M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Hac Muazzam Bir İbadet

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh

1997 yılının Mayıs'ında İsveç'teki kardeşlerimiz düzenledikleri bir aile eğitim çalışmasına bizi konuşmacı olarak çağırmışlardı, o zaman yurtdışına çıkmıştık.

Evliyâ Çelebi için bir şey naklederler:

Rüyada Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i görmüş de heyecanından, sevincinden şaşırmış, dili dolaşmış, "Şefaat yâ Resûlallah!" diyecekken "Seyahat yâ Resûlallah!" demiş. O mübarek de diyar diyar dolaşmış, çok güzel bir seyahatnâme yazmış. Osmanlı devleti zamanındaki bütün gezebildiği yerlerin çok ilginç yanlarını seyahatnâmesinde aktarmış, güzel bir kitap olmuş.

Biz de elhamdülillah İsveç'ten başladık, Danimarka, Almanya, Amerika, Kanada, Suudi Arabistan, Endonezya, Avustralya derken epeyce dolaştık, epeyce arkadaş gördük. Tabii kardeşlerimiz, ihvânımız, dostlarımız, âhiret kardeşlerimiz çok memnun oluyorlar. Bizim de Türkiye'deki kardeşlerimize karşı, onların da bize karşı hasretliği artıyor. Bereket versin şimdi hacca geldik de -buralar sanki Türkiye'nin parçası gibi- pek çok tanıdığımız insanı buralarda gördük. Hasretlikler izâle oldu, oturduk, sohbetler ettik.

Akşamları da zaman zaman [Medine-i Münevvere'deki] binamızın sathında, yıldızların altında iki gecedir tatlı konuşmalar oluyor. Serin serin, hadîs-i şerîfleri okuyoruz.

Böyle güzel gezilerle çalışmalarımız devam ediyor.

Nerede ne çalışmalar oldu, ne gelişmeler oldu; nasıl merkezler kurduk, nasıl camiler tesis edildi, nasıl güzel atılımlar yaptık, arkadaşlarımız neler başardılar; onları inşaallah anlatırım.

Biraz da latife olsun diye söyleyeyim:

Eskiden, emekli olmadan önce fakültede vazifem devam ederken büyük ölçüde Ankara'da kalıyorduk ama yine de cumartesi-pazar günleri vaazlarımız için Anadolu'da -Eskişehir, Bursa, İstanbul, Adapazarı, Bolu...- geziyorduk. Allah bu sene (1999) de bize uluslarası hocalık nasip etti, ulusal hocalıktan uluslar arası hocalığa terfi etmiş olduk.

Radyomuz da uluslar arası bir radyo oldu. Almanya'dan, İsveç'ten, Orta Asya'dan, Suudi Arabistan'dan dinlenebiliyor.

Allah müslüman kardeşlerimize güzel hizmetler yapmaya bizi muvaffak etsin... Onlara hizmet etmek bizim için şereftir, mutluluktur. Çok sevinçliyiz...

Size bu konuşmamı Peygamber-i Zîşânımız Muhammed-i Mustafâ hazretlerinin mübarek Medine-i Münevvere'sinden, mübarek bir yerden yapıyorum.

Mübarek bir ibadetin -hac ibadetinin- bitmesinden sonra Medine-i Münevvere'ye gelindi. Hacılar Mekke-i Mükerreme'de haclarını güzelce îfâ ettiler.

Allah kabul eylesin, haclarını mebrur hac eylesin, sa'yleri meşkûr olsun, ibadetleri makbul olsun, duaları müstecâb olsun... Allah bu ibadetlerini, güzel çalışmalarını sebeb-i dühûl-i cennet eylesin...

Bizim Türkiye'den gelen kardeşlerimizin kimisi Ramazan'da gelmişler, kalmışlar; onların sayısı 35 bin kadar tahmin ediliyor. Kimisi de hac mevsiminde hac için gelmişler. Aşağı yukarı 100 bin civarında, 100 binden fazla Türk hacısı geldi; [Mekke-i Mükerreme'de] haclarını, bu güzel ibadetleri yaptılar. İslâm'ın doğduğu, geliştiği yerleri gözleriyle gördüler. İlk [defa] gelenler var, tekrar tekrar gelenler var. İmanları kuvvetlendi, şevkleri, aşkları tazelendi. Gözyaşlarıyla güzel dualar ettiler, ibadetler yaptılar.

Allahu Teâlâ hazretleri bu güzel duyguları, bu güzel takvâ, dindarlık, ihlâs, imân-ı kâmil duygularını Türkiye'ye de götürüp orada yakınlarına aşılamalarını nasip eylesin. Bu hac Türkiye'de yeni bir bereketin mayası olsun...

