M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bakara 108. âyet

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.

Allah'ın selâmı rahmeti üzerinize olsun. Cenâb-ı Hakk'a sonsuz hamd u senâlar ederiz. Bizleri üç aylara eriştirdi. Recep ayına girmiş bulunuyoruz.

Arabistan ile aramızda bir günlük bir fark var. Onlarda Receb'in 1'i pazar günü idi. Biz de pazartesi günü. Bu farklı başlayış, Regaib kandilini etkilemeyecek. Regaib kandili perşembeyi cumaya bağlayan gece olacak. Allah nasip ederse inşaallah o gün de sizinle uzaktan sohbetimizi yaparız.

Bugünkü sohbetimizin konusu, Bakara suresinin 108. ayet-i kerîmesindeki hususlardır. Allahu Teâlâ hazretleri bu âyet-i kerîmede buyuruyor ki:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Em turidûne en tes'elu rasûleküm kemâ suile Mûsa min kablü ve men yetebeddeli'l-küfra bi'l-imâni fe-kad dalle sevâe's-sebîl.

Sadakallahu'l-azîm.

Burada Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz vazifesini yaparken, insanları Cenâb-ı Hakk'ın yoluna davet ederken, İslâm'a çağırırken, yahudilere ikazlarda bulunurken, müşriklerin veyahut yahudi âlimlerinin direnmek için, inat olsun diye, müşkülat çıkarmak için ve Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in davetine icabet etmemeye bahaneler uydurmak için birçok şeyler istemeleri bahis konusu ediliyor. İşte onlar neler istemişler, sebebi nüzulünü, şöyle rivayet ediyor, âlimlerimiz:

İbn Abbas radıyallahu anh'tan rivayet edildiğine göre Rafi' b. Hureymile ve Vehb b. Zeyd isimli kişiler demişler ki;

Yâ Muhammed i'tina bi-kitâbin tünzilühû aleyna mine'ssemâi nak'rauhû ve feccir lenâ enhâran nettebi'ke ve nusaddikke.

Emretmişler, teklif etmişler bu iki şahıs. Yahudilerin azılılarından, inatçılarından iki isim Rafi' b. Hureymile ve Vehbi b. Zeyd.

"Ey Muhammed!" demişler: "Bize bir kitap getir ki gökten üzerimize insin. Gökten indirdiğin bir kitabı bize getir ki o kitabın üzerimize semadan geldiğini görelim. Biz de onu okuyalım." Böylece olağanüstü bir şey istemiş oluyorlar.

Ve feccir lenâ enhâran. "Bize yeryüzünden bu kurak kumların, taşların arasından nehirler fışkırttır, çıkart o zaman."

Nettebi'ke ve nusaddi'ke. -Emrin cevabı olduğu için bunlar meczum oluyor.- "O zaman sana tabii oluruz, o zaman seni tasdik ederiz.' demişler.

İstedikleri şey ne?

Gökten böyle gözleriyle gördükleri maddî ciltli, sayfalı bir kitap insin de onu okusunlar. Veyahut da nehir olmayan, su olmayan, kumların, taşların arasından nehirler çıkarttırsın Peygamber Efendimiz de o zaman bu olağanüstü durumları görünce "biz sana inanırız" demişler. Ama bu, onları görünce inanacaklarından değil. Sırf, nasıl olsa bunu yapamaz gibi bir düşünce içinde olduklarından böyle yapıyorlar. Müşkülat çıkartmak ve olmadık şeyler istemek tarzından.

O zaman onların bu olumsuz, çirkin, küstah tavırlarına karşı Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerîmeyi indirmiş. Ayetin sebeb-i nüzûl, iniş sebebi bir rivayette bu. Bu olayı anladıktan sonra ayetin mealini sunalım:

Em türîdûne. "Yoksa siz istiyor musunuz? Ey bu soruları soranlar, ey imana gelmeyip de çeşit çeşit kaytarmalar yapmak isteyenler."

