M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bakara 153-154. âyetleri

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh.

Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi, ihsânı, ikrâmı dünyada, âhirette üzerinize olsun... Cenâb-ı Hak iki cihanda cümlenizi aziz ve bahtiyar eylesin...

Tefsir sohbetlerimizde Bakara sûre-i şerîfesinin 153. âyet-i kerîmesine ulaştık. Okuyorum;

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Yâ eyyühellezîne âmenü's-te'înû bi's-sabri ve's-salâti innellâhe mea's-sâbirîn.

Bu âyet-i kerîme 153. âyet-i kerîme. Daha önceki hafta yaptığımız sohbette;

Fe-zkürûnî ezkürküm ve'ş-kürûlî ve lâ tekfürûn. Burada, binâenaleyh ben size kıblenizi değiştirdim, peygamber gönderdim. O peygamberin şu güzel evsafı var, ne mutlu size... "Binâenaleyh siz de beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim! Bana şükredin ve bana sakın küfrân-ı nimette bulunmayın!" âyet-i kerîmesinin arkasından buyuruyor ki;

Yâ eyyühellezîne âmenû. "Ey iman edenler! Ey iman eden mü'min kullar!"

Rabbü'l-âlemîn, Mevlâ'mız Tebâreke ve Teâlâ hazretleri mü'minlere hitab ediyor.

İste'înû bi's-sabri ve's-salâh. İstiâne, "avn yani yardım istemek" mânâsına bir kelime. İstif'al bâbı çok kere, "bir şeyi taleb etmek, istemek" mânâsına geliyor. Mesela, isticvâb, "cevap istemek" gibi, istiâne de "avn, yardım istemek" demek.

İste'înû bi's-sabri. "Sabır ile, sabrı kullanarak, sabrı vasıta edinerek, sabır vasıtası ile yardım isteyiniz!"

Yardım kimden istenir?

Yardımı yapmağa muktedir olan kudret sahibinden istenir. Mü'minler yardımı Allahu Teâlâ hazretlerinden isterler. Düşmanları ne kadar kuvvetli olursa olsun, onlar;

Hasbünallâhu ve ni'mel-vekîl. "Allah bize yeter, o ne iyi vekildir." derler ve her türlü tehlikeye karşı yardımı Allahu Teâlâ hazretlerinden talep ve niyaz ederler.

İyyâke na'büdü. "Sadece sana ibadet ederiz." Ve iyyâke nesta'în. "Sadece yâ Rabbi senden yardım isteriz." Çünkü hakîkatte her türlü yardımı veren veya verdirtmeyen; birileri yardım etmek isteseler bile yolu kesen, kesecek kudrette olan Allahu Teâlâ hazretleridir.

İslâm tarihindeki vukuat, müslümanların ihlâslı, imanlı mücadeleleri incelenirse görülür ki nice güç durumdaki İslâm ordularına Allahu Teâlâ hazretleri fazl u keremiyle yardım etmiş, az olmalarına rağmen gâlib eylemiştir. Nice çok düşmanları, çok çok yardımlar geldiği halde perişan eylemiştir. Bunun misalleri çoktur.

İste'înû. "Siz yardımı isteyiniz." Bi's-sabri. "Sabrederek, sabrı kullanarak, sabırlı olarak." Ve's-salâti. "Namaz ile..." Sabır ile, namaz ile yardım isteyiniz. İnnellâhe mea's-sâbirîn. "Hiç şüphesiz, kuşkusuz, muhakkak ki Allahu Teâlâ sabredenlerin yanındadır, sabredenlerle beraberdir."

Mü'minler [bir önceki âyette] Cenâb-ı Hakk'ı zikretmekle ve şükretmekle emrolundular. Bu âyet-i kerîmede de sabırla emrolunmuş oluyorlar. Bu bakımdan, bir önceki âyet-i kerîmeyle bu âyet-i kerîmenin mânâ ilişkisi âşikârdır.

