M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bakara 2. âyet

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh...

Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı cümlenizin üzerinize olsun... Allah sizi iki cihan saadetine, sevdiklerinizle beraber nâil ve sahip ve mazhar eylesin... Cümlenizi cennetiyle, cemâliyle müşerref eylesin...

Allahu Teâlâ hazretlerinin mübarek kitabı ve biz mü'minlere hitabı Kur'ân-ı Kerîm'in izahı sohbetlerimize devam ediyoruz. Şimdi Kur'ân-ı Kerîm'in ikinci sûresi olan Bakara sûresinin ikinci âyetine geldik. Acele etmiyoruz; çünkü, mühim olan konunun anlaşılmasıdır. Evvelki haftalarda Bakara sûresinin önemini, fazîletini, değerini, yüksekliğini anlatmıştık. Geçtiğimiz hafta elîf, lâm, mîm üzerinde açıklamalar yaptık. O birinci âyet-i kerîmesiydi.

Bugünkü konuşmamızı ikinci âyet-i kerîmesi olan, Bismillâhirrahmânirrahîm. Zâlike'l-kitâbu lâ raybe fîh, hüden li'l-müttakîn âyet-i kerîmesinin izahına tahsis etmek istiyoruz.

Allah yardımcımız olsun...

Buradaki zâlike, el-kitâbu, lâ raybe, fîhi, hüden, li'l-müttakîn kelimelerini açıklayalım. Âyet-i kerîmenin güzel anlaşılması için bu kelimeler üzerinde açıklama yapmamız lazım.

Zâlike; Türkçe'de "o" veyahut "şu" mânâsına gelen işaret zamiridir. Aslında "zâ" işaret zamiridir, "o" demek. Bu bazen muhataba yani konuştuğumuz insana göre, sonuna muhatap takılarını alır. Zâke, zâküm, zâkünne gibi muhatabın tekil ve çoğul takılarını alabilir. Bazen arasına "lâmü'l-bu'd" denilen uzaklık ifade eden lâm girer, o zaman Arapça'da "zâke" değil de "zâlike" denilir. [Böyle olunca] bu "o" demek, biraz daha uzaktaki şeye işaret ediyor gibi bir mânâ çıkar. "Zâ" işaret kelimesinin başına, bir de edât-ı tenbih olan hâ gelebilir. Hâ gelirse o zaman, hâzâ."İşte bu" mânâsına gelir.

Demek ki kelimenin kökü "zâ"dır. Ama ya başına hâ geliyor, hâzâ oluyor; ya sonuna zâke, zâküm gibi muhatap zamirleri, muttasıl, birleşik zamirler geliyor. Ya da araya bazen bu muttasıl zamirler girerken doğrudan doğruya gelmiyor da uzaklık ifade eden lâm girebiliyor. Yani Türkçe bu kelimenin karşılığı "o". Yani biraz uzaktaki bir şeye işaret ederken veya gözümüzle görmediğimiz şeye işaret ederken, "o" deriz ya... Yakındaysa "bu" deriz, biraz uzaktaysa "şu" deriz; daha uzaktaysa, görünmüyorsa, "o" deriz. Burada "şu" ve "o" gibi mânâsı var. Bu âyet-i kerîmede ilk kelimedir. Bir cümlenin yani isim cümlesinin de öznesidir. [Zâlike.] "Şu."

Bunun yüklemi nedir?

Zâlike'l-kitâb. "Bu, işte o belli kitaptır." diye burada özne ve yüklemden meydana gelen kısa bir cümle var. Bunlar dilbilgisi açıklamaları ama Kur'ân-ı Kerîm'in iyi anlaşılması için bunların da söylenmesi gerekiyor. Çünkü söylenmezse, anlayan iyi anlayamaz. Âyetlerin mânâsını da yanlış anlamak da tehlikelidir.

Zâlike Arapça tabiriyle mübtedâdır, Türkçe tabiriyle öznedir; el-kitâb da haberdir ama elif-lamlı gelmiş; tabii bunda da bir nükte var. Aslında haber tabii hallerde nekre gelir. Burada olağanüstü bir nükte olduğundan el-kitab gelmiş. Bu zâlike'l-kitâb sözü, "Şu veya o, o belli kitaptır." demek.

Tabii, "Bu zâlike, hâzâ mânâsına gelir." diyen müfessirler, İbn Abbas'tan ve diğer sahabe ve tabiinden rivayetlerle delillendirmişler. Bizim Türkçe bakımından ikisi de bize yabancı kelime olduğu için, çok farketmiyor. Onlar "şu" veya "bu" mânâsına da gelir diyorlar. Çünkü hâzâ "bu, işte bu" demek olur. Zâlike de, o mânâya gelir demişler. Ve biribirleri yerine bu iki işaret sıfatı kullanılır. Yani zâlike yerine hâzâ, hâzâ yerine zâlike; Arap dilinde karşılıklı birisi ötekisinin yerine kullanılır diye kaideyi de söylemişler. İsmeyi'l-işareti yeste'milûne küllen minhümâ mekâne'l-âhar diye kâide demek öyleymiş.

Bir işaret edilen şey var, ama bu işaret sıfatı değil, işaret zamiri. Yani başlıbaşına özne. Zâlike özne yani mübtedâ; el-kitâb da mârife, haber. Yani, "O bilinen, o mâruf, o önemli, o tek, tarifli, mâlum kitaptır." diye bir cümle.

Tabii yanımda büyük tefsir kitaplarım yok, diyâr-ı gurbette, Avustralya'da her kaynağı bulamıyorum. Türkiye'de bir daire dolusu kitabım varken burada o kadar araştırma imkânım yok ama el-kitâb sözü çeşitli anlamlara kullanılabilir; bazen "Allah'ın hükmü, Allah'ın yazgısı mânâsına" gelir. Mesela;

Yâ eyyühellezîne âmenû kütibe aleykümü's-sıyâmu kemâ kütibe alellezîne min kabliküm lealleküm tettekûn. "Oruç size yazıldı..."

Kütibe, "yazıldı" demek. Yazılan şeye kitâb derler. Yani "Allah'ın yazgısı, Allah'ın hükmü" mânâlarına gelir. el-Kitâb deyince, "el" belirtme takısıdır. Yani İngilizce'deki "the" gibi, harf-i târif dediğimiz belirtme takısıdır. O kitap, belli kitap yani mâlum kitap...

"Bu, o mâlum kitaptır." O mâlum kitaptan muradın, buradaki kitap sözünden muradın Kur'ân-ı Kerîm olduğunu müfessirler beyan ediyorlar. Kurtubî Tefsiri, benim çok sevdiğim bir tefsirdir, güzel güzel açıklar. O Kurtubî Tefsiri'nde el-kitâb'ın hangi mânâlara gelebildiğine dair on tane kavil [görüş, kanaat] olduğunu bu elimdeki İbn Kesir tefsiri kaydediyor ama on taneyi, hangi açıklamalar yapıldığını sıralamıyor. Kur'ân-ı Kerîm diyenlere hak veriyor, Kur'ân-ı Kerîm'den başka anlamları uygun bulmadığını beyan ediyor Bu aynı zamanda hadisçi olan İbn Kesir isimli müfessir.

