M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 252-253.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm

Elhamdülillâhi rabbi'l-âlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn es-selâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitabullâh ve enne efdale'l-hedyi hedyu Muhammedin sallallâhu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhtesâtuhâ ve külle muhtesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin fi'n-nâr ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-Nebiyyi sallallâhu aleyhi ve selleme ennehû kâle:

Cenâb-ı Hak cümlemizin kusurlarını affetsin, sevgili Peygamberimiz'in şefaatine nail eylesin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e salât u selâmların çok faydası vardır. Hayatta nasıl kendisine selam veriliyorsa bugün de o selam aynı selamdır. Yalnız insanın uyanık olması ve karşısında Resûlullah'ın hayalini tecessüm ettirmesi kâfidir. Bunun hayali cismaniyetiyle beraberdir. Hilye-i saadetlerdeki gibi Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'i canlandırarak ona salât-u selam okumak aynı hayatında okuduğun gibidir. Salât u selâmı alınca elbette o da mukabele edecektir, onun mukabelesi de bize kâfi gelir.

Bize buyuruyor ki;

Tesaddekû. "Sadaka veriniz."

Sadakanın ufağı büyüğü olmaz!

Ve lev bi-temratin. "Bir hurma da olsa!"

"Hurmadan ne olacak." dersin. Velev bir hurma dahi olsa onu da tasadduk edin, kıskanmayın!

Fe-innehâ teşüddü mine'l-câiı. "Çünkü o bir hurma da bir açın karnında bir şeye yarar!"

Peygamber Efendimiz bir muharebeye kafile yollamış. Kaç kişiden ibaret olduklarını bilmiyorum. Bunlar -herhalde- mesafeyi ölçemediler, yanlarında az nafaka kalmış. Yol da uzak, mahallerine varamadan erzakları tükenmiş. Tükenmesiyle beraber birisinde bir hurma kalmış. Bu hurmayı ağızdan ağza dolaştırarak emmişler! Bu emiyor, ötekine veriyor. Bu emiyor, ötekine veriyor. Onun hararetiyle de biraz su içiyorlar. Onun kuvvetiyle mahallerine kadar gidebilmişler.

Onun için bir hurmayı yabana atma. Bir hurma da olsa işe yarıyor. Sadakanın ufağı tefeği olmaz. Yalnız verici olmak lazımdır.

İnsan, az veya çok, muhakkak vermeye alışmalıdır. Vermemek insanı bahilliğe doğru sürükler. O zaman azı vermeyince çoğunu hiç veremez. Onun için az olsun çok olsun daima hemen her defa verici olmak çok iyi nimettir.

İmâm-ı Âzam hazretleri eve girip çıktıkça kılık kıyafetini değiştirirmiş. Çünkü fukaralar onun sadaka vereceğini öğrenmişler, yolunun üzerine sıralanırlarmış. O da hepsine vererek geçermiş. Şimdi ikinci sefer aynı kıyafetle geçse fukaralar; "Bu adamdan demin istedik…" diye düşünerek bir daha istemeye utanacaklar.

"Bunlar beni tanımasınlar, yine istesinler de yine vereyim…" diyerek başka esvapla çıkıyor.. Allah da ona verdikçe vermiş.

Onun için bir hurma da olsa kıskanmayın, onu da verin çünkü bu açın açlığını giderir.

Nasıl olsa Allah fukarasını doyurur. Senin hurmana da parana da muhtaç değil! Allah onun nafakasını nerede olursa verecektir. Allah yerin altındaki kuşları kurtları beslediği gibi herkesi besler.

Ve tutfîü el-hatîetü.

Her gün günahlar içerisinde boyanmaktayız. Hele bu devirde kapıdan çıktın mı günahın içerisindesin. Evinde de günah işlersin, dışarıya çıkmaya bile lüzum yok!

İşte bu senin sadakandır. Hatielerden üzerine geçen günahları bu sadakalar siler."

Kemâ yütfiu el-mâü'n-nâr. "Su ateşi nasıl söndürüyorsa sadaka da günahları böyle söndürür."

Bu hadîs Abdullah b. Mübârek hazretlerinin.

Tüsaddikû. "Sadakaları veriniz." Fe-in ehadüküm yu'tî el-lakmete ev'i-şey'e. "Sizden biriniz bir lokma yahut beş kuruş, on kuruş bir şey verin!" Fe-yekau fî yedillâhi. "Verdiğin ufak bir şey fukaranın eline geçmeden Allahu Teâlâ'nın eline geçer!" Fî yedillâhi kable en tekau fî yedi's-sâili. "Daha sağ eline geçmeden sadakan makbul-i ilâhî olur." Fe-yürabbihâ. "Allah senin o sadakanı büyütür."

Kemâ yurabbi ehaduküm mehrehû.

Mehr: Atın yavrusu, kısrak yavrusu.

"Atın yavrusu nasıl büyüyorsa, nasıl dikkat edip büyütüyorsan bunun gibi senin de sadakan büyür!"

Ev fezîleten.

"Deve veya at yavrularını nasıl siz besleyip büyütüyorsanız kocaman hayvan oluyor. Sizin de sadakalarınız ind-i ilâhîde böyle büyür."

Fe-yûfihâ iyyâhü yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde; 'Al bakalım, bunlar senin sadakaların!' derler."

Dersin ki; "Ben bu kadar sadaka vermedim ki!.."

Allah, sadakalarını böyle büyüttü. Dağlar gibi oldu yani.

Müslin'in hadisi.

Tesaddekû. "Sadaka veriniz." Fe-inne's-sadekate "Çünkü sadaka vermekte" fikâküküm minen'-nâr. "Nasıl köle azat ediyorsun kurtuluyor." İster parayla ister parasız. Senin de cehennemden kurtulman sadakana bağlıdır. Sadakan nisbetinde kendini cehennemden kurtarmış olursun. 'Fikâküküm minen'-nâr.'

Beyhakî, İbn Asakir hazretleri.

Tesaddekû. "Sadaka veriniz." Ve dâvû merdâkum bi's-sadekati. Bu da aynı. "Hastalarınızı sadakalarla tedavi edin!"

Aklımızın hiç kabul etmediği bir şeydir: Sadaka ne hasta ne?!..

Hastanın mikrobu vardır, şusu vardır busu vardır; sadakanın ona ne faydası olacak?

Fakat Cenâb-ı Peygamber ne güzel buyuruyor: "Hastalarınızı sadaka vermek suretiyle tedavi ediniz!"