"İnsan mü'min olunca ona imanından dolayı imtiyazlı bir muamele yapılacak, hiç üzüntü, elem, keder, hastalık, dert, belâ, musîbet gelmeyecek." diye sanabilir İmanı ve hayatın kanunlarını, ilâhî kanunları bilmeyen cahil veya gafil olan kimseler ama iş öyle değildir. Cenâb-ı Hak bu dünya hayatını imtihan hayatı olarak düzenlemiştir. Bizi de imtihan etmek için buraya göndermiştir. Onun için imtihanda da çeşitli sıkıntılarla karşılaşılır. Bu karşılaşılan sıkıntılardan aşılmak için de insanın sabırlı olması lazım! Bu [âyet-i kerîme] sabrı tavsiye ediyor.

Müslümanın ibadetlerinde, hikmetler düşünülürse, onu sabra alıştırmaya yönelik olduğu görülür. Müslüman sabra küçükten, mükellef olduğu çağdan itibaren sabrın her çeşidine alıştırılıyor. Yani oruçla, Ramazan oruçlarıyla, namazlara beş vakit devam etmekle, sabahleyin erken kalkmakla, teheccüd namazıyla, diğer görevlerle, ibadet ve taatlerle sabra alıştırılıyor.

Müslümanın sabrı kendisine şiar, âlet ve vasıta, hız ve güç ve başarı kaynağı etmesi lazım! Her nimetin kazanılması birtakım külfetler sarfıyla oluyor. Mahsulün biçilmesi için ekilmesi ve bakılması, tarlanın sürülmesi, otların ayıklanması, sulama gerekiyor. Mahsulün toplanması, ayıklanması, ilaçlanması gerekiyor. Ondan sonra sonuç elde ediliyor. İnsanın hayatta başarı kazanması için iyi bir eğitim görmesi, okuması gerekiyor. Bunun için masraf etmesi, zaman harcaması, çalışması, uykusuz kalması gerekiyor. Binâenaleyh müslüman başarı için her şeyde sabretmeli!

İmanın başı sabırdır. İyi icraat yapabilen bir müslüman olmanın başı da sabırdır. Tarikatın başı da sabırdır. Dinin yarısı sabırdır, yarısı şükürdür. Yani önemli bir kısmı sabırdır. Ahlâkın başı, temeli sabırdır. Her türlü başarının kaynağı bu sabırlı olmaktır. Bu sabırlı olmayı mutlaka çoluk çocuğumuza öğretmeliyiz. Uykuya, uykusuzluğa, yorgunluğa, çalışmaya dayanamıyor... Böyle olmaz. Yani sabrı öğrenmesi lazım! Her işin olması zamanın gelişmesiyle, akmasıyla, geçmesiyle olduğundan, o zamanın geçmesi için de kişinin sabra sarılması lazım!

Onun için Allahu Teâlâ hazretleri bir de sabredenleri sever. Vallâhu yuhibbü's-sâbirîn diye âyet-i kerîmeler var. Sevdiği huylara sahib insanların bir bölüğü sabredenlerdir. [Allahu Teâlâ hazretleri] lütf u keremiyle, kuvvet kudretiyle, avn ü inâyetiyle sabredenlerin yanında olacağını da müjdeliyor. İnnellâhe mea's-sâbirîn diye bu âyeti kerîmenin sonunda da bildiriyor.

Demek ki sabrı öğreneceğiz, sabrı çoluk çocuğumuza öğreteceğiz. Sabrı şiar edineceğiz, sabrı kullanacağız. Her şeyin sabırla olduğunu bileceğiz. Bir taraftan insanın kendi nefsinden gelen istekler veya isteksizlikler vardır. Bitmez tükenmez nefsânî arzular, şehevât-ı nefsâniyye dediğimiz şeyler; bir taraftan da yapılması gereken, ama meşakkatli olan güzel şeylere karşı da tenbellenmeler, isteksizlikler vardır. İnsanın nefsine karşı mücadele etmesi gerekiyor, bu bir sabır işidir... Diğer taraftan kâfirlere karşı mücadele etmek gerekiyor.