Tabii Zemahşerî de; o da büyük müfessirlerden, Harezmşahlar diyarında doğmuş, yaşamış, ama sonra gelmiş Medine-i Münevvere'ye yerleşmiş. Onun için, Cârullah, "Allah'ın komşusu" lakabını almış. Peygamber Efendimiz'in şehrinde oturduğundan, Cârullah ez-Zemahşerî adını almış. Onun tefsiri var, o tefsirde, "Bu zâlike'den murat, o baştaki esrarengiz şifreli elif, lâm, mîm harfleridir." diye beyan ediyor. [O zaman,] "İşte o esrarengiz şifreler işte o kitaptır, o kitaptandır." mânâsına [geliyor.]

Bu cümle tamam, iki kelimeden ibarettir; "Bu o kitaptır."

Türkçe tercümelerine, açıklamalı tefsir kitaplarına bakıyorum. Arapça'ya çok dikkat etmek lazım, dikkat edilmezse mânâlar çok iyi anlaşılamaz. Bazıları [mânâları] yakalayamamışlar. "Bu o kitaptır," veyahut "şu o kitaptır" veyahut "o, o mâlum kitaptır" diye bir cümle bu.

Müfessirler bunun Kur'ân-ı Kerîm olduğunu beyan ettiklerine göre, başka rivayetleri de uygun görmediklerine göre [bu cümlenin mânâsı]; "Bu o Kur'an-ı Kerim'dir." Allahu Teâlâ hazretlerinin Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i seçip ona indirmeye başladığı, 23 senede de, olayların akışı içinde sindire sindire, öğrete öğrete indirdiği o kitaptır.

Lâ raybe fîhi, bu âyetin içindeki ikinci cümlecik oluyor. Reyb, "şüphe" mânâsına; "insanın gönlündeki bir konuya karşı tereddüt, pek iyi anlayamama" mânâsına bir kelime. Lâ raybe. Lâ, nâfiyetü'l-cinstir. Yani, Lâ ilâhe dedin mi, "Hiç bir ilâh yok." İllallâh. "Ancak Allah var." [demek.] Lâ havle ve lâ kuvvete dedin mi, "Hiç bir güç, kuvvet yok." İllâ billâh. "Ancak Allah'ın gücü, kuvveti var." [demek.] Lâ raybe. "Hiç bir şek, şüphe yok." Lâ raybe fîhi. "Bu kitabın, bu Allah'ın ilâhi kelamının içinde, hiçbir şek, şüphe yok!"

Tabii bu fîhi kelimesinin de biraz açıklanması lazım. O da hem "içinde" mânâsına gelir hem de "hakkında" mânâsına gelir. Mesela Arapça'da derler ki; hâze'l-kitâbü fî't-tıb. "Bu kitap tıp konusundadır." mânâsına gelebilir.

Yani bu hususta hiç şüphe yoktur mânâsına. Bu da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e de, Kur'ân-ı Kerîm'e muhatab olan bütün insanlara da bir ilândır ve beyandır.

Biliyorsunuz, [âyet-i kerîmede bildiriliyor;]

Âmene'r-rasûlü bimâ ünzile ileyhi min rabbihî. "Rabbinden kendisine inen âyetlere." Âmene'r-rasûlü. "O Peygamber, bu belirli Muhammed-i Mustafâ, âhir zaman peygamberi inandı." Vel-mü'minûn. "Mü'minler de inandılar."

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz çok yüksek tabiatlı, çok tabii bir insandı. Mâkul, mantıklı bir insandı. Tabii kendisine olağanüstü bir vazife yüklenildi. Cebrâil göründü, vahiy geldi, Kur'ân-ı Kerîm indi. O da olayları başlangıcından, ilk karşılaştığı zamanda heyecanla karşıladı ve "Acaba bana ne oluyor? Acaba bende bir rahatsızlık mı belirdi?" diye düşündü ama öyle olmadığı gün gibi âşikar. Her bakımdan sıhhatli ama kendisine olağanüstü bir şeyler oluyor. Hatta size ilk derslerde anlatmıştım:

Peygamber Efendimiz devenin üstünde seyahat ederken vahiy gelse, deve dayanamaz, dizleri çökerdi. Demek ki müşahhas, maddî bir takım kuvvetler, etkiler oluyor. Peygamber Efendimiz'e vahiy geldiği zaman, yanında birisi varsa, dizi değiyorsa, dizi parçalanacak gibi, ağırlık altında kalmış gibi olurdu.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e bir ara vahiy gelmedi. Fetretü'l-vahiy deniliyor, Cebrâil aleyhisselam gelmedi. Galiba evin kenarında bir hayvan ölmüş. Melek tabii hayvan leşinin olduğu yere filan gelmez. O sebepten gelmemiş. O tereddüt etti, heyecanlandı; "Acaba Rabbime karşı bir kusur mu işledim de vahiy kesildi mi?" diye korktu. Bu da ne kadar tabii olduğunu gösteriyor.

Olağanüstü bir olayla karşılaşınca heyecanlanması, [vahiy] kesilince heyecanlanması tabii bir davranış. Ama Allahu Teâlâ hazretleri ona her seferinde, bu olayların olağanüstü bir şey olmakla beraber kesin olaylar olduğu; ruhsal bir takım zanlar, tereddütler veyahut hayaller olmadığı hususunda teminat veriyordu. Burada da o var. Yani, "Bu Allah'ın kitabıdır." Lâ raybe fîhi. "Bu konuda hiç şek şüphe yoktur, tereddüte mahal yoktur." "Sen vahye mazhar, Allah'ın seçtiği, mübarek yüksek bir insansın, bir peygambersin, bir elçisin, görevlisin! Sana gelen bu şeyler de böyle ruhsal bir takım olaylar olarak izah edilecek, olağan, görülen olaylar değildir. Olağanüstü bir şeyle karşı karşıyasın!" gibi burada bir teminat var.

Mesela, bir âyet-i kerimede Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ buyuruyor ki;

Bismillâhirrahmânirrahîm.

İnnâ nahnü nezzelnez-zikra ve innâ lehû lehâfizûn. "Hiç şüphe yok ki ben azimüşşân Kur'ân-ı Kerîm'i indirdim ve onu ben koruyacağım."

Tabii azamet nûnu ile söylüyor; "Biz azimüşşân indirdik, biz koruyacağız." ifadesi ama, o Arapça'da azamet ifadesidir.

Demek ki Allah koruyacak ve herhangi bir şekilde bir şeytan, bir melûn, bir mendebur, bir hâin, bir kâfir zarar veremeyecek veya unutulmayacak veya dünyanın çeşitli olayları, sel âfeti, zelzele âfeti, yangın, şu, bu [sonucu] yok olmayacak!" diye Allah'ın teminatı var. Burada da o [garanti] var. Yani, "Kesinlikle bu Allah'ın kelâmıdır, herhangi bir şey sanılmasın! İşte vahiy!" demek mânâsına da düşünülebilir.

Eğer fîhi'yi "konusu, bu konuda" mânâsına tercüme ederbilirsek, edebileceğimizi tahmin edebiliyorum; o zaman, "Bu konuda hiçbir tereddüt yoktur." Eğer "içinde" mânâsına tercüme edersek, harfiyyen mânâsı da odur zaten; "Bu kitabın içinde hiç tereddüt edilecek bir nokta yoktur. Çünkü hepsi sapa sağlam Allah'ın indirdiği âyetlerdir. [Allah'ın] koruduğu, koruyacağı bir ilâhi kelâmdır, bir mukaddes kitaptır. Her âyeti hüccettir. Kur'ân-ı Kerîm dinimizin anasıdır, temelidir, ahkâmın kaynağıdır. Orada bir hüküm olup da, o hüküm hususunda herhangi bir tereddüde, şüpheye mahal yoktur." mânâsına [gelir.]