Hani bir teknenin içine un konuluyor, su konuluyor, hamur yapılıyor da bir maya konulduğu zaman biraz bekletiliyor, bir fırın ekmek oluyor. İnşaallah onlar maya olur da o güzel maya ile Türkiye'de güzel ahlâk, kâmil iman, halis dindarlık, sırf Allah rızası için olan hasbî, güzel bir ulvî yaşam yaygınlaşır. Zaten halkımızın �'u müslüman... Bir kısmı belki İslâm'ın güzelliklerini hissediyor ama uygulayamıyor. İnşaallah onlar da temizlenirler, tevbekâr olurlar, güzel çalışmalar yaparlar.

Hacılarımız böyle güzel bir ibadeti yaptılar. Ondan sonra da eğer hacdan önce Medine-i Münevvere'yi ziyaret etmemişlerse, bir kısmı şimdi Medine-i Münevvere'ye, Peygamber Efendimiz'in mescid-i saadetini ve kabr-i şerîfini ziyarete gelmiş oldular. Biz de öyle yapmış olduk.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem sahih hadis kaynaklarının bildirdiğine göre buyurmuş ki;

Lâ tüşeddü'rrihâl illâ selâseti mesâcidin: el-Mescidü'l-harâm ve mescidî hâzâ ve mescidü'l-Aksâ.

"Ziyaret etmek için, bir başka yere gitmek için ancak üç mescide -büyük meşakkatlerle, zahmetlerle de olsa- seyahat tertip edilir, yolculuk yapılır:"

el-Mescidü'l-harâm. Peygamberimiz'in kasdettiği bu üç mübarek mescidin birisi, Mekke-i Mükerreme'deki Kâbe-i Müşerrefe'nin ortasında bulunduğu el-Mescidül-Haram'dır. Ortasında Kâbe-i Müşerrefe var, kenarında Osmanlılar'ın kubbeleri, revakları var. Onun dışında, Suud hükümetinin yeni yaptırdığı daha yüksek katlı kısımlar var. En son yıllarda yapılmış soğutması vesaire cihazları çok daha mükemmel yeni kısmı var. Bir o mescit, el-Mescidü'l-Haram...

Bu mescitte namaz kılmak insanın başka yerde kıldığı namazdan -mesela Türkiye'de kıldığı namazdan- 100 bin kat daha sevaptır. Hacı Mekke-i Mükerreme'ye gelip de bir vakit namaz kılınca, 100 bin misli olunca, zaten uçağın masrafları, otelin masraflarının hepsi kat kat çıkmış oluyor. Çünkü bir namazın 100 bin misli mükâfatı oluyor. Tabii güzel namaz kılarsa, Allah'ın istediği şekilde helal para ile haccetmişse...

Üç mescidden birisi Kâbe-i Müşerrefe'nin etrafında olan el-Mescidül-Haram, Mekke'deki mescit... Allah'ın en mübarek kıldığı.

İnne evvele beytin vudıa li'nnâsi lellezî bi-bekkete mübareken ve hüden li'l-âlemîn. Cihanda ilk ibadethâne, Allah'ın insanlar için kurulmasını emrettiği, yaptırdığı ilk mescidin yeri orası... Kâbe'nin olduğu yer ilk ibadethâne... Hz. Âdem atamızdan beri insanların ibadet ettiği yer. Birisi o...

Ve'l-mescidî hâzâ. İkincisi, Peygamber Efendimiz'in kabrinin de bir köşesinde bulunduğu Mescid-i Saadet'i... Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in zamanında hurma dallarıyla örtülü, zemini kumlu, çok sade, mütevâzı bir mescitti ama mânevî bakımdan son derece sevaplı, kıymetli idi.

Şimdi büyüdü. Büyüyünce eskiden mescit olmayan yerler katıldı, katıldı... Biz bugün namazda arkadaşlarımızla şöyle konuşuyoruz... Yeni ilave edilen sol kanattayız. Saf ne kadar uzun; Osmanlılar zamanında yapılmış ortadaki açık kısma kadar geliyor. Oradan da aynı miktarda bizim taraf kadar sağ tarafa uzayıp gidiyor.

"Şu anda dünyanın en büyük safında bulunuyoruz galiba?" dedim, arkadaş da güldü.

Muazzam bir şey... Çok büyüdü. Eskiden tarla olan, hurma bahçesi olan yerler, Peygamber Efendimiz zamanında evlerin olduğu yerler, hepsi mescidin içinde kaldı. Peygamber Efendimiz'in türbesinin olduğu yerden gayri eski Medine'den hiçbir şey kalmadı, her tarafa genişledi.

