M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Tasavvuf ve Şeriat

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Rabbimiz'in üzerimize saçtığı sonsuz nimetlerine beşer tâkati içinde sonsuz hamd ü senâlar olsun. Âlemlere rahmet olarak gönderdiği Habîb-i Edîbi, numûne-i imtisâlimiz, rehberimiz, başımızın tacı, Muhammed-i Mustafâ'sına gönül dolusu salât u selâmlar...

Çok tatlı, çalışmayla, eğitimle dolu bir eğitim arası tatilin sonuna geldik. Tatile çıkan çocuklar gibi sevinçliyiz, ayrıldığımız için üzüntülüyüz. Haccı bitirenler gibi sevinçliyiz, mukaddes yerlerden ayrılanlar gibi bir burukluk içindeyiz. Yunus Emre merhum; "Tez geçer sağışlı gün" buyurmuş. -Sağışlı; sayılı.- Hakikaten göz yumup açıncaya kadar geçiverdi.

Bizler birbirimizin Allah tarafından birbirlerine bağlanmış kardeşleriyiz.

İnneme'l-mü'minûne ihvetün ifadesinde innemâ edat-ı tahsîsi, "Müslümanlar ancak ve ancak, sadece ve sadece kardeştir; başka hiçbir vasıf onlara uygun düşmez, ancak kardeşlik vasfı uygun düşer. Kardeşliğin dışında başka bir sıfat onlara yakışmaz. Münasebetlerini isimlendiren, tavsif eden kelime ancak 'kardeşlik' olabilir." mânasını taşıyor.

Ayrıca birbirimizle yol kardeşliğimiz, uhuvvet-i fillah, Allah rızası için daha özel bir kardeşliğimiz de var. Daha yakın bir kardeşliğimiz var. Akrabalık gibi içiçe olan kardeşlikler...

Çok zevkli, hareketli günler geçirdik. Çok değerli bir başkanın çok dirâyetli bir yönetiminde -ki konuşmalar arasında onun konuşmaları da hepimiz için bir eğitim idi- çok zevkli günler geçirdik. Ve gerçekten -kendi adıma söylüyorum, başkaları için de kuvvetle tahmin ediyorum- hakikaten bilgilendik. Hakikaten bu topluluk bilgi ve görgümüzde yükselme, ilerleme, gelişme sağladı. Bu da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîfi ile müjdelediği bir husustur:

"İki müslüman bir araya gelir karşılaşırsa mânevî mükâfat olarak Allah birinden ötekisini, ötekisinden berikisini mutlaka faydalandırır."

Demek ki müslümanların bir araya gelmesi lazım, mülâkatları çok olması lazım; bu mükâfatları daima almak için...

Vaat edilen konuşmaların hepsi yapıldı. Ayvalık'taki ve Gemlik'teki gibi oldu. Herkes memnun; hanımlar, beyler ve çocuklar... Çocukların yine sergileri, sanat eserleri yüreğimizi heyecanlandırdı, sevgi doldurdu, takdir doldurdu. Öğretmenlerinden Allah razı olsun...

"Biraz hafif program yapalım da kardeşlerimiz hakikaten dinlensin, birbirleriyle tanışsınlar, sohbet etsinler." diye düşünmüştük. Ama ben ne zaman çay istesem "çok açık olsun" diye, yine koyu çay gelir. Çünkü çay deyince ev sahipleri ille koyu renkle olmasını düşünüyor galiba... Nihayet "beyaz olsun" deyinceye kadar koyu çay gelir. Biz de "hafif program olsun" derken yine epeyce yoğun, tenkit alan, yoğun bir program yaptık galiba... Ama memnunuz. Tatlı bir yoğunluk oldu. Hatta daha başka şeyler de belki yapılabilirdi.

Konuşmaların hepsi hakikaten birbirinden güzel oldu. Toplantıların hepsi birbirinden faydalı oldu. Hele finiş

final, rahat rahat koşan koşucuların sonunda ipe, finişe yaklaştıkları zaman birden hızlanmaları gibi bugünün programı bende çok büyük takdir uyandırdı. Katılan kardeşlerimize zahmet edip buraya geldikleri için hakikaten teşekkür ediyoruz, Allah razı olsun. Gerçekten çok kaliteliydi... Derler ki; "Efendim teşrif ettiniz. Huzurlarınızla şeref verdiniz." Klasik sözler... Ama biz hakikaten hem siz misafirlerimizden şeref bulduk, hem de konuşmacı ilim erbâbı alim kardeşlerimizin katılmalarından toplantımız gerçekten şeref kazandı. Elbette denilecek ki; "Filanca alim katıldı, filanca alim katıldı, çok kaliteli bir toplantı oldu. " Bu da bizim için bir sevinç, bir övünç ve bir hamd ü senâ vesilesi...

Allah hepsinden razı olsun. Bizim işimiz ve elimizden gelen dua... Onların güzel jestlerini karşılayacak daha başka bir şeyimiz olamıyor.

Yalnız bir husus aksadı: Benim akşamları konuşmamı istemişlerdi. Ben istemiyordum, programa öyle konulmuştu. Allah gönlümün muradını verdi, beni konuşturtmadı; çünkü ben istemiyordum. Ama benim yerime kardeşlerim benden çok daha güzel konuştu. Allah razı olsun...

Halil Gönenç Hoca konuşmasaydı da ben konuşsaydım, sanki tasavvufun önemini ben daha mı güzel anlatacaktım? "Tasavvufu inkâr küfür olur." desem beni mi dinlerlerdi, yoksa bir alim ve fakih olarak Gönenç Hoca'yı mı daha saygıyla, ceketlerini ilikleyerek dinlerlerdi?

Elbette onun konuşması çok daha güzel oldu, çok daha faydalı oldu, çok daha bize zevk, şevk ve güç verdi. Allah razı olsun...

Biz böyle bir çalışmayı daha önce İslâm mecmuasında da Mehmed Emin Er Hoca ile röportaj yaparak efkâr-ı umûmiyeye sunmuştuk. Çünkü Mustafa Kara kardeşimizin çok güzel ifadeleri var, diyor ki;

"Öyle İslâmcı mütefekkir kardeşlerimiz var ki ilmihalden imtihan olsa sınıfta kalırlar."

Hakikaten bazı kültürel kuvvetli tarafları var ama dinî bilgileri zayıf.

Bazı kimseler öyle şeyleri inkâr ediyorlar ki âyetle sabit... Ehli Sünnet itikadının ana umdelerinden... Alimlerimizin aşağı yukarı ittifak ettiği, -tabii her konuda herkesin ittifak etmesi mümkün değil ama- büyük çoğunluğunun kabul ettiği şeylerde dahi selâhiyetleri olmadığı halde çeşitli ileri geri konuşmalar yapanlar oluyordu. Biz de fıkıh bilgisiyle ve sağlam mantığıyla tanınmış kimselerden bir kimse olarak -kulakları çınlasın, Allah âfiyet versin, ömrünü uzun eylesin- Mehmed Emin Er Hocamız'a bazı meseleleri sordurduk. Gayet sakin, gayet telaşsız, gayet vakur cevaplarını dergimizde neşrettik.

Ayrıca Hocamız'ın vefatı sene-i devriyesinde de kardeşlerimiz; "Sadece bir anma olmasın, aynı zamanda bir ilmî çalışma olsun, daha da güzel olur. -Çünkü çalışmaların en sevaplısı ilim çalışmalarıdır.- Tasavvuf sempozyumu olsun." demişlerdi. Tasavvuf üzerine üç gün gayet güzel konuşmalar oldu; gayet selâhiyetli, o konunun tam ehli, erbâbı kimseler tarafından konuşmalar yapıldı. Ve bu konuşmalar Sehâ neşriyatımız tarafından neşir de edildi. Onlar da bu konuda gerçekleri ortaya koydu. Biz söylesek, nihayet biz bir tarafız, taraf olduğumuz için tenkit edilebilirdi veya kuvvetli görülmeyebilirdi. Onların sözleri elleri vicdanına konulmuş objektif sözler olduğu için daha da uygun oldu, gerçeklerin anlaşılmasına yardımcı oldu.