Şimdi bu cümlecik ne olur?

"İşte şu, [veya] işte bu, içinde hiçbir şüphenin olmadığı kitaptır!" demek olur. Veyahut, "Hakkında, Allah'ın kelâmı olduğunda hiç tereddüt olmayan kitaptır." mânâsı olabilir.

Biliyorsunuz, Kur'ân-ı Kerîm'in yazısının üst kısmına, harflerin üst kısmına bir takım küçücük harfler konulmuştur. Onlar bizim noktalama işaretlerimiz gibidir. Alâmâtü'l-vakıf derler. Yani, o işaretler; "Nerede durulacak? Durulacak mı durulmayacak mı?" onu gösteren işaretler demektir.

Bu âyet-i kerîmede, bu vakıf alâmetlerinden üç noktalı muâneka dediğimiz teânuku'l-vakf yani iki vakfın peşpeşe gelmesi olayı var.

Bu ne demek?

Bu bilimsel veya meslekî izahtan sonra herkesin anlayacağı şekilde [şu demektir:] Bir durak yeri fîhi, bir durak yeri rayb. Alimlerden bu âyeti şöyle okuyanlar da olmuş: Zâlike'l-kitâbu lâ rayb... Fîhi hüden li'l-müttakîn. Rayb'da durup, fîhi hüden li'l-müttakîn'i bir başka cümlecik sayanlar olmuş. Bir de bizim alıştığımız şekilde, bu daha çok [kanaat] topluyor, doğru görülüyor. Birçok kimsenin kanaati böyle. Zâlike'l-kitâbu lâ raybe fîh... burada duruluyor. Hüden li'l-müttakîn [diye devam ediliyor]. Ya birincisinde duracaksınız, ötekisinde durmayacaksınız; ya birincisinde durmayacaksınız, ötekisinde duracaksınız durumu oldu mu o zaman bu iki yere üç noktalı iki işaret konur. Buna muânaka veya teânukul-vakf denilir. Burada o durum var. İkisinin de mânâsını söyledik.

Zâlike'l-kitâb. "Şu, o mâlum, mukaddes kitaptır." Lâ rayb."Şeksiz, şüphesiz." Bir duruşa göre mânâ bu. Öteki duruşa göre; zâlike'l-kitâbü lâ raybe fîh. "Şu o mukaddes kitaptır ki onda hiçbir şüphe yoktur." Yani, "Onun mukaddes kitap, Allah'ın kelâmı olduğunda şüphe yoktur." Yahut da, "İçindeki âyetlerde, ahkâmda herhangi bir tereddüt konusu yoktur." demek oluyor.

Görüyorsunuz kelimeler derin derin düşünüldüğü zaman, Kur'ân-ı Kerîm'in ne kadar ince mânâları olduğu ve onlara göre de ne hükümler çıktığı yavaş yavaş seziliyor.

Bu Kur'ân-ı Kerîm'de hiçbir şüphe olmadığına dair başka âyetlere de bakarsak, aynı mânâyı başka âyetlerde de görüyoruz. Mesela Secde sûresinde bir âyet-i kerîme var, bu mânâyı açıkca beyan ediyor.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Elîf, lâm, mîm. Tenzîlü'l-kitâbi lâ raybe fîhi min rabbi'l-âlemîn.. "[Elîf, lâm, mîm.] O mâlum kitabın indirilmesi, tenzili." Lâ raybe fîhi. "Onun içinde hiçbir reyb, şüphe yoktur." Min rabbi'l-âlemîn. "Âlemlerin Rabbindendir."

Demek ki bu vahiydir, beşer kelâmı değildir. Kişinin ruhsal bir takım şeyi, iç dünyasının, şuurunun olayları değildir. Âlemlerin Rabbinden Allah'ın kelâmıdır, içinde şek şüphe yok; bu kitap öyle kitapdır. Demek ki bu mânâyı Secde sûresindeki bu âyet-i kerîme bize biraz daha geniş kelimelerle beyan ediyor.

Acaba lâ raybe'de mi duralım? Lâ rayb, fîhi hüden lil-müttakîn mi diyelim [yoksa] lâ raybe fih de durup hüden li'l-müttakîn mi diyelim? konusunda İbn Kesir diyor ki; zâlike'l-kitabu lâ raybe fih, hüden li'l-müttakîn [diye okumak] daha beliğdir. Çünkü eğer rayb'de durup da fîhi hüden li'l-müttakîn dersek, "Bu kitabın içinde bir hidayet vardır." demek olur ki, "O tamamen hidayettir." demekten biraz daha mânâ zayıflamış oluyor. Kuvvetli mânâ, fîh'te durup hüden li'l-müttakîn demektir. O zaman, "Bu kitap tamamen hidayettir, hüdâdır." [demektir.]

Hüdâ kelimesi, ikinci bir cümlenin öznesi de olur: "Bu o kitaptır ki bunda hiç şek şüphe yoktur." Hüden. "Hidayettir, hüdâdır." Li'l-müttakîn. "Müttakîler için hüdâdır." diye ikinci bir cümle olur. O zaman Arapça bakımından merfû olur. Yani ötre makamında, ref makamında olur; na't olarak yani daha önceki kitap kelimesine sıfat olarak. Veyahut mansub olur hal olarak yani üstün makamında, üstünlü imiş gibi. Çünkü hüden kelimesi sonu değişmiyor, i'rab kabul etmiyor. Mahallen mansub olur hal olarak yani hidayet olarak.

Burada Kur'ân-ı Kerîm [için] hüden li'l-müttakîn. "Hidayettir ama müttakîler için hidayettir." buyuruluyor. Bu âyet-i kerîme, bu ifadeler Kur'ân-ı Kerîm'in müttakîler için hidayet olduğunu bildiriyor.

"Hidayettir." Li'l-müttakîn. "Müttakîler için..." Müttakî kelimesini de açıklayacağız, hidayet kelimesi üzerinde de tabii söylenenleri [anlatacağız.]

Müttakîlere tahsis ediyor yani; "Müttakîler için hidâyettir." ne demek?

Müttakî olmayanlar için aynı vasıfta değildir. Evet böyle, bu mânâ doğru. Çünkü bu mânâyı başka âyet-i kerîmelerde Mevlâmız açıkça bize bildiriyor. Mesela;

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Kul hüve lillezîne âmenû hüden ve şifâün. Bu Bakara'nın âyeti değil başka âyet. "De ki, ey Resûlüm! O, iman edenler için." Hüden ve şifâün. "Hidâyettir ve şifâ kaynağıdır." Kur'ân-ı Kerîm hidâyet kaynağıdır, şifâ kaynağıdır. Ama, vellezîne lâ yü'minûne. "İnanmayanlara, kâfirlere, müşriklere gelince." Fî âzânihim vakrun. "Onların kulaklarında bir duymazlık, ağırlık vardır." Ve hüve aleyhim amâ. "Ve Kur'ân ı Kerîm onlar için görünmez."