Çünkü kâinatta hiçbir şey yoktur ki Allahu Teâlâ'nın kudretinin haricinde olsun! Allahu Teâlâ o verdiğin sadaka dolayısıyla içtiğin sudan sana şifa ihsan eder. Yediğin ekmekten sana şifa ihsan eder. Esbabını halk eder, doktorunu gönderir, sana o ilacı gönderir…

Sebebi de senin o sadakan olmuştur. Sen bulamazsın fakat o sadakan dolayısıyla Cenâb-ı Hak esbabları halk eder, doktoru ayağına getirir, ilacını verir, kurtulursun… O sadaka dolayısıyla doktorsuz olsa dahi yine Allah esbabını halk eder, o hastaya şifayı verir.

O fakirin gönlünü aldığından dolayı, onun yardımına koştuğundan dolayı Allah da senin yardımına koşar. Seni yalnız bırakmaz, seni boş bırakmaz, hastana da şifa verir.

Fakat biz hiç böyle düşünmeyiz!

Biz yüzlerce binlerce liraları doktorlarımıza, ilaçlarımıza vermekten yürük ederiz: O olmadı ötekine, o olmadı ötekine gideriz. Bir vizite 100 lira ilacınla beraber kim bilir kaç yüz liradır! Kaç defa gidersin gelirsin, kaç tane bin lira harcamışsındır. Onun yerine insan fukaraya bin liracık vermeye çekinir!

"Bin lirada sadaka verilir mi?" dersin. Canım ama onlara veriyorsun!

Efendimiz sadakanın sebebini beyan ediyor:

Fe-inne's-sadekate tedfeu ani'l-a'râdi "Çünkü senin verdiğin bu sadaka yalnız hastalara şifa vermekle kalmıyor, sana gelecek musibetleri de def ediyor!" Ve'l-emrâdi. "Hastalıkları da def ediyor." Ve hiye ziyâdetün fî a'mâlikum. İki rekât namaza mukabil sana çok sevap veriliyor. Veyahut ufak bir hayır yapmışın, o hayrına mukabil çok büyük sevap veriliyor.

Ve hasenâtikum. "Hasenelerinizi de arttırıyor!"

Sebebi de o verdiğiniz sadakalar oluyor. Onun için sadaka vermekten katiyen çekinmeyiniz.

Tesaddekû. "Sadaka verin." Fe-seye'tî aleyküm zamânün yemşî er-racülü bi-sadekatihî. "Yakında öyle bir zaman gelecek ki kişi sadakasını, zekâtını, hayrını vermek için adam arayacak!"

Ya zenginliğinden dolayı ya da para artık geçmediğinden dolayı almayacak; para, para etmeyecek. Bin lira versen, yüz bin lira versen para etmeyecek. Paranın hükmünün kalktığı bir gün olacak, o gün sen sadakayı vermek için adam ararsın:

Fe-yekûlü ellezî ye'tîhi bihâ. "Götürüp de vermek istediğin o adam sana; lev-ci'te bihâ bi'l-emsi 'Dün gelseydin bu parayı dün getirseydin' le-kabiltühâ 'kabul ederdim.' der." Fe-emmâ el-âne felâ hâcete lî fîhâ. "Ama bugün bu paraya hacetim yok!"

Çok mânalı bir hadistir.

Bir gün bir zaman gelecek ki sen sadakanı vereceksin de adam almayacak: "Ben parayı ne yapayım?!.." diyecek. Yük, işe yaramıyor!

Felâ yecidü men yakbelühâ. "Hiç kimse bunu kabul etmeyecek!"

O fukaraya gideceksin, şu fukaraya gideceksin… Kimse almayacak. Demek ki para kimsenin işine yaramayacak!

Allah esirgeye insanın aklına Bolşevik'in ilk günleri geliyor. O zaman para geçmiyordu, alışveriş takasla yapılıyordu. Böyle bir devrin gelmesinin ihtimali demek.

Taberânî Ahmed b. Hanbel, Buharî, Müslim, Neseî.

Peygamber Efendimiz bir bayram günü camide hanımların yanından geçerken şöyle buyurmuş:

Tesaddakne. "Ey hanımlar siz sadaka veriniz." Fe-inne ekserakünne hatabu cehennem. "Çünkü sizin çoğunuz cehennemin odunusunuz." İnne-künne tüksirne'ş-şekâte ve tekfurne'l-aşîr. "Çünkü siz kocalarınızdan hep şikâyet eder durursunuz. Akraba vü taallukâtlarınızı, kocalarınızı küfrân-ı nimet edersiniz!"

"Ben senden ne gördüm?" deyip işin içerisinden çıkarsınız. "Kırk senedir sana karılık yapıyorum, ne gördüm senden ah efendi…" diye gördüğünüz nimetleri küfran edersiniz. Bunları karşılamak için bol sadaka veriniz ki sizin bu hatalarınız da affa uğrasın.

Bu ümmetin en büyük belası hanımlardır, insanların başına en büyük bela hanımlarıdır!

Niçin?

Allah onları nâfisat yaratmış. Nâfisat yarattığı için şehvetlerine ve nefislerine mağluplardır. Seni de mağlup etmek için uğraşırlar ve senin için en büyük tehlike olurlar. Onun için bunların hepsinden kurtuluş sadakalara bağlıdır. Her ne cihetten olursa olsun daima sadaka veriniz.

Bu da Buhârî, Müslim Neseî, Ahmed b. Hanbel hadisidir.

Allah hepimizi affetsin.

Fedaika ala sahibihum.

Sa'd b. Ebî Vakkâs ashâb-ı kirâmdan meşhur zattır. Acem ordularını mahveden, perişan eden, 20 bin kişiyle 200 bin Acem ordusunu mağlup eden kumandandır.

Bu zât vefât ediyor.

Dumme Sa'dün fi'l-kabri dammeten. "Kabir Sa'd'i öyle bir sıkışla sıkıyor ki…" Evda minha ehadim verece tağsum. "Eğer ondan kurtulmak mümkün olsaydı Sa'd kurtulurdu!"

Sa'd kıymetli bir ashaptır, bir sözü vardır ki benim çok hoşuma gider. Sa'd ihtiyarladığı vakitte gözlerine görmemezlik gelmiş. Demişler ki; "Yâ Sa'd! Biz çok iyi biliriz ki senin duan oktan, kılıçtan çok keskindir, senin duan hiç reddolunmaz. Allahu Teâlâ'nın indinde sevgilisin. Gözlerin için de bir dua etsen muhakkak Allahu Teâlâ senin gözlerini iade eder."

Cevaba bakın:

"Ben Allahu Teâlâ'nın takdir ve gazâsını gözümün nurundan çok severim de O'na 'Benim gözümü ver.' diyemem!"