İkinci gün aramızda İlâhiyat fakültesinden tefsir doçenti kardeşimiz vardı. Biz ev sahibi durumundaydık, biz konuşsak olmazdı. Onu konuşmaya teşvik ettik, rica ettik. O da Kur'ân-ı Kerîm üzerinde çok beğenilen bir ses tonuyla, gayet güzel bir üslup ile, Kur'ân-ı Kerîm'i sevdirici, Kur'ân-ı Kerîm'i anlamaya teşvik edici, okumaya teşvik edici, mânasını tedebbür ettikten sonra ahkâmını uygulamaya sevk edici çok güzel konuşmalar yaptı.

Zaten tasavvufun en yüksek mertebesi nedir? En yüksek mutasavvıfın en yüksek meşgalesi ve zevki nedir?

Kur'ân-ı Kerîm ve namazdır.

O da o bakımdan gayet güzel oldu.

Kitaplarda tasavvuf bahis konusu edildiği zaman, tasavvufla şeriat, tarikatle şeriat arasındaki münasebetler, çatışmalar, aynılıklar, ayrılıklar daima bahis konusu edilmiştir. Bazı konuşmacılar, bazı tenkit edenler haklıdır. Çünkü tasavvuf uzun bir tarihte çok geniş bir sahada asırlar boyu uygulanmış bir dini yaşama tarzı. Farklı kültür çevrelerinin insanları tarafından uygulanmış. Muhakkak ki İslâm'dan önceki yaşam tarzlarının, örflerinin, âdetlerinin, kültürlerinin, çevrelerindeki insanların tesiri var. İran Hint tesiri, hıristiyanların daha önceki zâhidlerinin, rahiplerinin tesirleri var. Bu kadar uzun asırlar Atlas okyanusundan Büyük okyanusa, Sibirya'dan Afrika'nın güney ucuna kadar geniş sahalarda yayılmış olan bir dinî yaşam tarzının arasında farklılıklar olabilir, bunun güzel temsil edilmesi de olabilir, cahillik veya yozlaşma da olabilir. Bunu her sahada müşahede etmek veya her sahadan buna misal göstermek mümkündür. Teknolojiden bile mümkündür.

Onun için, tasavvufun çeşitleri çok olunca, birisi tasavvufu tenkit ediyorsa, tarikati tenkit ediyorsa onunla terminolojimizi eşitlememiz lazım, neyi kasdettiğini beraber düşünmemiz lazım. "Sen hangisini kasdediyorsun? Neye düşmansın, neye dostsun?" diye kavramdan, kelimeden anladığımız mâna üzerine bir ortak zemin bulmak lazım ki ondan sonra "haklısın" veya "haksızsın" denilebilsin. Çünkü belki aynı şeyi söylüyoruzdur, belki onların tenkit ettiği hususu biz daha çok tenkit ediyor ve düzeltmeye çalışıyoruzdur.

Biz hiçbir zaman şeriatin dışında, Kur'ân-ı Kerîm'e aykırı, sünnet-i seniyyeye aykırı bir davranışı, küçük bir jesti bile tasvip etme zevkinde ve zihniyetinde değiliz.

İnsanın kendisinden bahsetmesi herhalde çok ayıp olur; ama burada icap ediyor. Ben de müsaadenizle itiraf ediyorum; ben de çok koyu bir şeriatçiyim. Hem de bu sonradan olma bir hastalık da değil, çocukluğumdan beri olan bir şeydir; ilkokul, ortaokul çağlarından beri böyle... Bu vasfım hiç değişmedi. Herkes de beni bu bakımdan tenkit ettiler. Üniversitede de elhamdülillah hep bu yüzden tenkit edildim; sakalımdan dolayı, kravat niye takmıyorum diye... Çok koyu olduğum gibi tenkitler, tavizsiz olduğumuz, tutucu olduğumuza dair sözler söylendi. Ben onları yazsalar da kabrime koysam diye de düşünüyorum. Onlardan hiç şikayetçi değilim.

Lisede edebiyat derslerinde hatırlarım; meyden, kadehten bahseden divan edebiyatı şairlerini hiç sevemedim. Camiye, vaize, zâhide ta'n eden halk ozanlarını hiç sevemedim. Sazı methetmeye kalkıp da; "İçinde mi dışında mı, püskülünün ucunda mı? Şeytan bunun neresinde?" diye lâubâli konuşan bir ozanı sevemedim. Vaiz ve zâhidler hakkındaki sözler sanki bana söylenmiş gibi çok dokunurdu bana... İslâm'ı hiç bilmeyen insanların çok kaba bir şekilde vahdet-i vücudu anlatış tarzlarına da şiddetle içimden bir infial ve itiraz vardı. Panteizm, yani nereye baksan her şey... -onların anlayışıyla söylemeyi bile istemiyorum- bana zor gelirdi.

Onun için, tabii bazı tarikatlere, mesela içki içen, içkiyi metheden; "Işkını açmaya mey nûş edeler." diye bir de bunu aşkullahı, muhabbetullahı açmak için vasıta sayıp da meşrulaştırmaya çalışan bazı tarikatleri sevemedim, sevemeyiz, sevemezsiniz. Namazsız lafazan tasavvuf erbâbını sevemedik. Bu işin laf olmadığını, kâl olmadığını, hal olduğunu düşündüğümüz için... Herhalde biraz da aşırılığımdan -içinizde sigara içenler varsa bağışlayın- sigara içenlere, sigarayı savunanlara, tekkeye gelenlere sigara ikram edenlere bile içimde bir müsamaha oluşamadı. Hâlâ oluşabilmiş değil...

Bilmiyorum, Hocamız'ın çok olgun talebeleri vardı; benim de eksiğim kusurum kendisine muhakkak ki mâlumdu... Ama bizi sizlere hizmetçi olarak tayin buyurması nedendir, bilmiyorum... Bana sanki biraz da bu şeriatçi tarafımdandır gibi geliyor... İçimde öyle bir his var.

Kur'ân-ı Kerîm'e ve hadîs-i şerîflere bağlı bir terbiye içinde yetiştik. Tekkemizin müritleri terbiye kitabı Râmûzü'l-ehâdîs -İmam Suyûtî rahmetullâhi aleyh'in el-Câmiu's-sağîr'i gibi bir alfabetik hadis kitabı- bunu okutan bir yerde yetişmiş olduğumuz için hadisleri uygulamak, Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerini uygulamak bize göre tasavvuf olduğundan, şeriatçi olduğumuzdan mecburen tarikatçi olduk, tasavvufçu olduk. Şeriatçiliğimiz bizi tasavvufa götürdü.

Galiba bu da İslâm tarihindeki bazı büyük sîmaların çizgisine de benziyor. Çünkü ilk önce sıbyan mektebine gitmişler, elifbâyı öğrenmişler. Sonra dârü'l-Kur'anlarda Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenmişler. Ondan sonra âlet ilimleri

ulûm-u aliyyeyi öğrenmişler; Arapça, sarf, nahiv, mantık vesaire... Ondan sonra yüksek ilimleri

ulûm-u şer'iyyeyi öğrenmişler. Ondan sonra "İlimden maksat onun uygulaması, ilmiyle âmil olmak, bildiklerini hayatına uygulamak, tatbik etmek." diye -Halil Gönenç Hocamız'ın çok güzel taksim edip ifade ettiği gibi- bir bakıma ilm-i ahlâk demek olan tasavvufa geçmişler. Tasavvufun uygulama biçimleri ve insanların terbiye edilmesinde düşünülen metodlar dolayısıyla yollar yani tarikatler meydana gelmiş. O uygulamalarla mârifetullaha ve dinin hakâyıkına, hakikate erişilmiş...

