M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 263-264.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillâhimineşşeytanirracîm. Bismillâhirrahmanirrahim.

el-Hamdülillahi Rabbi'l-âlemîn ve'l-âkibetü li'l-müttakîn, es-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ecmaîn. I'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve küllü dalâletin fi'n-nâr ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-Nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem, ennehu kâle:

"Şu üç şey büyük bir beliye, belâ-yı azîm, çok büyük bir beladır. O üç şeyden birisi, imam verirken, verdiği vakit şükretmez; kötülük yaptığın vakit seni affetmez. Bir komşudur ki hayır görürse saklar. Şer görürse onu yayar. Bir kadındır ki hazır olduğunda yani yanında olunca seni rahatsız eder. Ayrı olunca da, gayb yani senin yokluğunda gerek malında gerek nefsinde sana hıyanetlik eder."

Bugünkü hadîs-i şerîf de şudur:

Selâsün men künne fîhi hâsebehûllâhe teâlâ hisâben yesîran "Şu üç şey kimde olursa Allahu Teâlâ onun hesabını gayet hafif, kolay eder." Hisâben yesîran. Abdest aldığımızda sağ kolumuzu yıkarken; "Yâ Rabbi! Benim hesabımı hisâb-ı yesîr et." diyoruz ya işte bu hisâb-ı yesîr şu üç şeyi işleyende olurmuş:

Ve edhalehû'l-cennete bi-rahmetihî. "Cenâb-ı Hak rahmetiyle de o üç şeyi yapanı cennetine koyuyor."

Birincisi;

Tü'tî men harameke. "Seni mahrum edene, sana vermeyene senin vermendir."

Senden ilgisini kesene senin ilgi, alaka göstermendir. Vermiyorsa sen ona ver, iltifat et.

İkincisi;

Ve ta'fû ammen zalemeke. "Sana zulmedeni affetmendir." Sana zulmetmiş birisi. Ondan intikam almaya kalkma, affedici ol.

Üçüncüsü de;

Ve tesılü men kataake. "Sana küsene senin gitmen, onu ziyaret etmendir." Onunla ilgini kesme! Mukâtaa! Ahlâk-ı zemîmeden birisi de mukâtaadır; müslümanların birbirlerine küsmeleri, darılmaları, arka dönmeleri, iltifat etmemeleridir.

Mâlumdur ki Kadir gecesinde, bayram gecesinde, Berat gecesinde aff-ı umûmî vardır; bütün müslümanlar, günahkâr ve tevbekârlar affolunur. Fakat beş-altı kişi var, onları Cenâb-ı Hak bu aff-ı umûmîden istisna ediyor. Bu altıdan birisi de küslerdir. Küsleri, Cenâb-ı Hak affetmeyecek, "Barışın, ondan sonra." diyecek. Onun için müslümanların birbirleriyle küsüşmeleri olmaz.

Bir yerde iki kişi birbirine küsüşmüştür ama bu cemiyete taalluk eder. Bilhassa birbirlerine dargınlıklar fazla olan cemiyetlerde çöküntüler olur. Mademki Müslümanlık kardeşliktir; kardeşlik bağlılık arar, sarılma ister. Hem "kardeşiz" diyorsun, hem de küsüyorsun.

"Kabahati var."

Kabahatsiz insan var mı? Melek değil ki… Kabahati olacak. Affedersin, biter.

Ve ta'fû ammen zalemeke. "Zulmedeni affedeceksin."

İnsanlık bu üç şeyde tebâruz ediyor. Adeta felçliler vardır ya, onun gibidir; Allah esirgesin, eli ayağı tutmaz, bazen gözü görmez bazen başka azaları…

Niçin?

Vücutta bir ayrılık oldu. O ayrılık dolayısıyla o aza felce uğradı. Oraya kan mı gitmiyor, ne oluyorsa oluyor; artık işlemiyor. El işlemiyor, kafa da işlemiyor... Bu nasılsa Müslümanlıktaki küsüşme de öyle.

Bir vücut gibi değil miyiz?

"Bir vücut gibi!"

Bir vücut gibi olunca nasıl küseceğiz?

"Kabahati var!"

Kabahatsiz insan yoktur. Özür diler, affedersin. Sen de bir daha yapmamaya çalışırsın.

Onun için küsüşmek iyi değildir. Sen gidip küsene, "Affet kardeş, barışalım!" dediğin vakit bu, ve tesılü men kataake oluyor. Sana gitmeyene, gelmeyene sen gidiyorsun. Küslük hele akrabâ-ı taallukâtın arasında olursa çok fenadır. Onun için gidip geliyorsun.

O sebeple bu üç şey insanın hesabını da kolay yapıyor, cennetine de Allahu Teâlâ rahmetiyle koyuveriyor.

Allah cümlemizi güzel huylarla huylanan kullarından etsin.

Yine bir üç var ki;

Selâsün men fealehünne fe-kad ecreme. "Bu üç şeyi işleyen de en büyük günahları, cürümleri etmiş olur."

Birincisi;

Men akade livâen fî gayri hakka. "Haksız yere bayrak kaldırıyor, baş kaldırıyor, isyan ediyor, dövüşmek istiyor."

İkincisi;

Ev akka vâlideyhi. "Valideynine asi oluyor." Valideyne asi olmak çok büyük bir günahtır. Allah bizi bundan korusun. Ana baba hakkı büyüktür. Cenâb-ı Hakk'ın haklarının yanında her zaman ana baba hakkı da gelir. Anne babanın hakkına riayet etmeyen de Allahu Teâlâ'nın hakkına riayet etmiş sayılmaz. Nasıl ki Peygamber'in hukukuna riayet etmeyenin Allah'ın hukukuna riayet etmiş sayılmadığı gibi.

Onun için ana baba hakkı çok büyüktür. Onlar bizim dünyaya gelmemize vesile olmuşlardır. Bizim büyümemize sebep olmuşlar ve bizlere karşı hizmetleri çok olmuştur. Binaenaleyh onların bazı kusurları olsa da onları görmezlikten gelip evlatlık vazifesini yapmak hepimizin üzerine borçtur. Bu yüzden büyük ceza göreceklerden birisi de valideynine karşı asi olanlardır.

Allah esirgesin, bazı dövenler bazı öldürenler de oluyor da bunlara insan demek de caiz değildir.

Üçüncüsü de;

Ev meşâ mea zâlimin li-yensurahû. "Zalime yardım için, zalimle beraber yürümek."

Zalimin zulmünde ona yardımcı olabilmek için onun maiyetine girmek… Li-yensurahû. "Zalime yardımcı olmak için zalimle yürüyor." Zalimin emrine inkıyat ediyor.

Zalimin emirlerine inkıyat eden insanlar bir.

Valideynine asi olanlar iki.

Üçüncüsü de; Haksız yere başkaldıranlar.

Bu üç şeyi yapanlar büyük günah işlemişlerdir. Hz. Allah celle ve âlâ fermanında buyurmuş ki;

İnnâ mine'l-mücrimîne müntekımûn. "Biz mücrimlerden intikam alıcıyızdır."

Bunlar intikama, cezaya vesile oluyor. Allah cümlemizi muhafaza etsin.

İnsanın kanaatkâr olması çok iyi bir nimettir. Bir zalimin elinden ekmek yemektense kuru ekmek yemek hatta dilenip de yemek daha doğrudur. Elinden hiç şey gelmiyorsa dilensin ama o zalime yardımcı olmasın. Zalime yardımcı olmak büyük felakettir. Halbuki insanın büyük memleketlerde geçimi gayet kolaydır. Hangi işi tutsan Allah sana bir ekmek parası verir.

