M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bakara 37-39. âyetleri

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Size sohbetimi mübarek Mekke-i Mükerreme'den yapıyorum.

Bakara sûre-i şerîfesinin 37, 38 ve 39. âyet-i kerîmelerini, sohbetimin konusu yapmak istiyorum.

Önce tabi bayramlarınızı candan tebrik ederim. Allahu Teâlâ hazretleri nice mübarek günlere sağlıkla, sıhhatle, âfiyetle, esenlikle, huzurla, gönül huzuru ile ulaşmanızı; sevdiklerinizle beraber dünyada ve âhirette aziz ve bahtiyar olmanızı nasip eylesin. Dualar ederim; hepinize en güzel dileklerimle Cenâb-ı Hak'tan hayırlar dilerim. Allah cümlenizden razı olsun. Nice bayramlara erdirsin. Güzel yerlerde, güzel vesilelerle toplanmayı, buluşmayı, yüzyüze görüşmeyi nasip eylesin. Böyle telefonla bağlantı kurduğumuz gibi, inşaallah İskenderpaşa camimizde, yahut kardeşlerimizin yine Hocamız (Mehmed Zahid Kotku) adına muhtelif yerlerde yaptırdıkları camiler var oralarda buluştursun. Bir tanesi gözümün önünde, resimleri demin getirdiler. "Mehmed Zâhid Kotku camii" diye, Ümraniye Yukarı Dudullu'da -sebep olanlardan Allah razı olsun- güzel bir cami yapmışlar. Tabi orada ibadet edildikçe, Hocamız'ın adına yaptıkları için Hocamız'a da sevap gidecek; yaptıranlar da sevap kazanacak, ibadet edenler de sevap kazanacak. Çok teşekkür ederiz.

İnşaallah böyle yerlerde, yüzyüze de sohbetler yapmayı Allah nasip eder.

Bakara sûresi'nin 37. âyet-i kerîmesi şöyle:

Bismillâhirrahmânirrahîm:

Fetelekkâ âdemü min rabbihî kelimâtin fe-tâbe aleyh, innehû hüve't-tevvâbü'r-rahîm. Bu âyet-i kerîmede Rabbimiz buyuruyor ki;

Fetelekkâ âdemü min rabbihî kelimâtin. "Âdem Rabbinden kelimeler aldı, telakkî etti." Fe-tâbe aleyhi. "Allah da ona teveccüh buyurdu, tevbesini kabul buyurdu." İnnehû hüve't-tevvâbü'r-rahîm. "Çünkü o tevbeleri çok kabul edicidir, çok merhamet edicidir."

Bu tabi siyaki ve sibaki ile daha iyi anlaşılır. Daha önceki âyet-i kerîmelerin gelişi nasıl, gidişi nasıl?

Daha önceki âyet-i kerîmeler, Allahu Teâlâ hazretlerinin Âdem Atamız aleyhisselam'ı yarattığını, sonra zevcesini yarattığını ve cennette onlara; "Nasıl isterseniz, nimetler içinde yaşayın." dediğini ve "Şu ağaca yaklaşmayın!" buyurduğunu, bir ağaca yaklaşmaktan yasakladığını; fakat şeytanın onları bir yoldan ikna ederek, kandırarak o ağaca yanaştırdığını ve ondan yedirttiğini; bunun üzerine onların, "İnin cennetten aşağıya!" denilerek cennetten çıkarıldığını, dünyaya gönderildiğini bildiriyordu

Âdem aleyhisselam, Havva Anamız ile beraber böyle indirilince -Tabi şeytan da çıkarıldı. Âdem Atamız ve Havva Anamız aleyhimesselam da cennetten çıkarıldılar.- çıkarılınca; "Rabbinden kendisine bir takım kelimeler verildi; o da o kelimeleri aldı. İlham olundu, öğretildi; o da o ilhamı aldı, anladı. Kendisine ilham olunan, verilen kelimeleri öğrendi ve onlarla Allahu Teâlâ hazretlerine tevbe etti. Çünkü, Allahu Teâlâ hazretleri tevbeleri kabul edicidir." diye bu 37. âyet-i kerîme bildiriyor.

Âdem aleyhisselam Rabbinden ilham yoluyla, nasihat yoluyla, işaret yoluyla, açıkça hangi kelimeleri aldı da Rabbine tevbe etti; Rabbi onun tevbesini kabul etti? Nasıl, hangi kelimeler olduğu hususunda İbn Kesir diyor ki; -Bu hususta âyet-i kerîme var. başka bir sûrede buyruluyor ki;-

Kâlâ. "Her ikisi de yeryüzüne indirilince, Âdem ile Havva aleyhisselam dediler ki." Rabbenâ. "Ey Rabbimiz!" Zâlemnâ enfüsenâ. "Biz günah işlemek sûretiyle kendi kendimize zulmettik, elimizden nimetleri kaçırdık, kendi kendimize zarar vermiş olduk, zulmetmiş olduk!" Ve in lem tağfirlenâ ve terhamnâ. "Eğer sen bizi afv u mağfiret etmez, mağfiretinle muamele eylemezsen, bize rahmeylemezsen, acımazsan." Lenekûnenne minel-hâsirîn. "Muhakkak ki hüsrana uğrayanlardan oluruz."

İşte öğrendiği kelimeler bunlardı. Çünkü başka âyet-i kerîmede böyle dedikleri belli olduğuna göre bunları Cenâb-ı Mevlâ onlara öğretti, verdi. "Onlar da bu sözleri söylediler." diyor. Bir rivayet bu.

Diğer bir rivayet:

Benî Temim'den, bir kabile -tabi bu bir kişi- İbn Abbas radıyallahu anh'e geldi. İbn Abbas, Abdullah b. Abbas Kur'ân-ı Kerîm ilimlerinde mahir, Kur'ân-ı Kerîm'i çok iyi bilen, alim, fâzıl, bir meşhur sahabi. Peygamber Efendimiz'in zamanında gençti. Ona geldi ve sordu. Dedi ki;

Mel-kelimâtü'lletî telekkâ Âdemü min rabbihî. "Kur'ân-ı Kerîm'de Âdem'in Rabbinden telakkî ettiği, aldığı, öğrendiği bildirilen kelimeler nelerdi?" diye İbn Abbas radıyallahu anh'e sordu. İbn Abbas radıyallahu anh buyurdu ki;

Kâle: Alleme şe'ne'l-hac. "-Allah Âdem ve Havva aleyhisselam'a haccın nasıl yapılacağını, hac meselesini öğretti."