Allahu Teâlâ hazretlerinin emirlerini, ibadetleri yapmak için sabretmek lazım; ne kadar meşakkatli, külfetli, zahmetli olsa da... Günahları da haramları da ne kadar câzibeli, ne kadar iştiha çekici, ne kadar hoş görünüşlü olsa da onları da yapmamak için diretebilmesi, sabredebilmesi lazım!

Bunu şuna benzetmiş alimler: İnsan hastalandığı zaman acı ilaçları içiyor; acımasına rağmen iğneyi yaptırıyor; kesme biçme, kan dökme olduğu halde çünkü sonunda mükafat, sağlık var diye ameliyata bile razı oluyor. Binaenaleyh insan, sonunda sevap var, Allah'ın rızası var diye acı gelen, zor gelen, meşakkatli olan şeyleri de yapacak. Nefsânî şeyleri de yapmayacak. Bir takım zehirleri, cazibeli zehirli çiçekler, zehirli bitkiler, zehirli meyvalar oluyor. Onları yediği zaman zehirleniyor insan. Cazibeli olduğu halde yapmamak gibi.

Bu sabrı, bazıları sabırdan maksat özel olarak, benim söylediğim umumi mânasıyla açıklayanlar olduğu gibi, hususî bir maksatla kullanılmıştır diye tefsir ederek; "Buradaki sabırdan maksat oruçtur veya cihattır." [demişler.] Yani, "Ey iman edenler, oruç tutarak, namaz kılarak nusret-i ilâhiyeye, Allah'ın yardımına mazhar olmayı düşünün!" demek olur. Ya da bu sabır cihattır. Elbette cihad ederek, cehd sarfederek, düşmanla, nefisle mücadele ederek bu işler olacağı için, onu kasdediyor diye tefsir edenler var. Ama umumî mânası zaten bunları da içine alıyor.

Sabrı, çok önemli bir huy, güzel ahlâk olduğundan, kendimize ve çoluk çocuğumuza öğretmeliyiz. "Evladım, bak, buna sabretmen lazım! Sabır çok sevaplıdır." diye öğretmemiz lazım!

İkincisi de namaz, salât. Tabii üzerinde durulduğu zaman salâtın te'si he okunacak: Ve's-salâh.

Yâ eyyühellezîne âmenüsta'înû bi's-sabri ve's-salâh. Buradaki he kuvvetli he değil yumuşak he. Te harfi, üzerinde durulduğu zaman he okunuyor. Hayyaalessalâti-Hayyaalessalâh diyoruz, onun gibi.

Namaz... Namaz da çok yüce, çok değerli, çok önemli bir ibadettir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'den rivayet edilmiş ki, onun hali ve âdeti anlatılırken buyurulmuş ki;

Kâne izâ hazebehû emrun sallâ. Hazebe, "Zor bir işin ansızın gelip insana çatması" demek.

Kâne izâ hazebehû emrun. "Peygamber Efendimiz'e zor, elem verici, üzücü bir iş gelip çattığı zaman başına yani öyle bir işle karşılaştığı zaman." Sallâ. "Efendimiz Allahu Ekber hemen namaza dururdu."

Çünkü namaz mü'minin mîracıdır. Çok şerefli bir ibadettir ve zikrin her çeşidini ihtiva etmektedir; duanın her çeşidini, en güzellerini ihtiva ediyor. Hürmetin, Cenâb-ı Hakk'a kulluğun ve saygının, tâzimin her çeşidini ihtiva ediyor. Cenâb-ı Hakk'ın çok sevdiği bir ibadettir. Kul namaza durduğu zaman, "Allahu ekber" deyince Cenâbı Hakk'ın divanına, huzuruna girmiş olur. Hatta camide iken, namazı beklerken, ezan okunacak da namazı kılacağız diye beklerken bile, namazdaymış gibi muamele görür, öyle sevap kazanır ve melekler ona dua ederler.

