri olmayan, hakkına sahip olmadıkları şeyi; 'Allah böyle diyor.' gibi halka söylüyorlar. Allah'a yalan isnat ediyorlar."

"Allah böyle yapacak." diye, olmadık şeyi söylüyorlar.

Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzûlünü anlatırken müfessirler buyuruyor; -İbn Abbas'tan rivayet şöyle:-

Enne'l-yehûde kânû yekûlûn. "Yahudiler diyorlardı ki." İnne hâzihi'd-dünyâ "Bu dünya 7000 senedir." Ve innemâ nuazzebü bi külli elfi senetin yevmehâ. "Her bir sene karşılığında bir gün azaplanacağız."

Kendilerinin bir azap göreceği söylenince demişler ki; "Dünya 7000 senedir. Her bir senesi için bir gün azap göreceğiz. Böylece yedi gün azap göreceğiz." demişler.

Yahudilerin bu; "Sayılı gün azap göreceğiz." zanları, sözleri böyle. "Yedi günlük sayılı bir azap göreceğiz." diyorlar. Halbuki iş öyle değil. "Sayılı günler azap göreceğiz." sözü yanlış.

Hüm fîhâ hâlidûn. "Onlar orada ebedî kalacaklar."

Orada ebedî kalacaklarına dair bilgi 81. âyetin sonunda gelecek. Öyle 7 gün filan değil.

İbn Abbas'tan Dahhak'ın rivayet ettiğine göre buyurmuş ki;

En zeameti'l-yehûde ennehüm vecedû fi't-tevrâti mektûben. "Yahudiler, eski kitaplarında Tevrat'ta yazılı bulduklarını sanmışlar ki." İnnemâ beyne tarafeyni cehenneme mesîrete erbeîne seneten. "Cehennemin bir ucundan öteki ucu kırk günlük yol." İzâ en yentehû ilâ şecereti'z-zekkûmi'lletî hiye sâbitetü fî asli'l-cahîm. "Cehennemin dibinde sabit duran zakkum ağacına kadar, cehennemin bir tarafından oraya kadarki yeri, kırk senelik yol." diye, kitaplarında yazılı görmüşler ve demişler ki;

İnnemâ nüazzebü hattâ nentehî ilâ şecereti'z-zekkûm. "Zakkum ağacına varıncaya kadar azaplanacağız. -Kırk gün.- Böylece cehennem bitmiş olacak ve biz de azaptan kurtulmuş olacağız."

Bunların çok yanlış söylediklerini Allah bildiriyor. Kırk gün veya yedi gün hep kendilerinin zanları, öyle sayılı gün olmadığını, ebedî kalacaklarını Allahu Teâlâ hazretleri bundan sonraki âyet-i kerîmede bildiriyor.

Bir rivayet de şöyle:

Eyyâmen ma'dûdeh. "Sayılı günlerde kalacağız."

Yahudiler neden öyle düşünüyorlarmış?

"Sâmirî'nin yaptırdığı altından buzağıya taptıkları günler kadar" cehennemde azap göreceklerini kabul ediyorlarmış. Ve bu hususta kalkmışlar, Peygamber Efendimiz'le bir de münâzara yapmışlar.

Kâle İkrimetü. "İkrime'nin rivayetine göre." Hâsameti'l-yehûdü. "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'le iddialaşmışlar ki." Len nedhule'n-nâre illâ erbeîne leyleten. "Kırk gece cehenneme gireceğiz." Ve seyahlüfünâ fîhâ kavmün âharûn. "Sonra cehenneme başkaları gelecek." demişler.

Bunlar, hiç aslı olmayan şeyler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz demiş ki;

Bel entüm hâlidûne muhalledûne lâ yahlüfüküm fîhâ ehadün. "Siz öyle arkanızda halef bırakıp da cehennemden geçip gitmeyeceksiniz. Siz orada ebediyyen kalacaksınız. Ebedî olarak orada bırakılan kişilerden olacaksınız."