Mescit de çok büyüdü. Önüne, arkasına, sağına, soluna, aşağısına dört katlı yerler yapıldı. Alt kata çok güzel kapalı otomobillerin, vasıtaların kalması için yerler yapıldı. Girişler, çıkışlar çok güzel...

Pekiyi büyüyünce ne olacak, o dış taraflar Peygamber Efendimiz'in mescidi değil mi?

Ne kadar büyürse hepsi Peygamber Efendimiz'in mescidi... Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:

"Benim mescidim Yemen'e kadar genişletilse yine benim mescidimdir."

Halbuki Yemen ta Güney Arabistan'da uzak bir ülke... Yani duvarları ne kadar büyürse büyüsün yine Peygamber Efendimiz'in mescidi olarak kalıyor.

Tabii bunun en güzel yeri neresi?

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Mâ beyne beytî ve minberî ravdatün min riyâdı'l-cenneti. "Evimle minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir."

Mânevî bakımdan insanın gözünden perdeler kalktığı zaman öyle görecek ki orası cennet bahçelerinden bir bahçe...

Ve minberî alâ havdî. Peygamber Efendimiz'in minberi de zaten Havz-ı Kevser'in olduğu yerdedir. Mânevî bakımdan öyle buyurmuş.

Çok güzel yerler, fevkalâde güzel yerler...

Allahu Teâlâ hazretleri bazı kullarına güzel şeyleri gösteriyor...

Eski hacı amcalarımızdan -Allah rahmet eylesin- birisi çok hasta, çok baygınmış. Başında Yâsîn okuyorlarmış. Vefatına yakın dakikalarda oğlu veya akrabası Yâsîn'i okurken "Acaba durumu ne oluyor? Yâsîn'de hata yapınca mübarek hemen "Öyle değil, böyle!" diye düzeltiyormuş. Yaşadığını oradan anlıyorlarmış.Yaşıyor mu yaşamıyor mu? Öldü mü ölecek mi?.." derken Gözleri kapalı ama demek ki şuuru yerinde...

Ondan sonra bir ara Yâsîn bitince;

"Oturtun beni." demiş. Yatağa oturtmuşlar, kendinden geçer gibi olmuş.

"Eyvah, vefatı tamam mı oluyor?.." demişler. Sonra bir gülümsemiş. Gülümseyince niçin gülümsediğini sormuşlar.

"Bana ‘hoş geldiniz' dediler de ben de ‘hoş bulduk' dedim, ondan gülümsedim." demiş.

Biraz sonra da ruhunu teslim etmiş.

Demek ki Allahu Teâlâ hazretleri neler gösteriyor!..

Bizim fakültenin sekreteri anlatırdı. Böyle ölüm halinde, kendini kaybetmiş bir hastanın başucunda okuyorlarmış. Birden yatağında doğrulmuş, elpençe divan durmuş;

"Zahmet buyurdunuz yâ Resûlallah!" demiş.

Demek ki ne anlaşılıyor?

Peygamber Efendimiz başucuna gelivermiş, sevdiği için...

Allah böyle sevdiği kul olarak yaşamayı, sevdiği kul olarak da böyle "Hoş geldin" diye karşılanarak âhirete güzel bir şekilde göçmeyi nasip etsin...

O vefat eden amcamız -makamı yüksek olsun, Allah şefaatine erdirsin- ölmek üzereyken annesi sağmış, yanına gelmiş:

"Evladım sıkı dur, bu senin vefatının zamanı... Merak etme, sen gidince ben de senin arkandan çabucak geleceğim." demiş.

Dokuz ay sonra o da vefat etmiş, oğluna kavuşmuş. Ama önceden söylemiş.

Aziz ve sevgili kardeşlerim!

Peygamber Efendimiz'in mescidi de ziyaret edilecek mescitlerden birisi olduğu için hacılar Peygamber Efendimiz'e olan aşklarından, şevklerinden, bağlılıklarından onun mescidine de geliyorlar. Burada namaz kılıyorlar, hatimler indiriyorlar, dualar ediyorlar, hayır hasenât yapıyorlar. Derken sevaplarını çoğaltıyorlar.

Allah hepimizi Peygamber Efendimiz'in şefaatine, sevgisine, iltifatına, teveccühüne mazhar eylesin. Rüyalarımızda gül cemalini görmemizi nasip eylesin...

Hadîs-i şerîfin açıklamasını yapıyorduk; birisi Kâbe'nin etrafındaki Mescid-i Haram, birisi Peygamber Efendimiz'i Mescid-i Saadet'i, üçüncüsü de Kudüs'teki Mescid-i Aksâ... O da Miraç'ta Peygamber Efendimiz'in gittiği, Süleyman aleyhisselam zamanında, peygamberler tarafından yapılmış mübarek, güzel bir mescit...