En tes'elu rasûleküm kemâ suile Mûsâ min kabl. "Daha önce yahudilerin Musa aleyhisselam zamanında, Musa aleyhisselam'dan sordukları istedikleri gibi siz de böyle Resûlünüzden olmadık şeyler mi istiyorsunuz yoksa?"

Ve men yetebeddeli'l-küfra bi'l-imân. "İmanı bir kenara koyup iman edecek yerde, iman etmeyip de küfrü tercih edenler, küfürde kalmaya razı olanlar, iman ile küfrü değiştirenler, alışverişlerine ters bir alışveriş yapmış oluyorlar." İmanı veriyorlar. İman elden gidiyor, ellerine geçmiyor. Küfre sahip oluyor, onu alıyorlar. "Kim böyle imanı küfür ile tebdil eder, değiştirirse…"

Fe-kad dalle. "Muhakkak ki o kesin olarak sapıtmış olur." Sevâe's-sebîl. "Dosdoğru, dümdüz yolu muhakkak sapıtmış olur." deniliyor.

Bir sebebi nüzul bu:

Rafi' b. Hureymile ve Vehb b. Zeyd gibi kişilerin "Bize gökten bir kitap indir, yerden nehirler fışkırttır. O zaman sana tabii oluruz, seni tasdik ederiz demeleri."

Ebu'l-Âliye'den başka bir rivayete göre de:

Kale racülün. "Adamın birisi Peygamber Efendimize demiş ki:" -Demek ki mü'min bir kimse-

Lev kanet keffâratüna ke keffârâti benî İsrâil. "Benî İsrâil'in kefaretleri olduğu gibi keşke bizim de günahlarımıza karşı, günahlarımızın affı için onlar gibi kefaretlerimiz olsaydı." demişler. Peygamber Efendimiz'den böyle bir istekte bulunmuşlar.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki:

Allahümme lâ nebğîhâ selâsen. "Üç defa: 'Yâ Rabbi! Biz öylesini istemiyoruz, Yâ Rabbi! Biz öylesini istemiyoruz, aman Yâ Rabbi! Biz onlarınki gibi istemiyoruz." demiş." Yahudilere kefaret gibi emredilen şeyler bize de emredilse diyene, böyle üç defa "Aman, biz öylesini istemiyoruz Yâ Rabbi!" diyerek karşılık olarak öyle buyurmuş Efendimiz.

Sonra buyurmuş ki:

Mâ a'tâkümu'llahu hayrun mimmâ a'tâ benâ İsrâil. "Size verdikleri, Benî İsrâil'e verdiklerinden çok daha hayırlıdır." Siz yanlış şey istiyorsunuz.

Benî İsraîl'in durumu neydi?

Kanet benû İsrâile izâ esâbe ehadehümü'l-hatîetü. "Onlardan birisi bir hata, günah, cürüm işlediği zaman. Vecedehâ mektûbeten alâ bâbihî. "Kapısının üzerine onu yazılı görürdü."

"Sen falanca bu akşam, bu gece, bu gündüz, çarşıda pazarda her neyse bu günahı işledin" diye yazılı görürdü. Ve onun da kefaleti yazılı olurdu. Kefaretini yapsa bile bundan kurtulması için şu lazım, eğer kefaretini yapsa bile;

Fe-in kefferahâ kânet lehû hızyen fi'd-dünyâ. "Dünyada artık bir kere namı lekelenmiş olurdu." Kapısına şu günahı işledi diye yazılan bir insan, dünyada bir utanç mevzu olurdu. Aşağılanma sebebi olurdu.

Ve inlem yükeffirhâ. "Eğer o bedeli yapmazsa, af olması için gerekli kefareti yapmazsa…" o zaman;

Kanet lehû hızyen fi'l-âhirah. "Âhirette hüsran ve felaket sebebi olurdu." Ama: Fe-mâ a'tâkümu'llahu hayrun mimmâ a'tâ benî İsrâîl. "Size Allah'ın verdiği Benî İsrâil'e sağladığı kefalet yollarından çok daha hayırlıdır."