Selâsün hısâlin min seâdeti'l-mer'i'l-müslimi. "Müslümanın saadeti üç şeyden ileri gelir." Fi'd-dünyâ. "Üç şey vardır ki müslümanın dünya saadetini mûciptir."

Birincisi;

el-Câru's-sâlihu. "Salih komşu!" Evvela komşunun güzel, salih olmasını söylüyor. Namazda, ibadette, taatte… Seni korur, gözetir… Sana iyiliği dokunur, fenalıklar yapmaz… Salih deyince her iyi haslet üzerinde var olan ve kendisinden kötülük umulmayan insan demektir. Böyle bir komşuya sahip olmak insanın saadetinin icabındandır. Onun için ev alırken, "ev alma komşu al" derler.

Niçin?

Komşun iyiyse rahat edersin. Komşun kötüyse senin başını da belaya sokar. Onun için iyi ev arama, iyi komşu ara. Evin iyisi nerede olsa olur. Fakat komşun iyi olsun, seni ahlâksızlığa, fenalığa götürmesin.

İn raâ hayren defenehû. "Senden bir hayır, bir iyilik görüyor ama bunu saklıyor, örtüyor, kimseye söylemiyor." "Bu adamdan bu kadar iyilik gördüm, iyi bir adamdır." demiyor. Fakat!.. Ve in raâ şerran eşâahû. "Ola ki bir kere de bir fenalık görüyor. Darılmışsın, bağırmışsın… Artık senin doğduğun günden öldüğün güne kadar nelerin varsa üstüne de ilave ederek yayıyor."

Onun için ev alırken komşuya dikkat et. Komşun iyi kimseler olsun. İyi kimselerin arasında otur. Yalnız hayatta değil ölürken de iyi insanların arasına gömülmeyi istemek lazım. Yoksa lâlettayin, "Ben öldüm ya, nereye gömerseniz gömün." olmamalıdır. Öyle iş yok! Eğer kötülerin arasında gömülürsen o kötülerin çektiği azaptan sen de müteessir olacaksın. Onun için insan gavur mezarlığına gömülürse yandı, Allah esirgeye. Sen olmasan bile gavurların çektikleri felaket, onlardan gördüğün fenalık, kötülük, ceza sana yeter. Hem dünyada hem âhirette iyi komşuyu ara!

İmam Şafi demiştir ki; "Beni hiç kimsenin olmadığı bir yere gömün."

Niçin?

"Ne etrafımdakiler benden eziyet görsün, ne de ben başkalarından eziyet göreyim."

el-Câru's-sâlihu. Güzel komşu çok iyidir. Öyle komşular vardır ki hayır söylersin kabul etmez. Namaza gelmez, ibadetini yapmaz, içki içer, kumar oynar. Allah esirgeye, hırsızlığı da vardır. Böyle bir komşunun yanında senin de evin olduğu için; kapını kilitlesen anahtar uydurur, arkasından dayaklasan dayağı kaldırır; hanımına, çoluğuna çocuğuna rahat vermez.

Ne olacak böyle?

Zindan gibi hayat olur. Olmaz! Onun için, el-câru's-sâlih, güzel komşu ara. Bulamazsan git, boş yerde otur.

İkincisi;

Ve'l-meskenü'l-vâsiu. "Geniş ev!"

Şimdi evleri üçer metreye indirdiler. Belki yarın ikişer metreye de indirecekler. "Bir adama iki metre yer yeter." derler. Ufacık ufacık odalar... Bunlar saadetin zıttı olan felaketlerdir. Evin darlığı… İki misafir gelse ağırlayamazsın. İki misafirine bir şey yapacak olsan yerin yok. Darlık var… Bu da doğru değildir. Evi yapacaksan genişçe yap, genişçe al.

"Ama parası çok!"

Sen de öyle kazan, öyle al.

Ve'l-meskenü'l-vâsiu. Eski evler ne kadar güzeldi, değil mi? Geniş geniş odaları, sofaları, bahçeleri vardı. Şimdi evlerin hiçbirinde bahçe yok.

Evin bir bahçesi olacak, çoluk çocuk bahçede oynayacak, beş on tane fidanı olacak, çoluk çocuk da içinden meyvesini yiyecek. Hoplayacak, oynayacak, havasını alacak. Bugün bunlardan hep mahrumuz. Demek ki saadetten de, hayat saadetinden de mahrumuz.

Üçüncüsü;

Ve'l-merkebü'l-henîü. "Güzel yürüyen at!"

Bugün için bu, güzel giden otomobildir. Adileri değil, güzel bir otomobil! İkide bir bozulan, ikide bir duran, patlayan, bilmem ne değil, aldı mı gideceğin yere kadar güzelce götürebilen bir otomobil…

Bunlar dünyanın saadetlerinden mâdûd imiş. Evvela; halis komşu! Bu şarttır. Evin de geniş olursa ne mutlu. Bir de herkese nasip olmaz ama güzel bir araban olursa ne güzeldir.

Demek ki bu üçü olursa Cenâb-ı Hak dünya saadetlerini bu adama vermiş oluyor.

Şimdi bir üçlü hadîs-i şerîf daha geldi. Bunlar hep ezberlenmeye layık hadislerdir;

Selâsün men hâfeza aleyhinne. "Kim bu üç şeyi muhafaza ederse…" Kâne veliyyî hakkan. "Bu benim velimdir, dostumdur."

Elâ inne evliyâallâhi.

Allah'ın velileri kimlerdir? Allah'ın velilerini kim bilecek?

Allah'ın velilerini bilmeyiz ki! Onların damgası yok ki... Veliler de senin gibi, benim gibi bir adam. Allah'ın dostu mudur, düşmanı mıdır? Allah bunu dost mu edinmiştir, edinmemiş midir?

Hümü'l-muttekûn. "Kim Allah'tan korkuyorsa onlar Allahu Teâlâ'nın velisidir, evliyâsıdır." Allah'ın evliyâları, Allah'tan korkan insanlardır. İçinde Allah korkusu olan Allah'ın velisidir.

Demek şu üç şeyi yapan Allah'ın velisidir. Allah onların velisidir. Ve hüve veliyyî. Cenâb-ı Hak, "Benim dostumdur." diyor. Bir de; hakkan, "Onlar benim hak dostumdur." buyuruyor.

Ve men day'uhünne. "Bu üç şeye riayet etmeyen de…" Fe-hüve adüvvî hakkan. Dostun mukabili düşman… Adüv, düşman demektir. Adüvvî hakkan. "Muhakkak bunlar da 'hak düşmanı' olurlar."

Ve hüve veliyyî hakkan, fe-hüve adüvvî hakkan. "Şu üç şeyi işleyen hakiki dostum, şu üç şeyi işleyen de hakiki düşmanımdır."

Ve kâfirun. Adüvvî demekten murat kâfirliktir. Alâ mezhebi eş-Şâfî ve'l-Mâlikî ve'l-Hanbelî. "Hanbelî, Mâlikî, Şâfî mezhebine göre o kimse kâfirdir."

Birincisi, es-salâtü. "Namaz."

İkincisi, ve's-savmü. "Oruç."

Üçüncüsü, ve'l-ğaslü min cenâbeti. "Cünüplükten gusletmek."

Cenâb-ı Hak; "Beş vakit namazı kılan, Ramazan'da oruç tutan ve cünüplükten gusleden benim hak dostumdur." buyuruyor. Bunları yaparsan Allahu Teâlâ seni veli edinir.