Kurban bayramında biz Mekke'deyiz, hacdayız. Bu âyet-i kerîme tam tevafukan çok uygun bir zamanda sohbetimizin konusu olmuş oluyor.

Âdem aleyhisselam ile Havva Anamız haccın nasıl yapılacağını, Cenâb-ı Mevlâ'ya nasıl tazarrû ve niyaz edileceğini Allah öğretince demek ki o tarzda kendilerini affettirecek işlemlere girişmişler.

Hacı kardeşlerimiz bilsinler; hacca gitmiş olanlar da, buradaki hatıralarını hafızalarında canlandırsınlar.

Demek ki bizim Kâbe-i Müşerrefe'nin etrafında dönmemiz, Âdem Atamız'ın o işaret edilen mübarek yerde, "Allah celle celâlühû'nün kendilerini affetsin." diye dönmesi. Sonra Arafat'ta vakfeye durmamız, yalvarmamız, yakarmamız; hacıların Arafe gününde, Arafat meydanında dua ve niyaz etmeleri...

Demek ki Âdem Atamız oralara gelmiş, öyle tazarru ve niyaz eylemiş ve Allahu Teâlâ hazretleri onun tevbesini kabul eylemiş. Bir rivayet bu.

Süfyân-ı Sevrî ve daha başka alimlerin -Allah hepsini rahmetine erdirsin, büyük mükâfâtlarla mükâfatlandırsın- bu konuda bir başka rivayetleri şöyle:

Kâle Âdemü. "Âdem aleyhisselam -cennetten çıkarılıp da yeryüzüne indirilince- Mevlâsına sordu:" Yâ Rabbi, hatîeti'lletî ahta'tü şey'ün ketebtehû aleyye kable en tahlükanî ev şey'ün ibteda'tühû min kıbeli nefsî? "Yâ Rabbi, şu benim işlediğim hata; 'Ağaca yaklaşmayın.' dedin dayanamadık, yaklaştık. Şeytan bize, 'Bu ağaçtan yerseniz cennette ebedî kalırsınız, elden gitmeyecek bir devlet, nimet, şevket, saltanata nâil olursunuz.' dediği için tamah ettik. Ama yapmamamız lazımdı. İyi niyetle bunu yaptık. Yâ Rabbi, bizim bu hatamız, beni yaratmadan önce senin mukadderatımıza yazdığın bir şey mi, yoksa ben bunu kendi nefsimden, kendim mi ortaya koydum?"

Kâle: Bel şey'ün ketebtehû aleyke kable en ahlükake. "Hayır, sen bunu kendin yapmadın, ben mukadderat icâbı, seni yaratmadan evvel böyle yapacağını sana yazmıştım." diye buyurdu, Cenâb-ı Mevlâ. Âdem Atamız'ın sorusuna böyle cevap verdi.

Onun üzerine Âdem Atamız buyurmuş ki;

Kâle: Fe kemâ ketebtehû aleyye fa'ğfirlî. "Madem sen bunu mukadderatıma yazdın yâ Rabbi, bu meseleyi alnıma yazdın; o halde beni mağfiret eyle, bu hatamı bağışla!" dedi.

Kâle. "-Râvi bunu rivayet ettikten sonra bu âyet-i kerîmeyi hatırlatarak- demiş ki." Fe zâlike kavlühû teâlâ: Fetelekkâ âdemü min rabbihî kelimâtin fe-tâbe aleyh. "İşte Âdem'in Rabbinden, Mevlâsı'ndan bazı kelimeler, konuşmalar telakki edip mükaleme, konuşma olduktan sonra, soru cevap aldıktan sonra söylemeleridir. Bu âyet-i kerîmede kelimât sözünden murat budur." diye bir rivayet de bu.

Bu da bize Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in sahih bir hadîs-i şerîfini hatırlatıyor: Mi'rac'da Mûsâ aleyhisselam, Âdem aleyhisselam ile karşılaşınca, Peygamber Efendimiz'in müşahede eylediği vech ile -Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten nakledilen rivayet:

"Allah seni kendi eliyle yaratmadı mı? Meleklerden üstün kılmadı mı? Esmâyı öğretmedi mi? Taltif etmedi mi? 'Cennette yaşa' demedi mi? Niye 'yaklaşma' dediği ağaca yaklaştın da, bizi cennetten çıkardın?" diye Mûsâ aleyhisselam,Âdem Atamız'a söyleyince; Âdem aleyhisselam da cevap olarak demiş ki:

"'Yâ Mûsâ, Allah'ın mukadderat kaleminin yazdığı, mürekkebinin kuruduğu bir husustan dolayı mı bana levm ediyosun, beni ayıplıyorsun, kınıyorsun?' dedi ve Mûsâ aleyhisselam'ı susturdu." diyor Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem.

Demek ki "Âdem Atamız haklıydı, mukadderatın bir cilvesiydi bu." demiş oluyor. Peygamber Efendimiz'in o hadîs-i şerîfinden de anladığımız bu.

Başka bir rivayet de şöyle. Bu rivayet İbn Abbas'tan. Âdem aleyhisselam demiş ki;

Yâ Rabbi, elem tahluknî biyedik. "Yâ Rabbi, sen beni müstesna bir şekilde elinle yaratmadın mı?" Kâle: Bel. "'Evet, yarattım.' buyurdu." Kâle: Ve nefahte fîhi min rûhike. "Benim cesedim daha ruha sahip değilken, cana sahip değilken, benim topraktan yarattığın cesedime ruhunu sen üfürmedin mi ey benim Rabbim?" Kîle lehû: Belâ. "'Evet' denildi." E raeyte in tübtü hel ente râciî ile'l-cenneh. Böyle cevaplar alınca, Âdem aleyhisselam adım adım arzusunu Mevlâsına arzediyor:

"Yâ Rabbi, eğer ben tevbe edersem, tekrar beni cennete sokar mısın, döndürür müsün? Cennete dönenlerden olur muyum? Dönücü olur muyum?" deyince Mevlâmız; Kâle: Neam. "'Evet.' buyurdu."