Nitekim Kâle. "Allah celle celâluhu buyurdu ki:

Ve men ya'mel sûen ev yazlim nefsehu sümme yesteğfirillâhe yecidil'lâhe ğafûran rahîmâ.

Kur'ân-ı Kerîm'de size buyurdu ki, bu âyet-i kerîmeyi buyurdu: "Kim bir kötülük işlerse yahut nefsine zulmederse, günaha bulaşırsa…" Sümme yestağfirillâh. "Ondan sonra da hatasını anlayıp da 'Affet beni Allah'ım.' diye Cenâb-ı Hakk'tan afv ü mağfiret dilerse."

Yecidil'lâhe ğafûran rahîmâ. "Cenâb-ı Hakk'ı çok mağfiret edici, çok merhamet edici olarak görür, bulur." Allah, o, kusur işlese de günah işlese de tevbe edince afv ü mağfiret eder." Ve Cenâb-ı Hakk'ın ne kadar mağfiret edici olduğunu, ne kadar merhametli olduğunu o şahıs bizzat anlar. O durumla karşılaşır, müşahede eder. Allah Kur'ân-ı Kerîm'de böyle buyurdu.

Binâenaleyh, Nerede Benî İsraîl'in dünyada rezillik ahirette kepazelik sebebi olan o kefaret şekli. Nerede bu Cenâb-ı Hakk'ın sadece böyle tevbe edeni affederim manasında indirdiği âyet-i kerîme?..

Ve Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:

es-Salevâtü'l-hamsü mine'l cumuati ile'l-cumuati keffârâtü'l-limâ beynehünne.

"Beş vakit namaz kendi aralarında ve cuma namazı da öteki cumaya kadar, iki cuma arasındaki günahlara kefarettir." buyurdu.

Namaz kılınca günahlar af oluyor. Cuma kılınca haftalık günahlar af oluyor. Ve bu kefaret gayet güzel. Namaz kılmakla afv ü mağfiret olması bir kolay kefaret olmuş oluyor.

Tabi başka müjdeler de var. Buyurdu ki Peygamber Efendimiz:

Men hemme bi-seyyietin felem ya'melha lem tükteb aleyhi. "Bir kötülüğü yapmaya niyet eden ama sonra yapmayan kimseye bu kötülük yazılmaz." Ve in amilehâ. "Eğer bu kötülüğü dayanamayıp, şeytana uyup işlerse, irtikâp ederse." Kütibet seyyieten vahideten. "Bir kötülük, bir günah olarak defterine yazılır." Ve men hemme bi-hasenetin fe-lem ya'melhâ. "Ama bir iyiliği yapmaya niyet edip de bir sebeple mâni olup da onu yapamazsa…" Kütibet lehû haseneten vâhide. "Ona bir hasene yazılır." Yapmadığı halde. Bir mâni çıktı, yapmadı; niyet etti diye bir sevap yazılır.

Ve in amilehâ kütibet lehû aşra emsâlihâ. "Eğer işlerse onlu misilleriyle, on misli olarak mükâfatlandırılır." Ve lâ yehlikü ale'llâhi illâ hâlikün. "Allah'ın bu kadar lütfuna, rahmetine mağfiretine rağmen helâk olan ancak kendisi, helâki hak etmiştir de ondandır." diye Peygamber Efendimiz: "Allah, yâ Rabbî! Benî İsraîl'in kefareti gibi yapma!" diye üç defa söylemiş.

Bu âlim de; "Onun üzerine, işte bu âyet-i kerîme inmiş." diyor. Denmiş oluyor ki siz böyle bilmediğiniz şeyleri bilmediğiniz tarzda istemeyin. "Benî İsraîl'in kefareti gibi kefaret. Dur bakalım. Bak, İslâm çok daha güzelini sizlere getiriyor."

"Yoksa siz Resûlünüze böyle Musa aleyhisselam'a birçok şeyler sordukları gibi sorup isteyip de böyle bir şey mi yapmak istiyorsunuz? Böyle yapmayın! O zaman peygamberlik makamının şanına uygun bir davranış göstermemiş olursunuz. Peygambere gösterilmesi gereken edep, böyle haddini bilmek, susmak, açıklama beklemek şeyini yapmamış olursunuz. Eğer bunu bir de başka art niyetlerle yaparsanız o zaman çok daha fena olur."