Elâ inne evliyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hüm yahzenûn.

Şu üç şeyi işleyen şu âyetin sırrına mazhar olmuştur;

Üç şey, çok değil! Namaz, oruç, cenabetlikten gusül… Guslün o anda vücuda çok faydası vardır. O anda gusülsüzlük de vücuda çok zarar veriyor. O hal geldiği vakit insanın bütün vücudunda bir gevşeklik hâsıl oluyor. O gevşeklik halindeki yıkanma vücudu diriltiyor. O gevşeklik halinde kalmak da vücuda meskenet ve felaket getiriyor. Onun için burada namazdan, oruçtan sonra zekâttan, hacdan bahsetmedi de cenabetten gusül dedi.

İslâm'ın üç şartından birisi de cünüplükten temizlenmektir. İslâm'ın beş şartı içerisinde bu yoktur. Beş şart içinde namaz kılmak vardır, namaz için de abdest lazımdır. Namazdaki abdeste de gusül lazımdır. İnsan cünüpse tabiatıyla namazı olmaz. Onun için namaz içerisine cenabetten gusül de dahildir.

Namazın 32 farzı vardır. Bu 32 içinde abdest de vardır. Abdestin içinde de cenabetten gusül olduğu için burada, "Namaz, oruç, cenabetten gusül." dedi. Bu üç şey çok mühimdir! Çocukluğumuzda duyduğumuz şeylerdi; "Cünüp adam gusletmezse yer gök titrer." derlerdi. Onun günahından dolayı yer gök titrermiş. Çok fena bir şeydir.

Yine bir üç daha zikrediyor:

Selâsün men künne. "Bu üç şey kimde olursa…" Fe-hüve mine'l-ebdâli. "O evliyâullahtandır." Ebdal, evliyâullah demektir. Kırk tane olanlara "abdal" denir. Bu abdallardan muazzez olur ebda'l-erbaûn. Bir rivayette selâsün, bir rivayette sittûn olarak geçer. 30, 40, 60 diye rivayetler vardır.

Şu üç şeyi işleyen bunlardan olur;

Vehitüvahi'd-dünyâ ve ehlihâ. Dünyanın ayakta duruşu da, devamı da "ebdal" dediğimiz zâtların sayesindedir. Demek bunlar ortadan çekilince dünyanın nizamı bozulacak.

er-Rızâ bi'l-kazâi. "Kazâ-i İlâhiye'ye, hükm-ü İlâhiye'ye razı olmak." Haline razı olmak! Zenginse şükreder, fakirse, "Ne yapalım, Cenâb-ı Hak beni böyle yaratmış." der. Kimsede gözü olmaz.

Bir insanda rıza oldu mu, kazâ-i İlâhiye'ye boyun eğdi mi kimsenin malında, canında, şusunda, busunda gözü olmaz. Haline razı olmak en büyük devlettir. Bugün bütün kıyametler haline razı olmamaktan doğuyor. Haline razı olmayınca haset, kin, kavga, kıyamet doğuyor. Bütün felaketler haline razı olmamaktan doğuyor. İnsan haline razı oldu mu süt gibi, bal gibi, eski müslümanlar nasıl geçindiyse öyle geçinir.

Geçen birinden dinledim, hoşuma gitti. Elhamdülillah, Müslümanlık kazâ-i İlâhiye'ye, hükm-ü İlâhiye'ye razı olmayı bize öğretmiştir. Ne kadar kusurlarımız olsa da az çok rızâ-i İlâhiye'ye teslimizdir. İçimizde bazen intihar edenler olur, öldürenler olur; onun o anda şuuruna zafiyet geliyor, yaptığını bilemiyor, kendi kendini öldürüyor.

Rızâ-i İlâhiye'ye teslim olan insan iflas etse, işi rast gitmese Allah'a dayanır, "Allah böyle takdir etmiş." der, gider. Ama bunu kafanda büyütürsen büyütürsen, "Ben bu dünyada ne yaşayacağım." dersen öbür tarafa gidersin. Onun için kazâ-i İlâhiye'ye rıza, elhamdülillah müslümanlarda mevcuttur. Fakat Hıristiyanlık bu takdiri kabul etmemiş, rızâ-i İlâhiye'yi yapamamıştır. Onun için bütün işleri kavgayla, gürültüyle, kıyametle, bütün insanların arasına fesat sokmayla geçer. Bugünkü dünya kavgalarının çoğu onların fesatlarından ileri gelmektedir.

Mal yapıyor, satacak, ne yapsın?

Kavga etmesi lazımdır ki malını satabilsin. Yoksa durup dururken mal satılmaz ki...

Topunu, tüfeğini kime satacak?

Onun için rızâ-i kader lazımdır.

İkincisi;

Ve's-sabru an mehârimillâhi. "Allah'ın haramlarına sabretme."

Burada "belaya sabır" demedi. Belaya ister sabret, ister etme. O belanın sabrı ayrı, mükâfatı ayrıdır. Fakat burada abdal ve evliyâullahtan olmak için harama sabredeceksin. Gençsin, günahı işlememen lazım; sabrediyorsun, işlemiyorsun. Namaz kılacaksın, dar ve zor bir zaman da olsa mutlaka namazını kılıyorsun. Çünkü kılmamak haramdır. O haramdan kendini kurtarmak velilerin işidir. Onun için ve's-sabru an-mehârimillâhi. Günahlara gitmiyor, sabrediyor, gençliğini muhafaza ediyor. İçki içmiyor, kumar oynamıyor, hırsızlık yapmıyor, iffetini muhafaza ediyor, başkasının karısında, kızında, malında gözü yok. Ne kadar haram varsa bunlara sabrediyor.

Üçüncüsü;

Ve'l-gadabu fî zâtillâhi azze ve celle. "Kızarken Allah için kızıyor."

Kızdığı zaman nefsi için değil ancak Allah için kızıyor. Bir adam var, buna kızılması lazımdır, kızacaksın ama kendin için değil Allahu Teâlâ için kızacaksın. Ayrıca müslüman kardeşine kızmayacaksın, kızmak ancak küffâr içindir.

Muhammedün Resûlullâhi vellezîne meahû eşiddâü ale'l-küffâri ruhemâü beynehüm.

Cenâb-ı Hak burada küffâra tahsis ediyor. Müslüman küffâra karşı kızgın olacak. Çünkü kâfir dinsizdir, imanı, İslâmiyet'i yoktur. Allah'ı tanımaz, O'nu inkâr eder. Demek ki bu adam kızılmaya layık bir adamdır. Onun her şeyi kendinin olsun. Bütün bilgisi onun olsun. İsterse gökte uçsun, ne yaparsa yapsın. O kızılmaya layık bir adamdır. Nefsi için değil…

Abdal ve evliyâullahtan olabilmek için üç şey lazımdır:

1. Kazaya rıza.

2. Haramlara karşı sabır. Yani haramları, günahları işlememek… Ne kadar günah varsa onları işlememek. Günahları 60, 70, 80, 120, 300'e kadar sayanlar var; bu günahları işlememek. Bu günahların hepsi haramdır. Bu haramlardan kendini kurtaran, işlemeyen insan Allah'ın evliyâlarındandır.

3. Allah için kızmak. Kızdığı vakit nefsi için değil Allah için kızacak.

Selâsün min tevkîri celâlillâh. "Üç şey vardır ki Allahu Teâlâ'ya tâzimi, tekrîmi icap ettirir." Bu üç şeyi yapmak Allahu Teâlâ'ya tâzim gibidir, tâzim makamındadır.