Yani onlar kör olduklarından Kur'ân'ı göremezler. Görememe [söz] konusudur. Bak, mü'minler için hidâyet olan, kâfirler, müşrikler için amâ oluyor; yani göremeyeceği bir şey oluyor. Çünkü onlar kör, körlüklerinden dolayı göremiyorlar.

Yine bu mânâyı işleyen, bize ifade eden başka bir âyet-i kerîme;

Ve nünezzilü mine'l-kur'âni mâ hüve şifâun ve rahmetün li'l-mü'minîn. "Ben azîmüşşân..." buyuruyor Allahu Teâlâ hazretleri, tabii azamet nunuyla "Biz" ifadesi gibi söylüyor ama o kendisi vâhid ü ehad, ferd ü samed... "Ben azîmüşşân Kur'ân-ı Kerîm'i indirdim." Mâ. "Kur'ân-ı Kerîm'den şol âyetler ki." Hüve şifâun ve rahmetün li'l-mü'minîn. "Mü'minler için gönüllerine şifadır ve rahmettir." Mü'minler için gönüllerindeki tereddütlere, sıkıntılara, hüzünlere, üzüntülere, hastalıklara şifadır ve Kur'ân-ı Kerîm mü'minlere bir rahmettir.

Hakîkaten de şifa da olur, maddî şifa da olur. [Kur'an] okursunuz, hasta adam iyi olur. Her zaman size vaazlarımda anlattığım bir konu[yu tekrar anlayatım.]

Sahabeden bir müfreze, çöle görevli gitmişler. Sonra aç kalmışlar, susuz kalmışlar, bir vâhâya gelmişler. Çölün ortasında bir kabilenin yerleştiği bir çöl vâhâsına gelmişler. Yemek istemişler, içecek istemişler, misafir etseniz bizi diye ummuşlar. Adamlar da hiç misafirperverlik göstermemiş. Bunlar vâhânın kenarında, o çadırların uzağında yatmışlar.

Ne yapsınlar, nereye gitsinler?

Yatmışlar.

Biraz sonra çadırların arasından bir feryad bir figan, bir çığlıklar... Yüzünü örte örte bir cariye kadın gelmiş, demiş ki;

"Kabilenin reisini azılı, zehirli yılan soktu, içinizde tedavi bilen var mı?"

Sahabeden mübarek bir zât çıkmış; "Ben tedavi etmesini biliyorum!" demiş ve adamın yanına gitmiş.

Adamı zehirli yılan sokmuş, yılanı görmüşler, ısırmış, sokmuş. Eli ayağı şişmeye başlamış, ölecek adam. Zehiri de biliniyor, öleceği de biliniyor.

Sahabeden o zât, ben tedavisini biliyorum diye gitmiş, sonunda adam iyi olmuş.

Nasıl iyi olmuş, yani ilaç mı yapmış? Yanında ilaç vardı da onu mu verdi?

Hayır. Kur'ân-ı Kerîm'i okumuş

Kur'ân-ı Kerîm'i okumuş, hem de hangi kısmı acaba, tahmininize göre sizin bilmediğiniz âyeti mi okudu?

Hayır! Hepimizin, hepinizin bildiği Fâtiha sûresini okumuş üflemiş. Yılan sokmuş ve ölmeye doğru giden kabile reisine okumuş üflemiş, sonra adam iyileşmiş.

Bu neyi gösteriyor?

Kur'ân-ı Kerîm'in maddeten de şifâ olduğunu gösteren bir önemli olay... Bak, ilaç almadı, hap yutmadı, panzehir kullanılmadı, iğne, şırınga yapılmadı ama adam iyileşmeye başladı.

Neden?

Şifayı veren Allah, kudret sahibi Allah nasıl peygamberine mucizeleri ihsan ediyorsa, evliyasına da kerâmet ihsan ediyor. Kur'ân-ı Kerîm'i okuyor, karşıdaki adam iyi oluyor.

Neden?

Her şeyi yapan Allah olduğu için. Mukadderât, takdir Allah'ın olduğu için...

Ve sonunda artık adam iyi olunca bir sürü hediyeler, koyunlar, kuzular artık kabilede ne gibi yiyecek, içecek ne varsa vermiş, bunları almışlar, götürmüşler. Okuyan şahıs, yolda bir kere hediyelere hiç kimseyi dokundurtmamış;

"Bunlara dokunmayın, ben bunların iyi bir şey olduğundan tereddütteyim. Çünkü ben bunları Kur'an okudum aldım, Kur'an okuyup almak İslâm'da doğru değil. Onun için dokunmayın, belki helâl değildir." demiş.

Gelmişler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e olayı anlatmışlar. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz mahsur olmadığını, çünkü onların bu işi Kur'an'ı satmak için yapmadıklarını, Allah rızası için yaptıklarını [söylemiş.] Yani olayların tabii geliştiğini, burada bir istismar, sömürü, Kur'an'ı satma filan gibi bir şey bahis konusu olmadığını düşünerek, Peygamber Efendimiz "Bir mahzuru yoktur!" demiş, onların gönülleri mutmain olsun diye de o hediyelerden kendisi de almış.

Kur'ân-ı Kerîm'in maddeten de şifa olduğunu anlatmak istiyorum. Yani bazen bir insan hasta oluyor, doktorların ümitsiz dediği, artık çare yok dediği insanlar Kur'ân-ı Kerîm okunuyor şifa buluyor. Bu da görülen bir şey. Yani mânevî şifadır. Tamam, okuyorsun, üflüyorsun, adam ruhsal bakımdan rahatlıyor... filan. Bu işin materyalist izahı. Bunun mânevî izahında, maddî şifa da vardır, mânevî şifa da vardır.

Kur'ân-ı Kerîm âyetleri içinden, "Biz insanlara şifa olan ve mü'minlere rahmet olan ayetleri indiririz ama, ve lâ yezîdü'z-zâlimîne illâ hasarâ. "Aynı âyetler zalimlerin, kâfirlerin, müşriklerin hüsranını arttırır." [buyuruluyor.]

Onların hüsranını daha ziyade arttırır yani adamlar dinledikçe kudururlar, dinledikçe azarlar. O âyetler onlara tesir etmez.

Neden?

Kur'ân-ı Kerîm'in böyle bir özelliği olduğundan. Mü'minlere şifâ oluyor, rahmet oluyor da, kâfir oldu mu, kâfir ondan istifade edemiyor. Aksine hıncı, gayzı, kini artıyor aziz ve sevgili kardeşlerim!

Başka âyet-i kerîmeler de var. İkna olduğunuz için onları [okumayalım.]

Hüden li'l-müttakîn "Müttakîler için hidayettir." ne demek; zaten adamlar müttakî?

Bazı kimseler demişler ki; Nûran li'l-müttakîn. "Müttakîler için bir nurdur." Yani içlerini, dışlarını nurlandırır, yollarını aydınlatır, akıllarını aydın eder, filan mânâsına gelebilir.