Em turidune. Em, "Yoksa" demek. "Siz istiyor musunuz?"

"Yoksa siz Resûlullah'a eskiden Musa'ya kavminin sorduğu gibi; öyle sorular sormak ve bu isteklerde bulunmak mı istiyorsunuz?"

Bu çeşit soruları istifham; -istifham "soru" demek. İstifhâm-i inkâri derler. "Böyle mi istiyorsunuz." diye soruyor. Ama "böyle yapmayın." demek. Bazen soru şeklinde daha etkili olduğu için soru gibi sorulur ama o yapmayın mânasına gelir.

Burada da mâna; "Böyle aklınıza her gelen şeyi sorup aklınıza her gelen şeyi Resûlullah'tan istemeyin. Böyle yaparsanız, iman yerine küfrü almış olursunuz. Hak yoldan, sırât-ı müstakîmden, yolun doğrusundan, sapmış olursunuz." buyurmuş oluyor.

Demek ki Resûlullah'a karşı ümmetin nasıl bir edep takınması, nasıl böyle edeple dinlemesi, durumu takip etmesi gerektiği öğretilmiş oluyor. Eski ümmetlerin peygamberlerine karşı yaptıkları aşırılıklar, saygısızlıklar, küstahlıklar, aşırı isteklerin de hatırlatılması var burada.

Mesela Musa aleyhisselam'a yahudiler ne demişler:

Fe kâlû erinallahe cehreten. Kur'ân-ı Kerîm bize bildirdiğine göre muhakkak ki onların kendi kitaplarında da vardır. Açıklamaları vardır. Ama Kur'ân-ı Kerîm'de bize bildiriliyor ki: "Allah'ı bize aşikâr et, göster." "Şu gözümüzle Allah'ı görelim." demişler. O zaman tecelliye dayanamayıp Tûr Dağı üzerlerine yıkılacak gibi olunca isteklerinin haddi aşan bir istek olduğunu anlamışlar.

Peygamber Efendimiz'den böyle çeşitli isteklerde bulunanlar olmuş. Onları bildirelim;

Bir keresinde Kureyş'ten böyle bir istek, misal olsun diye [anlatıyoruz.]

Seelet Kureyşün Muhammeden. Peygamber Efendimiz'e demişler ki: En yec'ale lehûmü's-safâ zeheben. Safa Tepesi var ya, Safa ile Merve arasında umrede hacda sa'y ediliyor. Safa Tepesini altın yapmayı Kureyşliler istemiş. "Madem sen Peygambersin, bizi yeni bir dine çağırıyorsun, Peygambersen şu Safa Tepesini bize altın yap." demişler.

Musa aleyhisselam'a böyle çeşitli derecede küstah, aşırı isteklerde bulunulduğu gibi, Peygamber Efendimizden de böyle aşırı isteklerde bulunmalar olmuş. Rivayetlere göre böyle denilince Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki:

Ne'am ve hüve leküm. "Tamam, pekâlâ istediğiniz olacak." Kel mâideti li benî İsrâîl. "Benî İsraîl'e gökten indirilen sofra gibi."

Benî İsraîl'e İsa aleyhisselam geldi. Allah'ın kendisini vazifelendirdiğini Peygamber olduğunu bildirdi. Onlar da, Havariler de dediler ki; "Yâ İsa! Bize gökten bir sofra indirt, Rabbin indirsin. Dua et. Bizim için ve bizden sonrakiler için bu bir ibret olsun, nimet olsun."

İsa aleyhisselam ondan yiyelim, gönüllerimiz rahatlasın, mutmain olsun deyince; İsa aleyhisselam "Bu isteğinizi yerine getirecek. Sofrayı indirecek, siz de yiyeceksiniz. Ama ondan sonra bu mucizeye rağmen hala inanmazsanız o zaman başınıza gelecek felaketleri artık bekleyin." diye bildirmiş.