Birisi;

İkrâmü zi'ş-şeybeti fi'l-İslâmi. "İslâmiyet'te ihtiyarlamış, sakalını ağartmış bir insana -ister bilgin ister cahil olsun- müslüman ise ikramda bulunmak." Müslüman olarak yaşlanmış bir insana ikram, Allah'a ikramdır. Bunu iyi bellemek lazımdır.

Tramvayda, otomobilde, vapurda gidiyorsunuz. Bir yaşlı geldi, ona kalkıp yer vermek, "Buyurun efendi amcacığım." demek, Allah'a ikram sayılır. Sen bacak bacak üstüne atarsın, o ihtiyar da arkasına dayanır, dikilir; bu insanlığa yakışmaz. Müslümanlığa hiç yakışmadığı gibi insanlığa da yakışmaz. İnsanlık daima yaşlı insanlara karşı hürmet telkin eder. Eski devirlerde bazı muhterem insanları görürdük. Allah onların sayılarını eksik etmesin.

İkrâmü zi'ş-şeybeti. Şeyb, şiyb ihtiyarlık demektir. İhtiyarlık devirlerine yetişen insanları Allahu Teâlâ affeyliyor. Bir insan 70 yaşını, 80 yaşını, 90 yaşını buldu mu afv-ı İlâhî'ye uğruyor. 60, 70, 80 sene secdeye varmış, namaz kılmış, abdest almış, çeşitli ibadetler yapmış… Kusur da etmiş ama Allahu Teâlâ diyor ki;

"Senin bu kadar Müslümanlıkla, bana imanınla ibadetlerin de var. Ötekilerini de ben affettim."

Sorgudan muaf oluyor. Onun için bu gibi ihtiyarlara ikram etmek İslâmî bir vazifedir.

İkincisi;

Ve hâmili kitâbillâh. "Allahu Teâlâ'nın kitabını hâmil olanlara yani ezberleyenlere, hafız olanlara." Allahu Teâlâ'nın kitabını hafız olanlara, belleyenlere ikram etmek, Allah'a ikramdır.

Cenâb-ı Peygamber cenazelerde, harplerde ve sair zamanlarda birkaç tane hafız olduğu vakit onlara sorardı;

"Bunların içinden hangisi daha çok Kur'an biliyor?"

Evvela onu öne koyardı.

"Sonra?"

Sonra onu koyardı.

"Sonra?"

Demek ki Cenâb-ı Peygamber onları takdim ediyor. Mezarda da olsa ona hürmet oluyor.

Ve hâmilü kitâbillâh. "Kur'an'ı hâmil olanlara, hafız olanlara…" Hâmil demek, hafız demektir.

Üçüncüsü;

Ve hâmili'l-ilm. "İlmi hâmil, ilim sahibi insanlar…"

İlim sahibi, Kur'an hafızı bir de İslâmiyet'te ihtiyarlamış kişilere ikram eden doğrudan doğruya Allahu Teâlâ'ya ikram etmiş sayılır.

Mesela, Kâbe-i Muazzama'da Hacerü'l-esved denilen bir taş vardır. Onun taş olduğunu bilerek öpüyoruz. Herkes de biliyor, onun taş olduğunu. Fakat onu öpmek ve ona el sürmek Allahu Teâlâ ile muâhedeyi andırıyor.

O taşın o kıymeti varken imân-ı İslâmiyet'le müşerref olan bir müslümanın bir taş kadar kıymeti yok mudur? Taşa bir ikram ediyorsun, öpüyorsun, yüzünü, gözünü sürüyorsun; ya Allah'ın ekremü'l-mahlûkât olarak yarattığı insana niçin hürmet etmiyorsun?

Allahu Teâlâ'nın yarattığı kullar içerisinde en üstün varlık insandır. İnsanın da en güzeli İslâm olandır. İnsan çoktur fakat dünyada asıl İslâm olan zât kadar iyi bir insan yoktur.

Allah cümlemizi iman ile müşerref olan kullarından etsin.

Bir insan hem mü'min olmuş hem de O'nun kitabı olan Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı ezberlemiş… Bir de onun mânalarına aşina olmuşsa bundan büyük devlet yoktur. Bu üç devlet bir insanda bulunursa artık onun eli değil, ayağı bile öpülür.

Men kâne min sağîrin ev kebîrin. "Bu insan ister küçük olsun, ister büyük olsun aynıdır." Küçük de olsa Kur'an'ı ve ilmi bellediğinden dolayı ona ikram et.

"Ama çocuk!"

Çocuk olsun! İmam Mâlik hazretleri, İmam Hanbelî hazretleri 16 yaşında yokken, kürsüye çıkmış hadis naklediyormuş. Bir gün Ramazan ayıymış, sakız çiğniyormuş. Diyorlar ki;

"Mübarek Ramazan'dır, ne bu ağzındaki sakız?"

"Ben daha büluğa erişmedim, bana farz değil." diyor. Büluğa erişmediği halde binlerce hadîs-i şerîfi ezberlemiş.

Bu muhterem zâta çocuk diye [hürmet etmeyecek miyiz?]

Çocuk milyonla hadis biliyor, milyon hadisi ezberlemiş. Ne kafa var! Biz senelerden beri kitabımızı okuruz, dualarımızı okuruz, şunu bunu okuruz ama Cenâb-ı Hakk'ın 99 tane Esmâü'l-Hüsnâ'sını daha belleyemedik. Allah affetsin. Onu belleyin!

İhtiyarlara ikram, bir… Hâmil-i kitâb olan hafızlara ikram, iki... Hâmil-i ilm olanlara ikram, üç…

Burada iki şey var; birisi kitâbullah, birisi ilmi hâmil. Burada ilmi çıplak zikretmiyor, el-ilmü diyor. Buradaki elif lâm'dan murâd-ı ilâhî, Allahu âlem ilm-i din'dir. İlmin nev'i çoktur. Bugün atomu bulmak, göklere uçmak da bir ilimdir. Yeni bir ilim bulmuşlar, mesela, her zaman yeni bir ilim bulunur. Bunlar da ilimdir ama bunlar dünyaya ait ilimlerdir. Bunların fezâili gözü yumuncaya kadardır. Gözü yumduktan sonra bir şey yok. Bu bilgiler sayesinde göz yumuncaya kadar rahat eder, geçinir. Fakat gözü yumduktan sonra amel etmediğinden dolayı belki zararlarından dolayı da mesul olacaksın. Ama hâmil-i kitap olursa; Allahu Teâlâ'nın kitabını hâmil, Kur'an'ın mânalarına, emr-i ilâhîye ve fıkha aşina olursa bunların kıymeti çoktur. Bu kimseler ikrama layıktır.

Zamanımızın [özelliklerindendir] ki dünya bilgilerine vâkıf olan insanların dereceleri yükseldikçe kıymetleri de artıyor. Diğer tarafta "hafızdır, hocadır" diye hiç sayan yok. Bir şey söylese dinleyen yok. Bu bizim cehlimizin iktizasıdır.

"Sen kim oluyorsun? Sus!" derler.

"Ben hâmil-i Kur'an'ım! Hafızım!" dediğinde;

"Sus, şimdi onun sırası değil!" dediklerimiz de çok oluyor. Allah esirgeye...

Selâsün mine's-sünneti. "Üç şey vardır ki sünnettendir."