Allahu Teâlâ hazretleri oraları da ziyaret etmeyi bütün kardeşlerimize nasip eylesin. Oralara işte böyle ziyaretler yapılabildiğinden geliyorlar, ziyaret yapılıyor. Bu mescitlerde namazlar kılınıyor.

Peygamber Efendimiz'in mescidinde namaz kılmak nedir?

Salâtün fî mescidî hâzâ hayrun min elfi salâtin fîmâ sivâhu. "Benim şu mescidimde kılınan bir namaz, başka yerde kılınan bin namazdan daha hayırlıdır, daha sevaplıdır." diye bildiriyor.

Buraya gelip de bir vakit namaz kılan o namazı bin defa kılmış gibi büyük sevap alıyor. Artık günde beş defa namaz kılınca, sekiz gün kalıp kırk vakit namaz kılınca ne kadar büyük sevaplar aldığını, ne kadar büyük mânevî mükâfatlara erdiğini düşünün!..

Kuds-ü Şerif'teki Mescid-i Aksâ'da namaz kılmak da çok sevap... Orada da bir namaz başka yerde kılınan namaza göre 500 misli sevaplı... Allah oralara da ziyareti nasip etsin...

Tabii vakti, durumu iyi olanlar vardır, olmayanlar vardır. "Çocuğumuzu evlendirsek, evimizin borcunu ödesek..." diye düşünenler vardır. Malî durumu müsait olmayanlar vardır.

Hacca gelemeyen kardeşlerimiz ne yapacak? Böyle ziyafet çekilen yerde güzel yemekleri yiyenleri camekânın dışından görüp de yutkunanlar gibi yutkunup duracak mı?

Hayır, onların da mükâfatları var:

Eğer bir insan Cuma namazı kılınan bir camide namazını cemaatle kılarsa evinde yalnız kıldığından 50 kat daha fazla sevap alıyor.

Cuma kılınmayan bir mescitte, mahalle mescidinde kılarsa... Mescitlerin ille büyük olması şart değil. Beş aile bir araya geldi mi -mesela Doğu Anadolu'da mezraa, köy olsa; Karadeniz'de veya Ege'de yayla olsa- "Ezanı okuyacaksınız, kamet getireceksiniz, namazı cemaatle kılacaksınız." diye Peygamber Efendimiz emrediyor.

"Beş aile bir araya gelir de bunlar bu dediğimi yapmazlarsa, cemaatle namaz kılmazlarsa şeytan onları esir alır. Şeytan oraları istila eder. Şeytanın esiri olurlar." buyuruyor.

Artık uğursuzluklar, hayırsızlıklar, kavgalar, gürültüler, bereketsizlikler ondan olur.

Onun için mezraa da olsa, yayla da olsa, köy de olsa, oba da olsa, mahalle de olsa deniz kenarında birkaç kişinin yerleştiği bir yer de olsa ne yapacaklar?

Topluca namaz kılacaklar.

Toplu namaz kıldıkları yerde 27 kat sevap, Cuma namazı kılınan yerde 50 kat sevap... Kuds-ü Şerif'te Mescid-i Aksâ'da kılınan namaz 500 misli... Peygamber Efendimiz'in Medine'deki mescidinde kılınan namaz 1000 misli... Kâbe-i Müşerrefe'nin karşısında kılınan namaz 100 bin misli...

"Kâbe'nin içinde de namaz kılınır mı?"

Tamirat dolayısıyla kapısı açıldığı zaman içine girmek nasip olmuştu.

Peygamber Efendimiz diyor ki:

"Kâbe-i Müşerrefe'nin içine girmek rahmete girmektir, çıkmak mağfiret olup çıkmaktır."

Bakan kardeşlerimden, milletvekillerinden, ihvânımızdan daha önce girenler vardı. Sonra başka kardeşlerimizden, Medine'de oturanlardan, Malatya'da ticaret yapanlardan da girenler oldu. Ne mutlu!.. Allahu Teâlâ hazretleri böyle kat kat büyük mükâfatları almayı nasip etsin...

Bir müjde... Demek ki camide namaz kılınırsa 27 kat veya Cuma namazı kılınan yerde kılınırsa 50 kat...

Bir de müttakî bir insanın huşû içinde kıldığı namaz huşûsuz kılınan namazdan 1000 kat daha sevap oluyor. Demek ki namazları şuurla kılmak, sevapları öyle kazanmak lazım.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Hac çok muhteşem, çok mübarek, çok muazzam bir ibadet... Bunu bir doktor arkadaş söyledi.

