M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bakara 6-7. âyetleri

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh.

Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun...

Hadîs-i şerîf sohbetlerinin yanı sıra tefsir sohbetlerine de başlamıştık ve sohbetlerde âyet-i kerîmeleri anlata anlata Bakara Sûresi'nin 6. âyetine, Kur'ân ı Kerîm'in de üçüncü sayfasının başına gelmiş olduk. Bugün 6. ve 7. âyet-i kerîmeleri okuyacağım [ve izah etmeğe çalışacağım.]

Bismillâhirrahmânirrahîm.

İnnellezîne keferû sevâün aleyhim e-enzertehüm em lem tünzirhüm lâ yü'minûn.

Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem'ihim ve alâ ebsârihim ğışâvetün ve lehüm azâbün azîm.

Sadakallâhu'l-azîm.

Bu iki âyet-i kerîmeyi izah etmek istiyorum.

Bu âyet-i kerîmeler kâfirlerin yola gelmeyecekleri, yola gelmesi durumu olmayacağını Allah'ın bildirdiği zümresi hakkındadır.

İnnellezîne keferû. "Hiç şüphe yok ki."

İnne, "hiç şüphe yok ki, elbette, muhakkak ki." diye tercüme edilebilir. Edât-ı tahkîk, yani bir şeyin hakîkat, muhakkak olduğunu belirten, kuvvetlendiren bir edattır.

Araplar bunu ne zaman kullanır?

Edât-ı tahkîk, muhatabı söylenen bir söze, bir hükme şüphe duyuyorsa, onu iknâ etmek için, kuvvetlendirmek maksadıyla kullanılır.

Burada buyuruluyor ki;

İnnellezîne keferû. "Hiç şüphe yok ki, muhakkak ki." Ellezîne. "O kimseler ki." Keferû. "Kâfir oldular, küfrettiler." Sevâün aleyhim. "Onlar için müsâvîdir, eşittir, farketmez." E-enzertehüm."Sen onları istersen inzar, ikaz etmiş ol." Em lem tünzirhüm. "Veyahut da ikaz etme, uyarma." Lâ yü'minûn. "Onlar inanmayacaklar."

Hatemallâhu alâ kulûbihim "Allah onların gönüllerine, kalblerine kapatıp mühür vurmuştur, mühürlemiştir." Kalbleri üzerine mühür vurmuştur, gönüllerini kapatmıştır. Ve alâ sem'ihim. "İşitme duyguları, imkânları üzerine mühür vurmuştur, işitmezler." Ve alâ ebsârihim ğışâvetün. "Ve gözleri üzerine de perde inmiştir." Yani gözlerine gözlerinin görmesini engelleyen bir ak inmiştir. Ğışâvetün. "Perde, kabuk, örtü gelmiştir." Ve lehüm azâbün azîm. Onlara âhirette muazzam, ulu, büyük bir azab verilecektir."

Şimdi [izah edelim.]

Ellezîne keferû."O kimseler ki kâfir oldular, küfür ettiler."

Bu küfür Arapça'da ne demektir?

Asıl mânası "örtmek" demektir. Bir şeyi kapatmak, üstünü örtmek mânasına gelir. Ondan dolayı, tohumu yere saçıp da üstüne toprağı örttüğü için ziraatçiye, ekin eken kimseye kâfir kelimesi dinî bir tâbir olarak değil ziraat tâbiri olarak kullanılır.

Gündüzün aydınlığından sonra ortalığı örtüp kapattığı için geceye de; "örtüp kapattı, kapatan şey" mânasına kâfir adı verilir.

Demek ki aslında kefere fiili -küfür masdarı, kefür masdarı da var- umûmî mânasıyla "örtmek" demek. Hususî mânasıyla; Allah'ın nimetlerini söylememek, örtmek yani küfrân-ı nimette bulunmak, nankörlük etmek mânasına da kullanılır. Şer'î bakımdan, dinî bakımdan küfür ise, imanın mukâbili, imanın karşıtıdır yani iman etmemek, imansız olmak, imansızlık etmek mânasına gelir.

"O kimseler ki küfür ettiler."

Tabii bir de Türkçe'de küfretmek, galiz, ağza alınmayacak, çirkin, müstehcen sözlerle karşı tarafa sebbetmek, söğmek mânasına kullanılıyor. Arapça'da bu mâna yok. Arapça'da o mânayı kullanmak etmek için sebbetmek, şetmetmek fiilleri kullanılır. Bu kefere sözü[nün küfretmek anlamı] Türkçe'de gelişmiş.

Neden dolayı?

Çünkü bu ağır sözler, galiz laflar, şetimler, söğmeler bazan insanı kâfir durumuna düşürebiliyor. Bunu da okuyuculara, dinleyicilere, seyircilere bir ikaz olarak [hatırlatalım!] Çünkü karşısındaki kızdığı adamın öyle bir şeyine söğüyor ki o zaman, o söğdüğü şey dolayısıyla kendisinin imanı da elden gidiyor, kâfir oluyor. Çünkü iman bir bütündür. Onun herhangi bir şeyini zedeleyici bir ters hareket, insanı kâfir duruma düşürebilir. Yani bir tanesi, iki tanesi ziyan etmez gibi bir şey yok.

Peki niye inanmayan insanlara kâfir denmiş?

Onlar Cenâb-ı Hakk'ın insanlara bildirdiği hakîkatları örttükleri, gizledikleri, göstermedikleri, kapattıkları için onlara kâfir ismi yani kefere fiili onlar için kullanılıyor.

Bir de, benim burada üzerinde dikkatinizi çekip düşünmenizi istediğim bir nokta var: Bu âyet-i kerîmeler "kâdet-i ahzâb" için indi diye tefsir kitaplarının bazısı eski harflerle yazmış. Yeni harflerle yazılmış tefsirin içinde eski harflerle öylece bırakmış, izah etmemiş. Tabii izah etmek lâzım! Çünkü, bunu herkes bilemez.

Kâde, kâid kelimesinin çoğuludur; yani rüesâ, reisler, önderler, komutanlar, önde gelenler mânasına geliyor. Ahzâb da "zümre, topluluk" demek.

Kâde-i ahzâb ne demek?