Namaz son derece müessir, son derece tesirli bir ibadet şeklidir. Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; "Sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi."

Ve cu'ilet kurretü aynî fi's-salâh. "Namaz kılmak benim gözümün şenliği, gönlümün sürûru kılındı." buyurmuştur. Yani, "Namaz kılmayı ben çok seviyorum, namaz kılmanın aşığıyım." demiş oluyor.

Mü'minler ne yapacaklar?

Sabredecekler, sabrın her çeşidini gösterecekler. Nefislerini terbiye etmek için oruçsa oruç, cihatsa, nefse muhalefetse muhalefet; düşmana karşı durmaksa savaşmak, sabretmek, kaçmamak ama her an da Cenâb-ı Mevlâ'dan uzak olmamak, O'nun divanına durmak, Allâhu ekber deyip Cenâb-ı Hakk'ı iltica eylemek...

Bu daha önceki tefsir ettiğimiz âyet-i kerîmelerde de geçmişti. Daha önceki ümmetlere de;

Ve'sta'înû bi's-sabri ves-salâh ve innehâ le-kebîratün illâ ale'l-hâşi'în buyurulmuştu. Yani, "Sabırla, namazla siz de Cenâb-ı Hak'tan istiâne eyleyiniz. diye Bakara sûresinin evvelki âyetlerinde, daha önceki ümmetlere de aynı tavsiyenin yapıldığı beyan buyuruluyor.

[Burada] İnnellâhe maas-sâbirîn "Allah sabredenleri sever ve onların yanında yer alır." [buyuruluyor] ve ileride gelecek bir âyet-i kerîmede de;

İnnemâ yüveffe's-sâbirûne ecrahüm bi-ğayri hisâb buyuruluyor.

İnnemâ edât-ı tahsistir. Yüveffe's-sâbirûne. "Sabredenlere ihsan olunacak." Ecrahüm. "Ecirleri, mükâfâtları, sabrettikleri için alacakları sevaplar bigayri hisab verilecek." Sadece onlara bigayri hisab verilecek. Başkalarına tabii bir hesap var, miktar var. Amelinin cinsine göre mükâfâtın da derecesi var, miktarı var.

Mesela, Peygamber Efendimiz; "Dört çeşit amel 700 misli sevapla karşılanır." buyuruyor. "Birisi, insanın evine, ailesine masrafı bire 700... Birisi, anasına babasına masrafı bire 700... Birisi Cenâb-ı Hakk'ın yoluna, cihada masrafı bire 700..." Bir de o hadîs-i şerîfte özel bir davranış tavsiye buyurulmuş; "Ramazan bayramında kurban kesmek, bire 700." diye bildiriliyor. Mesela bu 700 rakamı. Ama başka bir hadîs-i şerîfte buyuruluyor ki;

Zikrullâhi teâlâ. "Allahu Teâlâ hazretlerini zikretmek." Efdalü indellâhi mine'n-nafakati fî-sebîlillâhi bi-mieti deracetin. "Zikretmek Allah yolunda cihat etmekten 100 kat daha sevaplıdır." Fî sebîlillâh masraf yapmaktan, sarfiyat yapmaktan, para sarfetmekten 100 kat daha sevaplıdır. Yediyüzün 100 katı, yetmişbin. Demek ki zikrullahın sevabı yetmişbindir.

Gizli yapılan zikrin sevabı, her zaman, her vesileyle, şevk olsun, kıymetini bilsinler de icrâ etsinler diye kardeşlerimize söylüyorum. İçten, kalbten yapılan zikrin sevabı bunun 70 katıdır. Yani yetmişbinin 70 katı, dört milyon dokuzyüzbin oluyor.

İnnemâ yüveffe's-sâbirûne ecrahüm bi-ğayri hisâb. "Ama, sadece sabredenlerin mükâfâtları bigayri hisab verilir."

Cenâb-ı Mevlâ sabredenleri sevdiğinden, onlara sevabı artık sayıya sığmayacak şekilde çok çok verdiğini beyan ediyor.