Hüden li'l-müttakîn'i İbn Abbas radıyallahu anhümâ şöyle izah ediyor; Hümü'l-mü'minûne. "Bu müttakîler mü'min kimselerdir." Ellezîne yettekûne'ş-şirke bî ve ya'melûne bi-tâ'atî. "Bunlar bana şirk koşmaktan sakınıp da bana ibadeti, taati güzel icrâ eden muttakîlerdir." mânâsına gelir diye İbn Abbas radıyallahu anhümâ böyle açıklamış. Yani müttakî "sakınan" demek. Vikâye kökünden geliyor, müttakî kelimesinin kökü vikâye. [Vikâye,] "korunmak, korumak" demek. İttekâ-yettakî; "insanın kendi kendisini koruması" demek.

Bunlar neden korunan insanlar?

Şirkten korunan, ibadet ve taati yapan insanlar. İşte onlar için hidayettir. Yani has mü'min, kusursuz, hatalı olmayan mü'min mânâsına.

Buna benzer izahları başka alimler de yapmışlar; Ellezîne yahzerûne minellâhi ukûbetehû. "Allah'ın kendisine ceza vermesinden hazer eden, korkan; eğer hidayetten bildikleri şeyi yapmazlarsa, namaz kılmazlarsa, oruç tutmazlarsa, hacca gitmezlerse, zekât vermeslerse vesaire, o zaman tabii Allah ceza verir diye korkanlar, hazer edenler ve Allahu Teâlâ hazretlerinin emirlerini tutarlarsa, rahmetlerine ereceklerini uman; sakınmalı, ümitli, korkulu, havf ü recâlı mü'minler." Tabii bu korkmak da ümit de hep imandan oluyor. Onlara hidayettir.

Tabiinin serverlerinden Hasan-ı Basrî rahmetullahi aleyh; İttekav mâ harramallâhu aleyhim. "Allah'ın kendilerine haram kıldıklarından el etek çekip, sakınmış kimseler, ve eddû mefturida aleyhim. "Kendilerine Allah'ın emrettiklerini de yaparak emri ifâ etmiş, emri yapmamak durumuna düşmemiş kimselerdir." diye, bu sakınanların kimler olduğunu beyan etmiş oluyorlar.

Bazı alimler de, bu "müttakîler kimlerdir" meselesinde biraz daha bizim hoşumuza gidecek geniş bir tanıtım yapmışlar, demişler ki; Ellezîne yectenibûne kebâire'l-ism. "Günahların büyüklerinden sakınabilen, çekinebilen, ictinâb edebilen kimselerdir."

Bunu niye böyle tarif etmiş, bu niye bize biraz daha ümit verici oluyor.

Çünkü, biz âciz, nâçiz, zavallı kullar, mü'min olduğumuz halde hep hata işleriz, hep ayağımız sürçer. Mü'miniz ama bilerek bilmeyerek, şeytana uyarak, nefse kapılarak sabahtan akşama hatalar işleriz. Aziz Mahmud-u Hüdâî Efendimiz'in, o mübarek evliyâullahtan, kutbül-aktâb o zât-ı muhteremin beyan ettiği gibi; "Her dem hatâdır kârımız." İşimiz her nefeste hatalıdır; bakışımız, oturuşumuz, konuşmamız hatalı olabilir. İnsan hata etmeyeyim dedikçe de hataları yapabiliyor.

Mü'min hata etmeyen insan mıdır?

Hayır, hatasız kul olmaz.

Mü'min nasıldır?

Hata etmemeye çalışan, hata ettiği zaman da, hatasını anladığı zaman da pişman olup, tevbe eden insandır. Yani İslâm tabiîdir, tabiat dini[dir]. Öyle olağanüstü, hayalî, farazî, nazarî tarifler yapmıyor. İşte insanoğlu, hatası ve sairesi de olur ama, "Büyük günahlardan kaçınan müttakîdir." diye, bu biraz daha bizim hayatımıza, tavrımıza, halimize uygun oluyor.

Bazıları da demişler ki; "Bu müttakîlerin mânâsını zaten âyetlerin devamı yani bu Bakara sûresinin şimdi bu ikinci âyeti ya! Bundan sonra gelen âyet-i kerîmeler müttakîlerin kimler olduğunu, onların evsafının, işlerinin, amellerinin neler olduğunu zaten açıklıyor. İşte müttakîler onlardır."

Evet Kur'ân-ı Kerîm'de müttakîleri, neler yaptıklarını sıralayarak anlatan âyet kümeleri de vardır. Mesela;

Ellezîne yünfikûne fis-serrâi ve'd-darrâi ve'l-kâzımîne'l-ğayza ve'l-âfîne ani'n-nâsi vallâhu yuhibbü'l-muhsinîn. Âyet-i kerîmesi gibi bazı âyet kümeleri, peşpeşe gelen âyetler, müttakî kelimesinin geçtiği âyetlerden sonra gelen bazı âyetler, müttakîlerin kimler olduğunu açıklar.

Oralardan da tarifler ortaya kesin olarak çıkabiliyor. Burada da bu hüden li'l-müttakîn'den sonra gelen, önümüzdeki haftalar inşallah Allah sağlık, âfiyet verirse söyleyeceğimiz, dinleyeceğiniz, "Bakara sûresinin 3, 4 ve 5. âyet-i kerîmelerinde evsafı anlatılan insanlardır müttakîler." diye de izah etmişler.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bu konudaki hadîs-i şerîflerine gelince, İmam Tirmizî ve İbn Mâce rivayet etmişler ki, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz müttakî kullar hakkında şöyle buyurmuş.

Lâ yeblüğu'l-abdü en yekûne mine'l-müttakîne hattâ yede'a mâ lâ be'se bihî hazeren

Sadaka Resûlüllâh.

Bu hadîs-i şerîfin mânâsı ne demek?

Peygamber Efendimiz, bu hadîs-i şerîfinde müttakîler hakkında bize biraz açıklama yapmış oluyor;

Lâ yeblüğu'l-abdü. "Kul o dereceye ulaşamaz." En yekûne mine'l-müttakîn. "Müttakîlerden olma derecesine ulaşamaz, müttakî sıfatını Allah indinde hak edemez, hakîki müttakîler sınıfına, safına giremez, o zümreden sayılamaz."

Ne yapmadıkça?

Hattâ yedea mâ lâ be'se bihî. "Mahzuru olmayan şeyi terk etmedikçe..."

Mahzuru olmayan şeyin zaten mahzuru, günahı yok; onu niye terk etmesi isteniyor?

Hazeren mimmâ bihî be's. "Mahzuru olan şey olabilir korkusuyla, mahzurlu olmayan şeyden bile çekinecek bir duruma gelirse bir kul, yani, 'Acaba bu yaptığım doğru değil mi?' diye ihtiyat ederse o mahzursuz şeyden bile korku üzere olan bir duruma gelirse; o zaman Allah'ın müttakî kulları zümresine girer."

Demek ki müttakî kullar şüpheliden bile kaçınır, verâ sahibi olur. Şüphelinin yanına bile yanaşmaz. Çünkü hadîs-i şerîflerden biliyoruz ki, hududa yaklaşan, tam sınırda sınırda yürüyen bazen sınırı geçiverir, yasak bölgeye ayağı girmiş olur, cezayı hak edebilir.

Bu hadîs-i şerîfi böylece müttakî kelimesinin açıklanmasında hatırımızda bulunduralım.