Bu çizgi mesela İmâm Gazzâlî'de hepimizin bildiği bir olay. İmam Gazzâlî Bağdat medresesinde sırmalı kocaman kavuğuyla ve altın yaldızla dokunmuş cübbesi ile ders veren muhteşem bir zekâ âbidesi iken; cedalci, bilgili, konuşkan ve mantık dolu bir insan iken sonra kendi hayatı içinde uzun mücadelelerin verdiği tecrübeyle zındıklarla, râfizîlerle, bâtınîlerle mücadelesinin sonunda, etrafındaki ilm-i kelâm ehlini vesaireyi de inceledikten sonra; "Benim bugün kendi çağımda, incelediğim insanlar içinde dini en doğru anlayan ve uygulayan sûfîlerdir." diye sûfiyye mesleğine sülûk etmiş. Ve Tûs'ta medresesinin karşısına bir de tekke yapıp, -tabii kendi ruhî gelişmesi Dımeşk'te Mescid-i Emevî'de, caminin altındaki hücrede erbaînler çıkartma halleri ayrı- ondan sonra meşhur eseri İhyâ-u Ulûm'u yazmış; asırlardır bizi terbiye ediyor... Osmanlı alimi olup da Gazzâlî'yi okumayan, şimdi münevver olup da Gazzâlî'nin İhyâ'sı veya Kimya-ı Saadet'i olmayan veya Âbitler Yolu kitabı kütüphanesinde olmayan bir kimse, yani Gazzâlî'den bir şey öğrenmemiş bir kimse şu salonda tahmin etmiyorum [olsun.]

Hacı Bayrâm-ı Velî de öyle bir müderris iken, ondan sonra intisap edip mutasavvıf olmuş. Akşemseddin hazretleri hâkezâ, onun zamanının insanlarından... Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddîn Efendi Gümüşhane'den ilim tahsiline geldiği İstanbul'da sırf kendisi için gönderilen özel bir mürşitle tarikat terbiyesi kendisine verilmiş kimse... Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî herkesin bildiği bir misal... Medresede ders verirken Şems-i Tebrîzî'nin [irşadıyla tarikate intisap etmiş.] Kaddesallâhu ervâhahümü'l-aliyye.

Demek ki insan ulûm-u şer'iyyede rüsuh peydâ edince sonunda varacağı zirve, son durak tasavvuf oluyor.

İslâmî tasavvufun... "İslâmî tasavvuf" diyoruz. "Mistisizm" denilen Hint mistisizmi, Yunan mistisizmi; onlar bizi ilgilendirmiyor, biz müslümanız. Onlar bizi doğrudan doğruya ilgilendirmiyor, dolaylı yoldan da...

Akif [İnan] beyle bir röportajımız olmuştu. Kendi özel durumumu söyledim; "Ben onları özellikle okumuyorum." dedim. "Belki bir şeylerinden etkilenirim de şeriatçi tasavvufuma bir şey karışır." diye korkarım. Bir şeyi öğrenirim, bir şeyin duyulduğu zaman hatırdan çıkartılması zor olur. Onun için ne Hint felsefesini, Hint mistisizmini okumak istedim, ne Yunan mistisizmini okumak istedim, ne hıristiyan mistisizmini okumak istedim. Sadece istediğim Kur'ân-ı Kerîm'i anlamak, hadîs-i şerîfi anlamak oldu.

Büyüklerimizin bize gösterdiği istikamette şöyle düşünüyorum: Hepimiz şu dünyaya gönderilmiş yaratıklarız. Hayat sürüyoruz, yaşıyoruz, aramızdan bazıları ayrılıyor, gelenler oluyor, gidenler oluyor... Biz de hissediyoruz ki gideceğiz. Bunun ne olduğu üzerinde düşünüyoruz ve inanmışız ki;

Ellezî halaka'l-mevte ve'l-hayâte li-yeblüveküm eyyüküm ahsenü amelâ. "Biz buraya hangimiz daha güzel işler yapacak, daha güzel a'mâl-i sâliha ortaya koyacak, bu denensin ve biz imtihan olalım." diye gönderilmişiz. Bu imtihanı kabul etmişiz, imtihan olduğumuzu biliyoruz. Belki çok çalışkan talebe değiliz; ama imtihanda olduğumuzu ve güzel şeyler yapmamız gerektiğini biliyoruz. Bizden ne istendiğini de biliyoruz. Kur'ân-ı Kerîm'de;

Ve mâ halaktü'l-cinne ve'l-inse illâ li-ya'budûn buyuruluyor.

Atîu'llâhe ve atîu'r-resûle buyuruluyor.

Bu mânada pek çok âyet-i kerîmeler var.

Bizden ibadet isteniyor, Allah'ın emirlerine itaat isteniyor. Madem bir imtihandır, madem burada imtihanı kazanmak ibadet ve itaattir, biz de itaat etmeyi uygun görüyoruz.

Ataullah-i İskenderânî hazretlerinin çok beğendiğimiz bir vecizesi var, buyuruyor ki;

"Sana garanti edilmiş konuda sa'y ü gayret edip, terleyip koşuşturup durman -yani 'vereceğim, korkma, telaşlanma' denilen şeyde uğraşıp durman- senden istenen görevler ve vazifeler konusunda geri kalman, kusur işlemen senin basiretinin kapanmış olduğunun alâmetidir."

Maksudu şu: Bize Allah rızkı tekeffül eylemiş.

Mâ urîdu minhüm min rızkin ve mâ urîdu en yut'imûn. İnna'llâhe hüve'r-rezzâku zü'l-kuvveti'l-metîn.

Biz buraya doktor olmaya, mühendis olmaya, işletmeci olmaya, para kazanmaya gelmedik. Biz buraya imtihan olmaya geldik. Bizden asıl istenen kulluk.

Şimdi biz asıl kulluğu, mesela kulluğun emirlerinden bir tanesi olan namazı ticaretimiz için bırakırsak; "Dükkânda müşteri var, dükkânı kapatamıyorum, Cuma'ya gelemiyorum, namazı kılamıyorum..." Bizden istenen namaz, bize garanti edilmiş olan rızık; biz isteneni yapmıyoruz, garanti edilmiş olan şeyin peşinde boşuna koşuyoruz. Bu körlük. Biz asıl isteneni yapmalıyız. Rezzâk-ı âlem Allah...

Ankebûtî mi nemâned bî mekes

Rızk rarûzî resân per mî de-hed

Örümcek bile bodrumda rızıksız kalmıyor. Rızkı gönderen Allah rızka kanat bile takıyor, 'pır pır pır' gidiyor...

Biz Allah yolunda çalışırsak, Allah yolunda çalışanların hiç aç ve açık kaldığını görmedik. Hatta bu beldeleri, bu diyarları, bu zenginlikleri Allah yolunda çalışanlara verilmiş ikramlar ve onlardan bize kalmış hâtıralar ve yâdigârlar olarak görüyoruz. Onlar Allah için çalışmışlar, Allah onlara ihsan etmiş. Biz dünya için çalışıyoruz, Allah bizden alıyor. Emanet, elde bulunanları bile alıyor. Bu bir gizli sır veya kolay anlaşılmayan, materyalist insanın kolay kavrayamayacağı bir şey... Ama dinî literatür iyi incelenirse, Kur'ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîf iyi incelenirse durum böyle. Bizden istenen ibadet ve itaattir. Biz kulluğumuzu yaparız, Allahu Teâlâ hazretleri rubûbiyyetini zaten izhar ediyor.

İbrahim b. Edhem hazretlerinin çok hoşuma giden bir [sözü] var. Demişler ki;

"Yâ İbrahim! Kıtlık var, yağmur yağmadı, topraklar çatladı, hayvanlar ölüyor. Yağmur duasına çıkıyoruz. Gel, sen de katıl, sen de dua et."

O da onlara bakmış, demiş ki;

Akîmû bi-ubûdiyyetiküm fe-innehû a'lemu bi-rubûbiyyetihî. "Siz kulluğunuzu güzel yapın, O rabliğini bilir. Siz Allah'a güzel kul olun, O size yağmuru da yağdırır, ekini de bitirir, rızkı da gönderir..." buyurmuş.

İbrahim Edhem hazretlerinin nice nice güzel sözlerinden birisi...

O halde bizim hayatta gayemiz; Allah'a ibadet ederek, itaat ederek ve itaatin bir gösterdiği istikamet olarak Resûlüne ittiba ederek [Allah'ın rızasını kazanmak.] Allah "Namaz kılın." diyor ama ondan da önce;

Kul in küntüm tuhibbûna'llâhe fe'ttebiûnî yuhbibkümu'llâhu ve yağfir leküm zünûbeküm.

Resûlüne ittibâyı emrediyor. Namazı da Resûlünden öğreniyoruz. Akîmü's-salâh emrinden başka Kur'ân-ı Kerîm'de namazın bugünkü icra şekline dair teferruât yok ki... Onu Resûlüne ittibâ ile biliyoruz. Demek ki itaatin zarurî bir sonucu...