Ali b. Hüseyin Zeynel-Âbidîn'den rivayet olunuyor ki, Yani Hz. Hüseyin'in oğlu Ali'den şu rivayet var, okuyalım mânasını açıklayalım;

İzâ ceme'allâhu'l-evvelîne ve'l-âhîrîn. "Allahu Teâlâ hazretleri evvelki ve sonraki insanları yani bütün insanları topladığı zaman..."

Nerede toplayacak?

Ba'sü ba'de'l-mevt, sûra üfürüldükten sonra Allah mahşer yerinde toplayacak.

Yünâdî münâdin. "O zaman bir münâdi, yani seslenici, çağırıcı, tellal, bağıran kişi nidâ edecek." Eyne's-sâbirûne. "Nerede sabreden Allah'ın sabırlı kulları, hangileri?" diye mahşer halkına seslenecek. Li-yedhulü'l-cennete. "Cennete girsinler." Kablel-hisâb. "Hesapsız girsinler!' diye. Li-yedhulü'l-cennete kable'l-hisâb veya li-yudhilü'l-cennete kable'l-hisâb olabilir. Ama birincisi daha uygun.

"Hesapsız cennete girsinler diye sesleniyoruz, nerede Allah'ın sabırlı kulları?" diye bir münâdi seslenir. Kâle fe-yekûmü unukun mine'n-nâs." İnsanlardan bazıları boyunlarını uzatırlar şöyle." Fe-yetelakkâhümü'l-melâikeh. "Melekler onları karşılarlar." "Sabırlılar çıksın" denildiği için bunlar çıkıyor meydana. Melekler onları karşılarlar, karşılarına dikilirler. Fe-yekûlûn. "Derler ki." İlâ eyne yâ benî âdem. "Ey Âdemoğulları, nereye gidiyorsunuz?"

Fe-yekûlûne. "Sabırlı oldukları için bu topluluktan ayrılan kişiler derler ki." İle'l-cenneti. "Cennete gidiyoruz."

Fe-yekûlûne ve kable'l-hisâb. "Hesap görmeden evvel mi gideceksiniz cennete?" Kâlû: Ne'am. "Evet." derler.

Kâlû: Ve men entüm. "Peki siz kimlersiniz?

Kâlû: Nahnu's-sâbirûn. "Biz Allah'ın belâlarına, musibetlerine rıza gösterip, sabretmiş kullarız."

Kâlû: Ve mâ kâne sabruküm. "Neydi sizin sabrınız, hangi konudaydı?" diye melekler sorarlar.

Kâlû: Sabernâ alâ tâ'atillâh. "Allah'a taat ve ibadetleri yapmak konusunda sabrettik, sebat ettik." Gevşeklik göstermedik, nefsimizin tembelliğine fırsat vermedik. Allah'a kulluğu, ibadetleri, emirleri yapmakta vazifemizi yerine getirdik. Ve sabernâ an ma'sıyetillâh. "Ve Allah'ın günahlarına karşı da sabrettik."

Zevkli de olsa, câzibedâr da olsa, çekici de olsa, tahrikkâr da olsa biz günahlara kaymadık, onlara karşı kendimizi tuttuk; tevbe tevbe dedik, başımızı çevirdik, bakmadık, gitmedik, yapmadık, sabrettik.

Hattâ teveffânellâh. "Allah bizim ruhumuzu kabzedip vefâtımız gelinceye kadar." Allah bizi dünya hayatından ayırıncaya, ölümümüz mukadder olduğu zamana kadar sabrettik.

Kâlû: Entüm kemâ kultüm. "Melekler derler ki; 'Evet siz söylediğiniz gibisiniz, söylediğiniz haktır." Üdhulü'l-cennete. "Haydi girin cennete!" Fe-ni'me ecrü'l-âmilîn. "İlmiyle amel eden, Allah'ın emirlerini tutan, İslâm'ı lafta bırakmayıp icraatı da yapan kullara ne mutlu!" derler. Yani onlara gıbta ediyorlar, onları medhediyorlar.