İslâm'ın karşısında mücadele eden birtakım zümreler vardı. Peygamber Efendimiz Medine'ye vardığı zaman onun karşısına bazı kimseler çıktı. Medine'de kaleleri, köyleri olan Ehl-i Kitâb'tan, yahudilerden bazı kimseler, kabilelerden bazı kimseler, menfaatleri zedelenen bazı kimseler Peygamber Efendimiz'e karşı çıktılar.

Sonra Arap kabilelerinden de bazıları Kureyş'in tarafını tuttular ve Kureyş müslümanlarla mücadele etmek istediği zaman onlarla ittifak ederek, ordularına katkıda bulunarak, adam göndererek, asker göndererek, müslümanlarla çarpışmaya gittiler. Mesela, bu maksatla asker toplayıp da, Medine'deki müslümancıkların üzerine gelip yaptıkları bir savaş var, Hendek Savaşı. Ona Ahzâb Savaşı da deniliyor. İşte onlar hizib hizib, zümre zümre muhtelif kabilelerden toplanıp, gelip müslümanlarla çarpıştıkları için o ismi almış oluyor.

Kâde-i ahzâb, Arap kabileleri içinde muhalif zümrelerin, köyleri, kabileleri, kaleleri içinde müslümanlara muhalif olan insanların reisleri demek. Ebü'l-Âliye ve İkrime'nin rivayetine göre bu âyet-i kerîmeler onlar hakkında inmiş oluyor.

Bu önemli. Bunlar Peygamber Efendimiz'e karşı çıkmakla yetinmiyorlar, ayrıca İslâm'la mücadele veriyorlar, İslâm'la çarpışıyorlar, İslâm düşmanlarıyla iş birliği yapıyorlar. Hattâ Mekke-i Mükerreme'ye, o zaman daha henüz fethedilmemiş, Kureyşliler orada haber gönderiyorlar;

"Siz gelirseniz biz size yardım ederiz, destek oluruz. Haydi ordu toplayın, gelin!" filan diye iyice düşmanlıklar yapıyorlar.

İslâm tarihinin, müslümanlığın gelişmesi adım adım, yıl yıl takib edilirse; Peygamber Efendimiz'i öldürmek istediler, Mekke'den hicret etmek zorunda kaldı, Medine'ye geldi. Medine'ye geldiği halde arkasından ordu gönderdiler, Medine'de müslümanları yok etmek istediler... Yahudi kabileleri onlara destek oldu vesaire... [Kâde-i ahzâb] işte bunlar...

Daha önceki hafta anlatmış olduğum âyet-i kerîmelerde demiştim ki; Bu âyet-i kerîmeler, yukarıdaki müttakîleri tavsif eden âyet-i kerîmelerden ayrı olarak Ehl-i Kitâb'ın imana gelenlerini medheden âyetlerdir; "İşte onlar hem kendileri daha önceden dindardı, İncil'e, Tevrat'a inanmışlardı hem de senin hak peygamber olduğunu anladılar, iman ettiler. İşte onlar da hidayet üzeredirler, hidayetleri devam ediyor, tevâlî ediyor."

Daha önceden dindarlardı. Yeni din, yeni hüküm, Allah'ın yeni emri gelince, ona da ittibâ etmiş oldular. Ne güzel!" Ülâike alâ hüden min rabbihim ve ülâike hümü'l-müflihûn diye Allah onları medhetti.

Onların arkasından bu; "O kimseler ki kâfir oldular." denilince, bunların da "kâde-i ahzâb", zümrelerin reisleri hakkında inmiş âyetler olduğu, kaynaklarda belirtildiği zaman, mesele daha iyi anlaşılıyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz herkesin müslüman olmasını, herkesin Allah'ın sevdiği kul olmasını istiyordu, herkesin imana gelmesini istiyordu, aşk u şevk ile tebliğ ediyordu. Her yere gitti; münafıkların reisi olan kimselere gitti, İslâm'ı anlattı; kabilelere gitti, anlattı; havraya gitti, anlattı... Kendisine Necran'dan gelen hristiyan zümrelere [anlattı...] Yetmiş-seksen kişilik kâfile gelmiş, Mescid-i Nebevî'ye gelmişler, oturmuşlar. Onlarla konuştu, sohbet etti. Hepsine İslâm'ı anlatmağa çalışıyor ama bir kısmı inatta devam ediyorlar.

Bir kısmı iman etmişler, onları medhediyor AllahuTeâlâ hazretleri; "Onlar hidayet üzereler. Bak, hem eskiden dindarlardı hem de şimdi ey Rasûlüm seni, Kur'an'ı kabul ettiler, imana girdiler." diye onları medhediyor. Bir de inat edip, mücadele verip, düşmanları derleyip toplayıp İslâm'ı yok etmeğe çalışan zümre var. İşte onlar da [bu âyette,] Ellezîne keferû. "O kimseler ki kâfir oldular." diye bahsediliyor.

Burada ben, küfür kelimesinin lügat mânasıyla ilgili olarak bir anlam seziyorum. O da şu; Şimdi bunlar, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in kendi kitaplarında bahsedilen, hakkında ahd ü mîsak alınan; "O âhir zaman peygamberi geldiği zaman, inanacaksınız ha, tamam mı?" diye kendileriyle antlaşma, ahidleşme yapılmış olan kavimler biliyorlar ki Peygamber Efendimiz hak peygamberdir. Mucizeleri görüyorlar, durumu görüyorlar, biliyorlar. Bildikleri halde, hattâ bir kısmı, arkadaşlarından bazıları iman ettiği halde, bir kısmı da, Ellezîne keferû. "Kâfir oldular."

Keferû; "örtmek, gizlemek, kapatmak, setretmek" demek.

Bunlar neyi setrediyor, [örtüyor]?