Şimdi bazı modern müslümanlar var, diyorlar ki;

"Ben Kur'an'ı tanırım, başka bir şey tanımam!"

Ağzına sağlık, çok güzel söylüyor. Kur'an'ı tanıyorsa nasıl olsa Resûlünü de tanıyacak. Kur'an'ı tanıyorsa nasıl olsa sünnet-i seniyyesine gelecek. [Başka türlü] mümkün değil. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerinde karşısına gelecek; "Benim Resûlüme itaat et, ittibâ eyle!" diye.

Onun için büyüklerimiz gayemizi bize; "İbadet etmek, itaat etmek, Resûlüne ittibâ ederek rızâ-ı Bârî'yi kazanmak." olarak öğretmişler. Biz de can u gönülden; İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî diyoruz. "Yâ Rabbi! Muradım, maksudum sensin. Ben bütün hayat faaliyetlerimde senin rızanı istiyorum. Sen razı ol, başka bir şey peşinde değilim." diyoruz. Hatta uhrevî mükâfat peşinde bile olmadıklarını ifade etmişler.

Eskiden her tarikatin kendine göre bir şekli şemâili, kalıbı, kavuğu, sikkesi, cübbesi, asası oluyor idi. Nakşîlerin de dört parçalı bir takke giydikleri söylenir. Mesela Ahmet Kâmil tekkesinde o tavana da resmedilmiştir. Müzelerde de vardır. Dört parça dikilerek meydana getirilmiş bir takke... Bu parçalara -dört olabilir, altı olabilir, sekiz olabilir... Bektaşîler'de 12'dir, 12 imamı sembolize ediyor diye- terk adı veriliyor. Sarığın, kavuğun dilimine terk diyorlar. O halde terk iki mânaya geliyor. Bir, "kavuğun dilimi" demek, bir de bildiğimiz mâna, "bir şeyi bırakmak, terk etmek" mânasına... Şair bu iki mânayı bir arada kullanmış, diyor ki; "Nakşîlikte onun için kavuklar, takkeler dört parçalıdır, dört terklidir. Nakşîler'de dört terk vardır: Terk-i dünya, terki-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk..."

Terk-i dünya: Dünya menfaati için iş yapmamak; dinini dünyayı toplamakta, kazanç sağlamakta kullanmamak.

Terk-i ukbâ: Âhiret sevabı hesabıyla da, bir bezirgan zihniyeti ile hareket etmemek.

Terk-i hestî. Hestî, "varlık, vücut, mevcudiyet, insanın varlığı" demek. Varlığını terk etmek.

Terk-i terk: Bu terk ettiklerini de zihnine yerleştirip de, "Ben ne fedakâr insanım!" diye bir duygu içine düşmemek, onu da unutmak. Çünkü mü'minin şanı seyyiâtını hatırlamaktır, hayrâtını da unutmaktır. Hayrâtını söylemez, saklar, kendisi de unutur. Seyyiâtını unutmaz, gözyaşı döker, tevbe eder, ağlar, yalvarır, yakarır...

İşte bunun için de metodumuz: Emirleri tutmak, yasaklardan kaçmak, haramlardan, günahlardan ve "sünnet-i seniyyeye aykırı şeyler" mânasına gelen bid'atlerden kaçmak, kaçınmak, sakınmak esastır. Bu da takvâ kelimesi ile ifade ediliyor. Kur'ân-ı Kerîm'den gelme, Kur'anî bir tasavvufî tabiridir. Tasavvufun Kur'an'dan çıktığının delilidir. Takvâ şiârımızdır. Takvâ ehli olan, itaat eden, Resûlüne ittibâ eden insanların da sonuçlarının ne olacağını Kur'ân-ı Kerîm bildiriyor.

Allah bizi bunları güzel yapıp da o sonuçlara erenlerden eylesin. Dünyada kerâmet, hüsn-i âkıbet, âhirette de saadet-i ebediyye...

Ve'tteku'llâhe ve yuallimükümü'llâhu.

İn tetteku'llâhe yec'al leküm furkânen.

Takvâ ehli insanlara birçok şey vaat edilmiş.

Uiddet li'l-müttakîn.

Ve'l-âkıbetü li'l-müttakîn.

Takvâ ehline çeşitli ikramlar [vaat edilmiş.]

Demek ki ana çerçevesi içinde biz tamamen Kur'anî, tamamen sünnet-i seniyyeye uygun kurulmuş bir yolda yürüyoruz. Bizden öncekilerden Allah razı olsun, Allah makamlarını daha yüksek eylesin. Nurlarını ve sürurlarını kabirlerinde daha ziyade eylesin ki dini daha yakından tanıdıkça, Kur'an'ı daha iyi öğrendikçe, sünnet-i seniyyeye daha derinden nüfuz ettikçe, her şeyin sünnet-i seniyyeye tam uygun olarak yapılmak istendiğini ve bize öyle öğretildiğini anlıyoruz.

Peki bütün bunlar böyle ise niye şeriat-tarikat farkı ve çatışması var, ortada böyle bir problem var?

Var, doğru... Bu bir cehalet eseridir. Bazı insanlar sözleri ne mânaya geldiğini bilerek söylerler. Bazı kimseler de onların söylediği sözlerin ne mânaya geldiğini anlamadan taklîden söylerler. Bilmedikleri makamlardan, bilmedikleri duygulardan, iç âlemleri fakir olduğu için, anlamadıkları şeylerden biliyormuş gibi taklîden konuşurlar. Onun için de işte böyle yanlışlıklar çıkar. Sanki şeriat bir bağmış da insanların boynunu sıkıyormuş; müslümanlar çok daralmış, tasavvuf gelmiş, kurtarmış, bu bağı gevşetmiş... Böyle anlatıyorlar. Avrupalılar'ın tasavvufu anlatma [tarzına] bakacak olursanız böyle anlatıyorlar. Veyahut râfızî, bâtınî mezhep ve meşrep ehli olan insanlar, kendileri bir yol tutturmuşlar; bizim mantığımızdan uzak, Kur'an'a göre yaşamak, her şeyi Kur'ân-ı Kerîm'e, sünnet-i seniyyeye uygun tarzda yapmak gibi bir mantıkları yok... Bir yol tutturmuşlar, ondan sonra da kendi yollarını takviye edecek mânasız söz cambazlıkları ile kendilerini takviye etmek istiyorlar.

Mesela "Güzele bakmak sevap." gibi sözler... "Allah'ın aşkından, muhabbetinden, o makamın yüksekliğinden, onunla meşgul olan insanların daha başka aşağıdaki ibadet ve taatlerle meşgul olmasına gerek yok[muş.] Tekâlif-i şer'iyye yani mükellefiyetler, emirler, namazlar, niyazlar aşağı tabakadaki insanlara aitmiş. Yukarı çıkınca onlardan ref' olunurmuş." gibi [sözler]... Adam zındık, hatta kâfir, böyle diyor. Eskiden de böyle diyenler olmuş. Tarihten misallerini biliyoruz. Mesela İbrahim Hakkı-ı Erzurumî hazretleri Mârifetnâme'sinde bunların 12 tane[sini] "guluv içinde olan şunlardır, şunlardır..." diye isimlerini sayıyor.

Çok teorik olmasın, bazı tablolar zihinlerde kalsın diye zamanımızdan bir misal vereceğim:

Bizim Kayserili bir tüccar kardeşimizin bulunduğu handa tezgâhtar bir şahıs; sarıklı, cübbeli geziyor, beş vakit namazı camide kılıyor... Sakalı da var. Başka tezgâhtar işçi çocukları yakalarsa onları da İslâm'a çekmeye çalışıyor, onları da namaza alıştırmaya çalışıyor. Demek ki bir İslâmî hizmet yapma durumunda... Sonra birden bu şahıs bakıyorlar ki cübbeyi bırakmış, sarığı bırakmış, sakalı kesmiş, camiyi de terketmiş... "Ne oldu?" diyorlar. İşte bir şahsa bağlanmış, onun için... Aradan bir zaman geçiyor. Tabii bu o şahsa bağlı olduğu için, bizim tüccar arkadaşımıza da geliyor, diyor ki;

"Bu akşam bizim -kelimeyi kullanmak istemiyorum- babamız, üstadımız, büyüğümüz -diyelim- falanca yerde konuşacak, siz de buyurun."