Evet, işte bu sebeplerden dolayı, sabrın mükâfatı çok olduğundan, müslümanın sabretmeye kendisini alıştırması lazım! İbadetleri yapmakta sabretmesi, günahlardan kaçınmakta sabretmesi, bir de Cenâb-ı Hakk'ın kendisine takdir buyurduğu olaylar, vukuat; hayatında hastalık geliyor, daha başka şeyler geliyor, onlara karşı da, "Cenâb-ı Hakk'ın takdiridir." diye sabretmesi lazım!..

Bundan sonraki, 154. âyet-i kerimede buyuruluyor ki;

Ve lâ tekûlû li-men yuktelü fî-sebîlillâhi emvât bel ahyâün velâkin lâ teş'urûne. "Allah yolunda, fî sebîlillâh katlolunan, savaşta öldürülen, şehid edilen kimselere siz 'Bunlar ölülerdir, ölmüşlerdir!' demeyiniz." Aksine, bel. "Bilakis onlar ölü değillerdir." Ahyâün. "Dirilerdir." Velâkin lâ teş'urûn. "Siz onların o hayatını, ölü olmadıklarını, diri olduğunu anlayamıyorsunuz."

Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nuzûlünün Bedir Harbi'nde şehid olanlar hakkında olduğu belirtilmiş. Bedir Harbi'nde bazıları hayatını kaybedince, Medine'deki veyahut başka yerlerdeki kâfirler, münafıklar bunlar hakkında ileri geri laflar etmeye başlamışlar.

Deniliyor ki, Bedir'de öldürülen müslümanlar öldürülünce bunlar hakkında kâfirler bazı laflar söylediler.

Bedir'de kaç kişi öldürülmüş?

Erba'ate aşer racül. "Ondört müslüman öldürülmüş." Altı tanesi muhacirlerden, sekiz tanesi de Medine-i Münevvere'nin ensarından. Bunların isimleri tefsir kitaplarında kaydedilmiş, önümdeki [tefsirde de var]. Kâfirler ve münafıklar bunlar hakkında demişler ki;

İnnennâse yaktülûne enfüsehüm zulmen. "Bu insanlar -bu müslümanları kastediyorlar- kendilerine zulmederek kendilerini öldürüyorlar." Li-merdâti muhammedin min-ğayri fâidetin. "Muhammed'in gönlünü yapmak, emrini tutmak için, kendilerine zulmederek kendilerini öldürüyorlar. Hiç bir faydası yok bunun!" gibi kâfirce bir söz söyleyince Cenâb- Hak Teâlâ hazretleri bunların aleyhinde, bunların sözlerinin kâfirce bir söz olduğunu, yanlış ve haksız olduğunu belirtmek için bu âyet-i kerimeyi indiriyor. Daha başka [âyetlerde, mesela] Âl-i İmran sûresinde de, bu Allah yolunda öldürülenlerin Cenâb-ı Hakk'ın indinde mânevî rızıklarla rızıklandırıldıkları, onların ölmedikleri, şühedâ hayatı denilen bir hayatla berhayat oldukları, hayatta oldukları bildiriliyor.

İşte, kâfirler öyle dediler diye Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

Ve lâ tekûlü. "Siz demeyiniz ey mü'minler, öyle sanmayınız." Li-men yuktelu fî-sebîlillâhi. "Allah yolunda yapılan cihadda öldürülenler için, şu sözü söylemeyiniz; emvâtün. 'Onlar ölmüşlerdir' demeyiniz." Yani onlar ölmediler, onlar Cenâb-ı Hakk'ın huzurunda ikrâm-ı ilâhiyyeye mazharlar.

Tabii bu Âl-i İmrân'da;

Ve lâ tahsebennellezîne kutilû fî-sebîlillâhi emvâtan bel ahyâun inde rabbihim yurzekûn. Ferihîne bi-mâ âtâhümullâhu min fadlihî ve yestebşirûne billezîne lem yelhakû bi-him min halfihim ellâ havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenûn. [diye buyuruluyor.]

