M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Kişinin Kendi Nefsini Beğenmesi Helakine Sebeptir

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Sallû alâ tabîb-i kulûbünâ Muhammed...

İ'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin aleyhissalâtü vesselam ve şerra'l-umûri mühtesâtühâ ve külle muhdesin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Gümüşhanevî Ahmed Ziyâuddîn Efendi hazretleri rahmetullahi aleyh tarafından telif edilmiş olan Râmûzü'l-ehâdîs isimli eserin hemze faslında kaydedildiğine göre aleyhissalatü vesselam Efendimiz şöyle buyuruyor;

İnne mevzı'a sevtın fi'l-cenneti le-hayrun mine'd-dünyâ ve mâ fîhâ.

"Cennette bir kamçı kadarlık yer muhakkak ki, hiç şüphe yok ki dünyadan ve dünyanın ihtiva ettiği her türlü varlık ve zenginlikten daha kıymetlidir."

O halde mü'min kullar, inananlar, Allahu Teâlâ hazretlerinin vaadine bel bağlayıp vaîdinden, azabından korkanlar cenneti kendilerine nasip edecek olan salih amellere, hayırlara koşsunlar, o hususlarda yarışsınlar.

Diğer bir hadîs-i şerîfte aleyhissalâtü vesselam Efendimiz şöyle buyuruyor;

İnne mü'minî'l-cinni lehüm sevâbün ve aleyhim ikâbün. Kîle: Mâ sevâbühüm? Kâle: Ale'l-a'râfi ve leysû fi'l-cenneti. Kîle: Ve me'l-a'râfü? Kâle: Hâitu'l-cenneti tecrî fî-hi'l-enhâru ve tenbütü fî-hi'l-eşcâru ve's-simâru.

"Cinlerin mü'min olanlarına sevap ve günahkâr olanlarına, günah işleyenlerine, âsi olanlarına da ikap vardır." Aleyhissalatü vesselam Efendimiz böyle buyuruyor. Bu sözü dinleyenler dediler ki;

"Yâ Resûlallah! Onların sevapları nedir? Onlar ne yapacaklar, neye mazhar olacaklar?"

Buyurdular ki; "Onlar Âraf'ta ikâmet ettirilecekler. Salih amel işleyenler, itaatkâr olan cinler Âraf'ta barınacaklar fakat cennete giremeyecekler."

O halde bir önceki hadîs-i şerîfle de irtibatlandıracak olursak, cennete girmek şerefi, imkânı Allahu Teâlâ hazretleri tarafından sadece insanlara, insan, ins cinsinden olan mahlûklarına lütfedilmiş bir büyük şeref ve büyük imkândır.

Cinler?

Onlar cennete girmeyecekler, Âraf'ta kalacaklar. Yine sordular;

"Yâ Resûlallah! Bu Âraf denilen yer nedir?"

Buyurdu ki; "Bu cennetin çevresidir, duvarıdır, cidârıdır. Oradan nehirler geçer, akar, oradan ağaçlar biter ve meyveler yetişir."

Demek ki mü'min olan cinler Âraf'ta barınacaklar.

Bu cin kelimesi hakkında biraz izahat vermemiz gerekiyor. Kur'ân-ı Kerîm'in müteaddit âyetlerinde ins ve cin birbirlerinin arkasından zikredilmektedir. İns, "ünsiyet etmek" kökü ve manasıyla ilgilidir. Yani insanların bu maddî varlıklarıyla varlıklar, duygular ve duyular tarafından görülebilen, kavranabilen, ünsiyet edilebilen mahlûklar olması hasebiyle kendilerine bu isim verilmiştir. Cin ismi de, Arapça'da "örtmek ve gizlemek" mânasına gelen cenne kökünden geliyor.

Cenne, mesela Kur'ân-ı Kerîm İbrahim aleyhisselam'ın kıssasını anlatırken;

Felemmâ cenne aleyhi'l-leylü raâ kevkebâ. "Kendisini gece örttüğü zaman İbrahim aleyhisselam yıldızları gördü." Bir yıldız gördü;

"Bu mu acaba rabbim, bu olabilir mi?" diye düşündü. Sonra onun battığını görünce;

"Böyle batıcı, yok olucu şeyler insanların ibadet etmelerine layık varlıklar olamaz. O halde bu yıldızlara tapanlar da yanlış yoldadır. Bu da insanları yaratan, mahlûkatı yaratan zât-ı âlâ olamaz." diye ayın, güneşin, yıldızların tapınmaya layık olmadığını kendisine Allahu Teâlâ'nın verdiği bu akıl nimetiyle buldu.