İşte bu konuşma, buradaki kelimât, "Rabbiyle bir takım mükâlemesi işte budur." diye, bir rivayet de böyle. Böyle sahih rivayetler var.

Bir de Übey b. Kâ'b radıyallahu anh'ten bir rivayet var. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki;

Kâle Âdemü aleyhisselâm. "Âdem aleyhisselam dedi ki." Eraeyte yâ rabbi in tübtü ve raca'tü eâidî ile'l-cenneh. "Yâ Rabbi, eğer ben tevbe edersem ve dönersem beni cennete tekrar avdet ettirir misin? Cennete girenlerden olur muyum?" diye sordu. Kâle: Neam. "Fe-telekkâ Âdemü min rabbihî kelimâtin'deki kelimâtin budur, Âdem aleyhisselam'ın Rabbinden aldığı kelimeler bunlardır." diye, bu rivayeti de naklediyor İbn Kesir rahmetullahi aleyh. "

Sonra Ebûl-Âliye isimli zât-ı muhteremden rivayette şöyle deniliyor: "Âdem aleyhisselam bu kelimât'ı öğrendi ve Rabbi'ne tevbe etti."

İnne Âdeme lemmâ esâbel-hatîete kâle. "Âdem aleyhisselam, işte o ağaçtan yiyince dedi ki." Eraeyte in tübtü yâ rabbi ve aslahtü. "Yâ Rabbi, ben tevbe etsem, ıslah olsam, hâlimi düzeltsem nasıl olur?" Kala'llâh: İzen üdhilüke'l-cenneh. "O zaman ben de seni cennetime dâhil ederim." diye Mevlâ'dan cevap gelince, "İşte kelimeler budur." diye rivayet ediliyor.

Tabi hepsi birbirini tamamlayıcı şeyler.

Rabbenâ zalemnâ enfüsenâ. "Yâ Rabbi, biz nefsimize, kendi kendimize kötülük ettik, zulmettik. Affetmezsen hâlimiz yaman olur. Bizi mağfiret eylemezsen bize rahmetmezsen çok ziyanlara uğrarız." sözü; "Böyle tevbe etsem kabul olur mu?" diye niyazı; bunların hepsi birbirini tamamlayıcı şeyler.

Bir de Ebû Nüceyh, Mücahid'den rahmetullahi aleyhim rivayet etmiş ki Âdem aleyhisselam'ın sözleri şu kelimelerdi:

Allâhümme lâ ilâhe illâ ente sübhâneke ve bihamdik rabbi innî zalemtü nefsî fa'ğfirlî inneke hayrü'l-gâfirîn.

Allâhümme lâ ilâhe illâ ente sübhâneke ve bi hamdik rabbi innî zalemtü nefsî fe'rhamnî inneke hayru'r-râhimîn.

Allâhümme lâ ilâhe illâ ente sübhâneke ve bihamdik, rabbi innî zalemtü nefsî fe-tüb aleyye inneke ente't-tevvâbü'r-rahîm.

Bu sözleri, Hocamız'ın (Mehmed Zahid Kotku) tertiplediği Evrâd-ı Şerîfe'mizi, Dua Kitabı'mızı okuyanlar hatırlayacaklar. Pazar günü tesbihatı arasında Âdem aleyhisselam'ın tesbihâtı olarak bunlar da var. İşte böyle kelimelerle niyaz etti. Tabi bunlar da yine Allah'ın ilhamıyla oluyor, gönlüne düşürmesiyle oluyor. "Böyle Cenâb-ı Mevlâ'dan affını istedi." diye de geçiyor.

Mehmed Zâhid Kotku Hocamız'a Allah rahmet etsin. Bize her gün okuyacağımız duaları hazırlamış. Her hafta bu Evrâd-ı Şerîfe'yi okuyunca, Âdem Atamız'ın afv u mağfiret olmasına sebep olan kelimeleri öğretmiş oluyor, pazar günleri de okumuş oluyoruz. Nur içinde yatsın, makamı yüksek olsun, daha âlâ olsun. Allah evliyâullah büyüklerimizin şefaatine erdirsin. Bu kelimelerin mânâsını şöyle hatırlayıverelim. Ezberlersek çok iyi olur ama mânâsını bilmemiz de lazım:

Allâhümme. "Ey benim Mevlâm, Rabbim." Lâ ilâhe illâ ente. "Senden başka ilâh yok, mâbud yok, ancak sen varsın!" Sübhâneke ve bi-hamdik. "Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Her türlü kemâle sahipsin. Hiç eksiğin, noksanın yok. Her şeyi bilirsin, görürsün. Her türlü kemâl sıfatıyla muttasıfsın. Her türlü noksanlıktan münezzehsin. Sana hamd-ü senâlar ederim." Rabbi innî zalemtü nefsî. "Yâ Rabbi, ben nefsime kendim kötülük ettim, zulmettim." Fa'ğfirlî. "Beni afv u mağfiret eyle." İnneke hayru'l-ğâfirîn. "Çünkü sen mağfiret edenlerin en hayırlısısın."

Birinci cümle bu. İkinci cümle yine onun gibi ama sonunda hafif bir değişiklik var:

Allâhümme lâ ilâhe illâ ente. "Yâ Rabbi, Mevlâm, Rabbim, Allah'ım, senden başka mabud ve ilâh yok, ancak sen varsın. Seni her türlü noksandan tenzih ederim, sana hamd ü senâlar ederim." Rabbi innî zalemtü nefsî."Yâ Rabbi, ben nefsime kötülük ettim, kendi kendime zulmettim. Fe'rhamnî. "Beni rahmetine erdir, bana rahmeyle, acı." İnneke hayru'r-râhimîn. "Çünkü sen merhamet edenlerin en hayırlısısın!"

Burada ikinci cümlede merhamet isteniyor. Birincide mağfiret isteniyor, ikincide merhamet, rahmet isteniyor. Üçüncü cümlede de:

Allâhümme lâ ilâhe illâ ente sübhâneke ve bi hamdik. "Allah'ım, Mevlâm, senden başka ilâh yok! Ancak sen varsın, tek mabud sensin, seni her türlü noksandan tenzih ederim. Zalimlerin, fasıkların, kâfirlerin, müşriklerin söylediği abuk sabuk yalan yanlış sözlerden tenzih ederim. Sana hamd ü senâlar ederim." Rabbi innî zalemtü nefsî. "Ben nefsime kötülük ettim, kendim zulmettim." Fe-tüb aleyye. "Bana tevbe nasip eyle, teveccüh eyle." İnneke ente't-tevvâbü'r-rahîm. "Çünkü sen çok teveccühkârsın; tevbeleri çok kabul edici, çok merhametlisin!" mânasına geliyor.