Bir başka rivayet de Muaz b. Cebel radıyallahu anh'den. Şöyle;

Yuhbesun-nâsü yevme'l-kıyâmeti fî bakî'in vâhidin. "Kıyamet gününde kullar geniş bir mıntıkada tutulurlar, hapsedilirler. 'Burada durun bakalım!' diye hepsi bir yerde durdurulurlar.

Kıyamet gününde insanlar izdihamlı, bütün ahâli, gelmiş, geçmiş, gelecek, bizim bildiğimiz, bilmediğimiz insanların hepsi bir yerde, bir arazide "Burada duracaksınız!" diye hapsedilir, mevkıf denilen mahşer yerinde durdurulurlar. Sonra;

Fe-yünâdî münâdin eyne'l-müttakûn. "Bu arada bir çağırıcı, nidâ edici, seslenici; 'Müttakîler neredeler?' diye seslenir." Tabii bu sesi; "Neredeler, müttakîler çıksın ortaya!" diye bir melek de söylemiş olabilir, Allahu Teâlâ hazretleri de emretmiş, buyurmuş olabilir. Ondan bir ses gelmiş olabilir.

Fe-yekûmûne fî kenefin mine'r-rahmân "Ve onlar Cenâb-ı Mevlâ'nın bir yanına gelip ayakta dururlar. "Yani müttakîler o kalabalığın arasından ayrılıp Cenâb-ı Mevlâ'nın huzuruna gelir, dizilir, dururlar.

Lâ yahtecibullâhu minhüm. "Allah onlardan cemâlini gizlemez." Ve lâ yestetir. "Ve kendisini perdelemez." Yani âşikâre Rablerini görürler.

Neden?

Cenâb-ı Hakk'ın onlardan gizlenmemesi, cemâlini göstermesi, bir ikram bu! Çünkü Cenâb-ı Hak, innellâhe cemîlün yuhibbü'l-cemâl. Yani Cenâb-ı Mevlâ'nın vech-i pâkini seyrandan daha büyük zevk, sefâ ve nimet ve ikram mı olur! "Onlardan cemâlini setretmez, gizlemez, perdelemez, aşikâre Rabbü'l-izzeti görür vaziyette, öyle elpençe divân Rablerinin huzurunda dururlar." diye Peygamber Efendimiz bildirmiş.

Muaz b. Cebel de etrafındakilere bunu anlatmışlar. Ondan duyan bir kimse naklediyor;

Kultü meni'l-müttekûn. "Müttakîler kimlerdir?" diye sordum. Çünkü, "Kim bu çağırılan müttakîler, kim Allah'ın böyle iltifatına mazhar olan mübarekler, nasıl insanlar, ne yaparlar böyle müttakî [olur]?" diye sormuş.

Kâle: Kavmün ittekavi'ş-şirke ve ibâdete'l-evsân. "Onlar şirkten sakınmış, putlara tapmaktan kaçınmış insanlardır." Ve ahlesû lillâhi'l-ibâdeh. İbadet ve kulluğu sırf Allah'a yapmaya tahsis etmişlerdir."

Yani Allah'a şerik koşmuyorlar. Ahlesû lillâhi'l-ibâdete demek, sırf Allah'a ibadet etmek yani şerîk nazîr tanımadan ibadet etmek demektir. Burdaki ihlas [ibadeti] katıksız sırf Allah'a tahsis etmek manasına geliyor.

Fe-yemurrûne ile'l-cenneh. "Ve bunlar, Allah'ın daveti ve lütfu üzere cennete geçer giderler."

Demek ki mahşer halkı bir kalabalık, izdihamlı yerde hapsedilmiş, sıkışık durumdayken, "Gelsin bakalım müttakîler, neredeyse çıksınlar ortaya!" diye Cenâb-ı Rabbü'l-izzeh onları çağırıyor ve onları cennete öncelikle sokuyor.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi böyle müttakîlerden eylesin... Yani Allah'tan gayriye boyun eğmeyen, tapmayan, şirke küfre girmeyen, gizli şirke, aşikâre şirke, riyâya, tabasbusa yanaşmayan, has halis müslümanlardan, böyle hakîkî müslüman müttakîlerden olmayı Allah cümlemize nasip ve müyesser eylesin...

Biliyorsunuz hidayet Fâtiha sûresinde de geçiyor; ihdina's-sırâta'l-müstakîm. "Yâ Rabbi! Bizi sırat-ı müstakîme hidâyet eyle!" diye Allah'tan hidayeti istiyoruz. Hidayetin ne olduğunu ihdina's-sırâta'l-müstakîm'in izahında söylemiştik.

Şimdi Kur'ân-ı Kerîm'in birinci sayfasında Fâtiha var. İhdina's-sırâta'l-müstakîm âyeti orada gözümüzün önünde. Cevabı da hemen karşı sayfada. Orada müttakîlerin kimler olduğu, sırât-ı müstakîmde yürüyenlerin kimler olduğu, hidayet erbâbının kimler olduğu hemen orada açıklanıyor. Ne kadar biribirleriyle münasebetli, nasıl hemen cevabı Kur'an-ı Kerim'de karşı sayfada yazılmış durumda...

Tabii hidayet ne mânâlara gelir? Böyle umumî mânâsıyla hüdâ denildiği zaman, hüden denildiği zaman ne mânâya gelir?

Mâ yakırru fi'l-kalbi mine'l-îmân. "İnsanın gönlüne yerleşmiş olan imana hüden denir." Tabii bu Allah'ın verdiği bir şeydir. Biliyorsunuz, Allahu Teâlâ hazretleri bu imanı, bu hidayeti edepsiz kullara vermiyor. [Hidayeti] veren Allah'tır. Nitekim Peygamber Efendimiz'e; inneke lâ tehdî men ahbebte buyurmuş. "Ey Rasûlüm! Sen böyle, 'Şu müslüman olsun, bu müslüman olsun, amcam Ebû Tàlib müslüman olsun, vesaire...' herkesin iyi olmasını istiyorsun ama, 'Sen istediğini hidayete erdiremezsin!' Allah seçecek, lâyık olana hidayeti verecek; edepsiz, lâyık olmayana da hidayeti vermeyecek!" diye bildiriyor.

"Sen istediğini hidayete erdiremezsin, Allah dilediğine hidayet verir." Sonra;

Leyse aleyke hüdâhüm velâkinnellâhe yehdî men yeşâü. "Herkesin hidayeti senin üzerine vazife değil. Allah dilediğine hidayet eder." Sen tebliğatını yap, âyetleri oku! İnanan, edebini takınan, boynunu büken ve kulluğunu bilene Allah hidayet verecek, ötekilere vermeyecek.

Ve men yudlilillâhu felâ hâdiye lehû. "Kim Allah tarafından ceza olarak saptırılmışsa, ona kimse hidayet veremez."

Men yehdillâhu fe-hüve'l-mühted. "Allah'ın hidayet verdiği, hidayeti bulmuş kişidir."

Ve men yudlil fe-len tecide lehû veliyyen mürşidâ. "Dalâlete ceza olarak saptırdığı kimseyi de, kimse ahbaplık edip, irşad edip doğru yola çekemez."

Demek ki bildirmek, tebliğ etmek lâzım! "Ey Rasûlüm! Sen tebliğatını yap! Gerisi [bana aittir.] Ben gönülleri, niyetleri bilen; içinde düşündüğü duyguları, düşünceleri, hesapları bilen âlemlerin Rabbi Mevlâları olarak, onların hesabına göre onlara layık olan muameleyi yaparım. Hidayete layık iseler, hidayet ederim. Hidayete layık değillerse, edepsizliklerinin cezalarını çekerler. Sonra da pişman olurlar ama iş işten geçmiş olur."