Nedir?

es-Salâtü halfe külle imâmin. "Her imamın arkasında namaz kılmak."

Buradan çok mesele çıkıyor;

Vehhabilerin arkasında namaz caiz mi değil mi?

Akideleri bozuk olmasından dolayı biz de tereddüt ediyoruz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem demiş ki;

Külle imam. Böyle deyince ne kadar imam varsa Hanbelîsi de vesairesi de iyisi de kötüsü de hepsi içeri girer. Şimdi bazı yerlerde, "Sakalsız imamın arkasında namaz kılmayız." diyerek sakallısını arıyorlar.

Nereden bulacaksın sakallı imamı?

Halbuki her imamın arkasında namaz kılınabilir.

es-Salâtü halfe külle imâmin. "Her imamın arkasında namazı kıl." Leke salâtük ve aleyhi'smühû. "Senin namazın namazdır. Günahı ona aittir."

Oldu mu?

Ve'l-cihâdü mea külli emîrin. "Her emirle, her âmirle, her kumandanla cihat yapın."

Cihat yapmak için Hz. Ömer'i mi arayacaksın?

"Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Osman olsaydı ben de onunla cihat ederdim."

Bugün bunlarla olur mu?

Ve'l-cihâdü mea külli emîrin. Cihat İslâmiyet'in muhafazası için olan bir kavga. Başındaki kim olursa olsun bu kavgaya iştirak edeceksin. Leke cihâdeke ve aleyhi şerruhû. "Sana cihadın sevabı var, kabahat onunsa şerri de ona aittir."

Ve's-salâtü alâ külli meyyitin. "Her ölünün namazı kılınır."

Hıristiyanların aforozu vardır.Bir aforoz ettiler mi o adam yandı. Artık onun cenazesini kimse kaldırmaz. Cenaze ortada kalır. Papaz aforoz ettiği için… Bizde böyle aforozculuk yoktur, elhamdülillah. Onun için diyor ki;

Ve's-salâtü alâ külli meyyitin. "Her meyyitin, her ölenin namazını kıl." Min ehli't-tevhîd. "Bu adam lâ ilâhe illallah diyorsa karışma, onun namazını kıl." Ve in kâne kâtile nefs. "Eğer bu adam kendini öldürdüyse de..."

Katil olmuş, kendini öldürmüş. "Kendi kendini öldürse dahi, siz bunun namazını kılın."

Selâsetün ehâfühünne alâ ümmetî min ba'dî. "Benden sonra şu üçten çok korkarım." Ehâfü. "Korkarım."

Birisi;

ed-Dalâletü ba'de'l-ma'rifeti. "Mârifet-i İlâhiye, Allah'ın varlığı bilindikten sonra dalalete düşmek." Allah'ın bir, Peygamber'in hak olduğunu biliyor. Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı hak kitap kabul ediyor. Namazı, orucu, abdesti biliyor. Fakat dalalete düşmüş.

İkincisi;

Ve mudillâtü'l-fiten. "Fitneler, helâke götüren fitneler." Fitnetü'l-mâl. "Mal fitnesi." Ben maldan çok korkarım. Korkulması lazım gelen şeylerin en başında zenginlik gelir. Mal fitnesi, mevki fitnesi… Ve ihtilâfu'l-a'râf. "Fikirlerin ayrılması." Herkes ayrı ayrı fikirlere bölünmüş. Sen ona ne ad verirsen ver. O orda toplanmış, o orda toplanmış; birleşemiyorlar. Peygamber Efendimiz bu ihtilaftan çok korktuğunu söylemiş.

Niçin?

Çünkü sıkıntıya ve mahva sebep olur. Bunların izahı size aittir.

Üçüncüsü;

Ve şehvetü'l-batni ve'l-ferci. Batın, yemek arzusudur. Bazıları çeşitli yemeklere âşıktır. Bazıları vardır ki onların bütün gayesi baklavalar, börekler, etler, yağlar, kaymaklar hazırlamaktır. Bir de şehvetinin icabı vardır. Şehvetini teskin etmek nasıl olursa, olsun.

Bu üç şey; batın şehveti, fitneler ve ayrılıkları… Bunlar helakinden ibaret imiş, Allah muhafaza!

Kadınların fitnelerinden üç fitne vardır. Gençler! Bu size çok lazım, dikkat edin:

Selâsü'l-fâtinâtün. "Üç şey vardır ki fitneye sebep olur." eş-Şa'ru'l-hasen. "Güzel saç fitnedir."

Eskiden kadınların saçları topuklarına kadar uzun olur, kendilerine imrendirirlermiş. Saçın güzeli fitnedir.

ve'l-Vechü'l-hasen. "Güzel yüz fitnedir." ve's-Savtü'l-hasen. "Güzel ses de fitnedir."

Ses, yüz ve saç güzelliği çok fitnelere sebep olur, insanın başını belaya sokar. Bizim Çeşme'de bir arkadaş vardı. Arada sırada buraya gelir. Bir oğlu varmış. Gayet güzel sesi varmış, kendisi de güzelmiş. Fakat geçen babasını bıçaklamış. Adam kaçmış, buraya gelmiş. Ses ve yüz güzelliğinden dolayı bir tabaka bunu ele geçirmişler.

"Hadi, gel bakalım buraya. Gazel söyle, şarkı söyle, mani söyle." derken abdest, namaz gürültüye gitmiş. Bundan sonra da artık baba düşmanı oluyor.

"Malları bana ver, seni öldürürüm." diyor. İşle, para kazanmayla alakası yok. Ses güzelliğinden orada burada geçiniyor. Tabi o da bir zamana kadar devam etmiş. Zaman geçtikten sonra sesin de, yüzün de kıymeti kalmıyor. Bunlar fitneyi mûcip şeylerdir. Haddizatında iyidir ama birçok bakımdan da fitneyi mûcip olan hadiselerdir. Allah muhafaza!

Selâsün. "Üç şey vardır ki…" Yebkîne li'l-abdi ba'de mevtihî. "Öldükten sonra kul için bâki kalır." Sen ölürsün, bunlar senin için bâki kalır. Sadakatün ecrâhâ. "Cârî olan sadakalar."

Defter daima açık kalıyor, kapanmıyor. İskender Paşa'nın defterinin işlediği gibi, 500 seneden beri defteri işliyor.

Nedir bunlar?

Su getirmek, cami, köprü yapmak, hayır yerleri yaptırmaktır. İlim adamı yetiştirmeye hizmet etmek... Sen ölürsün ama yetiştirdiğin adam bir başkasını yetiştirir. O da başkasını yetiştirir. Bu da senin için cârî sadaka olmuş olur. Bizi yetiştiren Hocaefendilerin Peygamberimiz'e kadar silsilesi vardır. Hepsi de aynı sevabı alır.

İkincisi;

Ve ilmün ahyâhe. "İlmi ihya etmek." İlim veriyor yani. İlim hayattır. Onun için Kur'an'da; "Ölüyle diri bir olur mu?" âyet-i kerîmesi geçer. Ölüyle diri elbette bir olmaz. Ölü cahil diri de alimdir, demişler. Bir rivayette de ölü kâfirdir diri iman sahibidir. İman sahiplerinin hepsi alimdir. Lâ ilâhe illallah diyen her müslüman alimdir, Allah'ı biliyordur. İlimden maksat Allah'ı bilmektir. Allah'ı bilen adam der, lâ ilâhe illallah… Bir insanın Allah'ı bilmesi kâfidir, diğer ilimlere de lüzum yoktur. Allahu Teâlâ'nın bilinmesi bütün ilimleri bilmeye kâfidir.