Öteki imana gelen Ehl-i Kitâb gibi, Ülâike alâ hüden min rabbihim ve ülâike hümü'l-müflihûn. "Felâh bulacak olan, hidayet üzere devam etmekte olan, bak hidayetleri bozmamış[lar,] yolda dosdoğru gidiyorlar." İşte o zümreden ayrı olarak, bunlar Hazret-i Muhammed'in Allah'ın hak Resûlü olduğunu, âhir zaman peygamberi olduğunu, Kur'ân-ı Kerîm'in Allah kelamı olduğunu bildikleri halde; Peygamber Efendimiz'in mucizelerini gördükleri halde; hattâ çocuklarını bildikleri gibi, bu dinin hak din olduğunu, Peygamber Efendimiz'in de Allah'ın hak resûlü olduğunu bildikleri halde, bilgilerini örtüyorlar. Kefere, örtmek demekti ya; bu bilgiyi saklıyorlar, itiraf etmiyorlar, söylemiyorlar. Ama bazısı söylüyor. Mesela, Abdullah b. Selâm radıyallahu anh yahudi hahamlarından olduğu halde, geliyor;

"Yâ Resûlallah! Sen haklısın, Tevrat'ta bahsedilen peygamber sensin! Bunlar birtakım sebeplerden, maddî dünyevî, menfaate ait sebeplerden [dolayı] kabul etmiyorlar. Ben sana iman ettim yâ Resûlallah, sen haklısın!" diyor, müslüman oluyor ama bir kısmı da bu gerçekleri kefrediyor, setrediyor, örtüyor, halka söylemiyor. "Evet, bu bizim kitaplarda bahsi geçen peygamberdir." deyiverse, teveccüh daha fazla olacak, İslâm daha çabuk yerleşecek, mücadele olmayacak, küfür izale olacak, şirk mahvolacak, puta tapılmayacak ve yeni din çabuk gelişecek ama bunlar inat ediyorlar. Yani gerçekleri gizliyorlar, saklıyorlar.

İnnellezîne keferû. "İşte o gerçekleri örtüp saklıyan o kimseler ki."

İşte bu kefere mânasının örtmek mânasından gelmesi, bu sebepten olabilir. Çünkü bildikleri halde, küfr-ü inâdî ile inatlıklarından küfürde kalmak yoluyla gerçekleri sakladıklarından mü'min olmuyorlar. Tabii şimdi bunlar böyle olunca, Allahu Teâlâ hazretleri de [onları cezalandırıyor.] Arapça'da bir söz vardır;

el-Cezâü min cinsi'l-amel. "Verilen ceza işlenen suçun cinsine, onun büyüklüğüne göredir." "Kısasa kısas, dişe diş..." denildiği şekilde...

Şimdi bunlar bildikleri halde küfrediyorlar ya, onlar küfredince, Allahu Teâlâ hazretleri de ne yapıyor?

İnnellezîne keferû. "İşte bu hakîkatleri saklayan, imana gelmeyen, imânî hakîkatleri itiraf etmeyen, bildikleri halde söylemeyen işte onlar, o olumsuz zümre."

Olumlular, müflihûn ve "Hidayet üzere olanlar." Bu olumsuzlara gelince;

Sevâün aleyhim e-enzertehüm em lem tünzirhüm. "Ey Resûlüm, Sen onları istersen inzar eyle, istersen inzar eyleme, müsâvîdir, eşittir, farketmez." Lâ yü'minûn. "İnanmayacaklar."

Enzertehüm fiilin masdarı inzâr. Enzere-yünziru-inzâr... Korkulu bir şeyi, korkulu bir âkıbeti söyleyerek, "Aman, sakın, yapmayın!" diyerek sakındırmak için bildirmek; "İleride şöyle bir fenalık olabilir, aman dikkat edin!" diye ikaz ve irşad etmek, uyarmak demek.

E-enzertehüm. "Bu cins kâfirlere, gerçekleri saklayan, domuz gibi bildiği halde ama kabul etmeyen bu cins kâfirlere sen istersen uyarılarda bulun, istersen bulunma; farketmez." Sevâün aleyhim. "Onlar için müsâvîdir."

Zaten biliyorlar, ayrıca seni bilmiyorlar değil ki, cahil değiller ki; inatlarından kâfirler. [kotkursan da korkutmasan da] müsavidir. Lâ yü'minûn. ["İnanmayacaklar."]

Burada mâ yü'minûn demeyip de lâ yü'minûn demesi, istikbale doğru inanmayacaklarını gösteren bir cümle. Tercümelere bakıyorum [bazılarında doğru tercüme yapılamamış.] Tefsirle, mealle uğraşacak insanların iki dilin inceliklerini bilmesi lazım. Bir Türkçe'nin inceliklerini bir de Arapça'nın inceliklerini bilmesi lazım!

Mâ yü'minûn demeyip de lâ yü'minûn demesi, Allahu âlem, bunların artık bu durumları bitmiştir, ileriye doğru bunlar iman etmeyecekler. Sen istersen onlara ikazda bulun, ister bulunma; ister uyar, uyarma; farketmeyecek.

Neden?

Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem'ihim.

Hateme; "bir şeyi kapatıp mühürlemek" demek. Torbayı mühürlemek... Hani belediye geliyor, bir dükkâna ceza yazıyor; dükkânı kapatıyor, kırmızı mumu akıtıyor, üstüne mühür basıyor; dükkân kapalı...

Bir şeyi kapatıp damga basmak, "Tamam, bunun içindekini ben koydum, kapattım. Bu açılmamışsa, içindeki benim koyduğum şeydir." mânasına mühürünü koymak... Eskiden bu böyle yapılırdı. Gizli evrakın, eşyanın taşınmasında torbanın içine konur, mühür yapılırdı. Bir odayı böyle kapatmak... Buraya kimse girmesin diye ben belediye olarak mühürledim. [Belediyenin bir işyerini kapatıp mühürlemesi...] Mühür kırılırsa, açıldığı anlaşılacak, cezası var.

Bir şeyi sona erdirmek mânasına geliyor. Onun için, "Allah onların kalplerini mühürlemiştir." yani onların işini sona erdirmiştir. Onların kalpleri çalışmayacak, hakîkati kabul etmeyecek, kapanmıştır, iş bitmiştir, denmiş oluyor.

İnzâr ve hatim –noktalı hı ile- kelimesini [izah edip] söyledikten sonra, izah edilmesi gereken kalb geliyor.

Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem'ihim. Âyet-i kerîmede [okurken] burada durmak lazım! Bazen bakıyorum okuyan hafızlar, imamlar yüksek sesle okudukları zaman devam ediyorlar. Halbuki mâna burada durmayı gerektiriyor. Burada vakf-ı lâzım var, mâna bakımından durmak gerekiyor. Sahâbe-i kirâm orada öyle durmuşlar. Çünkü mühürleme kalbe ve işitme duygusu kulağa olduğu için, hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem'ihim [diye okuyunca] orada duracak.