Demek ki hidayet böyle bu mânâya yani insanın gönlünde hâsıl olan iman mânâsına geliyor.

Bazen de "hakkı söylemek, açıklamak, hakka davet etmek, yol göstermek" mânâsına kullanılır. Mesela;

İnnemâ ente münzirün ve li-külli kavmin hâdin. "Sen sadece bir ihtar edici, ikaz edicisin, her kavmin böyle bir ikazcısı, hakkı açıklayıcısı vardır."

Ve emmâ semûdu fe-hedeynâhum. "Kur'ân-ı Kerîm'in siyakı içinde, bu misaller arasında Semud Kavmi'ni hani hatırla!" Fe-hedeynâhüm. "Biz onlara irşad ettik, hakkı gösterdik, açıkladık." Fe's-tahabbu'l-amâ ale'l-hüdâ. "Amâyı hüdâya, körlüğü, kör olmayı hidayete tercih ettiler." Yani "imana gelmediler, kör olmalarının cezalarını çektiler" mânâsına geliyor.

Aziz ve sevgili kardeşlerim!

Bir de çok defalar söylediğim, takvâyı güzel tarif eden misali söyleyelim. Bazı kitaplarda gördüm, isim yanlışlığı da var, onu da düzeltelim. Bazı kitaplar yanlış isim kullanmışlar...

Biliyorsunuz Ömer b. el-Hattab radıyallahu anh Aşere-i Mübeşşere'den, ikinci halife Hz. Ömer radıyallahu anh.

Allah cennette buluştursun...

Seele übeyyebne kâ'bin ani't-takvâ. "Hz. Ömer gibi ashabın güzidelerinden bir mübarek bahadır, babayiğit, Übey ibn-i Kâ'b'a 'Takvâ nedir?' diye sordu."

Yani, "Müttakîlik nedir, bu müttakî insanların sahip olduğu takvâ denilen şey nedir?" diye sordu.

Niye soruyor?

O da Arap, ötekisi de Arap. İkisi de Arapça biliyorlar. İkisinin de mâlumudur ki, [takvâ] vikâye kökünden geliyor, "korunmak" demek ama nasıl bir şey bu?

Niye soruyor bunu?

Yani "Müttakî bir insan olmam için ne yapmam lazım? Nasıl davranırsam öyle olmuş olurum?" mânâsına sormuş oluyor.

Übey b. Kâ'b... Bir yerde okudum, bayağı bir tefsir kitabında, hem de ciddî böyle üniversite hocalarının filan neşrettiği bir kitapta. Tabii yanılmayan, şaşırmayan insan olmaz. Arapça kitapları okurken bazen karıştırmalar olabiliyor.

"Kâ'bu'l-Ahbâr'a sordu." diyorlar. Hayır, Hz. Ömer Kâ'bu'l-Ahbâr'a sormadı, Übey b. Kâ'b'a sordu. Übey b. Kâ'b Kur'ân-ı Kerîm heyetinden, Kur'ân-ı Kerîm'i çok iyi bilen, ilmi yüksek bir zât-ı muhterem; ona sordu. Saygın bir kimse olarak Übey b. Kâ'b'a sordu. Yani o sondaki Kâ'b'dan Kâ'bu'l-Ahbâr sanmışlar. Onu da düzeltmiş olalım ki o kitapları okuyanların hatırında yanlış kalmasın.

Hz. Ömer gibi bir güzîde şahıs, bir gerçeği öğrenmek için bir başka güzîde şahsa soru sorabiliyor. Evet, İslâm'da öğrenmek için soru sormak sevaptır, ayıp değildir; bilmiyorsa sormak lazım. Soran insan soru sorsun diye Peygamber Efendimiz teşvik de ediyor. Hem soran insan sevap kazanır, hem cevap veren insan hayrı, hakkı öğrettiği için sevap kazanır, hem de bu arada dinleyenler istifade etmiş olurlar. Ama sorunun da laubâli, gelişi güzel, abuk sabuk, düşüncesizce, her konuda olmaması lazım! O zaman da onun da cezası var. O da ayrı bir edep. Yani soru sormanın da âdâbı, yeri, usûlü vardır. Herkes [güzel] soru da soramaz, güzel soruyu güzel insanlar sorar. O da, bir soru sorma sanatı diyelim, ince bir sanattır.

Übey b. Kâ'b radıyallahu anh ona dedi ki; Emâ selekte tarikan zâ şevkin. "Sen dikenli bir yola hiç girmedin mi?"

Şevk, "kef" ile "diken" demek. Şavk olursa kaf ile [mânâ değişir.] Türkçe'de ikisi de aynı yazılır, anlaşılmaz. Şevk, "kef" ile yazılsa da şevk diye yazılır. Şavk, "kaf" ile de yazılsa, [ikisi de] "şevk" diye yazılır. Halbuki aslında eskiler şavk derlerdi, şevk demezlerdi. Biz yeni Türkçe'de [şevk] yapmışız. Kef ile kafın da farkını ayıracak bir işaret yok. Buradaki şevk "kef" ile, yani "diken" demek. Eğer "kaf" ile şavk olsaydı; o zaman o, "iştiyak duymak, arzu duymak" mânâsına gelirdi. [Türkçe'de,] "Şevklendim, şevk duydum" filan diye kullandığmız kelime olurdu.

Zâ şevkin. "Dikenli, diken sahibi bir yola hiç girmedin mi?" diye [cevap veriyor.]

Soruyu soran Hz. Ömer, "Takvâ nedir?" diye soruyor; Übey b. Kâb da soruyla cevap veriyor: "Sen dikenli bir yola hiç girmedin mi?"

Bu ne demek?

Soruyu soruyla karşılıyor. Nükteli cevap verecek de onun için. "Sen dikenli bir yola girmedin mi?" dedi, hatırına iyice yerleşsin diye misal vermek istiyor.

Kâle: Belâ. "Girmez olur muyum, girdim." Hz. Ömer, "Evet, dikenli yola girdim. Tamam, çölde mölde gittiğim yerlerde bazen çok dikkenli yollar oluyor, öyle yola girdim." dedi.

Kâle: Femâ amilte? "O dikenli yola girdiğin zaman ne yaptın?" dedi bu sefer Übey b. Kâ'b. [O] soruya devam ediyor, Hz. Ömer de cevap veriyor;

Şemmertü ve'c-tehedtü. Şemmere-teşmîr, "eteklerini şöyle toparlamak" demek. Demek ki Hz. Ömer, elbisesine dikenler takılmasın diye, elbisesinin eteğini şöyle toparlamış olduğunu söylüyor.

Ve'c-tehedtü. "Gayret ettim."

Neye gayret ettim?

Dikenler batmasın, bir yerime isabet etmesin diye sakınmaya dikkat ettim.

[Konuyu] böyle sorulu cevaplı iyice unutulmaz artık bu [diye pekiştirdikten] sonra, Übey b. Kâ'b dedi ki;

Fe-zâlike't-takvâ. "İşte bu, işte öyle yapmak takvânın ta kendisidir."