Üçüncüsü;

Ve zürriyyeten yebkavne ba'dehû yezkürûnallâh. "Öyle bir evlat bırakacaksın ki senden sonra da İslâm dairesinde Allah'ın zikriyle yaşayacak."

Yezkürûnallâh diyor, senden sonra Allahu Teâlâ'nın zikriyle, imanının, İslâmiyet'in icaplarını yaparak yaşıyor. Müslüman bir evlat bırakırsan o da senin defterinin işlemesine cârî olur. O da kendi evlatlarını yetiştirirse dedesi, dedesinin dedesi diyerek ameller ileriye doğru gider. Onun için herkes hayatında iken böyle bir sadaka-i câriye yapmanın çaresini bulmalıdır. Gözünü yumduktan sonra hepsi bitti, yazık değil mi?

Ne güzel, sen öldükten sonra da defterine işlensin ya canım… Sen öldükten sonra defterine işlemesi için senden sonra bırakılacak eserlere ihtiyaç vardır.

Ecdadımız niçin birçok vakıflar bırakmış?

Bu vakıflar sayesinde bugün hala insanlar yaşıyor ve bu vakıflardan istifade ediyoruz. Bu camiyi yapmış, caminin kim bilir ne kadar da vakfı vardır, ondan haberimiz yok. Her cami yapan, camisinin yaşaması için bize vakıflar bırakmıştır. O vakıflarla o camiler tamir olur, bakımı yapılır. Ecdatlar bunları böyle bırakmış. Bizim de böyle bırakmamız lazım.

Şam profesörlerinin yazdığı İslâm Ruhu diye bir kitap gördüm. "Alayım, bakayım." dedim, okudum, baktım. Adam buraya temas etmiş, diyor ki;

"Tüm malını mirasçına bırakmaya çalışma! Mirasçına vereceksen ver ama bir miktar da kendin için ayır. Çünkü Cenâb-ı Hak sana üçte birlik hakkı vermiş. Bari onu zâyi etme. Son zamanlarında onu bir vakfa devret ki senin de defterin işlesin, kapanmasın."

Binaenaleyh kudreti, gücü olan her müslümanın kendisinden sonra yaşayacak bir eser bırakması için elinden geleni gayreti nispet dahilinde göstermelidir. Bir cami yaptırmaya gücün yetmese bile bir cami yapımına iştirak etsen Cenâb-ı Hak aynı sevabı verir. Bir cami için bir milyon lira para harcansa buna bir lira veren de aynı sevabı alabiliyor. Ama parası nispetinde…

Bir üçlü hadîs-i şerîf daha geldi:

Selâsün kad ferağallâhü fi'l-kazâi fîhinne. "Yer ve gök yaratılmadan evvel Cenâb-ı Hak şu üç şeyden hükmünü vermiştir."

Birisi;

Lâ yebğıyenne ehadüküm. "Hiç biriniz zulmetmeyin." Birbirinize karşı zulmetmeyin, fena bir şey yapmayın. Fesatla, yeryüzünde zulüm ile gezmeyin.

İnnallâhe yekûlü, yâ eyyühe'n-nâs innemâ bağyiküm alâ enfüsiküm. "Zulmün kendinedir, başkasına değildir." Vurursun, kırarsın, kesersin, şunu da yaparsın, bunu da yaparsın ama hep kendine ziyan, başkasına değil... Onlar senin aleyhinedir, hep defterine geçer.

Ve lâ yemkürenne ehadüküm. "Hile yapmayın." Türlü hileler yapmayın.

Hilenin çok çeşidi vardır. Hangi cinsi olursa olsun hile yapma.

Niçin?

Fe-innallâhe yekûlü ve lâ yehîku'l-mekrü's-seyyii illâ bi-ehlihî. "O hile de insanın kendinedir." "Para kazanacağım" yahut "işimi şöyle yapacağım" diyordun hile ile ama bunların hepsi senin defterine geçer ve senin işini katiyen ileriye götürmez. Gözünü yumduktan sonra da asıl felaket başlar.

Üçüncüsü;

Ve lâ yenküsenne ehadüküm. "Sakın biriniz ahdinizi bozmayın." Sözünde dur, sözünü bozma, yap. Fe-innellâhe yekûlü ve men nekese fe-innemâ yenküsü alâ nefsih. "Kim sözünü, ahdini bozarsa, ahdine riayet etmezse…"

Burada da çok mühim bir şey vardır. İnsanlar ders alır. Ders alırken;

"Şunu da yapacaksın oğlum. Bunu da yapar mısın? Tövbe eder misin?" denir.

"Ederim." der.

"Yalan söylemeyeceksin, günah işlemeyeceksin, günahlardan da korkacaksın. Bunlara söz veriyor musun?"

"Veriyorum efendim."

"Öyleyse sana şu kadar da vazife veriyorum. Şu kadar Allah de, bu kadar lâ ilâhe illallah de, bu kadar salât u selâm getir, bu kadar da Kur'an oku. Bunları yapar mısın?"

"Yaparım efendim."

"Haydi, ben de sana izin verdim."

Ve men nekese. "Bu sözü tutan…" Sözünü tutuyorsa ne mutlu! Eğer bozuyarsa…

"Ben ona söz verdim ama o bitti."

Verdiğin sözü tutman lazım! Söz, mutlaka paraya, pula veya şuna buna taalluk eden şey değildir. Başka bir konuda da söz verdin mi onun ehli olmak ve onu tutmak lazımdır.

Yine bir üç vardır ki:

Selâsün lâ yühâsibü bihinne'l-abdü. "Üç şeyden dolayı kul hesaba çekilmeyecektir."

Birisi;

Zıllü hussin yestezıllü bihî. "Barınacağı bir kümes." Barınacak kadar…

Burada, beytün min kasabi demiş; bu Arabistan için geçerlidir, Arabistan'da bir gölgelik yaptın mı sana kâfidir. Burada da bizi yağmurdan, soğuktan kurtaracak bir şey. Bunun hesabı yok! Fazlası için hesap var. Seni, çoluğunu çocuğunu koruyacak kadarı için hesap yoktur.

Ve kisratün yeşüddü bihâ sulbehû. "Seni ayakta tutacak kadar bir parça ekmek." Açlığını giderecek ve seni yaşatacak kadar bir oldu mu kâfidir, onun da hesabı yoktur. Fazlasının hesabı vardır tabii, bunun yok.

Ve sevbün yüvârî bihî avretehû. "Seni soğuktan koruyan ve avret yerini örten bir esvap." Senin avret yerini örtecek, seni soğuktan veya sıcaktan koruyacak bir elbisenin hesabı yoktur. Fazlası, hesap!..

Selâsün lâ ya'rizanne ehadüküm nefsehû lehâ. "Üç şey vardır ki siz bu üç şeye nefsinizi Ve hüve sâimün. "Oruçlu olduğun vakitte bu üç şeyi işleme."

Birisi;

el-Hammâmü. "Ramazan'da hamama gitme."

Niye?

Terleyeceksin, sıkılacaksın, bunalacaksın, canın soğuk su isteyecek, hararet basacak. Yahut havuzlu yerlere giderken ağzına burnuna su kaçacak. Onun için mecbur olmadıkça hamama girmeyin.

Ve'l-hacâmetü. "Oruçluyken hacamat da olma." Çünkü vücudundan kan aldıracaksın, belki sende bir zafiyet irâz edecek, orucunu bozmak mecburiyetinde kalacaksın. Yahut bayılacaksın, bir şeyler olacak.