Ve alâ ebsârihim ğışâveh. Bu ayrı bir cümle; "Gözleri üzerinde de perde vardır." Yani görmelerini engelleyen perde... Hani ihtiyarların gözüne ak iniyor, katarakt filan diyorlar. Ameliyatla o perde alınırsa, görebiliyor; alınmazsa, gözbebeği perdeli olduğundan görmüyor. "Gözlerinde de perde vardır."

Ve alâ ebsârihim ğışâveh. "Ve gözleri üzerinde ğışâveh yani örtü, perde vardır, ak inmiştir." Ve lehüm azâbün azîm. "Ve onlar âhirette muazzam bir azaba uğrayacaklar."

Neden?

Çünkü, bir; kendileri inanmıyorlar, ikincisi de; bildikleri hakîkatları sakladıklarından, gerçekleri söylemediklerinden, birçok insanın da imana gelmesinde ortamı zorlaştırıyorlar. Onların ağzına bakan birçok insan da belki o yüzden imana gelmiyor.

Bir de bunlar rüesâ ya! Sâde, seyyid kelimesinin çoğulu olduğu gibi kâde de, kâid kelimesinin çoğulu; reisler, önderler, kabile başkanları, hizib başkanları ya! Arkalarından insanları, zümreleri sürükleyen, yönetim durumunda olan sorumlu kişiler ya!.. Tabii o sürükledikleri insanların sorumlulukları da bunların üzerinde [olacak.] Onun için azabları "azîm" yani muazzam, çok büyük, çok ulu olacak... Azaptan azaba fark var; çok korkunç azaba uğrayacaklar.

Hatemallâhu alâ kulûbihim. "Allah kalpleri üzerine mühür vurmuş, kalplerini kapatmış, işlemez hâle getirmiş." oluyor.

Kalb ne demek?

Kalb iki mânaya geliyor: Bir, elimizi sol mememizin altına doğru, avucumuzu şöyle göğsümüze koyduğumuz zaman, o tık tık tık tık, güp güp güp atan uzuv. Şöyle kozalak gibi, aşağı tarafı uzun, yumruk büyüklüğünde bir uzuv... Kan pompalıyor, karıncıkları, kulakçıkları var. Geliş damarı var, atardamarlar, toplar damarlar var. Can damarı dediğimiz büyük damar var. Vücuttan kan [kalbe] geliyor kalpten vücuda, ciğerlere gidiyor; oksijeni, temiz havayı alıyor tekrar kalbe dönüyor, oradan tekrar vücuda gidiyor. [Kalb] bu işi yapıyor, bütün kanın vücuda [dağılmasını sağlıyor,] kan da vücudu besliyor.

Mesela kalb bir ara durup da beyin hücrelerine kan gitmediği zaman, kan gitmediği için kısa bir süre gıdasız kaldığı için beyin zarları [hücreleri] ölüyor. Beyin ölünce de adam bitkisel hayata giriyor çünkü beyin zarları öldü. Yaşıyor ama artık konuşamıyor, söyleyemiyor, anlayamıyor, dinleyemiyor. Bitki gibi bir hayat, hareket kabiliyeti filan kalmıyor. Kalb böyle bir önemli maddî uzuv.

[Kalbin] bir mânası bu olmakla beraber; Kur'ân-ı Kerîm'de, hadîs-i şerîflerde ve dinî birçok terimlerde ve hattâ lisanımızda kalb bu yürek mânasına, et mânasına kullanıldığı gibi, bir de gönül mânasına kullanılıyor. "Kalbi katı adam!" diyoruz, gönlü merhametsiz mânasına kullanıyoruz filan.

Bu ikinci mânası, yürek mânası, Kur'ân-ı Kerîm'de mesela şöyle kullanılıyor;

Lehüm kulûbün lâ ya'kılûne bihâ. "Onların kalpleri var ama o kaplerini işletip, çalıştırıp, onunla akletmiyorlar." diye âyetlerde geçtiği için anlaşılıyor ki kalb akletme uzvu... Yani bir şeyi taakkul etme, anlama, idrak etme, kavrama, öğrenme uzvu oluyor. Biz bunu daha ziyade beyin olarak şey yapıyoruz [ifade ediyoruz] ama eskiler insanın iç varlığı [anlamında] gönül demişler...

Neden böyle demişler?

Nasıl bedenin ortasında kalb çok önemli bir uzuvsa, bütün bedenin hayatta kalmasını sağlıyorsa; gönül de insan ruhunun merkezidir. Her şeyi o idrak ediyor, kavrıyor, insanı çekip çeviriyor. Onun için ona da mânevî yönden kalb ismi vermişler.

Bu gönül dediğimiz şey, insanın iç varlığı, insanın beni yani egosu, kişisi; kişiliğini temsil eden mânevî varlığı olmuş oluyor. Bunun bu yürekle ilişkisi, birtakım mânevî bağlantıları olduğundan, "Kalblerine mühür vuruldu." demek, "Artık akletmesi kalmadı, mânevî varlığı çalışmaz, mânevî varlığı öldü. Maddeten canlı gezse, yaşasa bile mânen ölü, mânen kalbi çalışmaz bir insan hâline geldi." [demektir.]

Bu mânada gönül, nefs-i nâtıka diyorlar, ben, insanın egosu, nefsi mânasına insanın kendisi diyorlar. Ruh, akıl bunun âletidir, irade kuvvetidir. İşte artık ruh diyoruz, nefis diyoruz. İşte bu iç varlıklarına Allah mühür vuruyor.

Neden mühür vurduğuna gelince; İbn Kesîr Tefsiri'nde iki hadîs-i şerîf zikrediliyor. Ben bir tanesini okuyayım.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edildiğine ve Tirmizî'nin de hasenün sahîhun, "hasen hadistir" dediği bir hadîs-i şerîfte buyuruyor ki; Bu konuyu açıklayacak yani kalbin mühürlenmesi denilen olayı açıklayacağım.

İnnel-mü'mine izâ eznebe zenben. "Mü'min bir günah işlediği zaman..."

[Mü'min günah] işler mi?

İşlememesi lazım ama maalesef nefsine yenik düşüyor, şeytana kanıyor, dünyaya kapılıyor, bir günah işliyor. Tamam, [günah işledi.]

"Mü'min bir günah işlediği zaman." Kânet nükteten sevdâ fî kalbihî. "Gönlünde, kalbinde siyah bir nokta oluşur."

Bu günahtan dolayı gönlünün bir noktası kararır, kalbi üzerinde bir siyah nokta meydana gelir.