Peygamber Efendimiz kendisine gelip de diklenip iddialaşan, kendi kafalarından laflar söyleyen kimselere Allah'ın peygamberi olarak; "Siz orada ebedî kalacaksınız. Sayılı günler kalmayacaksınız, ebedî kalacaksınız." deyince bu âyet-i kerîmeler onun üzerine indi.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edildiğine göre;

Lemmâ fütihat Hayberü. "Peygamber Efendimiz Hayber kalesini fethettiği zaman." Ühdiyet li Resûlillâhi sallallahu aleyhi ve sellem şâtün fîhâ semmün. "Hayber ahalisinden bir kadın tarafından Peygamber Efendimiz'e bir koyun eti hediye edilmiş. Halbuki bu hediye edilen etin içinde zehir var."

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz fetihten sonra;

Fe-kâle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: İcmeû ileyye men kâne mine'l-yehûdi hâhüna. "Burada ne kadar yahudi varsa benim karşımda toplayın." diye buyurmuş. Fe-cümiû lehû fe-kâle lehüm Resûlulah sallallahu aleyhi ve sellem. "Yahudiler toplandıkları zaman Peygamber Efendimiz onlara demiş ki." Men ebûküm. "Sizin babanız kimdi?" Kâlû ebûnâ fülânün. "Onlar bir isim vermişler." Fe-kâle Resûlullâhi sallallahu aleyhi ve sellem. "Peygamber Efendimiz buyurmuş ki." Kezebtüm. "Yalan söylediniz." Bel ebûküm fülânün. "Sizin babalarınız, atalarınız falancaydı." Fe-kâlû. "Demişler ki." Sadakte ve berirte. "Evet, doğru ve dürüst söyledin." Sümme kâle lehüm hel entüm sâdıkiyye an şey'in in seeltüküm anhü. "Ey yahudiler! Ben size bir şey soracak olsam siz bana doğru cevap verecek misiniz?" Kâlû neam. "'Evet, vereceğiz.' demişler."

Peygamber Efendimiz'e Yâ Ebe'l-Kâsım, "Ey Kasım'ın babası" diyorlar. "Yâ Resûlallah" demiyorlar. Araplar'da asaletli kimselere çocuğunun ismiyle hitap etmek âdet olduğundan; "Kâsım'ın babası, evet" dediler.

Ve in kezebnâke arefte kezibenâ, kemâ areftehû fî ebînâ. "Doğru söyleyeceğiz. Eğer yalan söylersek bizim babamız, atamız hakkında yalan söylediğimizi anladığın gibi onu da anlarsın." Fe-kâle lehüm Resûlullahi sallallahu aleyhi ve sellem; men ehlü'n-nâr? "'Cehenneme kimler girecek, cehennem ehli kimlerdir?' diye sormuş." Fe-kâlû. "O zaman o yahudiler demişler ki." Nekûnü fîhâ yesîren sümme tahlüfûnenâ fîhâ. "Biz orada bir müddet, azıcık kalacağız."

Yesîran, Arapçada "az" demek.

"Cehennemde az bir müddet kalacağız. Sonra bizim yerimize, arkamızdan siz gireceksiniz." demişler. Fe-kâle lehüm Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem. "Peygamber Efendimiz buyurmuş ki." İhseû fîhâ. "Susun, kesin sesinizi!" Vallâhi lâ nahlüfüküm fîhâ ebeden. "Allah'a ant olsun ki biz asla cehenneme sizin arkanızdan giriciler değiliz, girmeyeceğiz!" Sümme kâle lehüm Resûlullahi sallallahu aleyhi ve sellem. "Sonra onlara sormuş." Hel entüm sâdikıyye an şey'in in seeltüküm anhü. "Ben size başka bir şey daha sorsam doğru cevap verecek misisniz?" Kâlû neam, yâ Ebe'l-Kâsım. "'Evet, doğru cevap vereceğiz, ey Ebü'l-Kâsım.' demişler." Fe-kâle hel cealtüm fî hâzihi'ş-şâti semmen. "Peygamber Efendimiz buyurmuş ki; 'Söyleyin bakalım bize sunduğunuz etin içine zehir koydunuz mu koymadınız mı?'"

Kâlû neam.

O zaman baktılar ki ilk iki sorunun doğru cevabını Peygamber Efendimiz veriyor, anladılar. O zaman dosdoğru; "Evet, zehir koyduk." demişler.

Saklı olarak vermişlerdi. Ama Peygamber Efendimiz bunu peygamberlik nuruyla, Allah'ın bildirmesiyle bildi.