Bu âyet-i kerîmede felemmâ cenne aleyhi'l-leylü diye, "Gece kendisini örttüğü zaman yani gece etrafı kapladığı zaman." dendiğinde cenne kelimesi kullanılıyor.

Sonra Arapça'da cenân "kalb" mânasına gelir, yani o da Türkçesi gönül. Gönül de gözle görünmez birşeydir. "Gönlüm kırıldı." deriz ama insanın parmağı, ayağı kırıldığı gibi görünür bir şey değildir. İnsanın içinde olan bir şeydir, örtülü, o da görünmez bir şeydir.

Sonra "cennet" kelimesi… O da ağaçlarla, bitkilerle, yeşilliklerle örtülüp dibi görünmediği için ağaçlık yerlere Araplar cenne kelimesini kullanılır.

İşte cin kelimesi de böyle insanların gözleri tarafından, duyuları tarafından görülüp idrak edilemeyen varlıklara verilmiş isimdir. Aleyhissalatü vesselam Efendimiz Resûlü's-sekaleyn'dir. Hem cinlere hem de insanlara resûl olarak gönderilmiştir. Peygamber olarak, vazifeli olarak iki zümreye gönderilmiştir.

Demek oluyor ki cinler bizim gözlerimizin ve duyularımızın kavrayamadığı, idrak edemediği mahlûklar. "Acaba biz görmüyoruz o halde var mı yok mu?" demeye hiç hacet yok. Çünkü zaten şu bizim gözümüz, kulağımız ve diğer uzuvlarımız, kabiliyetlerimiz tıpkı [radyo gibidir, herşeyi algılayacak kabiliyette değildir.] Radyodan hatırlarsınız, bazı radyoların [iki dalgası,] bazı küçük radyoların [ise] tek dalgası vardır.

"İstanbul'u dinleyeyim." dersiniz;

"Yok, bu sadece kısa dalgadır, bununla şunlar dinlenir, bunlar dinlenmez." [der.]

"Ankara'yı açar mısınız?" dersiniz;

"Yok, bunun uzun dalgası yok, orasını almaz." der.

İşte radyonun nasıl böyle dalgaları varsa insanın da gözleri, kulakları mahdut şeyleri [görecek ve] duyacak şekilde yaratılmıştır. Mesela bu gözün görmediği daha başka ışıklar vardır. Ama onu bu sefer hararet vermesi dolayısıyla tanıyoruz. Göz görmez, hiçbir ışık olarak görülmez fakat hararet verir. Sonra kulağımızın duymadığı sesler, ultrasonik dalgalar vardır. Onların fizik kitapları mahiyetlerini anlatır. Demek ki bizim uzuvlarımızın görmesi görmemesi bir şeyin varlığını yokluğunu anlatacak kâmil bir ölçü değildir, zaten mahdut... Dalgalarımız mahdut varlıkları idrak edecek şekilde ayarlanmış.

Diğer bir hadîs-i şerîfte aleyhissalatü vesselam Efendimiz buyuruyor;

İnne nebiyyen mine'l-enbiyâi şekâ ilallahi'd-da'fe fe-emerahû bi-ekli'l-beyzı.

"Peygamberlerden bir peygamber, Allahu Teâlâ hazretlerine vücudunun zayıflığından şikâyet etti." "Yâ Rabbi! Ben zayıf, halsiz düştüm. İbadetlerimi layıkıyla yapamıyorum. Senin kulluğunu gerektiği şekilde yerine getiremiyorum, halsiz kaldım." deyince, "Allahu Teâlâ hazretleri de ona yumurta yemesini tavsiye buyurdu."

Bu hadîs-i şerîften yumurtanın insanı kuvvetlendirici, insanın vücudunu takviye edici bir madde olduğu anlaşılıyor.

Diğer bir hadîs-i şerîfte;

İnne nefakateke ilâ ehlike ve veledike ve hâdimike sadakatün fe-lâ tütbi' zâlike mennen ve lâ ezen.