Takdire nasıl bağlanmışlar, hükm-ü ilâhîye nasıl boyun bükmüşler!.. Allah bizleri şefaatlerinden mahrum etmesin.

Bu zat vefat ediyor.

Buna mucize derler. Âhiretin âlemi kimse tarafından bilinmez.

"Kabre konulduktan sonra nereden çıkacak; işte bu topraktır, daralmaz ki bu toprak sıksın…" dersin

Bu toprak sıkmaz ama dünyanın bile insan sıktığı [zamanlar] gelir! Bazen gelir ki koca dünya insana dar geliyor, insan öyle sıkılıyor!

Bu mezarın içerisindeki o hâl mucizeye aittir ve Cenâb-ı Hakk'ın kudretinin bir tezahürüdür. O sıkmada da bir hikmet-i ilâhî vardır.

Bu sıkma, ananın yavrusunu kucaklaması gibi bir kucaklamadır. Ana yavrusunu yakaladığı vakitte nasıl aguşuna alıp sıkarsa ya da iki dost görüşünce nasıl sıkı sıkı sarılıp birbirlerini öperlerse mezarın hâli de odur.

Mezar ana mesabesindedir, kökümüz oradadır. Onun bize her gün nasihatleri vardır.

"Üzerimde geziyorsun, yiyorsun, içiyorsun, yaşıyorsun, yarın [senin] meskenin benim içim! Ona göre hareketini tanzim et!..." gibi çok güzel nasihatleri vardır. Allah cümlemizin kulaklarını açsın da ona göre hareket ettirsin.

Ahmed b. Hanbel, Buhârî, Müslim, Neseî, İbn Mâce'nin bir rivayetinde birisi Resûlullah Efendimize sormuş:

Eyyu'l-İslâmi hayr? "İslâm'da hangi şey hayırlıdır?"

İslâm'ın faydası çoktur. Fakat kısa olarak;

"En hayırlıları nelerdir yâ Resûlallah?" demiş. Resûlullah buyurmuş:

Tut'imu't-taâme ve tekrau's-selâme alâ men arafte ve men lem ta'rif.

İki şey söyledi:

Tut'imu't-taâme "İslâm'da en hayırlı şeyden biri yedirmektir."

İster fukaraya yedir, ister dostlarına yedir. Bir yerde;

"İnsanın kendi dostlarına yedirmesi fukaraya yedirmesinden de efdaldir!" der.

Dostun kıymeti ind-i ilâhîde çok yüksektir. Her müslümanın kendisine böyle yarar dost bulması lazımdır. İnsan dostlar sayesinde yaşar. Dostlar birbirinin kilididir, yardımcısıdır. Dostlar bir vücut gibidir. Bu dostlar birbirine her zaman lazımdır.

İster fukaraya ister dostlarına olan yedirme İslâm'da hayırlı bir iştir.

Ve tekrau's-selâme.

"es-Selâmü aleyküm tabirini bildiğin ve bilmediğin herkese söylemek."

İnsanlar bildiklerine selam verir de bilmediğine kulak asmaz. Hatta körlere selam vermemek onlara hıyanetliktir, ona da selam vereceksin. O seni zaten görmez, sen de onu görmezden gelip geçme. Ona da selam ver, o da Allah'ın kuludur.

Allah kusurlarımızı affetsin. Selamın çok büyük fevâidi vardır. Selam verilince ind-i ilâhîde sevap alınması haricinde selam esmâ-i hüsnâdandır, Cenâb-ı Hakk'ın ismidir.

Allahu Teâlâ'nın Esmâ-i Hüsnâ'sında Allah ismi nasılsa, er-Rahmân ismi, er-Rahîm ismi nasılsa, es-Selam ismi de Allah'ın isimlerinden bir isimdir. Onu selam verdiğin kişiye takdim ediyorsun.

"Allahu Teâlâ'nın ismi hürmetine Allahu Teâlâ sana selametlik versin." diyorsun.

"Allah'ın selamı, rahmeti, hidayeti, tevfîki senin üzerine olsun."

Karşı taraf da mukabele ediyor:

"Senin de üzerine" diyor.

Bu iki mukabele ind-i İlâhîde çok makbul ki Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem hayırları sayarken iki şeyden bahsetti:

Birisi yedirmek suretiyle teavündür, diğeri de selamdır.

Müslümanlıkta üç şey: Merhamet, sevişmek, birbirine muavenet!

İt'am-ı taâm muavenetten ileri geliyor. Sevdiğine yardım ediyorsun, dostluk peyda ediyorsun. Bu muavenet insan kitlelerinin, İslâm kitlelerinin birbirine kaynaşmasına vesile oluyor.

Binanın ayakta duruşu taşların birbiriyle kaynaşmasıyla oluyor. Taşlar ne zaman birbirleriyle alakasını keser, dökülmeye başlarsa tabiatıyla bu bina göçer. İnsanlar da tıpkı böyledir. Birbirlerine olan muarefeleri, sevgileri kayboldu mu İslâmiyet kendiliğinden dökülür.

[İslâmiyet'in] çökmemesi için Cenâb-ı Peygamber iki tane usul söylüyor: "Yedir ve herkese selam ver, bununla dostluk peyda et!"

Dostluğun fedâili hakkında bir hadis:

Bir adama çok sevap veriliyormuş. Melekler hayret etmişler, hayrete düşmüşler: "Bu adam ne yapıyor da bu kadar sevap kazanıyor." demişler. O adamı gözlemek için Cenâb-ı Hak'tan müsaade istemişler. "Bu adam gündüzleri oruçlu, geceleri ibadetle mi meşgul, neler okuyor neler yapıyor." diye gözlemek istemişler. Adamı takip etmişler. Bir yerde yakalamışlar, adam yolda gidiyor.

Demişler ki; "Amca nereye gidiyorsun?"

"Şurada, komşu köyde bir dostum var. Onu ziyarete gidiyorum." demiş.

"Öküzün öldü de dostundan öküz almaya mı gidiyorsun?" demişler.

"Yok canım." demiş.

"Tohumluk buğdayın bitti de ondan tohumluk almaya mı gideceksin, onu mu istiyorsun?" demişler.

"Hayır, canım." demiş.

"Para mı lazım, onun için mi gidiyorsun?" demişler.

"Hayır hayır."

"Ya ne için?.."

"Ben onu Allah için severim de onun için ziyaretine gidiyorum." demiş.

Gayesiz gidiyormuş!

Gayeyle olursa ona riya diyorlar ki hiç makbul değil!

Tüâdü's-salâtü min-kadri'd-dirhemi mine'd-demi.

"Eğer ki üzerimizde bir dirhem miktarı kan bulaşığı varsa namaz iade olunur."