"Olur, hemen gelirim." diyor.

O daveti yapan gittikten sonra, bunun dükkânında çalışan tezgâhtarı patronuna diyor ki;

"Ağabey, sen 'Olur, giderim.' dedin ama bu çocuk namaz kılıyordu namazı bıraktı, sakallıydı sakalı kesti, yolunu sapıttı, şaşırttı. Bunun bağlandığı şahıs da sapık bir kimsedir. Ne diye gideceksin onun meclisine?" deyince...

Her çeşmeden su içilir mi; kimisi çamurludur, kimisi mikropludur...

"Ben onun öyle olduğu[nu bildiğim] için gideceğim. 'Bunu raydan çıkartan şahıs kimdir?' diye merak ediyorum. Gideceğim." diyor.

"Kalktım, gittim. Tam bizim o eve yaklaştığımız sırada akşam ezanı okundu. Biz de 'Camiye mi gidelim, eve mi gidelim?' [diye] tereddüt ettik." diyor.

"Evde belki cemaat daha fazladır, mahalle camisinde birkaç kişi olabilir, çok cemaatle namaz kılarız." demişler, eve girmişler. Ev tıklım tıklım dolu... Bir köşeye ilişmişler. Baş köşede bir adam bir şeyler konuşuyor. Dinlemişler, dinlemişler, dinlemişler... Saate bakmaya başlamışlar. Akşamın vakti daralmaya başlamış. Demişler ki;

"Namaz kılmadık, namazın vakti geçiyor!"

Konuşan adam istihfaf edici bir nazarla bakmış; "Nereden getirdiniz bu bîgâneleri?" gibilerden... Ev sahibine;

"Peki, meşgul ol şunlarla..." demiş.

Artık o çağıran şahıs bunları almış, lavaboya götürmüş, abdest almışlar. O da utandığı için abdest almış. Gelmişler. "Ne yaptın evlâdım?" demiş, o sapıtan çocuğa... "Islandım baba." demiş. Tabir, baba... Onun da cevabı şu;

"Evlâdım, 'insanoğlu çamurdan yaratılmıştır, suyla pek oynamaya gelmez' demedim mi ben sana?"

Yani "abdest almak, suyla oynamak çamurdan yaratılmış insanı biraz bozar" diye...

Sonra namaz kılmışlar, yine oturmuşlar.

"Ne yaptınız?" demiş.

"Namaz kıldık." demişler.

"Yahu biz burada aşkullahtan, muhabbetullahtan bahsediyoruz, siz namaz kılmaya kalkıyorsunuz. Namazın kazası var ama sohbetin kazası yok."

"Biz aşkullahtan, muhabbetten, bu kadar yüksek şeylerden bahsediyoruz, siz basit şeylerle uğraşıyorsunuz. Ben de bidâyet-i hâlimde, 25 sene kadar önce bir namaz kılmıştım, siz de zamanla belki düzelirsiniz." demiş.

Şimdi tabii böyle insanlar varken elbette tasavvufa karşı çıkacak insanlar da vardır; ben de başlarındayım, ben de başlarında olmak üzere! Çünkü biz Allah'ın kullarıyız; Allah'ın emrine itaatle, Allah'ın kelâmı olan Kur'an'a uymakla, Resûlü olan Habîbine ittibâ etmekle görevliyiz. Böyle maskaralık olmaz ki! Haramların mubah görüldüğü, menhiyâtın icra edildiği bir yol İslâmî bir yol olamaz ki! Onun için tabii tenkitler olacak... Onlarla anlaşabiliriz; "Neyi tenkit ediyor?" diye sorup belki aynı noktaya gelebiliriz.

Bu mesela tarihte de olmuş. Doktor kardeşimiz Ali Kemal Belviranlı bey Niyazi-i Mısrî'den bir fotokopi takdim etmişti. Baştan sona şeriat redifli, şeriati medh ü senâ eyleyen bir şiir... Burada "tarikat", "hakikat" tabirleri geçiyor.

Tarîkat kârbânının önünce,

Delîl ü müktedâsıdır şerîat.

Birkaç beyti söylüyorum:

Şeriatten velî yad olmaz asla,

Velînin âşinâsıdır şeriat.

Daha aşağıda:

Şerîatsiz hakîkat oldu ilhâd,

Hakîkat nûr u ziyâsıdır şerîat.

Cihana bir velî hiç gelmez illâ,

Elinde ânın âsâsıdır şerîat.

Bu tarikat-şeriat-mârifet-hakikat terminolojisinin çatışması o zaman da var ki, "Hakikat ehliyiz biz." deyip şeriati inkâr eden insanlar var ki bu şiirle -haklı olarak- şeriati medh ü senâ eylemiş ve ötekilerin mülhid olduğunu, ehli ilhâd olduğunu ifade eylemiş.

Halil Gönenç Hocamız çok güzel ifade etti; İslâm'da ulûm-u şer'iyyenin isimlendirilmesi sonradandır. Peygamber Efendimiz'in zamanında o terim, o tabir yoktur ama o ilim vardır. Terminoloji sonradan gelmiştir. Tasavvuf kelimesi yoktur ama tasavvuf vardır. Akâid kelimesi yoktur ama sahabe-i kirâmın akâidi sapasağlamdır. Fıkıh kelimesi yoktur, ilm-i fıkıh diye geçmez; ama fıkıh ahkâmı olarak, namaz nasıl kılınacak, abdest nasıl alınacak, zekât vesaire, hepsi vardır. Kelimenin üzerinde durmamak lazım; "Özü var mı, yok mu?" diye bakmak lazım. Bu bakımdan, başka hangi isimlerle isimlendirilmiş?

Fıkıh ikiye ayrılır. Birisi, mâ lehû ve aleyhi; kulun lehine aleyhine olan ahvâli, ahkâmı bilmek. Kadrosu mâlum fıkıh kitapları... Buna fıkh-ı zâhir dersek, bir de fıkh-ı bâtın var; bu da gönlün ahvâlini ve ahkâmını incelemek. Çünkü bazı fiiller yapıldığı halde gönül uygun şartlara sahip değilse o fiiller kabul olmuyor. Mesela Allah['ın] ihlâssız ameli kabul etmeyeceğini Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hadîs-i şerîflerinde bildiriyor. Amel zâhiren var ama ihlâs olmayınca amel makbul değil. Riyâ ile yapılan bir amelin kabul olmayacağını biliyoruz. Ortalıkta şeklen bir amel-i salih görünüyor ama riyâ ile yapıldığı için sevabı yok. Hadîs-i şerîfler var: "Nice oruç tutan insan vardır ki akşama kârı aç ve susuz kalmaktan ibarettir. Nice Kur'an okuyan insan vardır ki Kur'ân-ı Kerîm onun hançeresinden aşağıya gönlüne inmez, nüfuz etmez. Nice namaz kılan insan vardır ki kıldığı namaz onu Allah'a yaklaştırmaz, aksine uzaklaştırmaya yarar."

Demek ki kalp dediğimiz; Türkçesi tam "gönül", et parçası olan şey değil. Terminoloji, çıktığı fiilin mânası bakımından da aynı. Arapça'da kalb, tekallüb etmekten, dönüp durmaktan, bir halden bir hâle geçmekten dolayı o [şekilde] isimlendirilmiş. Türkçe'de de köngül, gönül aynı kökten, aynı mânadan çıkmış. Kalp kelimesini tam "gönül" diye [ifade etmek] lazım ki et parçası olan yürekle karıştırılmasın.

Gönüldeki duygularla ilgili ilim, ilm-i ahvâl-i kulûb denilebilir. Halil Gönenç Hocamız'ın ifade ettiği gibi; ilm-i ahlâk ve terbiye, yani kulların güzel bir ahlâka sahip olmasını, Allah'ın istediği şekilde terbiye olmasını anlatan ilim. İlm-i irşâd, "fetva karşılığında takvâ yolu yani azimet yolu" kelimeleri ile de ifade edilebilir. "İrfan yolu", "şeriatin bâtınî şartlarını inceleyen ilim" gibi isimler düşünülebilir.