Burada da; "Safa Tepesi'nin altın yap yâ Muhammed!" deyince "Tamam olur, Cenâb-ı Hak onu öyle yapacak. Ama o bu mâide meselesi gibi" olur. "Hz. İsa'nın havarilerine indirilen mâide meselesi gibidir sizin için. Altın olacak, ama altın olduğunu gördükten sonra inanmazsanız artık o zaman başınıza gelecek felaketi, kahr-ı ilâhiyi bekleyin." deyince o zaman bakmışlar pabuç pahalı, savuşup gitmişler. Israr etmemişler.

Bu istekler güya Resûlullah'ı mat etmek, ilzam etmek, susturmak, aciz bırakmak içindi. Hâlbuki Cenâb-ı Hak onların istediğini indirmeye elbette kadirdir. Resulü dua ederse zaten nice nice mucizeler gösterirdi. İşte böyle kâfirlerin bu çeşit sual sormaları, mü'min olanların da kendi hadlerini aşan, kendisini ilgilendirmeyen konularda Benî İsraîl'in kefareti gibi kefaret inse aşırı istekler, çok sorular, fazla konuşmalar burada yasaklanmış oluyor.

Bu hususta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bazı tavsiyelerde de bize bulunmuştur.

Bir de rivayet ediliyor ki; Peygamber Efendimiz'e adamın birisi bir mesele sormuş. Müstehcen bir mesele. O da, konuşsa konu biraz müstehcen, sussa susması da böyle bir meselede uygun olmaz; sükût eylemiş. Çünkü Peygamber Efendimiz Cenâb-ı Hak kendisine ne bildirecek diye onu beklemeye girerdi. Onun üzerine Allahu Teâlâ hazretleri Mülâane ayetini indirmiş.

Muğıre b. Şûbe radıyallahu anh'ten rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz:

Peygamber Efendimiz;

Yenhâ an kîl ve kâl. "Öyle dedi, böyle dedi, dedikodudan, men ederdi. Yapmayın, böyle çok konuşmayın." Ve idâ'ati'l-mâi. "Malı zayi etmekten, boşa harcamaktan israftan men ederdi." Ve kesreti's-suâl. "Çok soru sormaktan men ederdi."

Sahîh-i Müslim'de geçiyor, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki:

Zeruni ma terektüküm. "Ben, size bir şey söylemediğim zaman siz beni bazı konularda illa açıklama yapmaya zorlamayın. Ben sizi bıraktığım zaman siz beni serbest bırakın." Fe-innemâ heleke men kâne kableküm bi-kesreti suâlihim. "Sizden önceki ümmetler Peygamberlerine çok sorular sordukları için helâk oldular." Ve'htilâfihim alâ enbiyâihim. "Peygamberlerine böyle sorular sorup, diretip dayattıkları için helâk oldular." Fe izâ emertüküm bi-emrin fe'tû zerûnî mâ terektüküm. "Ben size bir şey emrettim mi, onu o haliyle gücünüz yettiğince yapmaya çalışın." Ve in neheytüküm an şey'in "Bir şey de yapmayın dediğim zaman size, yapmamaya çalışın.' diye bu hususta nasihat eylemiş."

Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Allah'ın Peygamberi olduğu için;

Vemâ yentıku ani'l-hevâ in hüve illâ vahyün yûhâ. "Ne söylerse Allah'ın emriyle rızasına uygun olarak söylediğinden, boşuna konuşan bir kişi olmadığından" onu konuşturduğu zaman sorumluluk ve yükümlülük artıyor.

Hani Bakara sûresinde Benî İsraîl'in bir sığır kesin dendiği zaman çeşitli sorular sordukça işi zorlaştırdıkları gibi. Hâlbuki bir sığır kesin dedikleri zaman önlerine gelen herhangi bir sığır kesselerdi vazifeyi yerine getirmiş olacaklardı. Rengini, şeklini, cinsini vs. sora sora işi çok pahalı, çok zor bir duruma doğru götürmüşlerdi. Onun gibi Peygamberlere fazla soru sormak işi sıkıştırır, alanı daraltır ve yapılmayı güçleştirecek yeni şartlar getirir.