Âdem Atamız işte böyle dualarla dua etti, yalvardı, yakardı; sözleri bunlar. Mekanlar da demek ki bu haccın îfa edildiği mukaddes mıntıkalar; Mekke, Kâbe-i Müşerrefe'nin olduğu yerler... Oradaki Kâbe'nin olduğu yerde, meleklerin yaptığı nurdan şeyin etrafında tavaf etti. Arafat'da vakfeye durdu, yalvardı.

Fe-tâbe aleyh. "Allahu Teâlâ hazretleri de onun tevbesini kabul eyledi."

Böyle bir Arapça cümlenin içinde, yeni başlayan cümleciğin başına fe gelince, çeşitli mânalar ifade edebilir. Birisi; "Şöyle şöyle oldu, sonra da şöyle oldu." mânasına, peşpeşe birbirini takip eden olayları ifadede kullanılır. Bir de; "Şu şöyle oldu da ona mukabil bu şöyle oldu." gibi bir mânâ taşır. Failin değiştiğini gösterir.

Rabbinden kelimeler ilham olarak Âdem aleyhisselam'ın gönlüne geldi, veya doğrudan doğruya duyulur seslerle Rabbine sordu:

"Tevbe etsem kabul olur mu?" dedi. Allâhümme diyerek gözyaşlarıyla yalvararak, yakararak affını, mağfiretini istedi. Fe-tâbe aleyhi. "Allah da ona tevbesini kabul buyurdu, teveccüh etti." Fe-tâbe'nin faili, tâba'llâhu aleyh, tâba'llâhu alâ Âdeme. "Allah Âdem'e teveccüh etti."

Tâbe-yetûbu-tevbeten; "rücû etmek, dönmek" demek.

Kul ne yapıyor?

İsyandan döndüğü zaman; "Yâ Rabbi, ben yanlış yoldan, isyandan döndüm." deyince; tâbe kul tarafında, kulun fiili olarak mütalaa edildiği zaman; "Rabbine döndü, günahı bıraktı, itaate döndü. Rabbine teveccüh etti." mânasına geliyor. Tevbe bu mânâya; "yanlışını bırakmak, yanlışından dönmek" mânasına.

Allah tarafından, tâba'llâhu, "Allah tevbe etti." diye, Allah fail olarak kullanıldığı zaman, "Allah kuluna rahmetiyle teveccüh etti, rahmetiyle döndü. Gazabını döndürdü, rahmetini tevcih etti, öyle teveccüh etti." mânâsına geliyor.

Burada, "Âdem, Mevlâsına tevbe etti." mânasına da olabilir. Tabi hep zamir olarak kullanıldığı için; "O kelimeleri kullanıp öyle söyleyip yalvarıp yakarınca, 'Rabbi ona teveccüh buyurdu, onun tevbesini kabul etti.'" mânâsına da olabilir.

Tâbe'llâhu alâ Âdeme de olur, veya tâbe Âdemü de olur. Ama burada aleyhi ile kullanılması, tâbe'llâhu alâ Âdeme mânâsına geldiğini kesin olarak gösteriyor.

Demek ki o sözleri söyleyip, yalvarıp yakarınca, günahından dönünce; Mevlâsı onun tevbesini kabul etti. Bu hacca gelenler, umreye gelenler de aynı şekilde, hayatlarında o zamana kadar yapmış oldukları hataları, kusurları yâd ederek, tavaf ederek, gözyaşı dökerek; "Aman yâ Rabbi!" diyerek, hâlisâne, muhlisâne Cenâb-ı Mevlâ'dan afv u mağfiret isteyerek, Arafat'ta kulların arasında baş açık, yalın ayak, gözyaşlarıyla yalvarıp yakarınca; fe-tâbe aleyhim Cenâb-ı Mevlâ onlara da tevbe ediyor, onlara da yöneliyor, onları da affediyor. İşte tevbenin yolu bu.

Allahu Teâlâ hazretleri bu hac ibadetini, çok büyük bir tevbe fiili olarak nasip etmiş. Elhamdülillah, İslâm başlı başına her şeyiyle serâpâ bütün ahkâmıyla bir nimet. İçindeki ibadetler de çok büyük nimet, devlet ve saadet. Bu hac ibadeti de çok büyük, çok güzel bir ibadet. İşte böylece kullar afv u mağfiret oluyor. Âdem Atamız da böyle Mevlâsından aldığı işaretlerle, telkinlerle kendisi tevbe etmiş; Allah'ın tevbesine mazhar olmuş.

İnnehû. İnnehû'deki hû zamiri Allah'a râci, innallâhe demek. "Hiç şüphe yok ki Allah." Hüve't-tevvâbü'r-rahîm. "Tevvâb ve Rahîm'dir."

Kendisine teveccüh edenlere, çok daha fazla teveccüh eder. Kul Mevlâsına dönünce, Mevlâ da kuluna çok daha fazla teveccüh ediyor. Tevvâb, Allah'ın sıfatı olunca o mânâya geliyor. "Çok teveccühkâr, çok yönelen, kulunun duasını kabul eden; dönüşüne mukabil, o da kuluna rahmetiyle muamele eden; gazabını kaldıran, affeden, mağfiret eden; tevvâb, tevbeleri çok kabul edici."

Mübâlağa sîgası fa'âl olunca mübalağa oluyor. Cenâb-ı Mevlâ tevbeleri çok kabul edicidir. Tevbe eden kulunu çok sever ve çok sevinir; kulunun tevbesinden çok hoşnut ve razı olur. Bu hususta hadîs-i şerîfler kesin.

İnnehû hüve't-tevvâbü'r-rahîm. "Çok merhametlidir. Kullarına lütfediyor, azab etmek istemiyor; kullar tevbe etti mi tevbesini kabul ediyor, rahmediyor, lutfediyor."