Fe-kâle mâ hameleküm alâ zâlike. "Böyle yapmaya sizi ne sevk etti? Niye bu zehirleme işine giriştiniz? Fe-kâlû. "Demişler ki." Erednâ in künte kâziben en nesterîha minke ve in künte nebiyyen lem yedurreke. "Bunu şu sebepten yaptık: Eğer sen yalandan 'peygamberim' diye ortaya çıkmış bir kimse isen o zaman senden kurtulmuş olacaktık, zehirlenecektin. Eğer hakikaten peygambersen sana bir zarar vermeyecekti. Denemek için yaptık." dediler, böyle bir cevap verdiler. Ve revâhu'l-imâmü Ahmedü ve'n-Nesâiyyü ve'l-Buhâriyyü min hadîsi'l-Leysi'bni Sa'd. "Bu sahih bir hadîs-i şerîf. İmam Ahmed b. Hanbel, İmam Buhârî ve İmam Neseî rivayet etmişler."

Demek ki Peygamber Efendimiz'in hak peygamber olduğunu böylece anlamış oldular. Peygamber Efendimiz onların her yanlış söylediğini doğrulttu; "Siz şu hususta yalan söylüyorsunuz, şunu yanlış, şunu doğru söylediniz." dedi.

81. âyet-i kerîmede, Allahu Teâlâ hazretleri onların sözlerine karşı, yahudilerin; "Cehennemde mahdut günler kalacağız." demelerine karşı buyuruyor ki; "'Allah ile ahit mi ettiniz?' diye onlara sor. Ahdinden dönmeyecek Allah ile ahit mi ettiniz? Yoksa bilmediğiniz şeyleri mi, olmadık şeyleri mi Allah'a isnat ediyorsunuz?' diye onlara sor." diyor. Rabbü'l-Âlemin, Peygamber Efendimiz'e emrediyor

Ondan sonra da belâ diyor. Arapçada belâ, bir sorunun öyle olmadığını belirten bir edattır. Belâ, "Hayır, öyle değil." demek.

Eyyâmen ma'dûdeh. "Sayılı günler cehennemde kalacak değilsiniz. İş öyle değil, hayır, öyle değil!" Men kesebe seyyieten. "Kim küfür günahını irtikap ederse."

Seyyieten. "Bir kötülük" demek. "Bir kötülük iktisap ederse."

Ve ehâtat bihî hatîetühû. "Bu büyük günahı, hatası onun her tarafını kuşatırsa."

Küfre girince insanın kalbi kararır, içi dışı kasvetlenir, imanı gider, günahı onu çepeçevre kuşatır. Öyle olduğu zaman...

Fe ülâike ashâbü'n-nâr. "Böyle kimseler cehennemin ahâlisidirler." Hüm fîhâ hâlidûn. "Onlar orada ebedî kalacaklardır."

Burada onların sözlerine karşı bu düzeltme cevabı olarak geldiğinden onların ebedî olarak cehennemde kalacakları; fe ülâike ashâbü'n-nâri hüm fîhâ hâlidûn, "Ebedî kalacaklardır." diye hem âyet-i kerîmede bildirilmiş oldu hem de Peygamber Efendimiz'in demin okuduğumuz; "Siz cehennemde hâliden, muhalliden kalacaksınız, ebedî olarak kalacaksınız." demesinden âyetle ve hadisle onların ebedî kalacakları ortaya çıkmış oluyor.

Bir noktayı burada açıkça beyan etmek lazım. "Bir kötülük işleyen" sözünden "Tek bir kötülük anlaşılmasın." diye bu açıklamayı yapıyorum.

İnna'llâhe lâ yağfirü en yüşreke bihî ve yağfirü mâ dûne zâlike li-men yeşa'. "Cenâb-ı Hak şirk koşulmasını hiçbir şekilde affetmiyor, ondan başka günahlar olursa onları affediyor."

Küfrü ve şirki affetmiyor. Bunlar da Peygamber Efendimiz'i kabul etmeyip, inkâr edip, tasdik etmeyip, yalan söyleyip, Allah'ın söylemediği sözleri "Allah söyledi." diye insanlara yutturup, kitabı, Tevrat'ı tahrif ettikleri için; elleriyle yazıp da; "bu bizim kelamımız değil, Allah'ın kelamı" dedikleri için, Tevrat'ın içindeki ahkâmı uygulamayıp bilgileri değiştirdikleri için, Peygamber Efendimiz'in geleceğine dair Tevrat'taki müjdeleri silip, değiştirip, o peygamberin evsafı; "Güleç yüzlüdür, saçları dalgalıdır, kirpikleri uzundur." diye bilgileri, renkleri, vasıfları, her şeyi değiştirdikleri için İslâm ile mücadele etmiş oluyorlar, İslâm'a girmemiş oluyorlar, Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah dememiş oluyorlar; cehennemde ebediyyen kalacaklar.