Âl-i İmrân sûresindeki bu âyet-i kerîmelerde daha da [genişçe] bu Allah yolunda öldürülenlerin nice nimetlere mazhar oldukları bildiriliyor. Bir de onların memnun ve mesrur oldukları, Cenâb-ı Hakk'ın nimetleriyle ferahnâk oldukları, sevinçli oldukları, Allah'ın kendilerine verdiği nimetlerden dolayı çok çok sevinçli oldukları belirtiliyor. Ve ölmemiş olan, gazi olmuş olan, hayatta kalmış olan mü'minleri de müjdelemek istedikleri; "Ey mü'minler! Bakın biz şehid olduk, biz çok memnunuz, bu tarafta çok büyük nimetlere nâil olduk. Siz de bu hususta fedâ-yı can etmekten çekinmeyin! Çok büyük faydası var, çok büyük sevabı, ecri, mükâfatı var." diye böyle müjdelemek istedikleri o Âl-i İmrân'daki bu âyet-i kerimelerde belirtiliyor.

Tabii bu insanlar, bu dünyadaki her şeyi bile şu gözleriyle tam göremiyorlar, şu kulaklarıyla tam duyamıyorlar. Havâss-ı hamsenin, yani beş duyunun zaafları, eksiklikleri, hududu, tahdidi var. Yani sınırlı bir görüş, sınırlı bir duyuş, sınırlı bir duygu... Hatta bazı umursamadığımız, küçümsediğimiz, aşağı gördüğümüz hayvanlar bizden daha iyi duyar, daha iyi görür. Mesela bir baykuş, gecenin karanlığında çok daha iyi görür. Mesela bir at, bizim duyamayacağımız sesleri, çok daha uzaklardan gelen sesleri duyar.

İnsanoğlunun dünyadaki şeyleri hissetmesi bile, hislerinin sınırlı olması dolayısıyla tam değil, belli bir noktaya kadardır. Bazı şeyleri de hiç göremiyor, hissedemiyor ama zararına uğruyor. Radyasyon gibi, şu ışınlar, bu ışınlar gibi veyahut daha başka şeylerin zararı kendisine geliyor, öldürecek duruma ulaştırıyor, hâlâ orada o zararın olduğunu insanlar anlayamıyor. Sonra, birtakım var olan, fiziğin, kimyanın var dediği şeyleri göremiyor. Çünkü gözleri, kulakları onları algılayacak kadar hassas bir şekilde yaratılmamış, göremiyor ama var.

İşte Allah yolunda öldürülenlerin de hayatta olduğunu anlamamaları insanların zaafındandır. Demek ki bedenen bunlar toprağa düştüler, kanları aktı, gömüldüler filan diye bunlar hayatlarını kaybetmiş değiller. İnsanların bir bedeni bir de ruhu var. Ruhun başlı başına kâim ve bedenden ayrı bir varlığı olduğu, bu âyet-i kerimede çok güzel anlaşılıyor ve ölümden sonra da onun, ruhun lezzetleri alarak, nimetlere mazhar olarak bir çeşit hayatla devam ettiği, gayet güzel ifade edilmiş olduğundan, ruhun bekâsı ve müstakillen varlığı da anlaşılmış oluyor.

Tabii Allahu Teâlâ hazretleri bizi bu dünyaya bir zaman için gönderdi. Yani şehid olan da ölecek savaştan kaçan da ölecek... Nasıl olsa hayatın sahibi olan insanlar bir defa, bir yerde, bir zaman gelecek; kimbilir nerede, nasıl, kaç yaşında, genç veya yaşlı hayatını yitirecek. Bu hayatın bir sonu olacak, kesin... Binâenaleyh böyle dedikodu etmeye ancak kâfirler kalkışıyorlar. Yani İslâm'a söz bulaştırmak, dil uzatmak, müslümanları caydırmak veya kendilerini bir bakıma taraftar kazanmak, haklı göstermek için böyle şeyleri yapıyorlar.