"Hocam, bu hac çok muazzam bir ibadet!" dedi.

Tabii onlar tıbbî hizmet için geliyorlar, bir taraftan da hac vazifelerini yapıyorlar. Çok muazzam bir ibadet... Hakikaten her yönüyle yoğun ibretlerin, hikmetlerin olduğu, çok güzel, insanın tüylerini diken diken eden, çok muhteşem bir ibadet... Tabi Allah edeple, helal malla, tadını duya duya, huşû ile güzel bir hac yapmayı nasip eylesin... Gafilce, cahilce işler yaptırtmasın...

İnsan [hacda] Ümmet-i Muhammed'in en seçkin tabakasını görüyor.

Niye en seçkin tabakası?

Çünkü hacca herkes gelemiyor; varlıklılar, sıhhatliler, durumu müsait olanlar gelebiliyor. İslâm âlemi burada senede bir, çok muazzam bir toplantı yapmış oluyor. Ne kadar güzel bir toplantı oluyor...

İslâm'ın ibadetlerinin hepsinin derin derin anlamları, derin derin güzel hikmetleri var. Yapıldığı zaman da çok büyük faydalar hasıl oluyor.

İnsan hacda kimlerle tanışıyor?

Mesela arkadaşlar aldılar getirdiler; Kamerun'dan iki kişi... Kamerun Afrika'da 18 milyon nüfuslu bir ülkeymiş, E'i müslümanmış. Güleç yüzlü, derli toplu, iki beyefendi... Birisi tüccarmış, birisi başka özel iş yapıyormuş. Tanıştık, adreslerini aldık, onları İstanbul'a davet ettik. Bir tarif edilmez tanışıklık oluyor.

İnsan haccı biraz da böyle "tanıdıklar kazanayım" diye yaparsa Malezya'dan, Endonezya'dan, Pakistan'dan, Afrika'dan, Londra'dan, Kanada'dan, Amerika'dan, Güney Amerika'dan pek çok kimseyle tanışabilir.

Dünyanın her yerindeki müslümanlar zengin oldu mu,

Ve lillâhi ale'nnâsi hıccü'l-beyti men istetâa ileyhi sebîlâ. "Allah gücü yeten herkesin haccetmesini emrediyor Kur'an'da." diye buralara geliyorlar. Onlarla tanışıklık oluyor. Çok güzel...

Yani farz haccı yapan insanlar buraya geldikleri zaman biraz da ellerine adresleri yazabilecekleri defterleri alsınlar, muhtelif ülkelerden insanlar tanısınlar. Onları çağırsınlar, onların ülkelerinde ziyaretlerine gitsinler. Böylece İslâm âleminin enginliği, İslâm kardeşliğinin güzelliği, müslümanların kardeş olmasının sonucu ortaya çıksın. Birbirleriyle ticaret yapsınlar, ziyaret yapsınlar, iş yapsınlar... Evlilikler, akrabalıklar kursunlar, çalışsınlar...

Gezilerimde Avrupa ülkelerini, Amerika'yı, Avustralya'yı gördüm; Avustralya'nın yakınında Endonezya'yı da gördüm. Hani "Yiğidi öldür ama hakkını ver!" derler, doğruyu söylemek lazım:

Batı ülkeleri halklarına çok hizmet etmiş. Halka hizmet son derecede yüksek durumda...

Mesela Avustralya'da, Türkiye'nin on misli büyüklükte bir ülkede üçte bir kadar nüfus var. Yani 30 misli fark var arada ama bütün yollar asfalt, her taraf güzel... Çok güzel bir yaşam imkânı var. Hiçbir kasabada insan sıkıntı çekmiyor. Kasabaya gittiğin zaman kasabanın girişinde çıkışında bir umûmi bahçe, park yapmışlar. Orada abdest alma yerleri, yüznumaralar, oturma yerleri, masalar, çocuklar için çocuk bahçesi vesaire olduğundan Avustralya'da binlerce kilometre seyahat yapıyoruz, her yerde rahatız.

Avustralya'yı Amerika'dan bile daha gelişmiş gördüm ve baktım ki halka çok hizmet var... Bu halka hizmet eden toplumsal kuruluşları inceledim; çoğu dine dayalı, kiliseye dayalı kuruluşlar ve harıl harıl çalışıyorlar. Çok güzel hizmetler koymuşlar; okullar, kolejler, parklar, bahçeler... Her yerde hizmeti görüyorsunuz. Tabela koymuşlar, kimin yaptığını okuyorsunuz.

Avrupa ülkeleri dindarlara çok önem veriyor, dinî teşkilatlara çok önem veriyor. Çalışan insanların maaşından kiliseye %7 kadar para kesiyor. Yani kilise bağış almasa bile çalışanlardan kesilen paraları alınca çok imkânları oluyor.