Üçüncüsü;

Ve'n-nazaru ile'l-mer'eti'ş-şâbbeti. "Genç bir kadına bakma!" Senin şehvetini tahrik edecek genç bir kadına bakma.

Şabbe dediği, Nefsinden emin olmadığın takdirde ki nefsinden kimse emin olamaz.

-nefse le-emmâretün bi's-sûi. "Nefs-i emmâre kötülükle emredilmiştir." Kimse ondan emin olamaz. Yaşın 80, 90 ne olursa olsun; elinden bir şey gelmez fakat için yine Allah'tan ayrılır. Hiç olmazsa muvakkat bir zaman için içine bir bozukluk girebilir. Binaenaleyh onlara bakmamak daha evlâdır.

İki tane ihtar kaldı:

Selâsü hısâlin lâ yef'alühâ illâ ehlü'l-cenneti. "Üç şey vardır ki bu üç şeyi ancak ehl-i cennet işler."

Birisi;

Talebü'l-ilmi. "İlmi talep etmek."

Bir genç geldi, okuyormuş, okumak zor gelmiş, bırakmış. Şimdi tabakhanede çalışıyor.

"Ne istiyorsun evladım?" dedim.

"Ben evliyâların yolunu istiyorum." dedi.

"Seni mektebe, medreseye verelim." dedim.

"Yok, ben onları istemem." dedi.

"Ne yapacaksın?" dedim.

"Bana evliyâların yolunu göster."

Yavrum! Evliyâların yolu ilimle olur. İlim olmadan evliyâ yolu olmaz ki… Evvela ilmi öğreneceksin.

"Onu yapamam."

Onu yapamazsan olmaz! Onun için cennetin yolu talebü'l-ilm'dir. Bugün ilim çoktur, hangisini istersen… Ama bun ilimler göz yumuncaya kadardır. Buradaki talebü'l-ilm ise öldükten sonrası için… O da ilm-i dindir.

İkincisi;

Ve't-terahhumu alâ ehli'l-kubûri. "Mezardaki ölülere merhamet!"

Mezardaki ölülere nasıl merhametli olacağız?

"Hocaefendi bak! Hepsini altın, gümüş, parıl parıl mermerlerle doldurduk."

Bu paralara yazık! Bu paralarla hayırlar yapılsa ne kadar güzel olur. O mevtanın üzerini altından yaptırsan ne olacak?

Binaenaleyh, ve't-terahhumu alâ ehli'l-kubûri. "Âhirete göçen insanlara, ehl-i kubûra merhamet etmek onların arkasından okumak, hayırlar yapmaktır."

Ne gibi hayırlar yapmak?

Hayırların çeşidi çoktur. Varlıklı veya varlıksız bir adam ölmüş diyelim. Adam hacca da gitmemiş, evladı da varlıklı… Hac sevabını ona götürmek için, "Ben bu sene babamın yerine giderim." demek merhamettir. "Anamın yerine giderim." demek de ayrı bir merhamettir. "Dedemin yerine giderim" Onlara merhamet etmiş olursun. Bu bir acımadır. Onlar için hacca gidip, "Yâ Rabbi! Sevaplarını bunlara gönderiyorum. Onların hayatlarında yapmış oldukları gibi kabul et. Onların kusurları, günahları, kabahatleri varsa affeyle." diye de dua etmek…

Hacca gidemiyorsa ölüleri için sadakalar dağıtabilir. "Babamın namına, anamın namına…" diye. Kendim bildiğim kadar okurum. Bizim mezhebimizde ölüye yapılan hayırlar onlara ulaşır. Mezhebimizin itikadına göre, ölüye yapılan hayırlar, okumalar, neler varsa ölüye vasıl olur.

Geçen bir cenazede konuşan efendi güzel konuştu, hoşuma gitti. Ölüm denilen şey zaten bir taraftan bir tarafa aktarmadan ibarettir. Bu dünyada ölüm haddizatında bizi ebediyete götüren vasıtadır. Ölen buradan kaybolup gitmiyor.

"Öldü, kayboldu, gitti."

O yanlış! Ölü, ölmekle kaybolmaz, sadece cesedi gider.

Senin teybin var. İçinde de bunun dönen şeyleri var. O şeyler elinde oldukça makine parçalansa da başka bir parçaya onu takarsın onunla çalarsın. İş, içindeki o parçadadır. Binaenaleyh teyp ölse de ruhunda ebediyet vardır. Mezarlıklar çürüyen cesetlerle doludur fakat çürüyen cesetlerin ruhları mahfuzdur. Buna ölüm yoktur.

Ruh ya azapta ya rahmettedir. Binaenaleyh ona acımak, onun ruhuna hediyeler göndermek gerek. Hiç olmazsa her evladın perşembe ve cuma günleri anne babasının gömüldüğü yere gidip onların başında selam vererek okuması lazımdır. Hiç olmazsa, bir şey bilmiyorsa üç, beş, on Kul huvallâh okusun. Elham'ı okusun, kâfidir. Selamını vermen, senin orada bulunman kâfidir.

Çünkü âhirete göçen insanın gömüldüğü yerle ilgisi, bilgisi mevcuttur. Ruhu nereye giderse gitsin bulunduğu yerle ilgilidir. Telde cereyan nasıl mevcutsa ve düğmeye bastığın vakit lamba yanıyorsa, oraya "es-Selâmü aleyküm ey babacığım!" diye girdiğin vakit babanın ruhu oradadır. Senin akrabandan kim olursa olsun geldiğini senden ve benden daha iyi görür.

Dün bir kardeş geldi, diyor ki;

"Hocaefendi! Hayattayken gözü kör olan âhirette de kör olarak haşrolacakmış. Öyle mi?"

Bizim gözümüz görüyor. Gözümüz görüyor ama bu, bu gözün körlüğü değil. Körlükten murat;

Ve lâkin ta'me'l-kulûbülletî fi's-sudûr. "İç gözünün körlüğüdür." İç gözün körlüğü imansızlıktır. İmansız bir adamın gözü kördür. Bu göz ister görsün ister görmesin, kıymeti yoktur.

Niçin?

Öldükten sonra iş görecek olan göz, iç gözüdür. İçteki göz, iman gözüdür ki bu ebediyet âleminde gayet güzel, parlak bir şekilde her tarafı görür.

Gece uykudayken etrafı nasıl seyrediyorsun? Nasıl şuraya, buraya gidiyorsun, her şeyi görüyorsun? Halbuki yatakta pekâlâ uyuyorsun. Uyurken kulakların da tıkalı, gözün de kapalıdır. Gözün kapalı ve kulakların tıkalı olduğu halde söyledikleri lafları nereden duydun da söylüyorsun? Kim söyledi sana onları? Ben senin başında bekleyip duruyordum, hiçbir ses duymadım. Fakat sen diyorsun ki, "Bana böyle söylediler, şöyle söylediler."

Nereden çıkardın bunları?

Demek ki bizim cesedimizin içinde bir ruhumuz daha var. Bu ruh bize bunun misalini gösterip duruyor. Binaenaleyh uykudayken cesedimizden ayrılıyoruz. Bu ayrılık âleminde ruhumuz serbest kalıyor, birçok yere gidiyor geliyor. Ruh bedenden tamamıyla ayrılınca ölüm de gelmiş oluyor. Ruh büsbütün serbest kaldığı vakit her şeyi pek güzel hem görür ve hem duyar.