Arkasındaki 82. âyet-i kerîme de meseleyi daha açık olarak, bizim söylediğimiz şekilde, müfessirlerin anlattığı şekilde beyan ediyorlar:

"İman edenlere gelince, o kimseler ki iman ettiler..."

Bu ötekilere mütekâbilen, mütenâzıran söyleniyor. Bir tarafta sizlersiniz, sizin ameliniz, icraatınız, davranışınız; Peygamber'e karşı imansızlık ve küfür. Siz cehennemde ebedî kalacaksınız.

Ve'llezîne âmenû. "Ama içinizden veya çevrenizdeki toplumlardan iman edenler, o kimseler ki iman ettiler." Ve amilü's-sâlihât. "İmanlarına göre de salih ameller işlediler."

O kimseler ki iman ettiler ve salih ameller işlediler.

Ülâike ashâbü'l-cenneti. "Onlar da cennetin ahâlisi olacaklar, cennetlikler olacaklar." Hüm fîhâ hâlidûn. "Onlar da cennette ebediyyen kalacaklar, sonsuz olarak kalacaklar." diye o yanlışlığı, yahudilerin âhiret işini, cehennemdeki azap işini çeşitli tevillerle saptırmaya, kaydırmaya çalışmasını Cenâb-ı Hak cevaplandırıyor.

Burada esas mesele tefsir kitaplarının beyan ettiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mucizesini, Tevrat'taki Peygamber Efendimiz'le ilgili evsafı görünce o zamanki kişiler Tevrat'ın bu kısımlarını değiştirdiler. Baktılar etrafındaki insanlar imana geliyor; "Hepsi imana gelmesin." diye, o cümleleri tahrif ettiler, o kelimeleri değiştirdiler, telaşa düştüler.

Baktılar ki küfürde kalınca ebediyyen cehennemde kalacaklar; "Cehennemde kalmak istemeyenler müslüman olurlar." diye engellemek için dediler ki; "Yahudiler yedi gün kalacak veya kırk gün kalacak veya mahdut günlerde kalacaklar. Ondan sonra geçip, gidecekler, cehennem bitecek."

Halbuki Kur'ân-ı Kerîm'in birçok âyetlerinde göreceğiz ki cehennemlikler cehennemde ebedî kalacaklar, cennetlikler de cennette ebedî kalacaklar. Ancak müslümanların kusurlu olanları, cezalarını çekmek için kusurları kadar kalıp sonra cennete girecekler.

Ama imansızların cennete girmesi bahis konusu değil. Asla ve kat'a! Peygamber Efendimiz sahih hadîs-i şerîflerde, yemin ederek buyuruyor ki;

Ve'llezî nefsî biyedihî. "Canım elinde olan, âlemlerin Rabbi Allah'a yemin olsun ki." Lâ yedhulü'l-cennete illâ mü'minün. "Cennete mü'min olan girecek." Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah demeyen, mü'min olmayan giremeyecek. Tabi bu devirde. Eski tarihi devirlere gidecek olursak lâ ilâhe illallah demeyen ve zamanındaki peygamberi tasdik etmeyen, Allah'ın istediği vechile iman etmeyenler cennete girmeyecekler. Mü'min sıfatını kazanamayanlar cennete girmeyecekler.

Dinleyenlerden bir kısmı belki Boşnak asıllıdır, Pomak'tır veya hidayete ermiş başka bir milletten bir kimsedir. Amerika'da dinleyenler var, Avustralya'da dinleyenler var, Yunanlı müslüman olmuş kardeşlerimiz var, tarikate intisap etmiş kardeşlerimiz var, Ermenilerden müslüman olmuş kardeşlerimiz var. Amerikalılardan, Fransızlardan, Almanyalılardan, Amerikalı senatörlerden müslüman olanlar var, ilim adamlarından, Japonlardan müslüman olanlar var, çeşitli uluslar arası toplantılarda Çinlilerden nice müslüman olmuşlarla tanıştık.