Hatta Ebu'l-Hasen-i Nedevî diyor ki;

"Tasavvuf deyince, tarikat deyince şimdi o kadar çeşitler karşısında itiraz edenler de çıktı ki bunu yeni bir terminolojiyle isimlendirelim. Bunu doğrudan doğruya hadîs-i şerîflere, Kur'ân-ı Kerîm'e dayalı olarak yeniden tarif edelim. Eski münâkaşaları da kapatmış olalım." diye teklifi de var, Allah razı olsun...

Tasavvufta mertebeler sıralanmış. Mesela Yunus'ta görüyoruz. Yunus Orta Asya tasavvufunun yetiştirdiği, Anadolu'ya gelmiş, onu en güzel temsil eden kimselerden birisi... "Yunus'ta" diyorum, daha başka kimseler de var; Mevlânâ'da da var. Yunus'la Mevlânâ, ikisinin terminolojisi çok benziyor. Birisi Farsça'ya dayalı, birisi Türkçe'ye dayalı; ama incelenirse birbirine çok benziyor.

O tasavvufî zevk ve anlayış mü'minleri dört tabakada mütâlaa ediyor: Şeriat tabakası, tarikat tabakası, mârifet tabakası, hakikat tabakası. Buna "dört kapı" diyor: şeriat kapısı, tarikat kapısı, mârifet kapısı, hakikat kapısı. Şeriat ehline "âbidler" diyor; tarikat ehline "zâhidler" diyor; mârifet ehline "ârifler" diyor; hakikat ehline de "âşıklar" diyor. Onun için, kendisine de "Âşık Yunus" diyor. Makamların en yükseği aşkullah, muhabbetullah makamı olduğu zevkinde ve şevkinde oldukları için böyle diyorlar.

Tabii burada şeriati küçümseme yok; ama şeriatin esrârına nüfuz mertebeleri olarak... Şeriat erbâbı âbidler namaz kılarlar vesaire; ama o kadar, ondan öte işin derinliğini pek kurcalayıp o derinliğine dalmazlar. Zâhidler de gece gündüz ibadet ederler, dünyayı terk etmişlerdir, ellerinde âsâ gezerler; ama o da tam istenilen merhale değil. Bunlar geçilebilen merhaleler. -Kapı diyor.- Eşikte oturmaz ki insan, öbür tarafa geçecek. Üçüncüsü, mârifetullah yani Allah'ı bilme...

Tasavvufun çok güzel tarifleri var. Oğlanlar Şeyhi İbrahim Efendi'nin ve Dede Ömer-i Rûşenî hazretlerinin çok güzel tarifleri var. Oradaki tariflerin medlülleri, neye delâlet ettikleri incelenirse iki husus görülüyor:

1. Tasavvufun ahlâkî bir davranış tarzı ile yaşamak olduğu, yani mutasavvıf belli güzel ahlâka hakikaten sahip olmuş, onu hazmetmiş insan olarak o yönüyle tanıtı[lıyor.]

2. Mârifetullah, Allah'ı bilme, tanıma seviyesinde olması, irfan seviyesi yönünden tarif ediliyor.

Mesela:

Tasavvuf yâr olup bâr olmamaktır,

Gül-i gülzâr olup hâr olmamaktır.

O şiirin içinde çok güzel tarifler arasından bir tarif...

Tasavvuf yâr olup bâr olmamaktır. Yani herkesle dostluk edecek, herkesi sevecek; ama kimseye yük olmayacak, kimsenin sırtından geçinmeyecek, kimseye ağırlık vermeyecek, bâr olmayacak, ağır olmayacak, onun için yük olmayacak. Gül-i gülzâr olacak ama hâr olmayacak, diken olmayacak. Bu tarif bir ahlâkî duruma işaret ediyor.

Nedir dense tasavvuf de tezellül .

Huşû vu meskenet sabr u tahammül.

Haşyetullah, huşûlu olmak, boynu bükük olmak, mütevâzı olmak, meskenet ehli olmak, sabretmek, tahammül göstermek...

Tasavvuf külli geçmektir özünden,

Dahi incinmemektir el sözünden.

Birisi bir söz söylerse ondan da incinmeyecek, tahammüllü olacak, sabredecek.

Bunlar hep güzel ahlâkı, [tasavvufun] o yönünü anlatan şeyler...

Tasavvuf kalbi hakka bağlamaktır,

Yüreğin aşk oduyla dağlamaktır.

Bu Allah'la ilgili.

Tasavvuf bilmedir etvâr-ı kalbi,

Eridüp koymaya kalbinde kalpı.

Düşüver ışk oduna bî-tekellüf,

Yanıp külli kül olmaktır tasavvuf.

Demek ki muhabbetullah bahis konusu... İnsan Allah'ı seven, Allah'a âşık olan bir kimse hâline gelecek; o en yüksek seviye olarak ifade edilmiş.

Kur'anî bir hakikat mi?

Evet, Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruluyor ki;

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Yâ eyyühe'llezîne âmenû men yertedde minküm an dînihî fe-sevfe ye'tillâhu bi-kavmin yuhibbuhum ve yuhibbûnehû. "Ey iman edenler! Siz İslâm'ın kadr ü kıymetini bilmeyip de İslâm'dan irtidat etseniz, dönseniz, bundan Allah'a bir zarar gelmez. Allah öyle bir kavim getirecek ki Allah onları sever, onlar Allah'ı severler."

Muhabbet... Yuhibbûnehû. "Allah'ı severler."

Sonra Kehf sûresinde;

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Va'sbir nefseke mea'llezîne yed'ûne rabbeküm bi'l-ğadâti ve'l-aşiyyi yurîdûne vechehû ve lâ ta'dü aynâke anhüm turîdü zînete'l-hayâti'd-dünyâ.

Zenginler veya münafıklar, imanı zayıf kimseler demişler ki;

"Yâ Resûlallah! Bu sefil fakir kimselerle oturmaktan rahatsız oluyoruz."

Çünkü giyimleri bile tam değil. Giyim bulamıyorlar, kestikleri kurbanın postunu terbiye edip, yıkayıp onu bürünüyorlar. Bazıları tabii... Öyle ki yağmur yağdığı zaman mescit ağıl gibi kokarmış. Pislikten değil, yün post giymiş olmaktan, posta bürünmüş olmaktan... Beyzâdelerin canı sıkılıyormuş bundan, bu kokudan vesaireden, veyahut onlar zengin değil, onların dengi

küfüvvü değil diye düşünerek demişler ki;

"Bize ayrı meclis tertip eyle. Seninle ayrı bir mecliste oturalım, senin sohbetinden istifade edelim, yâ Resûlallah!"

Âyet-i kerîme onun üzerine nâzil oluyor:

"Ey Resûlüm! Sen Rablerini gece gündüz dua edip, anıp O'nun vech-i pâkini isteyen, O'nun zâtına talip olan kimselerle beraber oturmaya devam et. Onların yanında [bulunmaya] sabreyle. Dünya hayatının ziynetini dileyerek onlardan gözünü başka taraflara çevirme!"

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in, Abese sûresinde de olduğu gibi, gönül kazanma çalışması var. İnsanları İslâm'a ısındırmak için onlara hediyeler vermiş, iltifat eylemiş. İzâ etâküm seyyidü kavmin fe-ekrimûhu. "Bir kavmin mûteber bir şahsı gelince ona güzel muamele edin, hürmet edin, izzet edin." buyurmuş. O da "oradaki insanlar itibarlıdır, eşraftandır, İslâm'a gelirlerse faydalı olurlar" diye, belki onların davetine razı olabilirdi, bir de onların hatırına bir meclis kurabilirdi. Ama Allahu Teâlâ hazretleri yasaklıyor; "Beni gece gündüz anıp sadece benim zât-ı pâkimi isteyenlerle beraber ol, onlara yüz verme!" diye ilâhî tâlimat geliyor.

Yurîdûne vechehû... Vecih mâlum, "insanın cephesi, yüzü" demek. Ama âyet-i kerîmelerde vecih, "zât" mânasına da kullanılıyor.

Ve yebkâ vechü rabbike zü'l-celâli ve'l-ikrâm. "Rabbinin zâtı kalacak. Her şey fâni, her şey yok olacak; ama sadece Allah'ın zâtı kalacak."