Enes radıyallahu anh'ten rivayet edildiğine göre şöyle buyurulmuş;

"Senin evlâd ü iyâline, ailene, çocuğuna, hizmetçine yaptığın infak, yedirdiğin yemekler, harcadığın paralar, bunların hepsi birer sadakadır. O halde bu sadakaya, başa kakmak ve eza vermek suretiyle, arkasından bunu iptal edici kötü fiilleri ekleme."

Bir âyet-i kerîmede müslümanların sadakalarını başa kakmaları suretiyle, sadaka verdikleri kimselerin gönlünü kırmaları sebebiyle sevaptan mahrum olacağı bildirmiştir. Bir kimse hem sadaka yapar hem de onun sevabını alamaz.

Ne zaman?

İşte onu başa kakar, "Ben sana şunu yapmıştım." der veya öyle bir tavır takınır ki o şekilde hareket eder ki, "Senin sadakan da hayırın da başına çalınsın, eksik olsun!" dedirtecek hâle getirir o zavallı fakiri, o infak ettiği kimseyi o hâle getirir. O zaman onun sevabı kalmaz, üstelik günah olur. Aleyhissalatü vesselam Efendimiz işte bu noktaya işaret ederek sadakalara ezayı, başa kakmayı, cefayı eklememeyi tavsiye buyurmuş.

Bir husus daha var; demek ki bizim kendi ailemize, kendi çoluk çocuğumuza yedirdiğimiz içirdiğimiz de bir sadakadır. Buradan o müjde de çıkıyor. Hani her müslümanın zaten sadaka imkânı vardır. Allahu Teâlâ hazretleri zengin olsun fakir olsun her müslümana o imkânı lütfetmiştir. Müslümanlıkta "güzel bir söz" dahi sadakadır. "Tatlı dil, güzel yüz, güzel bir söz" dahi sadakadır. İnsanın kendi ailesine, kendi çoluk çocuğuna, hanımına, evindeki hizmetçisine de yedirdiği, içirdiği birer sadakadır.

Diğer hadîs-i şerîf;

İnne hâzâ yevmün men meleke fîhi sem'ahû ve basarahû ve lisânehû ğufira lehû mâ tekaddeme min zenbihî. Ya'nî yevme arafete.

Peygamber Efendimiz Arefe gününü, kurban bayramından birgün önceki günü kastederek, ki o zaman hacılar arafatta cem olurlar, o günü kastederek buyurdu ki;

"Bugün kim kulağına, gözüne, diline sahip olursa geçmiş günahları affolunur."

Kişinin gözüne sahip olması, kulağına sahip olması, lisanına sahip olması bunları, Allahu Teâlâ'nın, şer'i şerifin, dîn-i mübînin yasak etmiş olduğu yollarda kullanmaması suretiyle olur. Gözüyle nâmahreme, Allah'ın yasak ettiği yerlere bakmaz; kulağıyla çalgı, lehviyyât, mâlâyâni gibi boş şeyleri dinlemez; gıybet, dedikodu gibi şeylerle meşgul olmaz; diliyle yalan söylemez, kimseyi ezalandırmaz, cefalandırmazsa onları güzel idare etmiş, onlara sahip olmuş, malik olmuş sayılır. İşte, "Kim böyle gözüne, kulağına, diline sahip olur da kimseyi ezalandırmaz, Allah'ın rızasına uygun hareket etmeyi temin edebilirse, bugün onun yapmış olduğu günahlar affolunur." buyuruyor Peygamber Efendimiz.

Haccın geçmiş günahları affedeceği daha başka ehâdîs-i şerîfe ile de ifade edilmiştir. "Kim hacceder, kötü söz söylemez, fısk ve fücur ile meşgul olmadan bu vazifesini ifâ ederse anasının onu doğurduğu gündeki gibi günahsız, saf, pak, defter-i âmâli tertemiz olarak döner." diye hadîs-i şerîf de var.