Bizim mezhebimizin delili! Kan kuru ise dirhem miktarı olursa bir şey olmuyormuş. Yaş bir şeyse -idrar gibi- avuç içi kadar bir yeri kirlettiyse o zaman namaz iade olunur. O elbise değiştirilir, orası biraz yıkanır, ondan sonra namaz kılınır.

İmam Şâfiî'ye göre de kan çok olursa namaz iade olunur. O bizden daha ileriye gitmiş, kanın çokluğunu ölçü almış. Onun için Şâfiîler kanları akarken namaz kılarlar.

Öyle olduğunu bilirken bilerek ona uyarsan namazın sahih olmaz.

Onun için imamların dört mezhebin usulüne riayet etmesi şarttır. Yalnız imamların değil herkesin riayet etmesi, herkesin dört mezhebe göre abdestini tamamlaması lazımdır.

Mesela İmâm-ı Âzam'ca makbuldür. Şafii'ce makbul değildir, onun için de makbul olacak bir derecede abdesti tamamlaması lazımdır.

Mesela İmâm Şâfiî der ki; "Kadınlara dokunduğunuz vakitte abdestiniz bozulmuştur, abdestinizi yenileyiniz."

İnsan bir cihetten hak veriyor. Çünkü insanda şehvet vardır. Bu şehvet, temas ettiği kadın vasıtasıyla -hatta sadece görmesiyle- insanda nefsi uyandırır. Belki meni gelmez ama meniden evvel mezi gelebilir. Bir su var ki o su idrar gibi değildir. İdrarı tutabilirsin fakat onu tutamazsın. O karşı bir cins olduğu için usulca akar, dışarıya çıkar. Ancak donun ıslandığında fark edersin. O mezinin akışıdır. Mezinin akışı el sıkışmalarda [tokalaşmalara] ekseriyetle galebe çalar. İnsan farkına varmadan abdesti bozulur. Onun için mümkün mertebe onlara temas etmeden abdestle namazı kılmak lazımdır.

Teâfev el-hudûde fî mâ beyneküm .

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ne kadar şefkatli!

Teâfev el-hudûde.

Hudûd: Had vurulmak, had vurulacak.

Gerek hırsızlık gerek zina gibi bir kabahat işlemiş…

"Bu bana haber verilirse bundan haberdar olursam cezasını yapmakla mükellefim."

Elini kesecekse elini kesecek, recm edilecekse recm edecek…

"Fakat bana getirmeyecek olursanız, bu işten beni haberdar etmezseniz Allah'a bırakırsanız Allahu Teâlâ ne isterse onu yapar."

"Bu bunu yaptı!" diye derhal haber vermeye gelmeyin, müzevirlik yapmayın!

"Bu kabahati yaptı, hemen gidelim, haber verelim amirlerimize, cezasını versin…"

Sabırlı ol ya hu! Evet, cezasını verir ama sen de biraz sabırlı ol.

Efendimiz ne diyor?

Fe-kad vecebe. "Had cezasını vermek bana vacip olur."

Teâhedû en-nâs bi't-tezkirati. "Nasa devamlı surette vaaz edin!"

İnsan devamlı surette vaaza muhtaçtır ki Cenâb-ı Peygamber, ehli olan kimselere tavsiye ediyor.

Ve't-tebeû el-mev'ıza fe-innehû ekvâ li'l-âlemin. "Çünkü insanlar dünyaya çabuk meylederler ve âhireti unutuverirler."

Onların âhireti unutmaması için daima vaaz ediniz.

Bu dünya muvakkittir.

"Bak baban yok; ne oldu baban, deden nerede?"

"Gitti."

"Nine, ana?.."

"Onlar da öldü."

"Sen?.."

"Vademiz gelince biz de gideceğiz."

Demek ki burası kimsenin yeri değil! 5-10 günlük ömür nedir ki! Burada Allahu Teâlâ'nın rızasına muvaffak ameller yapamayıp bir de bir sürü günahlarla isyan ile onun huzuruna varırsak hâlimiz ne olur acaba?

O Sa'd ki mübareğin günahı yok! O kabirde o hâli görünce bizim halimiz kim bilir ne olacak?

Ve't-tebeû el-mev'ıza. "Ve bu surette de vaazlara devam ediniz." Fe-innehû ekvâ li'l-âlemîn. "Bu alimler için en kavî bir yoldur."

Daima müslüman kardeşlerine vaaz ve nasihat etsinler.

Vaaz ve nasihatin iki tane ölçüsü vardır:

Birisi Allahu Teâlâ'nın kelamı olan Kur'ân-ı Azîmüşşân, birisi de onun Resûlü olan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in sözlerini kardeşlerimize duyurmaktır. Duyurmak suretiyle onları ikazdır, bu dünyanın imtihan âlemi olduğunu hatırlatmaktır. Burada imtihan için duruyoruz, kazanabilirsek ne âlâ!

Ale'l-ameli bimâ yuhıbbullâh. "Allahu Teâlâ'nın sevdiği şeyleri, O'nun razı olduğu amelleri tebliğ ediyorsun; onlarla onları mükellef kılıyorsun, öğretiyorsun!" Ve lâ tehâfû fillâhi levmete lâimi. "O Allahu Teâlâ'nın emirlerini tebliğ ederken sakın hiçbir lâimin levminden korkma!"

Levm edenler olur. "Bıktık artık senden her gün bu ne! Çok da uzatıyorsun…" gibi sözlere katiyen kulak asma!

Vettekullâh ellezî ileyhi tühşerûn. "Siz O'ndan, O Allah'tan korkunuz ki O'na gideceksiniz!"

Gözlerinizin kapanmasıyla ona varacaksınız.

Allah'tan korkunun en güzel çaresini size arz edeyim:

Alnımızda hayal denilen bir şey besleriz, gözümüzün önünde hayaller vardır. Herkesin çeşitli hayalleri vardır.

Bazen insan sevdiği bir mâşukasını hayalinde canlandırır, bu canlandırma nefse tesir eder. Nefis, insana galebe eder bakarsın ki insan azınlık hâline gelir, ne yapacağını şaşırır. Abdesti de bozulur, kendisine doğrudan doğruya gusül lazım gelir.

Rüyalar da onun mislidir.

Rüyada bizim yanımıza yaklaşan mı var?

Fakat o hayal bizim cünüp olmamıza ve gusül lazım olan hâllerimize sebep oluyor. Bu hayal hayattayken de olur. Mâşukasını karşısında canlandırmak suretiyle nefis galebe çalıyor; bakıyorsun ki abdest de bozuluyor, gusül de lazım oluyor. Bu hayal şeytanî ve nefsanîdir.