Bir insan herhangi bir kavme mensup olabilir. Allah'ın gönderdiği peygamberine inanacak, Allah'ın kitabına tâbi olacak ama Allah'ın kitabı tağyir edilmişse, tebdil edilmişse, tahrif edilmişse, bozulmuşsa, değiştirilmişse, çıkarılmışsa, eklenmişse o zaman o Allah'ın kitabı olmuyor, onların elleriyle yazdıkları oluyor. Eliyle yazdıkları şeylere; "bu Allah'ın kitabı" demiş oluyorlar. Bu olmaz!

Mesela İncil'in ana diliyle aslı yok. Tevrat'ın, İncil'in aslının bazı güzel nüshaları, Kumran mağaralarında ve bazı kazılarda bulunmuş. Bu, müslümanların dediklerinin doğru olduğunu gösteriyor.

Demek ki Allahu Teâlâ hazretleri en son peygamber olarak, en son elçisi olarak, Resûlü olarak insanlara âhir zaman peygamberini göndermiş ve ona bütün milletlerin iman etmesini beyan etmiş. Eski milletlere de kitaplarında nasihat etmiş, tavsiye etmiş; "Âhir zaman peygamberi gelince uyacaksınız." diye emretmiş.

Binâenaleyh en akıllıca iş, Allah'ın emrini tutmak, Resûlü'ne bağlanmak, Kitab'ının ahkâmına sarılmak, Allah'ın rızasını kazanacak şekilde salih ameller işleyip, yaşayıp, Allah'ın huzuruna sevdiği kul olarak varmaya var gücüyle çalışmaktır.

Yoksa öteki türlü oyunlar, yalanlar, dolaplar, hileler, yanlışlar, tahrifler bu dünyada bir miktar menfaat, tantana, debdebe, ziynet, süs, altın, gümüş, para kazandırsa bile sonu hüsran olur. Onlara hiç aldanmamak lazım.

Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfinde buyuruyor:

"Benim dünya ile bir ilişkim yok. Ben ancak bir yolcu gibiyim ki yolun bir arasında dinlenmek, gölgelenmek için bir ağacın altında bir müddet inmiş, orada istirahat etmiş, sonra da bineğine binip yine gidecek insan gibiyim."

O istirahat yeri, asıl yer değil. İnsanın asıl gideceği yer, âhiret yurdudur. Âhireti kazanmaya çok dikkat etmek lazım. Dünyanın hepsini verseler bile yine semenen kalîl'dir; az bir bahadır, az bir kazançtır.

Dünyaya hiç aldanmamak lazım. Allah'ın rızasından asla şaşmamak, sapmamak lazım. Rabbimiz bize vefâ, sadakat ve sebat nasip eylesin.

İmtihanlar çoktur. Dünya hayatında imtihanlar, musibetler, belalar, sıkıntılar olabilir. Onlardan dolayı imanı kaybetmemek lazım. Sımsıkı sarılmak lazım. Allah'ın kelamını okuyun, bakın, Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerini okudukça, tefsirlerini okudukça her gün ilmimiz, irfanımız nasıl genişliyor. Kur'an'ı okursanız hidayet bulursunuz. Amerikalı okuyor, müslüman oluyor. Fransızı okuyor, müslüman oluyor. Rus okuyor, müslüman oluyor. Yunanlı okuyor, müslüman oluyor. Ermeni, papaz okuyor, müslüman oluyor.

Siz de lütfen Kur'ân-ı Kerîm'i şöyle güzel, ana kaynaklarından okuyun, inceleyin. Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerini okuyun, öğrenin, güzellikleri görün, güzel olanı anlayın, farkı fark edin, Cenâb-ı Hakk'ın hidayet yoluna girin.

Rabbim, hakkı hak olarak görmeyi nasip etsin, bâtılı bâtıl olarak görmeyi nasip etsin, hakka uymayı, bâtıldan korunmayı nasip etsin. Rızasını kazanmayı nasip etsin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varmayı nasip etsin. Cennetiyle, cemaliyle cümlenizi taltif eylesin, müşerref eylesin, selamına erdirsin, Rıdvân-ı Ekber'ine vâsıl eylesin.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh!

Sayfa Başı