Onun için Efendimiz, "Bir şey emredersem gücünüz yettiğince yapmaya çalışın, bir şey yasakladığım zaman da ondan kaçının." diyor.

Bunun güzel misallerinden bir tanesi… Peygamber Efendimiz ashâbına, Allah'ın kendilerine haccetmeyi farz kıldığını bildirince:

"Ey insanlar Allahu Teâlâ size Mekke-i Mükerreme'deki Kâbe-i Müşerrefe'yi usulüne uygun o belli zamanda ziyaret edip haccetmeyi hac vazifelerini yapmayı farz kıldı." Deyince;

Fe-kâle racülün. "Adamın birisi, adam dediğimiz ashaptan mü'min bir kimse radıyallahu anh -İşte fazla konuşmanın, lüzumsuz konuşmanın misâli-

E külle âmin yâ Resûlallah. "Her sene mi yâ Resûlallah" dedi.

Hâlbuki Peygamber Efendimiz, "Allah size haccı farz kıldı." demişti. Kaç tane olacağı gibi bir şart yoktu. Böyle ıtlâkı üzere kayıtlar, bağlar olmadan geniş bir şekilde söylenmişti.

"Her sene mi yâ Resûlallah?" deyince Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz sükût etti. Üç defa sordu, üç defa sükût etti. Hatta Peygamber Efendimiz hücre-i saâdetine, beyt-i saâdetine girdi, çıktı.

Sonra dedi ki: "Nerede o bana soruyu soran insan?" dedi. Sonra dedi ki;

La. 'Hayır her sene değil' ama; Velev kultu ne'am. "Eğer o zaman ben durmasaydım" da her sene mi yâ Resûlallah' deyince Neam. "Evet" deseydim; Le-vecebet. "O zaman size her sene haccetmek vacip olurdu." Velev vecebet le me'steta'tüm. "Her sene de öyle haccetmek vacip olunca, -benim çünkü sözüme Cenâb-ı Hak itibar ediyor. Benim sözüme uyulsun diye beni size göndermiş. Benim ağzımdan öyle söyleyiverseydim o zaman onu yapmanız- sizin boynunuza borç olacaktı."

"Beni, ben size daha geniş açıklama yapmadığım zaman söylediğim kadarıyla bırakın. Böyle aşırı kurcalamalar yapmayın." diye tavsiye etti. Sahabe-i kirâm tabii bu âdaba gayet güzel riayet etmişlerdir. Bu âyet-i kerîme ve bu hadîs-i şerîflerde kendilerine öğretilen âdaba gayet güzel riayet etmişlerdir.

Enes b. Mâlik diyor ki:

Nühîna en nes'ele Resûlillah an şeyin. "Artık, Resûlullah'a böyle olur olmaz her şeyi sormaktan men olununca…" Fe-kâne yu'cibunâ en yecie'r- racülü min ehli'l-bâdiyeti fe-yeselühû ve nahnü nesm'u. "Artık, biz kendimiz bir şey soramazdık. Çölden böyle yabancı, bu işleri bilmeyen saf birisi gelsin de bir şeyler sorsun. Biz de açıklamalarını duyalım. Bu hoşumuza giderdi."

Çöl ahalisinden onun açıklamalarını duymamız bizim de hoşumuza giderdi. Kendileri soramazlarmış, "Birisi bu işi bilmeyen birisi sorsa da biz de dinlesek." derlermiş.

Ve yine El Bera' b. Azib radıyallahu anh'ten rivayet ediliyor:

İn kâne leye'ti aleyye's-senetü ürîdu en es'ele Rasûlallah sallallahu aleyhi ve sellem ani'ş-şey'in fe-eteheyyebü minh.

"Bazen bir sene olurdu Resûlullah'a bir şeyi sormak isterdim. Ama onun heybetinden acaba âdaba aykırı mı hareket ederim diye fazla mı kurcalamış olurum diye sormazdım."