Bu âyet-i kerîme, çeşitli güzel yönlerden bizi ümitlendiriyor. Yüzümüz ne kadar kara olsa, elimiz ne kadar boş olsa, suçumuz ne kadar çok olsa, Cenâb-ı Mevlâ Tevvâb'dır, Rahîm'dir, affeder, mağfiret eder, lütfeder, rahmeder, acır, sever, bağışlar, günahları siler. Ondan sonraki 38. âyet-i kerîmenin başındaki ilk kelime, Kulnâ. "Ben Azîmüşşân buyurdum ki." diye Cenâb-ı Mevlâ kendisi bildiriyor.

Kulnâ. "Biz buyurduk ki." İhbitû minhâ cemîâ. Arapça'da sülâsî emirlerin başındaki elifler, hemze-i vasıl, "geçilen elif" olduğundan, Kulne'hbitû deniliyor. Tek tek okunsa Kulnâ ihbitû denilecek.

Kulne'hbitû minhâ. "Ben âzimuşşân 'Oradan -ondan- ininiz.' buyurdum." Min, den takısı; hâ da, cennete gidiyor. "'Cennetten ininiz!' buyurdum." Cemîan. "Hep beraber."

Cemîan olunca kimler oluyor?

Âdem Atamız aleyhisselam, bir; Havva Anamız aleyhesselam, iki. Tabi iki kişiye olsa Arapçada iki kişiye emrin ayrı sîgası var; ihbitâ denilir; ihbitû denmiş.

Demek ki cemî olarak, murad zürriyeti olduğundan; "İnsan nesli yeryüzüne insin, yeryüzüne yerleşsin." mânasına. Onun için cemî olarak emredilmiş olabilir.

"Yahut da hem Âdem'le Havva aleyhimesselâm, hem de onları kandıran şeytan. 'Sen kandırdın, sizler de kandınız; haydi bakalım ininiz, cennetten çıkınız!'" denmiş.

Açıklayanlar; "Üç olduğundan, birisi de İblis olduğundan ihbitû diye cemi sîgasıyla söylenmiş olabilir." diyor. "Hep birden ininiz bakalım!"

Hubut; "bir yerden, yüksek bir yerden aşağıya inmek." Bu ihbitû kelimesi daha önceki âyet-i kerîmede de geçmişti. Orada da izah etmiştik. "İnmek" mânâsına geliyor.

Ve kulne'hbitû ba'duküm li ba'din aduvvün ve leküm fi'l-ardi müstekarrun ve metâun ilâhîn. 36. âyet-i kerimede geçiyor. Bir orada denmiş, bir de burada:

İhbitû minhâ cemîan. "Beraberce buradan ininiz!" buyurulmuş. Burada iki defa ihbitû denmesi te'kittir. Çünkü Araplar bir kelimeyi iki defa söylerler, mesela kum, kum derler ki kâme yekûmü'den emir. Kum "kalk" demek. "Kalk, kalk!" derler.

İhbitû minhâ, ihbitû minhâ. "İnin oradan, inin oradan!" diye te'kid olarak söylenmiş bir söz olabilir.

Bazıları da demişler ki; "Hayır, bu iki "in" emri başka başkadır. Bir; 'Cennetten semâya inin.' Ondan sonra iki; 'Buradaki semâdan yeryüzüne inin!' diye iki hubut kastedilmiştir. Bu ikisi arasında fark vardır."

İbn Kesir birincisini tercih ediyor. Bu te'kiddir.

İhbitû minhâ. "Haydi cennetten çıkın!" dedi yine. Tevbesini kabul ettiği halde yine, "İnin bakalım yeryüzüne!" diye buyurmuş oluyor Cenâb-ı Hak. Tabi bu işin mukadderattan olduğunu da gösteriyor. Bu olayların takdîr-i ilâhî ile olduğunu da gösteriyor.

Fe immâ ye'tiyenneküm minnî hüden. İmmâ, şart edatı; "Eğer şöyle olursa şöyle olur." mânâsına. "Eğer size benden bir hidayet gelirse." Ama ye'tiyenneküm denmiş, nun-u te'kid-i sakîle kullanılmış. "Muhakkak gelecek, kesin olarak gelecek." demek.

"Benden size bir hidayet geldiği zaman." Fe men tebia hüdâye. "Benden size gelen o hidayete kim tâbi olursa." Fe lâ havfün aleyhim. "Bu tâbi olanlara hiçbir korku yok." Ve lâ hüm yahzenûn. "Dünyada bir korku yok, âhirette de mahzun ve mahrum kalmayacaklar."

Bu hidayetten kasıt nedir?

el-Hüdâ'dan kast edilen, el-enbiyâü ve'r-rusül, "peygamberlerdir, enbiyâ ve mürselîndir." Ve'l-beyyinâtü. "Cenâb-ı Mevlâ'nın mucizeleridir." Ve'l-beyânü. "İlâhi kitaplar, âyet-i kerîmelerdir."

İşte böyle çeşitli vesilelerle Cenâb-ı Mevlâ kullarına hidayet gönderiyor, yol gösterici emirler, işaretler gönderiyor. Peygamberler insanları doğru yola çekiyor. İlâhî kitaplar insanlara güzel ahlâkı, doğru yolu, güzel şeyleri öğretmek için iniyor. Ahkâm-ı ilâhiyye insanların dünya ve âhiret saadetini sağlamak için gönderiliyor. Ama tabi insanların hepsi bu hidayeti, enbiyâ ve mürselîni, mukaddes vahiyleri ve açıklamaları anlayıp dinlemiyorlar.

Bazı alimler, "Buradaki hüdâ'dan maksat, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Muhammed-i Mustafâ Efendimiz'dir." demiş. Hasan-ı Basrî de: "Kur'ân-ı Kerîm'dir." demiş.

İbn Kesir diyor ki; Ve hazâni'l-kavlâni-sahîhâni. "Bu iki söz sahihtir." Âyet-i kerîmeler her ne kadar Âdem Atamız'ı anlatıyorsa da Peygamber Efendimiz'e inmiş olduğundan ve muhatap da Peygamber Efendimiz'den bu âyetleri dinleyecek olan o devrin insanları olduğundan, bu işaretler de sahihtir. Yani hidayet Peygamber Efendimiz'dir, hidayet Kur'ân-ı Kerîm'dir. O devrin insanlarının ona tâbi olması lazım! Tâbi olurlarsa;

Fe lâ havfün aleyhim. "İstikbalde, âhirette karşılaşacakları muamele iyi olacak, korkmayacaklar. Onlara îtâb olmayacak, îkâb olmayacak, cehennem olmayacak, azap olmayacak, onlar için bir korku olmayacak." Ve lâ hüm yahzenûn) "Mahzun da olmayacaklar."