Ulema bu günahların Allahu Teâlâ ile ilgili, hukûkullaha müteallik günahlar olduğunu, kul haklarının bundan müstesna bulunduğunu zikretmişlerse de daha başka kimseler kul hakkını dahi Allahu Teâlâ hazretleri bu hacılara affeder; eğer onu ödeme imkânı kalmamışsa. Mesela çocukluğunda veyahut 50 sene, 25 sene önce bir yerde birisine bir zulüm etmiş, bir haksızlık etmiş. Pişman [olmuş], onu edâ etmek, onun hakkını ödemek istiyor ama elinde imkân yok. Allahu Teâlâ böyle ödeme imkânı, telafi etme imkânı kalmayan günahların hepsini arafatta, o mübarek mahalde yapılan dualarla birlikte hepsini siler, kulu tertemiz eder.

O halde hacca giden muhterem kimseler döndüklerinde taptaze bir hayata başlıyorlar demektir. Ondan sonraki ömürlerine dikkat ederek Allahu Teâlâ'nın rızasını gözetirler dikkat ederlerse kazançlı çıkarlar. Onun için birçok kimse hacca gittikten sonra sünnet-i seniyyeye uygun olarak sakal bırakır, hareketini tanzim eder, sigara içiyorsa onu terkeder, daha başka kötü alışkanlıkları varsa bırakır. İşte hep bu duygu ve bu hareketler bu hadîs-i şerîfteki müjdeye dayanıyor.

Diğer hadîs-i şerîf;

İnne hâzâ emrun ketebehullâhu alâ benâti âdeme fakdî mâ yekdî'l-hâccu ğayra en lâ tetûfî bi'l-beyti.

Hz. Âişe, ümmü'l-mü'minîn Âişe-i Sıddîka radıyallahu anhâ validemizden rivayet edildiğine göre denilen mahalle geldikleri zaman kadınlık hâline mâruz kalmış, hayız olmuş ve bir odaya çekilip, "Hac ibadetimi yapamayacağım bu sebeple işim yarım kalıyor, ibadetim yarım kalıyor." diye üzüntüsünden ağlamaya başlamış. Peygamber aleyhissalatü vesselam Efendimiz onun bulunduğu hücreye girince onu ağlar durumda görünce sebebini sormuş ve demiş ki;

"Bu, Allahu Teâlâ hazretlerinin, Hz. Âdem'in çocuklarına, kadınlara yazmış olduğu bir haldir. Üzülme, bir erkek hacı ne yaparsa, menâsik-i hacdan neyi ifâ ederse sen de hepsini yap. Fakat sadece Beyt-i Haram'ı, Beytullah'ı tavaf etmeyiver." diye emir buyurmuşlar ve haccının inşaallah böylece tamam olacağını kendisine müjdelemiştir.

Demek ki fıkhî bir husus çıkıyor ortaya ve Allah'ın hikmeti birçok kimsenin de başına gelir. Uzun meşakkatler, masraflar ederek hanımlar oralara giderler ve tam orada bu hayız hâli başlarına gelir ve çok üzülürler. Bizim kafilemizde böyle bir kimse vardı. Hatırlıyorum ağlaya ağlaya çok üzülmüştü. Halbuki üzülecek bir şey yok, bu Allahu Teâlâ hazretlerinin hanımlara nasip etmiş olduğu, yazmış olduğu bir haldir, tabii bir hal. Tavaf hariç şeytan taşlamak, Arafatta, bir önceki hadiste geçen o mübarek mahalde dua etmek, vakfede bulunmak gibi haccın diğer menâsikinin hepsini icrâ eder, tavafı da temizlendikten sonra yapar. Allahu Teâlânın lütf u keremiyle yine haccı tamam olur.

Böyle bir kadının tavaf edememesinin sebebi, Cuma günü de okuduğumuz gibi, hayız ve cünüp olan kimselerin mescidlere girememesinden dolayıdır. Hayız olmuş olan bir kadıncağız veyahut cünüp olmuş olan bir erkek, mesela uyuyup uyandığı zaman böyle bir hal ile karşılaşsa böyle bir kime mescide giremez. Dinimizde yasaktır, haramdır, girerse günahtır. İşte bu sebepten dolayı o kadın Beytullah'a giremeyecek, giremediği için de tavafı yapamayacak ama o hâli başından geçtikten sonra yıkanır, tavafını yapar, inşaallah haccı makbul olur.

Bu hadise Hz. Âişe'nin başından geçmiş ve onun tarafından rivayet edilen bir hadise.

İnne hâze'd-dînâre ve'd-dirheme ehlekâ men kâne kableküm ve hümâ mühlikâküm.