Mesela Avustralya'da bakıyoruz, kırsal bir alan, oturuma açılmış, yeni mahalle kurulacak... Mahallenin en güzel parseli, köşebaşı kiliseye verilmiş. İbadet yapılsın diye kilise orada hemen güzel, modern, yeni bir bina yapıyor.

Mesela İngiltere'de okuyan bir profesör dostumuz bana

"Bunların çoğu ateisttir." demişti.

Bunlar ateist bile olsalar dine hürmet ediyorlar, dinî teşkilatlarla ilişkilerini devam ettiriyorlar. Dinî teşkilatlar da bunlara hizmet götürüyor, akşamları kiliseler ışıl ışıl... Düğünler orada oluyor, toplantılar orada oluyor, resepsiyonlar, kabuller, kokteyller orada oluyor... Bahçeleri ışıl ışıl, herkes [güzel] giyimli; lüks arabalar gelmiş, bahçeyi doldurmuş. Yani toplumun nabzı ellerinde ve toplumu güzel şeylere yönlendiriyorlar.

Ülke tertemiz, pırıl pırıl ve her türlü hizmet var. Tıbbî hizmetler sağlanmış. Hiç kimse yokluk çekmiyor, sıkıntı çekmiyor; et var, süt var... En ucuz şey süt... En kıymetli malzemeler çok ucuz... Bizim Türkiye'de "iyisini bulayım" diye insanın geze geze yorulduğu şeyler burada çok basit, kolay elde edilen gıdalar haline gelmiş.

Hiç kimse aç değil, açık değil... Aça, açığa devlet maaş veriyor, yemek veriyor. Hatta arkadaş -annesi, babası ihtiyar

"Hocam benim annemin, babamın ayak tırnaklarını, ihtiyarlar güzel kesemezler diye devletin görevlileri geliyor, arabaya bindiriyorlar, alıp götürüyorlar, ayak tırnaklarını onlar kesiyorlar."

ihtiyar ama çalışıyor, geziyor, bahçede iş yapabiliyor, dinç yani- anlattı:

Hizmete bakın!.. Bunlar ayak tırnaklarını iyi kesemezler diye, belki derin keserler, belki kanatırlar diye onu dahi yapıyorlar.

Yolda bir kaza olsa hemen helikopter geliyor, hemen hizmete koşuyorlar. Gönüllü dinî teşkilatlar harıl harıl çalışıyor.

Şunu belirtmek istiyorum; ilgililerin de duymasını, bilmesini istiyorum:

İnsanlar dinsiz olamadığı için dinî duygudan mahrum olduğu zaman çok fena oluyor; hayvan gibi oluyor, haydut, eşkiyâ, cani oluyor... Batılılar ondan çok korkuyorlar; insanlara dinî duygu vermeye, sevgi vermeye gayret ediyorlar. Sevgi de dinî eğitimle, ruh eğitimiyle oluyor. Onun için dinî eğitime çok önem veriyorlar.

Mesela uzaktan, gazetelerden, haberlerden duydukça ben hayretler içinde kalıyorum; bizde başörtüsü, sakal mesele oluyor. Almanya'da bakan sakallı, general sakallı, polis sakallı, postane müdürü sakallı, öğrenciler sakallı... Kimse kimseye bir şey demiyor; bir serbestlik var.

Ne olacak?..

Bizde başörtüsü bir partinin simgesiymiş, sakal yobazlıkmış...

O zaman Batılıların hepsi yobaz... Sakallılar orada daha fazla... Sanatçılar sakallı, filozoflar sakallı, hür insanlar sakallı, üniversite öğrencileri, hocaları sakallı herkes rahatına bakıyor

Bu biraz da şunu göstermiş oluyor:

"Ben o kadar çalışkanım ki artık buna vakit bile kalmıyor."

Bir de takmıyorlar; "Beğenen beğensin, beğenmeyen beğenmesin, benim zevkim bu!" diyorlar, istedikleri gibi giyiniyorlar.

Avustralya'da ben hayret ettim; zengin adam, en lüks arabadan iniyor, karısıyla beraber çıplak ayakla süpermarkete giriyor. Alış veriş yapıyorlar. Ben hayret ediyorum. "Bunlar ayak sıhhati için bunu uygun görüyorlar, bunu seviyorlar." diyorlar. Kimse de ayıplamıyor. Yani akıl ve mantığa uygun olan bir şey olunca kimse ayıplamıyor. Eğer sıhhate, -akla mantığa demeyelim çünkü onlar inançları akıl ve mantıkla ölçmüyorlar, bir olgu olarak kabul ediyorlar. Tabi [bizde] bir de münakaşa edilir; o inanır, o inanmaz... O münakaşaya da hiç girmiyorlar. - uygunsa kimse ayıplamıyor.