Allah kelimesini gözünün önünde canlandırıyorsun; gözün ister kapalı olsun ister açık, gözünün önüne daima getiriyorsun.

Kalpte bir ayna vardır. Aynamızı güneşe tutunca ayna nasıl ki güneşin ziyasını bize aksettiriyor, kavlarımızı yakıyorsa gönül aynası da Allah'a döndüğü vakit aynı surette o ışığı içeriye aksettirir. Gönül aynasının karşısında 'Allah' hayalini gözünün önünden hiç ayırma! Yatarken de kalkarken de gezerken de giderken de gözünün önünde 'Allah' hayali daima dursun!

Senin gözünün önünde 'Allah' hayali durdukça az zamanda kemâle ulaşırsın, en kolay vasıta! Çünkü her zaman azâmet-i İlâhiyenin huzurundasın.!

Bu azâmet-i İlâhiyenin huzurunda insan kendini toplamak mecburiyetindedir.

Bir insan bir günahı yaparken yaptığı o günahı Allahu Teâlâ'nın görmediğini düşündüğünden dolayı yapıyorsa küfre girer! Eğer biliyor da yapıyorsa bu en büyük hayâsızlıktır!

İnsan bir başkasının yanında yapamadığı bir hayâyı Allah'ın huzurunda nasıl yapıyor?

O'nun huzurunda yapmasını hesaplamayan insan doğrudan doğruya şirke gider. Allahu Teâlâ'nın kendisini gördüğünden gafil, hareketlerini bildiğinden gafil. Kafasız bir adam! Bu gafletten daha büyük bir gaflet olmaz! Bu gafleti kaldırabilmek için 'Allah'ı gözünün önünden katiyen ayırma ve bil ki Allah seni görüyor, biliyor. Her işine, her hususa vakıftır. İçini de dışını da biliyor. Kudreti de her şeyin üzerindedir.

Fakat Allah'ı hiçbir surette bir cana benzetme, bir misal gösterme! Senin hayalinde yalnız Allah mefhumu kâfidir. Her şeyi bilen, gören ve her şeyi yaratan varlık tahayyül et!

Onun için;

Vettekullah. "Siz Allah'tan korkunuz!"

Allah'tan korkunuz ki onun kudreti her şeyi şamildir!

İnsan bazen hakikaten şaşırıyor. Bugün biz Avrupalılar'a hayranız.

"Adamlar neler yapıyor yahu!.."

Geçen tayyarenin meydanının yanından geçiyorduk, orada dağ gibi bir şey duruyor. Dediler ki; "Bu 500 yolcu taşıyan yeni bir tayyare!" 500 kişi taşıyormuş. Birisi dedi ki; "Rusların 900 kişi taşıyan bir tayyaresi var…"

İnsan bunları görünce aklı şaşıyor: Vay vay, adamlar nasıl çalışıyorlar; 900 kişi, koca bir uçak, gökte bütün malzemesiyle beraber gideceği yere bin kilometreden fazla, sedanın hızının üzerinde hızla gidiyor!..

İnsan bunu düşünüp de; "Ne harika adamlar! Biz de onlara yetişelim…"

İnsaf edelim, ondaki bu hüner kendisinin mi?

Bizi teraziyi koysak biz onlardan ağır geliriz. Görüyorsunuz onların vücutları zayıf, sivri sivri adamlar. Biz onlardan ağır geliriz. Hilkatte hiçbir farkımız yok!

Bir memleket farkı var. Biz şarktayız onlar garba düşmüşler. Bu Allahu Teâlâ'nın bir hikmetidir. Eğer hepimiz aynı seviyede olsak ve insanların hepsi zengin olsa bu dünya işleri muattal olur. Parayı götürürsün ama kimse almaz.

Herkeste bu zekâ olsa herkes onların yaptığını yapsa o adam malını kime satacak?

Terakkinin önü kesilir. Hepimiz öyle kemalde olsak terakkinin önü kesilir, kimse o kadar çalışmak istemez.

"Niye üreteceğim, herkeste var, satamıyorum. Satamayınca ne yapacağım, zarara giriyorum…"

Çıkardığı malları satamayınca bırakır, artık yapmaz! Demek ki Cenâb-ı Hak bir tarafı muhtaç ediyor, bir tarafa kuvvet veriyor. O taraf çalışıyor bu taraf ondan besleniyor.

Paramız oluyor, biz onun malını alıyoruz. Rahat rahat geçiniyoruz.

Ama şunu düşünmek gerekir ki bu kudret Allahu Teâlâ'nın kudretidir. Allah o kavme onu nasip etmiştir, o kudret onun değil onu yaratan Allah'ındır. Allahu Teâlâ bu harikaları onun elinden tecelli ettiriyor.

Binâenaleyh insanın içinde olan hazine hiç kimsede yoktur. Sen kendi hazineni unutuyorsun, Avrupalı'nın yaptığı bu hünerlere hayran kalıyorsun. Bir kere kendine bak, kendinde ne büyük hazineler var! Avrupa'nın tayyaresi sendeki hazine yanında on para etmez. Sen kendindeki bu hazineleri unutuyorsun.

Bir insanın toprağının altında güzel su var, definesi de var. Fakat adam üstünde oturmuş, çalışmıyor; eşip de oradan suyu çıkarmıyor, o defineyi de çıkarmıyor, açlıktan ölüyor! Bizim hâlimiz tıpkı böyle: Kendimizde olan o hünerleri örtmüşüz, versinler yiyelim, örtsünler yatalım, vesselam. O harika [denilen şey] bizde daha üstündür!

Bizdeki harikalar madenler gibi: İşlenmeyen bir maden bizde çok boldur, yalnız onu işletecek kudret sahibi lazımdır. Biz çalışmadığımızdan dolayı onlara hayranlık besliyoruz. Ona hayranlık besleyeceğine onu yaratan Allah'a hayran ol! O kudreti veren Allah'tır. Sen Allah'ı unutuyorsun da Allah'ın kullarının hayran oluyorsun, ne kadar acayip bir şey!

Onun için;

Ve't-tekullâhe ellezî ileyhi tuhşerûn.

Her şey O'nadır. Buraya geldik, O'na rücû edeceğiz. Rücû O'nadır, mezarlığa değildir! Mezarlık o rücûun kapısıdır. Nasıl ananın rahmi dünya gelmenin kapısıysa mezarlık da âhirete gitmenin kapısıdır.

Konya'nın hazırladığı bir mecmua geldi. Kapağına bir iskelet koymuşlar. İskeleti de bir mezar taşına dayamışlar. Altına da: "İşte neticem bu!" yazmışlar. Netice bundan ibarettir. Bugün insan çürümüş iskelet olmuş, yarın o iskelet de kaybolur.