Bakın burada da bir cümle var. Tıpkı bu cümle demin [geçen] zâlike el-kitâbu, zâlike'l-kitâb gibi bir cümle. Fe-zâlike et-takvâ. "İşte bu takvânın ta kendisidir." Yani öyle yapman, takvâ işte odur, asıl takvâ odur.

Yani bir insan dikenli bir yola gittiği zaman, nasıl dikenler eteklerine takılmasın diye eteklerini topluyorsa, nasıl ayaklarına batmasın diye dikkat ediyorsa, nasıl tüm gayreti gösteriyorsa; müslüman da Cenâb-ı Hakk'ın yolunda yürürken dikkat edecek, tüm gayretini sarfedecek.

Yani hak yolda dikenler ne demek?

Günahlar demek. Günahlara bulaşmayacak, haramlara yanaşmayacak, onlardan sakınacak.

İşte güzel bir anlatım. Übey b. Kâ'b radıyallahu anh'ın Hz. Ömer'e anlattığı böyle nükteli bir şey.

Allahu Teâlâ böyle tüm gayretimizle haramlardan, günahlardan sakınıp müttakîlerden olmayı cümlemize nasip eylesin...

İbn Mâce rahmetullahi aleyh isimli meşhur hadis aliminin -Allah bu alimlere çok rahmet eylesin, şefaatlerine erdirsin-

An ebî ümâme radıyallahü anh. "Ebû Ümâme radıyallahu anh'ten rivayet ettiğine göre." Kâle rasûlullah sallallahu aleyhi veselleme. Peygamber Efendimiz yine bu takvâ ile ilgili bir söz buyurmuş. Onu da söyleyeceğiz, sohbetimizi böylece tamamlamış olacağız.

Peygamber Efendimiz buyurdu ki;

Mestefâde'l-mer'u ba'de takvallâhi hayran min zevcetin sâlihatin in nazara ileyhâ serrethu ve in emerahâ etâ'athü ve in akseme aleyhâ eberrethü ve in ğâbe anhâ nasahathü fî nefsihâ ve mâlihî.

Sadaka Rasûlüllâh fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Bu hadîs-i şerîfle sohbetimizi tamamlıyoruz...

[Bu] ne demek?

Peygaber Efendimiz buyuruyor ki;

Mestefâde'l-mer'u ba'de takvallâhi. "Kul, kişi Allah'tan korkmaktan, müttakî olmaktan sonra." Ba'de takvallâhi. "Allah'tan sakınmaktan sonra." Yani müttakî kul olmaktan, takvâ sahibi olmaktan sonra, Hayran min zevcetin sâlihatin. "Saliha ve dindar, âbid, zahid, iyi bir müslüman kadından daha kıymetli bir şeyden istifade etmedi."

Yani, "Bir insanın en kıymetli varlığı takvâdır; ondan sonra en kıymetli şey saliha bir zevcedir." diyor. Tabii burada saliha zevcenin de vasıflarını sayıyor, onları açıklayacağım.

Anlıyoruz ki bir insanın en çok sahip olmaya gayret etmesi gereken, en istifade edeceği şey nedir?

Takvâdır. En çok ondan istifade eder.

Neden?

Allah'ın rahmetine erer. Kur'ân-ı Kerîm kendisine açılır. Kur'ân-ı Kerîm'in esrarına aşinâ olur, nimetlerinden istifade eder. Âhirette Allah "Nerede müttakîler? Gelsin bakalım huzuruma!" dediği zaman Allah'ın yanına varır, cemâlini görür, cennetine evvelce girer, ebedî saadete erer. Ne güzel!.. Yani en önemli şey, kul için en istifadeli şey takvâdır.

Fe-inne hayra'z-zâdi't-takvâ. "Yol azıklarının, âhiret yolculuğunun yol azıklarının en hayırlısı takvâdır."

Hepimiz, takvâ nedir öğrenelim ve takvâ denilen şeye sahip olalım. Bak, Hz. Ömer bile sormuş, nice nice ashab ve tabiîn bunu özledikleri için, buna sahip olmak istedikleri için biribirlerine, "Takvâ nedir, müttakî kimdir?" diye sormuşlar...

Aziz ve sevgili izleyiciler!

Ben de, "Türkçe'de takvâyı güzelce, bilimsel olarak anlatan bir kitap yazsam!" diye düşündüm. Sonra üniversiteden bir genç ilim adamı kardeşimizin, takvâ üzerine doktora yaptığını öğrenince, "Aman bu kardeşimizle ilgi kurun!" dedim. Kurdular, onun doktora tezini bastık ki, takvâyı bilimsel olarak anlatıyor. Bizimkiler de yani ihvânımız, kardeşlerimiz de okusunlar, bilsinler de müttakî kul olsunlar diye o kitabı yayınevimiz bastı. Kardeşlerimiz aldılar, inşallah okumuşlardır. Okumayanlar da o takvâ ile ilgili kitabı alsınlar, takvâ nedir öğrensinler ve mûcebince amel etsinler. Kuru bilginin faydası yok; öğrendikten sonra uygulasınlar, müttakî kul olsunlar da hem dünyada hem âhirette hayırlara ersinler.

Demek ki birinci, insanın en istifade edeceği şey takvâ imiş, ondan sonra da sâliha bir zevce yani dindar bir hanımmış. Peygamber Efendimiz o saliha zevcenin vasıflarını şöyle sayıyor;

İn nazara ileyhâ serrethu. "Yüzüne baksa, efendisini sevindirir." Yani, "Bak benim hanımım ne güzel, ne dindar!.. Ne güzel başını örtmüş, ne kadar hanımefendi, ne kadar mâsum, ne kadar temiz!.." [diye] kocasına sürur verir.

Ve in emerahâ etâ'athü. "Bir şey emretse, zevciyet muamelesi ve diğer hususlar dahil olabilir: 'Hanım haydi bakalım şunu yap!' dese; itaat eder, âsi olmaz, serkeşlik yapmaz, isyan etmez, karşı gelmez."

Ve in aksame aleyhâ eberrathü. "Efendisi bir konuda yemin ediverse, yeminini yapmasına yardımcı olur." Aksini, yani yeminini çiğneme durumuna düşürtmez, yeminini uygulattırıp günaha girmemesini sağlar.

Ve in ğâbe anhâ nasahathu. "Yanında olmadığı zaman." Ğâbe anhâ demek yani hanımın yanında değil, yaptığı işe gitti, seyahate çıktı. Ondan uzak olduğu zaman, nasahathü. "Kocasına sâdık kalır; açık kalpli, samimi [olur,] hıyanet etmez." Fî nefsihâ ve mâlihi. "Kendi namusu konusunda da, kocasının kendisine emanet ettiği evi barkı, malı mülkü, kesesi, kasası konusunda da ona samimi, sevindirici davranır." diye hayırlı zevceyi bildiriyor.

Tabii bu hayırlı zevcenin evsâfını, aynı şekilde hayırlı kocaya da döndürmek mümkündür. Hayırlı koca da tabii, eşine yine böyle hâlis, salih, temiz şekilde davranan koca demektir ama bu ikinci geliyor. Asıl insanın sahip olması gereken şey takvâ!..

Allahu Teâlâ hazretleri hepimizi müttakîler zümresinde haşreylesin... Cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin...

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh...

Sayfa Başı