Mesela Avustralya multi cultural bir ülke olduğunu ilan ediyor. "Biz her türlü inancı, kültürü içimizde yaşatabilecek bir hürriyet ortamı tesis etmek istiyoruz." diyorlar. Hindular var, sihler var, brahmanlar var, budistler var, müslümanlar var, hıristiyanlar var, yahudiler var... Sırplar'ın kiliseleri var, yahudilerin havraları var, masonların masonik templeları, locaları orada duruyor, Lions kulüplerin binası burada duruyor vesaire… Herkese serbestlik vermiş.

Birisi ötekisine baskı yapamıyor. Hatta koca karısına baskı yapamıyor. Koca karısına baskı yaptığı zaman polis geliyor, kocayı tehdit ediyor: "Bir daha bu olay olursa seni hapse atarım!'" diyor. Yani adam karısına kaldırıp bir tokat vuramıyor.

Ben hayretler içinde kalıyorum; güzel şeylerin hepsi bizim İslâm ülkelerinde olması gerekirken; zorbalık, rüşvet, zulüm, haksızlık, müsamahasızlık, baskı hiç olmaması gerekirken onlar bunları sağlamışlar. Eskiden yıkanmazlarmış, vaftiz suyunun bereketi kaçmasın diye silinirlermiş, yıkanmamayı hüner sayarlarmış. Şimdi her gün yıkanıyorlar.

Avustralya gibi yağışı çok az olan bir ülkede suyun damlasını kaybetmiyorlar. Her tarlada bir baraj var, gölet var. Her yerde şırıl şırıl her gün istediğin kadar duş yap... Hatta parklarda, bahçelerde yüznumaralar var; kadın yüznumarası, erkek yüznumarası... Bir de sakatlar için, tekerlekli arabası olanlar için yüznumaralar koymak mecburi, hepsinde var. Tekerlekli arabası ile içeri girecek, özel klozetine oturacak... Orada tutunup kalkması için yukarıdan inen zincirler vesaire var.

Anneler bebeklerin altlarını temizlesin diye, çocuk bakım odası diye yerler yapmışlar. Duş yerleri yapmışlar. Mesela Mildura şehrine gidiyorduk, yolda bir kasabada durduk. Bir parkta abdest aldık, ağaçların altında cemaatle namazımızı kıldık. Çimenlerin üstünde yan geldik yattık. Öbür taraftan şoförler de geldiler, sıcakta araba sürüyorlar. Girdiler duş yaptılar, tazelendiler, yemeklerini yediler, tırlarına bindiler, gittiler. Yani parasız duş imkânı var.

Şehirlerde kızartma yapsınlar diye parklara ocaklar koymuşlar. Bedava, elektrik parasını belediye veriyor. Düğmesine basıyorsunuz, kızartıyorsunuz, yemeğinizi yiyorsunuz, gidiyorsunuz. Sizden sonra birisi geliyor, temizliyor gidiyor.

Orada halka hizmet, halkı mutlu etmek, halkın takdirini kazanmak, halka bir hizmet götürmek çok önemli olmuş. Bizde halka zulüm düşünülüyor, yasakçılık düşünülüyor. "Şu şöyle olmasın, bu böyle olmasın.. Başını örtmesin, açsın!.. Sakalını kessin, bıyığını kessin!.."

Bizim Alevî vatandaşlar, kardeşler mesela bıyığa çok önem verirler. Bıyık kesilmesi onlara bayağı bir hakaret gibi bir şey olur. O da onların bir görüşleri, bıyığa karşı özel bir düşünceleri var.

Niye üzelim insanları? Hür tutmak, sevindirmek, duasını almak, teşekkürünü kazanmak, mutlu etmek varken niye üzelim?

Niye yapılıyor bunlar, anlaşılmıyor.

Allahu Teâlâ hazretleri bu hac ibadetini koymuş. Bu hac ibadeti ne oluyor?

Dünyanın her yerinden gelen insanlar dünyanın her yerinden gelen insanları tanıyor. Çeşitli giyimler, çeşitli diller, renkler, tavırlar... Hepsini tanıyorsunuz, bir görgü oluyor. Hacı kardeşlere, amcalara, teyzelere sorun; bakın ne güzel izlenimleri olmuştur seyahatlerinde... Çok büyük bir görgü birikimi oluyor, ilerleme oluyor.