Senin kıymet verdiğin bu vücudun iskeleti bugün var yarın yoktur. Onu asıl besleyen ruhudur. Sen o ruha kıymet var, o ruhu besle, onunla daima yaşa!

Sen oraya girince orası bir cennet bahçesi olur. O mezar o zaman seni bir ananın yavrusunu kucakladığı gibi kucaklar.

Bir düşmanı kucaklamak başka bir dostu kucaklamak başkadır: Dostu sıkarsın; o sıkmadan huzur hâsıl olur. Düşmanı sıkarsın; canını çıkarmak istersin!

Teâhedû niâleküm inde ebvâbi'l-mesâcid.

"Pabuçlarınızı caminin kapısında bırakınız."

O zaman zavallıların başka şeyleri de yoktu. Pabuçlarıyla namazda kıldıkları olmuş. Pabuçlarıyla namaz kılmak da olmuş pabuçlarıyla camiye girmek de olmuş.

Pabuçlarınızın altına bakın; pislik varsa onları kazıyın, giderin, öyle içeriye girin. İçeri girerken pislik olan ayakkabının suları damlar.

Hele bu günün halılarının üzerine o kış vakitlerinde kardan, yağmurdan ıslanmış bir ayakkabı yere kim bilir kaç damla su akıtacaktı. Bu da pistir. O pisliği olan camiyi de telvis etmeye sebep oluyor.

Onun için mescit kapılarında ayakkabılarınızı naylon içerisine koyup önünüze koyunuz veyahut bizde olduğu gibi kapının dışarısında ayakkabıları ayakkabılığa bırakmak suretiyle içerisini kirletmeyiniz.

Bu emir Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'indir.

Teâhedû el-kur'âne. "Kur'ân-ı Azîmüşşân'a ciddiyetle sarılınız, ona olan ahdinizi ciddiyetle ifa ediniz!"

Kur'an kimin?

Bizim kitabımız! Kabirde soracaklar! Kabirde ilk sorulan [soru]:

Men Rabbük? "Rabbin kim?"

Burada Rabbini tanıdıysa biliyorsa O'na ibadeti varsa tabiatıyla "Allah" diyecektir. Bunu burada demeyenin orada demesine imkân yoktur. Bunlara değil hoca, değil telkinci; top atsan fayda etmez! Eğer burada Allah'ı tanıdıysa, ibadetini yaptıysa Men rabbüke, dedikleri vakitte; "Rabbim Allah!" der.

Peygamberin kim?"

"Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem."

Eğer burada Peygamber'ini tanıdıysa ve ona ittibâ ediyorsa orada demek kolay olur. Burada tanıyamamışsa onun sünnetine uymamışsa orada şaşırır kalır.

"Kitabın hangi kitap?"

Eğer Kur'an'a burada uyduysa; "Kitabım Kur'ân-ı Azîmüşşân!" diyecek. Eğer kitabına burada uymadıysa demesine imkân yoktur.

Kıbleyi de soracaklar. Burada kıbleye döndüyse [orada da kıbleyi bilecektir].

Çok ev var ki bugün kıbleyi bilmiyor. İçinde namaz kılan yok, kıble ne taraf ne bilsin!

Onun için;

Teâhedû el-kur'âne. "Siz Kur'an'a devam ediniz, mülazemet ediniz, okuyunuz. Okuduktan sonra da onun emirlerine riayet ediniz!"

Kur'an'ın asıl işi, canı onun emirlerine itaattir. Emirlerine itaat etmedikten sonra ne kadar okursanız okuyun sevap alırsınız ama fayda temin etmezsiniz.

Fe vellezî nefs'i bi-yedihî.

Bu Efendimiz hazretlerinin usul-ü vecihle yeminleridir. Peygamber Efendimiz "Vallâhi! Billâhi!.." demez.

Fe vellezî nefs'i "Nefsim yed-i kudretinde olan Allah celle ve alâ'ya kasem ederim ki Kur'an bizim içimizden o kadar çabuk kaybolur ki bir bağlı deve bağından kurtulduğu vakitte nasıl kaçarsa sizin içinizden de Kur'an böyle kaçar gider!"

Bunun için okumaya devam ediniz.

"Ben onu ezberledim, biliyorum."

Ezberledin, biliyorsun ama bakarsın bir gün okuyamayacak hâle gelirsin.

Hele bugünkü günahlar bize Kur'an'ı daha çabuk unutturuyor. Çünkü kalp kirleniyor, pisleniyor; kalp kirlenince pislenince artık Kur'an'ın orada muhafazasına meydan kalmıyor. Onun için daima hafız olanlar haftada bir kere, beş günde bir kere hatmetmeye mecburdur. Hafız değilsen günde hiç olmazsa bir veya iki cüz okumak insan için vazifedir ki ayda bir veya iki hatim edebilsin!

Ne kadar yapabilirsen faydası o kadar çok olur. Çünkü o bir nurdur, ışıktır. Nur ne kadar fazla olursa faydası o kadar çok olur. Onun için Kur'an okumaktan katiyen çekinmeyiniz.

Bugün birçok kardeşimiz Kur'an okumasını bilmekten mahrumdur. Bu çok acı bir şey!

Bir insan İngilizce'yi öğrenebiliyor, Almanca'yı öğrenebiliyor, Rusça'yı öğrenebiliyor, İtalyanca'yı öğrenebiliyor… Kaç dil varsa çoğunu belleyebiliyor.

Acaba dininin kökü olan kitabı bilmemek kadar acı bir şey var mıdır?

Almanya'dan bir misafir kardeş geldi. Almanya'da oturuyor, kazancını orada temin ediyor. Çocukları Alman mektebinde okuyor. Programında en başında din dersini veriyorlarmış.

Bu adam demiş ki; "Benim çocuğum dinini biliyor. Onun din dersine ihtiyacı yok!"

Hoca; "Yok, burada din dersini okuyacak! Senin çocuğun biliyor-bilmiyor orası bizi alakadar etmez. Fakat bu çocuk bizim programımıza uyacak ve bu dersi okuyacak." demiş.

"Benim çocuğum müslüman, sizin papazlarla olmaz!"

"Senin çocuğuna da müslüman hoca bulacağız, okutacağız!" demişler.

Orada iki cemaat varmış: Protestan ve Katolikler. Protestan'a Protestan papazı geliyor. Ona dinini Protestan'ca telkin ediyor. Katolik'e de Katolik hoca gelip ona dinini Katolik'çe telkin ediyor.