Dünyadaki işlerinden, amellerinden dolayı, "Hay Allah, niye yaptık?" gibi bir mahzunluk da bahis konusu olmayacak. Çünkü dünyadayken Allah'a itaat etmişlerdi. Kur'ân-ı Kerîm'e, peygamberlere, ilâhi kitaplara uymuşlardı. Orada bir hüzün ve pişmanlık, perişanlık olmayacak. Tabi bu husustaki âyet-i kerîmeler, bu mânâyı ifade eden âyet-i kerîmeler, başka sûrelerde de karşımıza geliyor, okuyoruz, biliyoruz. Ve men a'rada an zikrî. "Kim benim hatırlatmamdan, uyarımdan, zikrimden yüz çevirirse; hatırlatılmasına rağmen, zikredilmesine rağmen, hakikatları dinlemez, sırtını çevirirse, dönerse, kabul etmezse." Fe inne lehû maîşeten dankâ. "Ona sıkışık bir yaşam, tatsız bir hayat vardır." Ve nahşürühû yevme'l-kıyâmeti a'mâ. "Biz onu âhirette gözleri kör olarak ba's ederiz."

Ba'sü ba'del-mevt'te, âhirette a'mâ olarak kalkar ve söyler:

"Yâ Rabbi, ben dünyada gözü gören bir insandım, niye burada gözümü kör eyledin? Hiç etrafı göremiyorum!"

"Dünyada Allah'ın âyetleri sana okunduğu zaman, âyetler geldiği zaman dinlememiştin. İşte onun cezası olarak sen de şimdi burada a'mâ olarak haşroldun." diye, önümüzdeki âyet-i kerîmelerde, bu mânâ gelecek.

Ebû Saîd el-Hudrî hazretleri ki Ebû Saîd künyedir, ismi Sa'd'dır. Ebû Saîd, Sa'd İbn Mâlik İbn Sinân el-Hudrî radıyallahu anh. Sahabeden, çok hadis rivayet etmiş bir zât, rıdvanullahi aleyhim ecmaîn. Onun bu konuda rivayet ettiği bir hadîs-i şerîfi okuyalım.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki;

Emmâ ehlü'n-nâri'llezîne hüm ehlühâ. "Cehennem ahâlisine, cehennem ehli olan insanlara gelince ki." Ellezînehüm ehlühâ. "Onlar tam cehennemliktirler. Tam kâfir, müşrik, cehennemin tam asıl sahipleri, ahâlisidirler." Fe lâ yemûtûne fîhâ. "Cehennemde azap görünce -yandık, kesildik, kafamız parçalandı, tokmaklarla vuruldu her neyse- ne türlü azap olursa olsun, orada ölmeyecekler."

Azaplardan dolayı ölüverip de kurtulmak yok.

Ve lâ yahyevne. "Ama cehennemin içindeki o yaşamaları da yaşamak değil."

Ölmeyecekler ama azabı çekecekler. Yaşamaları, azabı çekmeleri için. O da hayat değil. Çok berbat bir şey, azap içinde bir yaşam; yaşıyor sayılmazlar. Tamamen cehennemlik olanlar böyle. Ölmeden daima azabı çekecekler. Onlar için azap dolu bir cehennem yaşamı olacak.

Ve lâkin. "Buna mukabil." Akvâmün [nâsün] esâbethümü'n-nârü bi hatâyâhüm [bi zünûbihim] "Dünyadaki günahlarından dolayı cehenneme atılmış insanlara gelince ki bunlar mü'mindir."

Aslında cennetlik olması lazım ama günah işlediler, içki içtiler, faiz yediler, kumar oynadılar, zinâ ettiler vs. vs... Allah'ın yasak ettiği günahlar belli.

Ben her zaman söylüyorum: Bunları duvara yazın, bir liste hâlinde çocuklarınıza öğretin, ezberletin; günahları işlemesinler:

"Yavrum, şunları yapma! Bir sürü tatlı, helâl meşrubat var, haramları içme! Bir sürü güzel, insanın gönlünü hoş edecek şeyler var, şu haramlara yaklaşma!"

Hani demiştim ya, cennette de Âdem Atamız'a Allahu Teâlâ hazretleri: "Yiyin, için; sıhhatle âfiyetle, nereden, ne zaman isterseniz, cennet nimetlerinden hangisini isterseniz yiyin; ama, şu ağaca yaklaşmayın!" buyurmuştu.

O kadar geniş bir imkân önlerinde ama gittiler, o ağaçtan yediler. Çok ilginç. İnsanoğlu dünyada da bu hatayı tekrar ediyor. Bu kadar geniş helâller var, onları bırakıyor, haramlara sapıyor. Haramlar az, helâller geniş, çok... Ama helâllerle yetinmiyor, gidiyor gidiyor tehlikeli olan haram işe bulaşıyor. Tabi onun da cezasını çekecek. Madem söz dinlemedi; o da cehenneme atılacak.

Cehennemde ne olacak?

Peygamber Efendimiz burada bildiriyor:

Fe-emâtethüm. "Cehennem ateşi onları öldürecek." İmâteten. "Bir çeşit öldürme ile onları öldürecek."

Ama cehennemin asıl kâfir ahâlisine ölmek yok! Onlar daima azabı canlı olarak çekecekler. Ama bunları -cehennemin ateşi, yakması- şöyle bir çeşit öldürmeyle öldürecek.

Hatâ izâ sârû [kânû] fahmen. "Kömür gibi oldukları zaman." Üzine bi'ş-şefâati. "Onların kurtulması için şefaate izin verilecek."

O ehli imanın da, günahları kadar azabı sürecek. Tabi yine milyonlarca sene... Hadîs-i şerîflerden biliyoruz ki çok uzun zaman yanacaklar. Cehenneme bir giren milyonlarca sene yanacak; kesin olarak...