Fe-in tâbe ve neze'a sakale kalbühû. "Eğer bu günahından sonra pişman olur, tevbe eder, 'Aman yâ Rabbi! Ben hata ettim, beni affet, düzeltiyorum kendimi' der, tevbekâr olursa, kendini çekerse ve affını, mağfiretini isterse, kalbi tekrar parlar yani leke gider, temizlenir."

Bu hadîs-i şerîfi bırakalım, başka bir hadîs-i şerîfi hatırlatalım. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, müslümanın bir günah işlediği zaman, arkasından bir iyilik yapmasını [tavsiye ediyor], onun onu sileceğini bildiriyor.

Ve etbi'i's-seyyiete'l-hasenete temhuhâ. "Bir kötülük işlenmişsen, onun arkasından bir iyilik yap da o onu silsin!" diye tavsiye buyuruyor.

Evet, demek ki tevbe ederse, vaz geçerse, Allah'tan affını dilerse ve bir iyilik yaparsa diyelim biz de bu araya ekleyerek, kalbindeki o leke gider, kalbi tekrar temiz hâle gelir.

Ve in zâde. "Ama tevbe etmez de günaha devam ederse, günahını arttırırsa."

Zâdet. "O lekeler de artar."

Hattâ kalbehû. "Bütün kalbinin her tarafını o leke kaplayacak şekilde gelir."

Bir kılıf gibi, bir pas gibi, bir kalın leke gibi bütün kalbinin her tarafını kaplar.

Fe-zâlirânüllezî kâlellâhu teâlâ;

Kellâ bel râne alâ kulûbihim mâ kânû yeksibûn. "Hayır, aksine onların işlediği kötü işler kalpleri üzerine pis leke ve bir perde ve pas tabakası meydana getirmiştir." dediği gibi. İşte o rân'dır, pastır, kir tabakasıdır, kalbin her tarafını kaplar. O zaman kalbi kirle kaplanmış oluyor, bir kir kılıfı altında kalmış oluyor. Böylece artık o kalb sıhhatli bir çalışma yapamıyor.

Ben bu arada bir şeyi hatırladım, bir hukukçu profesör kardeş anlatmıştı bana. Bir zamanlar savcılık yaptığı zaman, 20-22 yaşlarında genç birisi denizde boğulmuş; hem de Türkiye yüzme şampiyonlarından. Morga getirmişler, savcı diye bunu da çağırmışlar.

"Tabii tahlil yapmak için, durumu anlamak için vücudunu kestiler, göğsünü açtılar." diyor. Açmadan önce ilgili doktorlar, "Acaba ölüm sebebi ne?" diye konuşuyorlarmış. Demişler ki;

"Kramp girmiştir, ondan boğulmuştur."

Alman profesör varmış, ismini de söylemişti unuttum, o demiş ki;

"Hayır, bu [genç] şampiyon, yüzmeyi bilen bir insan; öyle bir kramp girmekle boğulmaz! Kramp girse de kendisini su üstünde tutar, boğulmaz. Bu başka sebepten boğuldu."

"Peki hocam, neden boğuldu? Yüzme şampiyonu, kramp da girmedi ise denizde niye boğuldu?" demişler.

"Bakın parmaklarına!.." demiş.

[Parmaklarına] bakmışlar, işaret parmağı ile orta parmağı arası, üst uç tarafı ooo... kahverengi, sapsarı... Yani sigara içe içe parmakları bile boyanmış.

"Bak, bu sigara tiryakisi... Bu sigarayı çok içtiği için -yaşı da 20 küsür, 22 diyelim, galiba öyle demişti- [oksijensizlikten boğulmuş]." demiş.

Sigara içe içe parmakları [bile] boyanınca ki parmaklarına duman gelmiyor, sigarayı orada tutuyor, [parmaklarına] duman çok az geliyor. Asıl duman içeriye gidiyor.

"Şimdi bunun ciğerini göreceksiniz." demiş.

Göğsünü aletle keserek açmışlar, neyse, morgta nasıl yapıyorlarsa bu işi, ciğerini çıkartmışlar ki -elleri eldivenli tabii-;

"Hocam..." diyor, o hukukçu anlatıyor bana;

"Ciğer kıpkırmızı olur ya; "ciğer gibi kırmızı" deriz ya, hayır, [bunun] ciğer[i] simsiyah... En aşağısı simsiyah, ciğerin yukarıya doğru, bronşlara, kalın, asıl büyük nefes borusu tarafına doğru koyu kahverengi, en üst tarafı biraz açık..." diyor. [Profesör] çıkartmış ciğeri;

"Bakın! Bunun her tarafı zift dolmuş." demiş.

Alt tarafını sıkmış, ciğerin boğum delikçiklerinden boncuk boncuk zift çıkmış.

"İşte bakın, sigara bunun bütün ciğerini zift doldurmuş, onun için nefes alacak yeri kalmamış. Bu yüzerken; yüzerken yüzerken vücudun çok nefese ihtiyacı oldu; yüzme esnasında eli çalışıyor, kolu çalışıyor, her tarafı çalışıyor. [Bu yüzerken] çok oksijene, temiz havaya ihtiyacı oldu. Bu ciğer o temiz havayı, bu çalışan adalelere götüremediği, sağlayamadığı için oksijensizlikten, havasız bir yerde kalmış insan gibi, ondan boğuldu. Sudan boğulma değil bu." demiş.

Şimdi bunu niçin söylüyorum?

Peygamber Efendimiz'in bu hadîs-i şerîfini okuduktan sonra, "Kalblerin de günahlardan nasıl kapkara olduğunu düşünürken, bunu da düşünün!" diye söylüyorum.

"Sigara içmeyin!" diye de söylüyorum tabii. Art niyetim var, sigara içmemenizi sizin namınıza, sizin sıhhatinize istediğim için, o bakımdan söylüyorum,

Kalb böyle günahlardan katılaşınca, o zaman ne oluyor?

Allahu Teâlâ hazretleri bu kalbi katılaşan insanları, inanmayan insanları, bu kötülükleri yapmağa devam eden, bildikleri halde inat eden insanları; "Sen madem kabul etmedin!" diye ceza olarak kalbini mühürlüyor, mânevî bakımdan kalbinin çalışmaz bir hâle gelmesini şey yapıyor.