İnsanların hayatları zaten belirli; yaratıldığı zamandan, doğduğu zamandan belirli... Yani kâfir ölüme gidenleri tenkid ediyor; haydi bakalım kendisinin üzerinden ölümü defetsin bakalım, ölmesin, elindeyse kendisini korusun! Kendi hayatını sonsuza dek sürdürebilirsde sürdürsün. Nasıl olsa kendisi de ölüyor. Binâenaleyh o tenkidlerin hiç [aslı esası] yok! İnsanlar şu veya bu sebeple ölecekler. Ne mutlu güzel bir sebeple, Cenâb-ı Hakk'ın yolunda, Cenâb-ı Hakk'ın istediği bir şekilde, hayatı böyle şehid olarak son bulanlara!..

Cevat Rıfat Atilhan rahmetullahi aleyh'i, Kızıltoprak'taki evine bir bayramda ziyarete gitmiştik. O zaman biz üniversite öğrencisiydik. Baktık ki bir alt katta oturuyor ve alt katta camların hiç teli yok, demiri yok. Yani bir kırılsa, içeriye hemen girecekler. Orada arkadaşlardan birisi dedi ki;

"Üstad! Böyle hiç tedbir yok, camlar kırılabilir. Demir yok, alt katta duruyorsunuz. Yani tehlikeli değil mi?" gibi bir soru sordu.

O da imanlı bir cevap verdi, yani imanının kuvvetini gösteren güzel bir cevap verdi, dedi ki;

"Çocuklar, ben harbde bulundum. Filistin cephesinde kıtalar arasında, bu kıtadaki haberi öbür kıtaya götürmek için postacı idim. Alırdım haberi çantama koyardım ve bir taraftan öbür tarafa giderken her tarafımdan kurşunlar vızır vızır, vızır vızır cızıldayarak, cıvıldayarak, vızırdıyarak geçerdi ama görüyorsunuz işte, Cenâb-ı Hak öldürmeyince ölmüyor insan, bu vakte kadar yaşadım. İşte karşınızdayım." diye söylemişti.

Evet, işte illâ harbe giren herkes ölecek diye bir kural yok. İşte [Bedir savaşında] 313 kişi kadar müslümanlardan 14 kişi vefat etmiş; yani çok az bir sayı. Bir savaş oluyor, vefat edenler çok az, geriye kalanlar, muzaffer olarak dönenler çok daha fazla, kâfirlerden öldürülenler çok daha fazla.

Bazen insan durduğu yerde vefat ediyor. Bazen bir kaza oluyor, zelzele oluyor, vefat ediyor. Binâenaleyh bütün bunlar gösteriyor ki kâfirlerin o dedikodularının hiçbir aslı, esası yok! Ne mutlu Cenâb-ı Hakk'ın yolunda cihad edenlere ve bu uğurda şehidlik mertebesine erip canını verenlere, o ilâhi makamlara, ikramlara nâil olanlara!..

Allahu Teâlâ hazretleri bizleri, böyle bozguncu dedikodulardan yılmayan, onlara aldanmayan, kapılmayan ve Cenâb-ı Hakk'ın yolunda emirlerini tutmak hususunda gayretini eksiltmeyen, fütur getirmeyen, fetrete düşmeyen, gevşemeyen has, hakîkî, hâlis muhlis kullardan eylesin...

Çünkü mü'min kulun başına, önümüzdeki hafta inşaallah okuyacağız, Cenâb-ı Hak çeşitli imtihanlar gönderir. Onlardan, başına gelen olaylardan dolayı fütur getirmemek lazım! "Allahu Teâlâ hazretleri, imtihan için bunları gönderiyor." deyip, Allah yolunda malıyla, canıyla gayret gösterip cihad etmek lazım!..

Allahu Teâlâ hazretleri böyle ömür geçirip, rızasını kazananlardan eylesin cümlemizi. Allah hepinizden razı olsun.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh.

Sayfa Başı