Efdali a'mâl, Allahu Teâlâ hazretlerinin daima kendisiyle olduğunu bilmesidir.

Fe-innallâhe bimâ ya'melûne basîr. "Nerede ve ne zaman olursan ol bütün harekâtını Allahu Teâlâ görüyor."

Habîr, Cenâb-ı Hak bütün harekâtından haberdar, demektir. Alîm, bütün harekâtını pek iyi biliyor, demektir. "Cenâb-ı Hak benimle beraber." deyince, "Bütün harekâtımı görüyor, biliyor, haberdar." demek isteriz. Her şey de O'nun ilmi altında

Binaenaleyh "Allah" dedin mi bil ki Allahu Teâlâ senin her şeyini gören ve bilendir. Böyle olunca cennete girmek için ilim şarttır. Şartın evveli lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah ile başlar. Arkasının ucu yok. İlmin ucu yoktur. Allah'ın evveli ve âhiri olmadığı gibi ilmin de evveli ve âhiri yoktur. Âdem aleyhisselâm ve Peygamberimiz'in zamanındaki ilimle bugünkü ilmin arasında ne kadar aşılmaz farklar vardır. Daha neler olacak kim bilir...

Sonra;

Ehl-i kubura merhamet, acımak; onların ruhları için hediyeler göndermek, okumalar yapmaktır.

Üçünsü;

Ve hubbü'l-fukarâi. "Fakirlere muhabbet!"

İşte bam teli, can damarı diyorlar ya fakirlere muhabbet de böyledir. İlmi tahsil etmek kolaydır; okuruz, öğrendiğimiz kadar bir şeyler öğreniriz. Ehl-i kubura da merhamet ederiz; mevlitler, Kur'an'lar okutur, hediyeler gönderir, sadakalar verir ve çeşitli hayırlar yaparız. Onların namına vakıflar da yaptırabiliriz.

Ama fukarayu sevmeye gelince…

Fukarayı neden seveceğiz? Fukarayı nasıl sevelim?

"Miskin! Bu da çalışsın. Ben parayı çalışıp ona vermek için mi kazanıyorum? Neden onu ben besliyorum? Aslan gibi herif, taşı sıksa suyunu çıkarır; çalışsın, kazansın."

Vallâhü'l-ğaniyyü ve entümü'l-fukarâi.

Entümü'l-fukarâi. "Hepiniz fakirsiniz."

Niçin?

Fakir muhtaçtır. Allah'a muhtaç olmayan var mıdır?

Vallâhü'l-ğaniyyü ve entümü'l-fukarâi. "Ganî olan Allah'tır. Allah'tan gayrı herkes muhtaçtır."

İnsanların içinde zavallı, boğulmuş, ocağı, yatacak yeri ve yiyecek ekmeği olmayan ne insanlar vardır. Birçok zaruretleri mevcut olan ne insanlar vardır. Sadece İstanbul'a bakıp da, "Herkes apartman, mal sahibi." deme! Bu insanların içerisinde nice muhtaç insanlar vardır. Bunları arayıp, bulmak ve dualarını almak lazımdır.

Hubbü'l-fukarâi.

"Fukarayı seviyorum." demekle fukara sevilmiş olmaz. Fukarayı sevmek bu demek değil! Fukarayı sevmek; ona yardım etmek, onun elinden tutmak, onu muhtaç durumdan kurtarmak, onun hizmetini yapmaktır.

Muhammed Bahâüddin Nakşibend hazretleri 700 senesinin insanıdır. Üstadı ona ders verirken verdiği derslerin arasında diyor ki;

"Senin bugünkü vazifen gidip fukaraları bulacaksın, onların bitlerini temizleyeceksin, kellerini düzeltecek ve yırtıklarını dikeceksin. İkinci vazife verilinceye kadar neler lazımsa onlarla meşgul olacaksın."

Sen, Nakşibend hazretleri bedavadan Nakşibend oldu diye çıkma ortaya! O, ne büyük külfetlere tahammül ediyor. O külfetlerin altındaki imtihanı da kazanıyor. Ondan sonra Nakşibend hazretleri olabilmiş. Hocası ona bir vakit de hayvanları vermiş;

"Git, hayvanların hasta olanlarını bul, onları tedavi et." diyor.

Bir vakit sokakların temizliğine memur ediyor;

"Gidip sokakları temizleyeceksin." diyor. O zaman bugünkü gibi çöpçüler filan yoktu. Bugün biz sokak temizleyeni hor görürüz. Sokak temizleyen adamlar olmasa mikroplar, pislikler ortalığı boğar. Çöpçü iki gün gelmedi mi kıyamet kopuyor. Bugün insaniyete en büyük hizmeti onlar yapıyor. Biz de onları hor hakir görürüz. Eğer onlar olmasa işimiz berbattı.

Allah cümlemizi affetsin de tevfîkât-ı semedâniyesine mazhar olan sevgili kullarının arasına dahil eylesin. Sevgili kulların arasına girebilmek için evvela ilim lazımdır. İlmi öğren ve öğret. Öğrenmek para etmez, öğreneceksin ve öğreteceksin. İlmi önce öğrenmek sonra da öğretmek vazifesini Cenâb-ı Hak bizlere vermiştir. Onun için öğrenecek, sonra da öğretmeye çalışacaksın. Fakat dünyevî bilgileri öğrenmişin, öğretmişin; bu para etmez. O senin kendi faydanadır. Öğrenirsin; çok para, çok maaş alırsın, çok iyi iş yaparsın. O dünyaya ait iştir. Asıl öğreneceğin ilim Allahu Teâlâ'nın istediği ilimdir. Her ilim de onun altında mevcuttur.

Selâsü hısâlin tûrisü'l-kasvete fi'l-kalbi. "Üç şey var ki bunlar kalbin kasvetini, körlüğünü mûciptir." Gözün görür fakat hakiki gözlerin kapalı kalır. Kasvet-i kalb! Kalp katı olduğunda kalbin katılığı taşın katılığından daha fenadır. Taştan su çıkar, olur, şu olur, bu olur fakat katı kalpten bir şey olmaz. Katı kalbin yeri cehennemdir.

"Üç şey katı kalpliliğe sebep olur."

Birincisi;

Hubbü't-taâmi. Hepimizin bayıldığı yemektir.

el-Fâtiha!

Camimizin bânisi İskender Paşa'nın ruhu ile bi'l-umûm ashâb-ı hayrâtın da ruhlarına; Halid İbn Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin ruhları ile bi'l-umûm ashâb-ı güzîn rıdvanullâhi teâlâ aleyhim ecmaîn hazretlerinin ruhlarına; salât u madiyeniyle birlikte; hâssaten hâzirûn ve cemaat kardeşlerimizin de geçmişlerinin ruhlarıyla beraber camimizin etrafında yatan mü'minlerin de ruhlarına hediye eyledik. Mevlâ vâsıl eyleye. Cümlesinin ruhlarını mesrûr, kabirlerini pür-nûr, makamlarını âlî, derecelerini yüksek eyleyip seyyiâtlarını ve seyyiâtlarımızı da hasenâta tebdîl eyleye. Bizler dahi onlar gibi bu dâr-ı dünyadan göç vakti gelince cümlemize âsân ölüm, kâmil bir imân ile ve buyurun Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Rasûluhû kelime-i tayyibe-yi münciyesini de cân-ı yürekten söyleye söyleye çene kapayıp göz yummayı Mevlâ cümle ümmet-i Muhammed'e ve bizlere de nasibi müyesser eyleye.

Sayfa Başı