İnşaallah bizde de güzel duygular, güzel anlayışlar gelişir. Bu muhteşem ibadet halkımızı mutlu etmek için, bütün insanlara barışı, mutluluğu, doğruyu, güzeli götürmek için çalışmalara vesile olur inşaallah... İnsanların kabuklarını yırtmasına, başlarını karanlıklardan çıkartıp aydınlıklara yükseltmesine vesile olur.

Hacı kardeşlerimiz bu gördüklerini, izlenimlerini Türkiye'de bunları görmeyen dostlarına da anlatsınlar. Bütün hacı kardeşlerimden de rica ediyorum.

Tabii [hacda] Allah'a söz vermiş oldular. Hacerü'l-Esved'i öpmek, el sürmek "İyi müslüman olacağız, iyi işler yapacağız!" diye Allah'a söz vermek, Allah ile musafaha etmek, anlaşma yapmak mânasına geliyor.

Bundan sonra en güzel işleri yapmaya gayret edin. Çünkü ölümlü dünyada yaşıyoruz, "Yiğit ölür, şan kalır." derler; insanın arkasında güzel eserler kalmalı, hayır hasenât kalmalı! Güzel şeyler yapın, ülkemizi güzelleştirelim! Güzellik yarışında, ülkeye hizmetin güzel olmasında, her şeyin güzel olmasında inşaallah öbür ülkeleri geçelim!

Benim eskiden beri itirazım var; ilgililer "Batı medeniyetine yetişmek" dedikçe ben hiç kabul etmem o sözü...

Ne demek yetişmek?

Biz geçeceğiz, onlardan üstün olacağız, onlardan daha ileriye gideceğiz, birincilik için koşacağız.

Onlara yetişmek... En arkadan geliyoruz da yetişeceğiz. Ne demek?

Biz ileri bir millet idik ama birtakım şeyler oldu... Olur, bazen sel felaketi olur, bazen zelzele olur, bir şehir yıkılır da yeniden yapılır. Mesela Almanya, İkinci Cihan harbinde baştanbaşa bomba yağmuru ile yıkılmıştı, şimdi çok güzel bir ülke oldu. Avustralya'nın 50 yıl önceki resimleri ile şimdiki resimleri tanınmayacak kadar farklı; çok güzel bir ülke oldu.

Bu bir yarıştır. İnşaallah o güzellik ve hizmet yarışında en güzel şeyleri yapmak ve en güzel hizmeti vermek konusunda herkesi uyaralım. Kendimiz de eğer bir hizmet yapma yerinde isek, hizmeti güzel yapmaya, halkımızı mutlu edecek şeyler yapmaya gayret edelim...

Haksızlıkları, baskıları da engellemek ve onlara da nasihat edip bu yanlış yolu bırakmalarını, çağdışılığı bırakmalarını öğretmek durumundayız. Onlara da nasihat edelim. Nasihat etmek de sevap...

Ve'l-asri inne'l-insâne lefî husrin illellezîne âmenû ve amilü'ssâlihâti ve tevâsav bi'l-hakkı ve tevâsav bi's-sabr." buyuruluyor.

Müslüman iman edecek, salih ameller işleyecek, güzel işler yapacak, hakkı ve sabrı tavsiye edecek!

Haksızlık oldu mu haksızlığın karşısına çıkacak; "Bu yanlıştır kardeşim! Hangi çağda yaşıyorsun? Bu yaptığınız Afrika ormanlarında bile olmayan bir şey, yapmayın bunu!" diyecek. Sabrı tavsiye edecek; "Kızmayın, sabırsızlık göstermeyin, işlerinizi tatlılıkla, kardeşçe çözün!" diyecek. Güzel işleri yapmak da yorgunlukla olduğundan, onların yapılmasındaki yorgunluklara sabretmek, meşakkatlere göğüs germek mânasına da alınabilir. Böyle yapmak lazım.

Allahu Teâlâ hazretleri hepimizi en güzel müslüman eylesin. En güzel yaşamlarla yaşamaya muvaffak eylesin, uzun ömürler versin. Güzel işler yapmaya muvaffak eylesin...

Huzuruna hacı amcanın koma halindeyken dediği gibi "Hoş geldin!" diyerek, râdıyeten merdıyyeten, âhirete sevgili kulu olarak gitmeyi; cennetiyle, cemâliyle müşerref olmayı Allah nasip etsin...

Peygamber Efendimiz'in mescidini, şehrini, Medine-i Münevvere'sini, kabr-i saadetini ziyaret ettiğimiz gibi âhirette de ona komşu olmayı nasip etsin. Cennetiyle, cemâliyle cümlemizi müşerref eylesin... Rıdvân-ı ekberine vâsıl eylesin...

Her iş gönlünüzce güzel olsun...

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh

Sayfa Başı