Çocuk bunu öğrenmek mecburiyetindeymiş. Onların bir duaları varmış. Çocuk derse bir gelmiş bakmış ki hepsi dua ediyor, çocuk demiş ki;

"Baba herkes dua ediyor ben ne yapayım?"

"Oğlum, sen de Elham oku."

Çocuk yere oturmuş, Elham okuyormuş. Hocası olan Alman; "Ayağa kalk, dua ayakta okunur, yerde okunmaz!" demiş. Çocuk Elham'ı okumuş, herkes de dinlemiş.

Allah hidayet versin, tevfîk versin.

Çok rica ediyorum, Kur'an kurslarına gidin ve Kur'an okumayı öğrenin! Elhamdülillah, bugün her tarafta Kur'an kursları var. Kime gitseniz öğretmesini isteseniz kimse de geri çevirmez, para da istemez. Kur'an okutmasını hepimiz öğretmeye çalışırız. Ben bu yaşımdan sonra bile kim olursa okutmaya çalışırım. Daha yaşlı da olsam yine okutmaya çalışırım. Herkes de böyle okutmaya, öğretmeye çalışır.

Kur'an öğrenmek çok da zor değildir. 29 tane harftir. 29 günde mükemmel surette okumasını öğreniriz. En çok 29 gün sürer.

İnsan bir harfi bir günde bellemez mi?

Bir günde bellediği harf 29 günde tamam olur. Yalnız devam lazımdır. Ben seni okutayım, sen bir daha yüzüne bakma; olmaz! Her gün okuyacaksın. Kendi kendine okumayı öğrenenler çoktur.

Kendi kendine Arapça öğrenen de var, kendi kendine Fransızca'yı, İngilizce'yi öğrenenler var. Kendi kendine her şeyi öğrenirsin, Kur'an'ı da elbette zorlanarak da olsa öğrenirsin. Ama zorlanmaya lüzum yok. Elhamdülillah, memleketimiz gâvur memleketi değil! Her yerde öğretici var, birkaç defa gösterilince söker gider.

Teaccelû el-hurûc ilâ Mekketi. "Hacca gitmekte acele ediniz!"

Mekke'den murad hactır.

"Hacca gitmek için acele edin!"

Fe-in ehadüküm lâ yedrî mâ yu'ridu lehû min meradi ev hâceti. "Yarın sana ne olacağını bilemezsin!"

Hasta mı olacaksın yoksa paralarını başka yere mi harcayacaksın, muhtaç mı olacaksın?

Bilinmez. Onun için kudretin yetti mi malı da erittin mi hemen haccetmeye gayret et. Bu da farâiz-i İlâhiyeden bir farz.

Beş vakit namaz bize nasıl farzsa zekât nasıl farzsa hac da öyle farzdır. Bunu yapmakla mükellefiz. Bunun da hikmetlerini söylemeye lüzum yok. Allah'ın emri, vesselam.

Tu'radu el-fitenü ale'l-kulûbi.

Fitneler dünya kurulduğu zamandan beri vardır, kıyamete kadar devam edecektir. Fitneler denizin dalgası gibi birbirini kovalar gider. Fitneler Âdem aleyhisselam'dan bugüne kadar birbirini kovalaya kovalaya gider.

Kurtulmak istersin, denizin dalgası bir müddet [kesilir] ama arkasından takip eder. Kesilişinin kıymeti yoktur.

Onun için;

Tu'radu el-fitenü ale'l-kulûbi. "Fitneler daima kalplerin üzerine yağmur gibi akmaktadırlar!"

Arda'l-hasîri ûden ûden.

Bir hasırı dokurlarken teker teker hasır hatlarını koyuyor, onu bir vuruyor, sıkıştırıyor. Sonra bir tane daha koyuyor, bir daha sıkıştırıyor. Derken böyle böyle hasır yahut zembil meydana geliyor.

Bu fitneler de birer birer birer sizin kalplerinizi istila eder, hasırın meydana geldiği gibi içinizi örter. İçiniz örtüldükten sonra dışla alakanız kesilir.

Vaaz etmiş, kimin umurunda; nasihat etmiş, kimin umurunda!.. İçeriye girmiyor çünkü kapalı! Buna "rân, kasavet" diyorlar.

Su donunca buz oluyor, taş gibi oluyor. Artık ona parmağını sokamazsın. İşte o kalpler de kasavet dolayısıyla taş gibi katılaşıyor. Katılaştıktan sonra artık ondan fayda beklenmiyor. En nihayetinde hasırların teker teker örüldüğü gibi teker teker tasallüp ediyor.

Fe-eyyü kalbin.

Herhangi bir kalp ki o gözünün önüne Cenâb-ı Hakk'ın ism-i celâli olan "Allah" ismini nurdan kalem ile anlına yazmamış, nurdan kalem ile gözünün önüne, hayaline onu yazmamış.

Fe-eyyü kalbin işribihâ. "Fakat o yazısız olan adam bu fitneleri içer!"

Su damlalarının boğazına düştüğü gibi onu emer.

Nükitet fîhi nüktetün sevdâü. "O damlacıklar orada simsiyah bir hâl alır!"

Ufak ufak noktalarla orası dolar.

Ve eyyü kalbin enkerahâ. "Hangi bir kalp ki o fitneleri inkâr ediyor, o fitnelere yanaşmıyor…"

O fitnelere sokulmuyor, fitnelerden uzak kalıyor; "Bu benim dinimde yoktur, haramdır, günahtır!" diyor, onlardan kaçıyor.

Nükitet fîhi nüktetün beydâü. "Orada da beyaz bir nur hâsıl olur!"

Öteki siyahtı, burada da beyazlık olur.

Hattâ yesîra'l-kalbü ebyada. "Gayet beyaz taşlar ve mermerler gibi bembeyaz olur." Lâ tedurruhû fitnetun. "Ondan sonra ona hiçbir fitne zarar vermez." Mâ dâmeti's-semâvâtü ve'l-erdu. "Yer ve gök durduğu müddetçe artık ona fitne zarar vermez!"

Çünkü kendisi Allah'ın huzurundadır; daima hayalinde, gönünde, dilinde Allah vardır. Yer gök durduğu müddetçe ona fitne zarar veremez.

Ve'l-âharu esvede. Öteki kararmaya başladı."

Mürbedden ke-lekûzi mücehhıyen.

Mürebbid: Ters döndürülmüş kap; ters dönmüş bardak, kâse...

Binâenaleyh içine bir şey koymanın imkânı yok, ters, ne koysan olmaz!

Lâ ya'rifu ma'rûfen. "Emr-i mâruf denilen hayırlardan hiçbir hayır bilmez ve tanımaz!"

Neden?