Neden?

el-Cezâü min cinsi'l-amel. [Verilen ceza, işlenen suçun cinsine göredir.] İşlediğinin karşılığı[nı] kendisi bulmuş oluyor. Allahu Teâlâ bu hususlarda başka âyet-i kerîmelerde de beyan buyurmuş, okuyalım;

Fe-lemmâ zâğû ezâğallâhu kulûbehüm. "Onlar kalpleri eğilip büğülünce, onlar hak yoldan sapınca Allah da onların kalblerini saptırdı."

Fe-lemmâ zâğû. "Onlar sapınca, eğrilince." Ezâğallâhu kulûbehüm. "Allah da kaplerini saptırdı."

Sonra bir başka âyet-i kerîme okuyalım;

Ve nukallibü ef'idetehüm ve ebsârahüm kemâ lem yü'minû bihî evvele merrah. "Daha önceden inanmadıkları gibi, biz de onların gönüllerini, gözlerini tersine çeviririz, tersyüz ederiz." Ve nezeruhüm fî tuğyânihim ya'mehûn. "Bırakırız kendi hallerine; o tuğyanlarında, azgınlıklarında, sapkınlıklarında devam eder dururlar."

Ondan sonra artık o kalb çalışmaz, gerçekleri görmez, hakîkatleri anlamaz hâle gelince;

Sevâün aleyhim e-enzertehüm em lem tünzirhüm. "Ne desen, artık kabul etmez hâle gelirler."

Ehl-i Kitab hakkında da Allahu Teâlâ [hazretleri] buyuruyor ki;

Ve lein eteytellezîne ûtül-kitâbe bi-külli âyetin mâ tebiû kıbleteke. "Ey Resûlüm! Sen bu Ehl-i Kitâb'a, kendilerine kitap indirilmiş ama seni kabul etmeyip de kâfir durumuna düşmüş olan çevrendeki bu kimselere, bütün âyetleri getirsen, bütün delilleri, mucizeleri göstersen." Mâ tebiû kıbleteke. "Senin kıblene bunlar tâbi olmazlar." Ve mâ ente bi-tâbi'in kıbletehüm. "Sen de onların kıblesine tâbi olma, yönünü Mekke-i Mükerreme'ye, Kâbe-i Müşerrefe'ye döndür!" dediği gibi, Allahu Teâlâ hazretleri ceza olarak, karşılık olarak, kâfirliklerinin cezası olarak [kalplerini] mühürlüyor.

Bunu neden söylüyoruz?

Yani küfürlerinin sebepleri kendileri... Küfürde inatlarının, Allah'ın kalplerini mühürlemesinin sebebi, kendi inatçılıkları, edepsizlikleri olmuş oluyor, onu anlatmak istiyorum.

Hem kalblerine mühür vuruluyor, gerçekleri idrak etmez, düşünemez hâle geliyorlar ve hem de Allah işitme duygusunu mühürlüyor, lafları da duymaz oluyorlar.

Tabii, biliyorsunuz, belki kulakları "tık" dese bile, küçük bir fısıltıyı duyacak kadar keskindir belki, sâktır ama -kulağı keskin, iyi duyan kimseye sâk derler- gerçekleri duymadıktan sonra mânevî bakımdan sağır, farketmez.

Elmalılı tefsirinde, Allah razı olsun, çok güzel mânaları yazmış, çeşitli kitapları toplamış, o güzel tefsiri yazmış. Herkesin de her okuyanın da çok iyi anladığını sanmıyorum, çok ince şeyler var. Benim baktığım başka tefsirlerde olmayan bir şeye dikkati çekiyor, diyor ki;

Hatemallâhu alâ kulûbihim. "Kalblerine Allah mühürü vurdu, kapattı."

Ve alâ sem'ihim. Onların kulağına kapattı." [buyrulmuş;] sem', işitme, çoğulu esmâ'ihim gelmemiş. Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ esmâ'ihim buyrulmamış da ve alâ sem'ihim denmiş. Bunun çeşitli sebepleri olabilir diyor. Kendisi güzel bir tevcih yapmış, hoşuma gitti.

Hani, insanın hakkı hakîkati öğrenmesi için, insana neler lazım?

Akıl lazım, kalb yani gönül lazım! Sonra havâss-ı selîme dediğimiz, selim duyuları, duyu organları lazım!

Selîme niçin diyoruz?

Sakîm [hasta] olduğu zaman eğri büğrü görür, doğru algılayamaz. Yani his var, hiss-i selîm var... Akıl var, akl-ı selîm var... Zevk var, zevk-i selîm var... Selim olması, hastalıksız olması, sıhhatli, sağlıklı olması [lazım!]

Bir insanın selim duyguları olacak, aklı olacak; bir de geçmişi anlamak, ileriyi anlamak, mânevî gerçekleri kavramak, başkalarının bilgilerinin kendisine ulaşması için işitme duygusu lazım! O da gerekiyor, zaten duygulardan bir tanesi de işitme duygusu... Ama semâ-ı haber yani insan başkasından gelen haberleri de topladığı zaman bilgi sahibi oluyor.

Biz üniversitede öğrencilerimize bilimsel olarak çalışma yaptırırken, doktora öğrencilerimize doktora yaptırırken, derdik ki; "Bir kere o konudaki bütün bilgileri topla bakalım! Senden evvel bu konuda kimler ne yazmış çizmiş, ne kitaplar yazılmış onları bir öğren, ondan sonra sen o konuda çalış! Onların bilmediği şeyi bul, tezine onları ekle; çalışman bilimsel bakımdan değerli olsun!"

Burada sem'ihim denmesi yani tekil gelmesi, "kulaklarına" denmeyip de "kulağına" der gibi, "işitmelerine" değil "işitmesine" mühür vurmuştur denmesinin [sebebi]; "Delîl-i naklînin bir merkezi var, o da peygamberlik." diye izah etmiş, çok hoşuma gitti.

Yani, işitilecek ama neyi işiteceksin?

Yunanlılardan Ksenofon bir şey yazmış, Aristo şunu yazmış, bilmem ne...

Kitaplarına güvenilmez ki, güvenilir mi, doğru mu? Hakîkaten onun elinden mi çıkmış, sözleri doğru mu?

Ama işitilen haberin, semâ-ı haber yani ilim sahibi olmak için gerekli kaynaklardan birisi bilgiler. O bilgilerin asıl kaynağının tek olduğu yani nübüvvet olduğuna işaret.