"Sonra onlar, orada bir çeşit ölümle ölecekler. Kömür gibi olduktan sonra kendilerine şefaat olununca Allahu Teâlâ hazretleri onları nehru'l-hayati 'hayat nehri" denilen nehirde yıkattıracak. Bunlar nehire atılınca kömür gibi olmuşken tekrar canlanacaklar. Kendi hallerine gelecekler, kendi vücutlarını kazanacaklar. Allah o zaman onları cennete sokacak."

Bu okuduğum hadîs-i şerîfi Müslim rivayet etmiş.

Demek ki Lâ havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenûn. "Hidayete tâbi olanlara korkmak yok, mahzun olmak yok. Cennette nimetlerle mütena'im olacaklar." Ve'llezîne keferû ve kezzebû bi âyâtinâ. "Ama kâfir olanlar, küfredenler."

"Küfreden" deyince, Türkçede "ağzıyla sebbetmek" mânasına geliyor; öyle değil.

"Kâfirliği kabul edip, kâfirlik yolunda gidenler." Ve kezzebû biâyâtinâ. "Ve bizim kendilerine indirdiğimiz ilâhî vahiyleri inkâr edenler."

Kur'ân ı Kerîm'e inanmıyor. Bu kadar güzel, bu kadar sahih, bu kadar sağlam Allah'ın haberlerine inanmıyor, karşı geliyor, inkâr ediyor, itiraz ediyor.

Ülâike ashâbü'n-nâr. "İşte onlar cehennemin ashâbıdır."

Ashab, aslında "bir insana yapışan, yanında gezinen, onunla sohbet eden insana" derler. Yapıştığı için, beraber olduğu için, beraberlikten dolayı ayrılmadığı için ashab deniyor. Bunlar da "cehennemin ashâbı" oluyorlar. Cehennemden ayrılmadıkları için, cehennemde hep kaldıkları için, cehennemin arkadaşı, cehennemle her zaman beraber... Tabi azabı çekmek için.

"İşte onlar cehennemin ashabıdırlar, cehennemden hiç ayrılmayacak kimselerdir." Hüm fîhâ hâlidûn. "Onlar orada, cehennemde ebediyyen kalacaklar."

Hulûd, "ebediyyen, sonu olmayan bir şekilde" orada kalacaklar.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretleri bildiriyor, işte âyet-i kerîmeler... Ben de size sohbetle bunları açıklıyorum. Tabi elhamdülillah bizim ülkemiz, mü'min insanların ülkesi. Çok geniş bir ülkeydi. Şimdi bu Sırpların saldırdığı Kosova, Bosna her taraf bizim idaremizdeydi ve insanlar mutluydu. Ama düşmanlar mutlu insanları kandırdılar, kavga, gürültü derken, Osmanlı Devleti'ni parçaladılar. Bazıları da hıyanet etti, devletin parçalanmasında payı oldu, günahı oldu, sorumluluğu oldu. Devlet küçüldü, küçüldü... Küçüldükten sonra geriye bu kaldı. Mü'min insanlar; işte bu süzmesi, sâfisi... Hani bir şeyi, mesela sütü çalkalıyorsun, çalkalıyorsun, kaymağı ortaya çıkıyor. Burada da memleketimiz müslüman, mütedeyyin, 0'ü, �'u müslüman. İşte biraz da misafirimiz gibi olan başka dinlerden vatandaşlar var...

Ben bazen imanla ilgili âyetleri ve saireleri okurken rahatsız oluyorlar.

Niye rahatsız oluyorsun kardeşim?

Allah'ın emrini naklediyorum, peygamberlerin sözünü naklediyorum. Sen Hz. İsa'ya bağlıysan; Hz. İsa'nın razı olacağı sözü söylüyorum. Hz. İsa geldiği zaman sana söyleyeceği sözü söylüyorum. Musa aleyhisselam'a bağlıysan Musa aleyhisselam gelse söyleyeceği sözü naklediyorum, Allah'ın sözünü naklediyorum. Çünkü onlar Allah'ın peygamberleri. Biliyorsunuz ki Allah'ın mübarek kulları. Tamam, Allah'ın emrini naklediyorum.

Dokununca itiraz ediyorlar. Ama hakikatleri söylemeden insanlar nasıl bilecek, nasıl bulacaklar? Elbette hakikatlerin söylenmesi lazım! Biz onları sevdiğimiz için, acıdığımız için söylüyoruz. Gazetenin birisi de;

"Es'ad Hoca gayrimüslim vatandaşlara küfrediyor!" demiş

Hayır, benim zaten terbiyem müsait değil. Ben öyle bir şey yapmıyorum, onların iyiliğini istiyorum. Onların da Allah'ın rahmetine ermesini istiyorum.

"Allah'ın rahmetini bırak, biz böyle inanalım!"

Allah Kur'ân-ı Kerîm'de böyle buyurmuyor. Yanlış itikat olursa kabul etmiyor. Kâfir olursa kabul etmiyor. Müşrik olursa kabul etmiyor. Allah'tan gayrıya taparsa kabul etmiyor. İnne'd-dîne inda'llâhi'l-İslâm. "Allah'ın indinde geçerli din İslâm'dır."

Peygamber Efendimiz'in zamanında da hristiyanlar varmış, müslüman olmuşlar. Yahudiler varmış, müslüman olmuşlar.

Tarih boyunca da, birçok yerde müslüman olanları biliyoruz. Benim profesörlük dolayısıyla yaptığım işte bu Risâle-i İslâmiyye çalışması... İbrâhim-i Müteferrika var, meşhur matbaacı, çok aydın bir insan. Onun eserini neşrettim. O da eskiden papazmış, müslüman olmuş, İslâm ülkesine gelmiş.

Hatta Romanya'da yaşarken gerçekleri anladığı zaman kendisi gelmiş. Hayatını inceledim.

Bunları niçin neşrediyorum, niçin bunların üzerinde duruyorum?

"Herkes gerçekleri bulsun." diye.

Türkiye ile de sınırlı kalmasını istemiyorum, dünyadaki insanlar gerçekleri anlasın. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem nasıl İslâm'ı anlatmak için Mısır'a, Mısır Hükümdarı Mukavkise mektup göndermiş, elçi göndermiş. Nasıl Bizans Hükümdârı Herakliyus'a elçi göndermiş, mektup yazmış. Nasıl Bahreyn Hükümdarına elçi göndermiş. Nasıl Habeşistan'a İslâm'ı yaymış... Çevresinde, o zamanın imkânlarıyla ulaşabileceği her yere elçi gönderip onları Cenâb-ı Mevlâ'nın yoluna davet etmiş.