Ve künna lenetemenne'l-a'râb.

"Gelse de bedeviler bir şey sorsa diye, bedevileri temenni ederdik." diyor. Ashâb-ı kirâm bu emre böyle riayet etmişler.

Kur'ân-ı Kerîm'in tefsiri çok iyi bilen bir kişi olarak Abdullah b. Abbas radıyallahu anh'ta diyor ki:

Mâ reeytü kavmen hayra min ashâbü Muhammedün sallallahu aleyhi ve sellem.

"Muhammed aleyhisselam'ın ashâbı kadar -rıdvanullahi aleyhi ve ecmaîn- daha hayırlı bir kavim görülmemiştir." Daha hayırlısını ben görmedim.

Ma seelühü illâ ani'sletey aşrate mes'ele. "Peygamber Efendimiz'e ancak on iki mesele sordular." diyor. Küllihâ fi'l-Kur'ân. "Hepsi Kur'ân-ı Kerîm'de var." bu sordukları şeyler yer almış.

Mesela neler sormuşlar?

Güzel yerli yerinde sorulardan, bu on iki sorudan birkaç tanesini hatırlayalım.

Yes'elûneke ani'l-hamri ve'l-meysir. "İçki içmek, meysir denilen kumarı oynamak hususunu sana soruyorlar ey Resûlüm." âyet-i kerîmesi. Bu âyet-i kerîmede içki ve kumarın şeytanın işi olduğu ve içkinin içilmemesi, kumarın oynanmaması emredildi. İyi ki sormuşlar, o [emirler] yapıldı.

Ve yes'elüneke ani'l-şehri'l-harâmi kıtâlin fîh. "Haram aylarda, hac aylarda savaşmanın durumunu sormuşlardı."

Ve yes'elüneke ani'l-yetâma. "Yetimlere karşı nasıl muamele edeceklerini" sormuşlardı. Tabi bu gibi şeylerin güzel sorular olduğunu da Abdullah b. Abbas güzel sorulara örnek olarak veriyor.

Elbette bazı şeylerin sorulması gerekir. Öğrenmek isteyen insanların, bilenlere bazı şeyleri sorması lazım. Onun için Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki:

"Ey mübarek insanlar, soruları sorun; çünkü bundan üç tarafta istifade eder. Soran, cevabı veren, dinleyenler sevap kazanır."

Soru bilginin öğrenilmesi için şart olan bir husustur. Hatta güzel bir husustur. Çünkü sorunun cevabını dinleyen hatırda daha kolay kalır. Hiç soru olmadan o konuyu anlatmaktan, bir sorunun cevabı olarak o konu anlatıldığı zaman o konu akılda kalıcı olur. Yani öğretici sıfatı vardır.

Bütün mesele sorunun ne niyetle sorulduğudur. İnat için mi müşkül durumda bırakmak için mi inkârın bir çeşidi olarak mı soruluyor, yoksa zevzeklik, gevezelik, aşırı lüzumsuz teferruata dalmak gibi mi. Onun için iyi niyetli olmasına rağmen bazı kimselerin abuk sabuk yersiz sorular sorması dolayısıyla âlimlerimiz rahmetullahi aleyhim ecmaîn demişlerdir ki:

Hüsnü suâli mine'l-ilm. "Güzel soru sormak ilimdendir."

Alim olan güzel soru sorar, yerli yerinde sorar. Cahil olanda olur olmaz, yerli yersiz soru sorar. Tabi o da kötü sonuçlar meydana getirir.

Bir konakta yapılan eski ilim toplantılarına bir adam gelirmiş; kenarda susarmış, hiç konuşmazmış. Her zaman toplantıya geliyor. Hiç konuşmuyor. Bir keresinde demişler ki;

"Mübarek sen de konuş."

O da kalkmış bir soru sormuş ama abuk sabuk bir soru. O zaman demişler ki:

"Tamam, sen sus hiç konuşma."