Artık kalbi ters dönmüş, ters döndüğünden dolayı hiçbir hayrı tanımaz!

Ve lâ yünkiru münkeren. "Hiçbir münkeri de geri çevirmez!"

"Bu günahtır, bu ayıptır, bu müslümana yakışmaz." demez. "Avrupalı yapıyor, biz de yapacağız…" der.

Hanımı kolunun altına alır, çarşı pazar dolaşır.

Neden?

Çünkü onun için münker değil!

İllâ mâ eşribe min-hevâhü. "O, yamukluğundan, mizacından dolayı bu fitneleri içmiştir, o fitneler onun içeresini kapkara yapmıştır, o kapkara olan fitneler dolayısıyla artık hakkı ve hakikati görecek hâli yoktur!"

Beyaza, "Kara!" der, beyaz olduğunu anlatamazsın! Çünkü hakka "Hak!" demiyor, hakka "Batıl!" diyenin durumu, beyaza "Kara!" diyenin durumundan daha fenadır!

Beyazla karayı kör bile tanır ama bu o körden de kördür. Hak ile batılı fark edemiyor; hakka "Batıl!" diyor, batıla da "Hak!" diyor.

Tu'radu el-a'mâlü yevme'l-isneyni ve'l-hamîs. "Bütün ameller her gün Cenâb-ı Hakk'a arz olunmakla beraber pazartesi ve perşembe gününün de ayrı bir hususiyeti vardır, ameller o gün de ayrıca Allah'a arz olunur." Ve tu'radu ale'l-enbiyâi. "Peygamberlere de arz olunur." Ve ale'l-âbâi ve'l-ümmehâti. "Babalara ve annelere de arz olunur."

"Oğlunun yaptıklarına bak! İşte bu senin dünyada bıraktığın oğlun, oğlunun yaptığı hünerlere bak!.." diye onlara da arz olunur.

Yevme'l-cümüati. "Ve onlara da Cuma günü arz olunur."

Pazartesi ve Perşembe günleri Allah'a, Cuma günü de enbiyâya, ana ve babalara arz olunur.

Peygamber ne kadar büyük bir üzüntü duyuyordur. Peygamberimiz diyordur ki;

"Ümmetim Lâ ilâhe illallah Muhammedun Resûlullah diyor ama ne kadar çirkin hareketleri var!.."

Affımızı istese de yine üzülüyordur.

Tabii ana baba da görüyor. "Benim bıraktığım oğluma bak, o kadar da mal mülk bıraktım, şu keratanın yaptıklarına bak; bırakmaz olsaydım!.."

Kim bilir neler diyordur!

Fe-yefrehûne bi-hasenâtihim. "Bakıyor ki defterde namaz, oruç, ibadet, sadaka bol…"

"Ya Rabbi çok şükür, iyi bir evlat bırakmışım da defterini nelerle doldurmuş. Ne güzel, mâşaallah." diyor, seviniyor.

Ve tezdâdü vücûhuhüm ve işrâkan. "Aynı zamanda da sevinçten yüzünün nuru ve beyazlığı artıyor." Fettekullâh ve lâ te'zû mevtâküm. "Ey insanlar! Allah'tan korkunuz da ana ve babalarınıza eza etmeyiniz!"

Anan-baban öldü gitti ama senin harekâtından haberdar. Her gün arz olunuyor. Onlara eza etmeyiniz.

Nasıl hayattayken onlara eza vebal ise onlar âhirete göçtükten sonra da yapacağınız günahlar ezadır. Hâlbuki hepimiz anne ve babalarımıza hürmet ve saygıyla mükellefiz. Anamız iyi kötü ne olursa olsun; o bizi dünyaya getirmiştir, babamız da bize bakmıştır. Ondan dolayı biz onlara daima hürmetkârız. Öldükten sonra da yine böyledir.

Camiimizin bânisi İskender Paşa'nın ruhu ile bilumum eshâb-ı hayrâtn ruhlarına; Hâlid b. Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin ruhu ile bilcümle ashâb-ı güzîn rıdvanullâhi Teâlâ aleyhim ecma'în hazretlerinin ruhlarına; hasseten hazırûn ve cemaat kardeşlerimizin de geçmişlerinin ruhlarıyla beraber camimizin etrafında yatanların ruhlarına hediye eyledik, Mevla vasıl eyleye! Cümlesinin ruhlarını mesrur, kabirlerini pürnûr, makamlarını âlî, derecelerini yüksek eyleyip seyyiatlarını da hasenatlara tebdil eyleye! Bizler dahi onlar bu dâr-ı dünyadan göç vakti gelince cümlemizi az ağrı, âsân ölüm ve kâmil bir iman ile; Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Resûlühû kelime-i tayyibe-i münciyesini de cân-ı yürekten söyleye söyleye çene kapayıp göz yummayı Mevla cümle Ümmet-i Muhammed'e ve bizlere de nasip ve müyesser eyleye!

Allahümme'c-alnâ mine't-tevvâbîn ve'c-alnâ mine'l-mutatahhirîn ve'c-alnâ min ibâdike's-sâlihîn.

Allahümme innâ nes'elüke tamamen ni'me ve devâme'l-âfiye ve hüsne'l-hâtime bi-hürmeti'l-Fâtiha!

"Allah'tan korkunuz da mevtalarınıza eziyet etmeyiniz."

Allah cümlemizi affetsin. Tevfîkât-ı samedâniyyesine mazhar eylesin. Cenâb-ı Hakk'ın emirlerini yapıp nehiylerinden, yasaklarından kaçınan, Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesini elden geldiği kadar canla başla îfâ etmeye çalışan sevgili kullarının arasına cümlemizi kabul buyursun.

Li'l-lâhi'l-Fâtiha.

Sübhane rabbiye'l-aliyyi'l-ale'l-vehhâb.

Elhamdülillâhi hakkâ hamdihî ve's-salâtü ve's-selâmu alâ hayrı halkıhî Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

Allahümme Rabbenâ yâ Rabbenâ tekabbe'l-minnâ inneke ente's-semi'u'l-alîm ve tüb aleynâ yâ Mevlânâ inneke ente't-tevvâbü'r-rahîm vehdinâ ve veffiknâ ile'l-hakki ve ile'n-necâti ve ilâ tarik-i müstakîm bi-beraketi hatemâti'l-Kur'âni'l-azîm ve bi-hürmeti men erseltehû rahmeten li'l-âlemîn.

Vâfu annâ yâ Kerîm vâfu annâ yâ Rahîm vağfirlenâ zünûbenâ bi-fadlike ve cûdike ve keramike yâ ekrame'l-ekramîn ve yâ erhame'r-râhimîn…

Sayfa Başı