"Bu dinar ve dirhem var ya, sizden öncekileri bunlar helâk etti. Sizi de bunlar helâk eder, helâk edecek." buyuruyor Peygamber Efendimiz.

Dinar ve dirhem altından ve gümüşten olan paralara verilen isim. Maksat maddiyât, para, pul... Daha evvel ki ümmetleri helâk eden; bu maddiyâtın, dünya nimetlerinin, dünya lezzetlerinin Allah'ın rızasına, emirlerine, dinin ahkâmına tercih edilmesi, kazanç hırsıyla hareket edilmesidir. Bu ikisi bundan önceki ümmetleri helâk ettiği gibi siz de eğer kendinizi bu para pul sevgisinden kurtaramazsanız ey Ümmet-i Muhammed bunlar sizi de helâk eder.

İsa aleyhisselam'dan rivayet edildiğine göre kendisine dünya bir ihtiyar kadın; süslenmiş, ziynetlenmiş, boyanmış, donanmış bir ihtiyar kadın suretinde gösterilmiş. Ona demiş ki;

"Kaç kişiyle evlendin?"

Cevaben, "Sayısını bilmiyorum, sayılacak gibi değil ki; sayısız kimselerle evlendim."

"Peki, bu evlendiğin kimseleri ne yaptın?

Diyor ki; "Onlar öldüler."

"Ve sonunda seni dul bıraktılar [öyle mi?]

Diyor ki; "Yok, onların hepsini ben helâk ettim. Onlar beni bırakmadan, boşamadan ben onların hepsini katlettim." Bunun üzerine İsa aleyhisselam diyor ki;

"Bu insanlar ne kadar gafil mahlûklardır ki kendinden öncekilerin böyle helâk olduklarını görürler de yine o helakten ibretlerini alıp ondan uzaklaşmazlar."

Dünya: Küllü mâ elhâke an zikri mevlâke fe-hiye dünyâke. "Seni Mevlây-ı Müteâl hazretlerinden, Allahu Teâlâ hazretlerinden gafil kılan ne varsa [onların] hepsi dünyadır, dünyalıktır."

Birşey seni Allah'ın zikrinden, Allah'ın yolundan alıyokoyuyorsa hepsi, ne olursa olsun evlat da olsa, para da olsa, iş de olsa, güç de olsa onlar bu dünya kelimesinin şümulü içine girerler. O halde esas olan insanın âhireti ve Allah'ın rızasının düşünmesidir.

Atâullah-ı İskenderânî hazretleri el-Hikemü'l-atâiyye'de çok güzel ifade ediyor; "Kulun Allah tarafından kendisine tekeffül edilmiş olan şey peşinde koşup da asıl kendisinden isteneni ihmal etmesi onun ahmaklığının alâmetidir." diyor.

Allah kullarına rızkı tekeffül etmiş. "Ey kulum sen merak etme! Sen daha doğmadan önce ben senin rızkını, nerede doğup nerede öleceğini, ne kadar rızka mazhar olacağını taktir ettim, o bakımdan endişe etme ey kulum!" diye bizden ibadet istediği halde [kul kendisine garanti edilmiş rızık peşinde ömür tüketiyor.]

Ve zekkir fe-inne'z-zikrâ tenfe'u'l-mü'minîne Ve mâ halaktü'l-cinne ve'l--inse illâ li-ya'büdûne. Mâ üridü minhüm min rızkın ve mâ ürîdü en yut'imûne.

"Allahu Teâlâ insanları ancak kendisine ibadet etmesi için yarattı. Onlardan rızık ve kendisini it'âm etmesini talep etmiyor. Kendisi asıl mahlûkatın rızıklarını veren kimsedir." Bu âyet-i kerîmelerde bunu ifade buyuruyor.

"O halde kulun hareket noktası, düşüncesinin mihrakı Allahu Teâlâ'ya ibadet olacakken onu bir tarafa bırakıp da tekeffül edilmiş, garantisi verilmiş, ezelde takdir edilmiş olan rızkın peşinde koşması ahmaklığının emaresidir." diyor Atâullah hazretleri.