Demek ki tağlib sûretiyle, yani insanın çok görünen uzvu cephesi olduğundan, sadece "yüz" demekten -Arap dilinde- insanın zâtına da denilmeye, böyle kullanılmaya başlanmış.

Fe eyne mâ tüvellû fe-semme vechullah. "Nereye yönünüzü dönseniz Allahu Teâlâ hazretlerinin vechi oradadır."

İlm-i kelâmda vech, yed, kadem ve istivâ kelimeleriyle ilgili kelâm ehlinin sözleri var.

İnsana çok güzel ince mânalar hatırlatıyor. Allah'ın vech-i pâkini isteyip gece gündüz O'na dua eden kimseler var, Peygamber Efendimiz'in zamanında... Âşıklar, belli... Yani muhabbetullahta erimiş kimseler... Âyet-i kerîme onların yanında olmayı tavsiye ediyor.

Demek ki bu aşkullahın, muhabbetullahın Peygamber Efendimiz zamanındaki sahabe-i kirâmdan misalleri... Sahabe-i kirâmın yolundan yürüyen, Resûlullah'ın yolundan yürüyen insanlar bu işareti kaçırırlar mı?

Onlar da aşkullah ve muhabbetullaha ermek için mutlaka onların yolundan gitmişler ve öyle yapmışlardır.

Tabii bunların hâsıl olması için metodlar var.

İnsanda mârifetullahın hâsıl olması nasıl olur?

Mârifetullahı Allah herkese vermez.

Niye vermez?

Çok kıymetli bir şeydir de onun için vermez. Sevdiği kullarına verir.

O halde mârifetullaha ermek için sevdiği işleri yapmak lazım, sevgisini tahsil etmeye mâtuf çalışmalar yapmak lazım.

Onun için zikir vardır, zikrullah vardır. ez-Zikru bi't-tezekküri denmiştir. Yani zikrullah önce taklîden dil ile başlar, ondan sonra o zikrullah yavaş yavaş insanın içine, gönlüne yerleşir. Hatta bütün âzâsına intikal eder ve sirâyet eder. Şair; "Cümle âzâm Hak dedi, gönlüm Allah'a döndü." diyor. Hatta insan o hâle gelir ki her geçtiği yerde taşın, ağacın, duvarın Allah dediğini duymaya başlar. Bunlar bir metod sonunda oluyor. Ama Allah'ın sevgisi Allah tarafından veriliyor. O da ancak Allah'ın yolunda gidenlere verildiği için dervişler Allah yolunda giderek bu makamları elde ediyorlar.

Ankara'dayken bana bir zat geldi;

"Girebilir miyim?" dedi.

Ben fakültedeki odamdayım. Benim adımı duymuş, soruşturmuş. Geldi.

"Buyur." dedim. İçeriye girdi, oturdu.

Şöyle bir baktım; bir ayağında bir çorap var, öteki ayağında başka bir çorap var. Değişik tip bir insan, yani çok normal değil. Çok sakin konuşuyor, oturaklı, kungfu filmlerindeki gibi... Kungfucunun sakin sakin hareket ettiği gibi, bastığı yere sağlam basıyor. Fakat pek de normal gibi görünmüyor. Sözleri de çok dengeli...

"Hocam ben transandantal meditasyon yapıyorum. Bu hususta bana yardımcı olabilir misiniz?" dedi.

Ben de;

"Senin imanla, İslâm'la, inançla, ibadetle, taatle durumun nasıl?" dedim.

"Benim öyle bir derdim yok. Ben öyle şeyle ilgilenmiyorum." dedi.

Yani laik bir metodla, transandantal meditasyonla, transandantal aşkın varlığa ulaşacak sanıyor kendisini...

Dedim ki;

"Benim hiçbir şey yapmam mümkün değil, istesem bile yapamam."

İstemem ayrı; çünkü şeriatçiliğim tutar, istemem. İstesem bile bir şey yapamam. Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri hidâyetini sevdiği kula verir, sevmediği kula vermez ki!

Vallâhu lâ yehdi'l-kavme'z-zâlimîn. Zalimlere vermez.

Vallâhu lâ yehdi'l-kavme'l-fâsıkîn. Fasıklara vermez.

Mutlaka Allah'ın sevgisini, rızasını kazanmak için sevdiği işler yapmak lazım. Rızayı kazanacaksınız da ondan sonra mârifetullahı O ihsan edecek, hidâyeti O verecek.

Vellezîne câhedû fînâ le-nehdiyennehüm sübülenâ olacak ve ârif, âşık kul olacak.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hadîs-i şerîfte diyor ki;

"Allah indinde senin kendinin makamının, mertebenin ne olduğunu merak ediyorsan Allah'ın senin yanındaki makamı, mertebesi, senin zihnindeki senin O'na bağlılığın nedir, ona bak."

Fe'zkürûnî ezkurküm ve'şkürûlî ve lâ tekfurûn.

Kul zikredecek, Allah da kulunu zikredecek. Kul mutî olacak, Allah da ihsan edecek. Kul Allah'ın sevdiği işleri yapacak, ondan sonra da muhabbetullaha nâil olacak. Onun için;

Aşk odu evvel düşer mâşûka andan âşıka,

Şem'i gör kim yanmadan yandırmadı pervaneyi.

Bir insan Allah'ı sevebiliyorsa Allah ona sevmeyi nasip etmiştir de ondan öyle olmuştur.

et-Turuku küllühâ âdâbun. "Tarikatlerin hepsi âdâb ve ahlâk manzumeleridir, mecmualarıdır, sistemleridir."

Bütün vâsıl olanlar edebe riâyetle vâsıl olmuşlardır, bütün mahrum kalanlar edepsizlikten mahrum kalmışlardır.

Şeriatin ahkâmını uygulayacak, ondan sonra her ânın, her yerin, her mekânın, her makamın edebine riâyet edecek de ondan sonra Allahu Teâlâ hazretlerinin rahmeti deryası cûşa gelip Allahu Teâlâ hazretleri kendisine ihsan edecek. Mârifetullaha, muhabbetullaha yol budur. Onun için, büyüklerimizin bize gösterdiği çizgi çok doğrudur.

İki büyük metod var:

Birisi, nefsi zayıflatarak, ezerek kemâlâta erişme yolu.

İnne'n-nefse le-emmâretün bi's-sûi illâ mâ rahime rabbî.

Çünkü nefis terbiye edilmediği zaman insanın hayvanî duyguları, içgüdüleri daima dışarı çıkıyor; insanın yeme, içme ve diğer hayatı için gerekli faaliyetlere hızla teşvik ediyor. Dizginlemezse günahlara da sokuyor. Bunun zayıflatılması için çareler lazım. Bu çareler de bir terbiye metodudur. Her yiğidin bir yoğurt yiyiş tarzı olduğu gibi her mürşidin de müridini terbiye tarzı vardır veya her tarikatin bir terbiye tarzı vardır.

Bu nefsi zayıflatmak için kıllet-i taam ile başlanır, yemek az yedirilir, oruç tutturulur. Kıllet-i menâm, az uyku uyutulur, gece ibadetiyle [meşgul edilir.] Nefis zaten yemek yemeyince zayıflar, uyku da uyumayınca dermanı kesilir, hiç başka bir şeye bakacak hâli kalmaz. Kıllet-i kelâm, lüzumsuz kelâm da terk ettirilir. Uzlet-i enâm, insanlar birbirlerini azdırır, onların arasından çeker halvete sokarsınız, orada tenhada bulunur, başkalarının menfî tesirlerinden, kasvet-i kalplerinden de müteessir olmaz. Zikr-i müdâm ile lafzan başlayan bir istek ve şevk ondan sonra kalbe iner. Kalpte veled-i kalb zuhur eder. Ondan sonra zikir bütün vücuda yayılır ki sultânî zikir [diye] tabir ediyorlar; her âzâsının zikrettiğini, her zerresinin zikrettiğini hisseder.