Ondan sonraki asırlarda da, Allah'ın has kulları, halis kulları, sorumluluk taşıyan kulları, İslâm'ı seven, Allah'ın rızasını kazanmak isteyen kulları, dünyanın her yerine İslâm'ı yaymaya, götürmeye gayret etmişler.

Mesela ben şimdi Güneydoğu Asya'da İslâm'ın Yayılışı diye bir kitap okuyorum:

"Endonezya'ya, Malezya'ya İslâm ne zaman girmeye başladı, nasıl yayıldı, ne şekilde yayıldı? Sonra neler oldu? Avrupalılar nasıl geldiler, nasıl istila ettiler, nasıl sahip oldular, nasıl ahâliyi evirdiler, çevirdiler?" Bunları okuyorum. Bunları herkesin bilmesi lazım!

Niye başkaları müslüman diyarlarına gelip onları hristiyanlaştırırken, bu beyler ses çıkarmıyor da, biz gerçeği söylerken itirazlar oluyor? Bir de yalan yanlış sözler oluyor. Tabi şeytan onlara öyle göstererek, bir hak sesi susturmaya çalışıyor.

Mekke'nin müşrikleri, Kureyş'in kâfirleri Peygamber Efendimiz'i de susturmaya çalışmış... Hatta öldürmeye çalışmışlar, hicrete zorlamışlar. Tabi dünya hayatı geçici. İnsan bir müddet yaşıyor, Allah'ın takdir ettiği kadar yaşıyor, alnına yazılmış ömrünü yaşıyor; ondan sonra ölüyor. İşte herkes geldi, gitti. Peygamberler, enbiyâullah, evliyâullah, salihler, hükümdarlar, fasıklar, zalimler, Firavunlar, Nemrutlar... Kimse kalmıyor, herkes gidiyor. Herkes bu dünyada imtihana tâbi...

Bu âyet-i kerîme çok önemli bir âyet-i kerîme. Bunu yazıp duvara asmalı: Fe men tebia hüdâye fe lâ havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenûn. "Hidayete tâbî olanlara, Allah'ın gönderdiği uyarıları anlayıp dinleyenlere, dünyada âhirette huzur ve saadet var! Mahzun ve mahrum kalmak yok, korkmak yok, üzüntü, hüzün yok!"

İnsan saadeti istemeli, iki cihan saadetine ermeye çalışmalı ve bunu da yaygınlaştırmaya çalışmalı.

Şimdi İslâm'ın gittiği yerlerde ne var?

Yangın var, hunharlık var, canilik var. İşte görüyoruz Kosova'da köyleri basıp masum insanları nasıl katlediyorlar. Neler oluyor, görüyorsunuz. İslâm gitti mi insanlarda ne ahlâk kalıyor, ne insaf kalıyor, ne medeniyet kalıyor, ne insan haklarına saygı kalıyor; hayvanlardan beter oluyorlar. O zaman çok kan döken, can yakan mahlûklar oluyorlar.

İnsanların eğitilmesi lazım, medenîleştirilmesi lazım! Medenileştirilmek için de insanların mü'min olması lazım, Allah'tan korkması lazım, iman etmesi lazım, sorumluluk taşıması lazım! "Âhirette Allah bunu bana sorar. Ebedî azapta kalmayayım, ebedî nimetlere ereyim." diye insanların kendisini düzeltmesi lazım.

Sonra meseleler bilimsel çalışmalarla müzakere edilir. Kim haklı, kim haksız ortaya çıkar. Hodri meydan! Gerçekleri konuşalım! Cenâb-ı Hakk'ın varlığıyla ilgili, buyursunlar inanmayanlarla konuşalım, anlatalım! İslâm'ın hak din olduğuna inananlar, inanmayanlar; buyurun münâzara edelim, konuşmalar yapalım, açık oturumlar yapalım!

Görülsün, gerçekler anlaşılsın, ortaya çıksın. Ama insanlar yanlış işler yapmasın. Yirminci yüzyılda basit varlıklara tapıp da âhiretlerini mahvetmesinler. -------------- Yeri göğü yaratma gibi bir şeyi olmayan, insanın Rabbi olmayan, yaratıcısı olmayan varlıklara "Rab" diye tapmak çok yanlış.

Cenâb-ı Hak bir hadîs-i kudsî'de buyuruyor ki;

"İnsanlara benim büyük gazabım, hışmım olacak. İnsanlar çok büyük bir yanılgı içinde... Onları ben yarattım, benden gayrıya ibadet ediyorlar. Ben rızıklandırıyorum, benim rızkımı yiyip, benden gayrıya yöneliyorlar!"

Bu tabi çok büyük bir yanılgı ve çok muazzam bir suç. Allah onun cezasını verecek.

Biz; "İnsanlar cezadan kurtulsun, tevbekâr olsun, Allah tevvâbü'r-rahim'dir; Cenâb-ı Hakk'ın lütfuna ersinler, iki cihanda aziz ve bahtiyar olsunlar." istiyoruz. Bütün çalışmalarımız ondan.

Bütün kardeşlerimden, ihvânımdan rica ediyorum:

Bu tebliği yapabilmemiz için kurmuş olduğumuz televizyonlarımız, radyolarımız, dergilerimiz, gazetelerimiz, okullarımız, müesseselerimiz günden güne büyümeli. Olduğu yerde durması bile ziyan, iki günü eşit olması bile ziyan. Günden güne büyümeli, yayılmalı, uluslararası hüviyete kavuşmalı. Dünyanın her yerinde, herkese doğruyu anlatan, doğru insan, iyi insan, faziletli insan yetiştiren bir toplum olmalıyız. Allah bize bu hususta güzel çalışmalar nasip etsin. Her türlü fedakârlığı yapmaktan kaçınmayalım! Her türlü desteği lütfen sağlayın! Burca dikilen bayrak, burçtan aşağıya inmesin! Ulubatlı'nın diktiği bayrak, tevhid bayrağı burçta daima şanlı şanlı dalgalansın.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlenizden, cümlemizden razı olsun.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Sayfa Başı