Gümüşhanevi hazretleri, "Bu malın ve mülkün helâk edici olmaları bizzat malın kötülüğünden dolayı değildir." buyuruyor. Ne şer'an ne aklen mal kötü değildir. Malın kötülüğü mal sahibine izafetle olur. Eğer mal sahibi o malı hayra kullanırsa,

Ni'me'l-mâlü's-salihu li'r-raculi's-salihi. "Salih bir kimseye mal ne kadar çok yakışır, ne iyi olur." diye hadîs-i şerîfte methedilmiştir.

Onu hayra sarfederse, âhirete transfer ederse, o mal hayırlı bir maldır. Onun kölesi olursa, onun peşinde, onun esiri olursa veyahut kazanılmasında haramlara düşerse, harcanılmasında cimriliğe düşerse; Allahu Teâlâ hazretleri zekâtı ver demiş, vermez; sadaka ver demiş, vermez; hasenât eyle demiş, yapmaz; iyiliklere sarfeyle, yetime dula bak, çevrene dikkat et, ölmeden evvel bu paranı sadaka-i câriye haline getir diye dinimiz emretmiş. Onları yapmazsa tabii bu cimriliğinin, malını olmadık yere sarfetmesinin cezasını çeker. Demek ki bizzat mal kötü değil, onu kullanan şahsın hareketi onu kötü veya iyi yapıyor.

İnne hâza'l-kur'âne sa'bun müstes'ibun li-men kerihehû, müyesserün li-men tebi'ahû. Ve inne hadîsî sa'bun müstes'ibun li-men kerihehû, müyesserün li-men tebi'ahû. Men semi'a hadîsî fe-hafizahû ve amile bihî câe yevme'l-kıyâmeti mea'l-kur'âni. Ve men tehâvene bi-hadîsî fe-kad tehâvene bi'l-kur'âni, ve men tehâvene bi'l-kur'âni hasire'd-dünyâ ve'l-âhireti.

"Bu Kur'ân-ı Kerîm ağır ve zordur. Onu sevmeyen ondan hoşlanmayan kimse için manasını anlamak, sözünü dinlemek, emrine uymak zor gelir. Ona tâbi olan kimseler için de mânasını anlamak da, ahkamına tâbi olmak da, okunuşunu dinlemek de kolaylaştırılır, lezzetle gelir. Kur'ân-ı Kerîm gibi, benim hadislerim de öyledir. Bu ehâdîs-i şerîfemi dinlerse, hıfzederse, ezberinde, aklında tutarsa ve onunla amel ederse kıyamet gününde Kur'ân-ı Kerîm ile beraber gelir. Kim benim ehâdîs-i şerîfemi, sünnet-i seniyyemi hafife alırsa Kur'ân'ı da hafife almış olur. Kim Kur'ân'ı hafife alırsa onun dünyası da âhireti de hüsrana, ziyana uğrar, yıkılır gider."

Burada, hadîs-i şerîf ve Kur'ân-ı Kerîm için önce sa'bun; "zordur, ağırdır" diyor. Ondan sonra müstes'ibün veya müstes'abün; "zorlaştırılmıştır" diyor. Allahu Teâlâ hazretleri kulun niyetine göre bu ehâdîs-i şerîfeyi de Kur'ân-ı Kerîm'i [de] zorlaştırır veya anlayışını kolaylaştırır. Temiz bir kalple gelirse, temiz bir gönülle dinlerse faydalandırır. Müstağnî davranırsa, hafife alırsa Allahu Teâlâ'nın kâinata ihtiyacı yok.

Eğer bütün bu gördüğümüz görmediğimiz mahlukât Allahu Teâlâ'ya itaat etseler, hiçbirisi ibatinden bir zerre bir adım dışarıya çıkmasa, O'nun azametine bu mahlukâtın bunca ibadeti birşey eklemez ki. Allahu Teâlâ hazretleri âlemlerden müstağnîdir. Hepsi şirk peşinde olsalar, hepsi isyan halinde olsalar yine azametinden bir zerre eksiltemezler. Çünkü "Ol!" der olur, "Olma!" derse mahvolur. O kadar değersiz, bir kelimeye bakan âciz nâçiz mahlûklar. O halde iş kulun kalbinde ve niyetindedir.

Kim Kur'ân-ı Kerîm'i ve ehâdîs-i şerîfieyi dinlerken temiz, açık kalple; "Ben şunu dinleyeyim, Allahu Teâlâ'nın emrini ve Allah'ın gönderdiği elçisinin, resûlünün emrini, bir emir de olsa tutayım, ilmim çok değil ama bir dinleyeyim bakayım, bunu tatbik etmeye çalışayım." diye iyi niyetle, gelir dinlerse Allahu Teâlâ kolaylaştırır, ona anlayışını ve tatbikini ikram eder.