Soru sormasını bilmeyen konuşmamalı. Konuyu bilmeyen konuşmalı. Veya soracağı zaman epeyce düşünmeli, bu soru gerekli mi değil mi diye kafasında evirmeli çevirmeli güzel sormalıdır. Bir de bizim tasavvuf âdabında da bu vardır, fazla soru sormamak.

Bir de sormadan anlamaya çalışmak önemli. Hep sorarak değil de sormadan irfanıyla anlamaya çalışmak önemlidir. Leb demeden leblebiyi anlamak. Bu da irfanı geliştirir. İnsanın devamlı düşünmesi iyi olur.

Hizmet durumunda olan insanlar, hizmeti yaptıran kimseye soruyu soracaklar. "Efendim bunu nasıl yapalım, ne türlü yapalım." diye. O da bir talimat verecek, onu çok iyi kavrayıp yapmak lazım. Elbette sormadan kendi başına iş yaptığı zaman da bazen yukarıdaki merci "Sen bunu niye yaptın böyle? Sormadın, bilmediğin işte aşırı gitmişsin; yanlış yapmışsın" denilebilir.

Yeri gelince sorulacak. Ama iyice düşünülerek sorulacak. Ve iyi niyetle sorulacak. Ve karşı tarafı müşkül durumda bırakmak için sorulmayacak. Veyahut fazla teferruata kaydırıp da işi zorlaştıracak sorular sorulmayacak. Hâsılı soru sormak da demek ki bir sanattır. Soru sormak sanatı…

Burada bu âyet-i kerîmede bu husus açıklanıyor.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi sevdiği kullarından eylesin. Mühim olan o; rızasını kazınmak. Bilgili kullarından eylesin; çünkü Allah cahilleri sevmez. Âlimleri sever ve âlim Allah'a daha güzel kulluk eder. İlmi güzel öğrenmeyi nasip eylesin. Büyüklerimiz ısrarla belirtmişler ve levhalara yazdırmışlar.

İlim yanında edebî de öğrenmek lazım. Her şeyin edebi vardır. Kuru bir ilim, sadece bilgi çokluğu, bilen kimseyi bilgisiyle övünme tarafına götürür. O da o yüzden helâk olur. Kibire, ucube nahfete, kendini beğenmişliğe düşer. Çeşitli münakaşalara girer. Her yerde ortaya atılır, iyi olmaz. İlim yanında edebi de öğrenmeli; çünkü her şeyin edebi o şeyin güzel olmasını ve Allah tarafından kabul edilmesini sağlar.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi ehl-i edep eylesin. Âdaptan hiçbir şekilde uzak ve mahrum düşürmesin. Cenâb-ı Hakk'a karşı kulluk âdabına, Peygamber Efendimiz'e karşı ümmetlik adabına ve diğer hususlardaki âdaba her yönden tam riayet edelim.

Âdab her şeyde vardır. Yemekte içmekte, giyinmekte kuşanmakta, yürümekte bakmakta bile vardır. Bunları eski ârif bir müftü Mecma'u'l-Âdâb diye bir kitapta toplamış. Onun için ben hep kardeşlerime bu Mecma'u'l-Âdâb'ı çok okumalarını tavsiye ederim. Çünkü ayetlerden, hadislerden toplamış olduğu edepleri orada anlatıyor. Yemek nasıl yenecek, elbise nasıl giyilecek, evlilik nasıl olacak, düğün nasıl olacak, ilim nasıl öğrenilecek, talebe nasıl hareket edecek, hoca nasıl hareket edecek, koca nasıl hareket edecek, hanım nasıl hareket edecek, bunların hepsi âdab ile oluyor. Hepsinin adabı var.

Allahu Teâlâ hazretleri her yaptığımız işte bizi işin sünenine, âdabına uygun, erkânına uygun hareket etmeye muvaffak eylesin. Güzel işler yapmayı nasip eylesin. Sevdiği kul eylesin. Cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin. Peygamber Efendimiz'e firdevs-i âlâda komşu eylesin.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.

Sayfa Başı