Bu arada -sözümün sonuna yaklaşırken- Hocamız'ın bir hâtırası hatırıma geldi. Ankara'ya gitmiştik. Çok zengin bir kardeşimizin daveti oldu. Evi çok genişti, zenginliğini onun için söylüyorum. Çok büyük bir salonu vardı. Ama salon tıklım tıklım doluydu. Hocamız'ın özelliği; başka şeyh efendilere mensup muhibleri de vardı. Şu efendiye, bu efendiye bağlı kimseler, onlar da gelmişlerdi. Bir tanesi çok akıllı, zeki, kurnaz, menfaatini bilen, mânevî kârını, zararını hesap eden bir kimse; tabii hafız, sesi güzel, vaiz ve bilgisi çok... Hocamız'ı yakaladı, sordu. Dedi ki;

"Hocam, Medine-i Münevvere mescidinde namaz kılsak başka yere göre bin misli sevap oluyor. Mekke-i Mükerreme'de Mescid-i Haram'da namaz kılsak o zaman 100 bin misli sevap oluyor. Bunun gibi çok sevaplı başka şeyler de var mıdır hocam?"

Sevap istiyor, -ehlini de karşısında bulunca- sevaplı şeyleri öğrenip yapmak istiyor...

O daha sözünü tamamlarken, Hocamız;

"Evet, vardır!" dedi.

"İnsan zikirle meşgul olunca, zikir cümle âzâsına ve cümle âzâsından cümle zerrâtına intikal eder. O zaman bir defa Allah dediği zaman cümle zerrâtı adedince Allah demiş olur. Onun da sevabına son olmaz." dedi.

Kardeşlerimiz bizden tasavvufla ilgili bir konuda [konuşmamı] istemiş oldukları için, başkanlık heyetine çok da yazılar, pusulalar yağdırdıkları için ben de son konuşmamda biraz bu konuda bu sözleri söyledim. Zaten bildiğiniz, benden belki daha iyi bildiğiniz hususlar...

Buradaki çok güzel günlerimizde bunun dışında başka şeyler işlendi. Daha ziyade ekonomik konular işlendi. Çünkü tasavvufun temeli helal lokmadır.

Neden?

Hadîs-i şerîfler vardır ki; "Bir insan bir haram lokma yese o haram lokmadan mutlaka -az veya çok- bir et parçası hasıl olur, onu da cehennem ateşi pak eder."

Yani haram yemişse ille yanacak, öyle temizlenecek. Onun için, haram yememek lazım!

Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz ki başımızın tacı, silsilemizin evvelidir; kendisine gelen tabak içindeki bir hediyeden önce alıp sonra gayri meşru bir kaynaktan geldiği kanaatine muttalî olduğu için parmağıyla boğazını gıcıklatarak, kusarak yediğini dışarı çıkarttı, haram lokmayı yemedi. Onun için, hepimizin helal lokma yemeye çok dikkat etmemiz gerekiyor.

Bir de, buradaki konuşmalarda hep bahis konusu edildi; biz Allah'ın dinine nusret etmek, hizmet etmek, cihat etmekle vazifeliyiz. Allah'ın emirlerinin en önemlilerinden birisi bu. Bunun için de ekonomi çok önemli bir ilim. Bir Romanyalı diplomat, Paris'te doktora yapmış, bizim bir kardeşimiz de Türkçe'ye -Şekip Arslan'ın Arapça tercümesinden de faydalanarak- çevirmişti; "Osmanlılar'ı yok etmek için Avrupalılar'ın düşünmüş oldukları 100 yok etme projesi, planı" diye. Orada öyle konular var ki; Rodos'tan gelip Akdeniz'deki ticaret gemilerinin yolunu kesip ticareti aksatmak sûretiyle ekonomilerini zayıf düşürmek, öylece yok etmek de var. Bu konuları onlar çok iyi biliyorlar.

Para her zaman her yerde lazım oluyor. Fukarâ-i müslimîn Peygamber Efendimiz'e yana yakıla gelip de; "Zenginler bütün sevapları aldı gitti." diye bildirdikleri hadîs-i şerîfte; "Tabii bu Allah'ın bir fazl u keremidir. Sizin yaptığınız her şeyi yaparlarsa, ayrıca bir de zenginliklerinden dolayı bazı hayırlar, zekât, sadaka ve cihat için orduyu teçhiz gibi masraflar yapıyorlarsa elbette o da onlara Allah'ın verdiği bir lütuftur, fazl u keremdir." diye bildirildiği için, tabii kuvvetli müslüman olmak için ve iyi cihat yapmak için finans imkânları gerektiğinden bu konuları inceliyoruz. Kardeşlerimizin bu konularda güçlerini birleştirmesini istiyoruz ki güçlü olsunlar ve sadaka-ı câriyeler de bırakabilsinler, kendilerinin arkalarından eser bıraksınlar.

Avrupa Topluluğu, Avrupa Ekonomik Birliği olarak AET olarak başladı. Ondan sonra AT'ye döndü. Ondan sonra daha genişleme yolunda şu anda... Demek ki ilk önce ekonomik birlikler ve münasebetler oluyor, onun arkasından daha güzel münasebetler geliyor.

Biz de şu anda tarihin bize bahşettiği yeni fırsatlarla karşı karşıyayız; Balkanlar'la, Kırım'la, Kafkasya'yla, Orta Asya'yla, Afrika'yla, diğer yerlerle... Mesela Afrika'da ve Güneydoğu Asya'da İslâm ticaret yoluyla yayılmış. Kılıç yolundan ziyade tüccarlar gitmiş, İslâm'ı anlatmışlar, İslâm yayılmış. Belki bu tanışmalardan ve ticaretlerden daha büyük faydalar olacak. Onları sağlamamız lazım diye düşünüyoruz. Onun için, bizim bu toplantılarımız biraz da bu konularda ağırlıklı oluyor.

Allah bizi her konuda kardeş olduğumuzun şuuruna sahip olarak çalışmaya muvaffak eylesin. Dîn-i mübîn-i İslâm'a şahsen ve grup olarak çok büyük faydalar, hayırlar bahşetmeyi, hayırlar sağlayıcı çalışmalar yapmayı nasip ve müyesser eylesin.

Garaz nakşı est kez-mâ bâz mâned ki hestî-râ nemi bînem bakâyı dediği gibi Şeyh Sâdî'nin, geride bizim hayırla anılmamıza yarayan eserler kalsın istiyoruz.

Allahu Teâlâ hazretleri kardeşliğinizi takviye eylesin. Müştereken çalışmalarınızı nasip eylesin. Çalışmalarınızda muvaffak eylesin. Çalışmalarınızın güzel semerelerini şu gözlerinizle en yakın zamanlarda görmenizi nasip eylesin. En yakın zamanda müslümanların aziz olduğunu, büyük başarılara erdiğini görmeyi cümlemize nasip eylesin. Cennetiyle cemâliyle cümlemizi müşerref eylesin. Allah hepinizden razı olsun.

Burada benim son notum olarak bazı şeyler vardı. Onu sabahki oturumda çok güzel ifade ettiler. Bundan sonraki çalışma hedefimiz radyo ve televizyon sahasında hatırlı müesseseler kurmak ve teşkilâtlanmaktır. Hepinizin bu hususta elinizden gelen gayreti yapmanızı temenni ediyoruz.

Humeynî öyle söylemiş: "Her müslüman bir bardak su dökse yahudileri sel alır götürür." demiş. Hepimizin elimizdeki fazla şeyleri vermesi sûretiyle düşmanları çökertmek mümkün. Onların mallarını almamak sûretiyle çökertmek mümkün. Almanya'yla Türkler şu anda bütün alış verişini kesseler -ki bilmiyorum biz onlara ne kadar muhtacız- bize gelirler. Zaten bir zamanın çok ters yüzlü, abus çehreli Fransız reisicumhurunun şimdi güleç yüzle bize gelmesinin sebebi de yine bir menfaat kaygısı ve duygusudur.

Onun için, kardeşlerimize diyorum ki; "Mümkünse hiçbir düşman malı almayın, kullanmayın!" Dört tekerlekli araba [yapalım] ama mümkünse kullanmayalım. Ziynet eşyalarını asgarîye indirelim. Hele hele hanımlar, sonsuz bir yarış sahası; zümrütler, yakutlar, pırlantalar filan derken hepsi bilin ki yahudiye ve Ermeni'ye gidiyor, yani İsrail'e ve Karabağ'a gidiyor demektir. Onların fazlalarını değerlendirebilirsek pek çok televizyon da kurabiliriz, pek çok radyo da kurabiliriz.

Allah hepinizden razı olsun.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâh!

Sayfa Başı