Eh, onu da artık dinlemez oluyor, kalbi de anlamaz oluyor, ne kalıyor?

Bir de etrafa bakıp gerçekleri görecek.

Resûlüllah mucizeler gösteriyor; istiyorlar, gösteriyor. Yâ Resûlallah diyorlar, Allah da istenilen mucizeyi gösteriyor, mucizelerle te'yid ediyor. Bir de gerçekleri de görmesi lazım!

O zaman Allah ceza olarak onların gözlerine de mânevî perdeyi indirdiği için, gözleri de görmez oluyor. Gözü var ama gözbebeği katarakt olmuş, gözüne ak düşmüş, ihtiyar önünü görmüyor. İşte ancak ameliyat olursa, o perdeyi alırlarsa, o zaman görecek gibi ama bu kâfirlerinki öyle değil; kalbleri tam perdelenmiş oluyor, o zaman hiçbir gerçeği görmez duruma geliyorlar.

Demin hadîs-i şerîf söyledik; günah işledikçe, kalb gittikçe berbatlaşıyor, kötüleşiyor. Aynı şekilde iyilik yaptıkça da gittikçe nurlanıyor. Zikrettikçe, Allah'ı andıkça nurlanıyor. Böylece günah işledikçe, kâfirlik bir insanın tabiatına işliyor. "Artık teneşir paklar" diyoruz, "Ölümde ancak islah olur, o herif bir daha islah olmaz!" diyoruz. İyi şeyler de yapıla yapıla, insan iyi bir insan oluyor. Demek ki o zaman terbiye çok önemli!.. Demek ki ahlâkın ve dinin kıymeti bir şeyi devamlı yapmakta, güzel şeyleri itiyad hâline getirmekte... Onun için işte namaz beş vakit emredilmiş, her gün emredilmiş. Oruç 30 gün devam ediyor, elhamdülillâh her sene geliyor... Devamlı olacak ki insana tesir etsin, âdeti hâline gelsin, tabiatına işlesin. İnsan sonunda hiç olmazsa nefs-i mutmainne makamına çıksın. Tamam, istikrarlı, artık sarsılmaz, değişmez, yıkılmaz bir insan hâline gelsin.

Bu âyet-i kerîme, bu hadîs-i şerîf işaret ediyor ki; günahta ısrar eden, sonunda kalbi mühürlenir, belâsını, cezasını bulur. Sevaplı işleri yapmakta da devam eden, sonunda güzel neticelere ulaşır, Allah'ın lütfuna erer. Allah'ın mutmainne makamına ermiş evliyâsı olur. Kerâmetlerle taltif olunur, dünyası âhireti nice nice hayırlara erer.

Şimdi bunları niçin söylüyoruz? Bu kalbin mühürlenme meselesinde alimlerimiz niye yazmış [bunları?]

Suç kulda... Kul inat ediyor, bildiği halde kabul etmiyor, aleyhte çalışıyor, uğraşıyor; Allah onun cezası olarak onun kalbini mühürlüyor. Demek ki, kesb kuldan, tabii Allah da onun üzerine kalbini mühürlüyor. Demek ki cebr yok...

İşte iki tane kâfir var, iki tane müslüman olmayan insan var; birisi lafları söylediğin zaman anlıyor, imana geliyor, hidayete eriyor; mü'min-i kâmil oluyor, evliyâ oluyor, âhiretini kazanıyor, gidiyor. Bir tanesi de bile bile, çeşitli sebeplerden ters tarafa itiliyor; inadını arttıra arttıra ancak teneşir paklıyor ya da harpte öldürülüyor. Bu İslâm düşmanlarının reislerinin çoğu Bedir harbinde öldürülmüş. İşte öyle ölüp gidiyor, artık mahvoluyor.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Demek ki iyi şeylere devam etmeliyiz. Çocuklarımızı iyi itiyadlara alıştırmalıyız. Bakın mesela Ramazan'da bu 30 gün sahura kalkmak sünnet, Peygamber Efendimiz tavsiye etmiş. "Tamam, ben dayanırım!" demeyin, sahura kalkın!.. Sahura kalkmak, Ramazandan sonraki 11 ayda da teheccüde alışmanın yemekli, mükâfâtlı, tatlılı, börekli, çörekli bir alıştırması... Yemek yiyeceğiz diye kalkıyorsunuz, çocuk uykuyu bölmeye, o vakitte kalkmaya alışıyor, siz de alışıyorsunuz. Ondan sonra devam edeceksiniz. Gece ibadeti çok sevap.

Rek'atâni mine'l-leyli hayrun mine'd-dünyâ ve mâ fîhâ. "Geceleyin kılınan iki rekât namaz, dünyadan ve dünyanın içindeki her şeyden daha hayırlıdır." İtiyad hâline getirilecek.

"Efendim, işte çocukcağız uyusun, yazık!.."

Hiç bir şey olmaz! O vakitte uyumasın, sonra uyusun. O vakitte uyandır!.. Asıl çocuk o vakit uyursa mahvolur. Çünkü, küçükten alışmadığı zaman büyüyünce hiç söz dinlemez; namaz kılmaz, abdest almaz, oruç tutmaz, Allah'ın emrini dinlemez, üşenir.

"Yapma evladım!" diye annesi yalvarır, babası yalvarır, dinlemez.

Neden?

Alıştırmadığı için.

Alıştırmak, iyi şeylere alıştırmak ne güzel, kötü şeylerin de itiyad hâline gelmesi ne kadar fenâ!.. Çünkü Allah ceza olarak mühürlüyor, perdeliyor, engelliyor, bu sefer kendisi ettiğini buluyor.

Lâ yü'minûn. "İnanmayacaklar!"

Neden?

Bitti, kendi kendilerini mahvettiler. Ondan dolayı kendileri yaptılar.

Demek ki Allahu Teâlâ hazretleri cebretmiyor, zorlamıyor. Eğer Allahu Teâlâ hazretleri kulu kalbi mühürlü olarak yaratsaydı, o zaman cebir diyecektik ama öyle değil... Allahu Teâlâ yaratıyor;

Küllü mevlûdin yûledü ale'l-fıtrati. "Her doğan güzel bir şekilde doğuyor." Sonra terbiye ile, eğitimle putperest oluyor, ateşperest oluyor, gayrimüslim oluyor, şöyle oluyor, böyle oluyor. Çocukları babası, anası mahvediyor. Yanlış terbiyelerle yanlış eğitimler çocukları mahvediyor. Mücevherler parça parça, tuz buz oluyor. Elmaslar, yakutlar, zebercedler, zümrütler mahvoluyor.

Neden?

Yanlış ellerde, yanlış terbiyelerle mahvoluyor.

Allahu Teâlâ hazretleri, "Ben kullarıma zulmetmem, kullar kendi kendilerine zulmederler." buyuruyor. Kendilerinin yaptıklarının cezasını bulmuş oluyorlar.

Onun için bu âyet-i kerîmelerden ibret almalıyız. Günahı yapıp yapıp yapıp da sonra Allah'ın cezasına uğrayıp, kalbi mühürlenme durumuna kimse kendisini düşürmesin. Allahu Teâlâ hazretlerinin rahmeti geniştir; lütfundan, rahmetinden istifade etsin...

Ve lehüm azâbün azîm. "Böyle işte küfr-ü inâdî ile inat eden insanlara azîm, muazzam bir azap verilecektir."

Binaenaleyh cezalarını dünyada, âhirette çekeceklerdir. Dünyada çekmeseler bile, dünyanın İslâm nazarında, hakîkî mü'mine göre ve gerçekte, işin aslında önemi yok, zamanı kısa...

Ne kadar kısa bir zaman?

Yetmiş yıl, 80 yıl, 100 yıl, sonsuz bir zaman, Hüm fîhâ halidûn. Ebedî bir âhiret hayatının yanında önemli değil... Sonunda o haliyle ölüp gidecekler, âhirette elim bir azaba uğrayacaklar.

Allah bu duruma düşürmesin...

Bir insan bir gerçeği gördü mü, duydu mu, anladı mı, o gerçeğe uymalı!.. Ben duyuyorum, yazılarımı, konuşmalarımı pek çok kimse dinliyor; pek çok kimse dinliyor ve okuyor. Kimisi teftiş için, kimisi takip için, kimisi kusur aramak için, kimisi ne söylüyor, ne faaliyet yapıyor diye... Ne sûretle olursa olsun, bunu okuyan bu söyleyene bakmayacak, söyletene bakacak!.. Allah söyletiyor. Gerçekleri anlayacak, mü'min değilse imana gelecek... İnsaflıysa, hakîkati kabul edecek, doğru söylüyor diyecek... Çünkü hak nereden söylenirse, kimden söylenirse, kabul edilmeli!.. Allahu Teâlâ hazretleri ona söylettirir, buna söylettirir.

Bir arkadaş anlattı, hoşuma gitti. Memleketlisi çobanmış, sürüleri varmış;

"Ama imtihanı kaybetti." diyor.

"Nasıl kaybetti?" dedim. Bir ihtiyar adam gelmiş çobana;

"Yahu şu kuzularından [koyunlarından] biraz süt sağ da bana versene, çok canım süt istiyor." demiş.

"Olmaz!" demiş çoban.

Olmaz demiş, sonra dönmüş bakmış ki adam yok ortada...

Eyvaah! Bir anda yok [olmuş.] Demek ki bir melek mi geldi, Hızır aleyhisselam mı geldi, denedi. Bu kadar sürüsü var, birazcık sağıp da buna verseydi, imtihanı kazanacaktı, kaybetti. İşte bak, kaçırdı elinden... Kaybetmiş, gitmiş.

Allahu Teâlâ hazretleri fırsatları kaçırmayan; imanı duyduğu, hissettiği, sezdiği zaman inadı bırakıp imana gelen kimselerden eylesin... Çeşitli sebeplerle bizim konuşmalarımızı, bu âyetleri vesaireleri duyanları, Allah yanlış yoldan döndürsün, doğru yola sevketsin... Doğru yolda yürüyen, sevimli, sevgili kardeşlerimize de imanlarında terakkî nasip eylesin, şu güzel günlerde büyük feyizlere erdirsin... Kalblerini pürnûr eylesin, nurlandırsın nurlandırsın, mânevî gerçekleri görür hâle getirsin... Allah'ın sevgisine erdirsin, dünya ve âhiret saadetine mazhar eylesin... Âhirette cennetiyle cemâliyle taltif eylesin... Habîb-i edîbine Firdevs-i A'lâ'da komşu eylesin... Allah hepinizden razı olsun...

Böylece bir çeşit iman tabakasını da bu iki âyet-i kerîme anlatmış oldu. Bundan sonraki 13 âyet-i kerîme; Onları da parça parça, inşaallah sağ olursak önümüzdeki günlerde anlatacağız. Onlar da münafıklarla ilgili... Bakın, mü'minlerle ilgili iki âyet, Ehl-i Kitâb'tan olup da İslâm'ın gerçek olduğunu anlayıp imana gelenlerle ilgili iki âyet, Ehl-i Kitâb'tan vesaireden olup da gerçekleri anladığı halde onu örten, kâfir olanlarla ilgili iki âyet... İki iki gidiyor ama münafıklara gelince yani mü'minler arasında yaşayıp, mü'min gibi görünüp ama aslında mü'min olmayan, kalbi bozuk, içi kâfir olan insanlara gelince, 13 âyet-i kerîmelik ve ilerideki pek çok âyet-i kerîmelerde onların eğri büğrü halleri anlatılıyor. Onların ne kadar tehlikeli olduğunu Peygamber Efendimiz'e bildirmek için, Kur'ân-ı Kerîm'i okuyan müslümanlar da bilsinler diye [Allah bildiriyor.]

Allah böyle dış görünüşü müslüman ama içinden kâfir, art niyetli, İslâm'ı yıkmak isteyen insanlardan müslümanları korusun... Tabii Allahu Teâlâ hazretleri dinini koruyacak, İslâm en sonunda kıyamete kadar devam edecek. Bir yerde bir baskı olsa bile öbür tarafta devam edecek. Allahu Teâlâ hazretleri daima, dinine hizmet eden bir asil, yüce, kıymetli, mücahit zümreyi mevcut bulunduracak; onlar hakkı söyleyecekler.

Allah bizi o mü'min kullarından eylesin... Rızasına uygun yaşamayı nasîb eylesin... Huzuruna da sevdiği, razı olduğu kulu olarak varmayı nasîb eylesin... Cennetiyle, cemâliyle cümlenizi müşerref eylesin.

Aziz ve sevgili kardeşlerim!

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh.

Sayfa Başı