O halde biz gönlümüze, niyetimize dikkat etmeliyiz. İlim meclisine gelirken neden geldiğimizi, dinlerken neden dinlediğimizi düşünmeliyiz. Burada dinlemekten maksadın ne olduğunu da ifade ediyor;

Men semi'a hadîsî ve hafizahû ve amile bihî. "Önce dinleyecek, ondan sonra hıfzedecek, hatırında tutacak."

"Aa! Güzel şeylerdi ama ne dedi unuttum."

Olmaz! Hatırında tutacak ve onunla amel edince Allahu Teâlâ onu kıyamet günü Kur'ân-ı Kerîm ile beraber getiriyor. Kur'ân-ı Kerîm ona şefaatçi oluyor.

O halde Resûlullah'ın sünnetiyle Kur'ân-ı Kerîm'i ayırmak mümkün değildir. Allahu Teâlâ hazretleri ile rasûlünü ayırmak mümkün değildir.

"Ben Allah'a inanıyorum, tamam."

Olmaz! Allah'a inanıyorsan Resûlullah'a inanmazsan bu iş tamam olmaz.

İn küntüm tuhibbûnellâhe fe't-tebi'ûnî yuhbibkümüllahü ve yağfir le-küm zünûbeküm. "Eğer siz Allahu Teâlâ hazretlerini sevmek iddiasındaysanız, Resûlüne tâbi olmanız lazım." bu âyet-i kerîmeye göre.

Hadis ile Kur'ân-ı Kerîm birbirinden ayrılmaz. Ya tefsircisidir, hadisler Kur'ân-ı Kerîm'i açıklar. Kur'ân-ı Kerîm "namaz kılın" der, hadisler namazın nasıl kılınacağının teferruatını anlatır. Ya izahçısıdır, ya tafsilatını verir ama aynı yoldadır, birbirinden ayrılmaz. İkisi de dinimizin temelidir. Dinimizin, hareketlerimizin, hayatımızın, kaidelerinin temeli Kur'ân-ı Kerîm ve ehâdîs-i şerîfedir. Onu ondan ayırmak mümkün değildir.

İnne hâzihi'l-âyâtilletî yürsilullâhu lâ tekûnü li-mevti ehadin ve lâ li-hayâtihî velâkinnellâhe yürsilühâ yühavvifü bihâ ibâdehû. Fe-izâ raeytüm minhâ şey'en fe'f-ze'û ilâ zikrillâhi ve duâihi ve istiğfârihî.

"Bazen güneş tutulur, bazen ay tutulur ortalık kararır. Bu gibi hadiseler Allahu Tealâ hazretlerinin takdir buyurduğu felekî, gök hadiseleridir. Bunların bir kimsenin doğumuyla, vefatıyla, ölümüyle ilgisi yoktur."

Hâ, falanca muhterem zât öldü, güneş tutuldu.

Yok! O ayrı hadise, ötekisi ayrı hadise.

Peygamber Efendimiz'in oğlu vefat ettiği zaman bu [güneş] tutulma[sı] olunca birbirine bağlamak istediler, [Peygamber Efendimiz;]

"Yok, o ayrı bu ayrı." buyurdu. Bunlar Allahu Teâlâ'nın âyetleridir, delilleridir, O'nun kudretini, azametini gösterir. Ama bu güneşin, ayın ve yıldızların hareketleri bir kimsenin doğumu ile, hayatı ile [ölümü ile] ilgili değildir.

"Eğer siz husuf, küsuf gibi güneş ve ay tutulması gibi hadise görürseniz..." Fe'f-ze'û ilâ zikrillâhi. " Allahu Tealâ'nın zikrine koşun."

Husuf namazı var, küsûf namazı var: Allahu ekber deyip huzuruna durursunuz; "Yâ Rabbi! Sen bu gökleri bunca sonsuzluğuyla, bu yıldızları, ayları, güneşleri bunca intizamıyla yaratmışsın. Senin kudretin azametin ne kadar büyük!" diye oradan O'nun kudretine, azametine intikal ederek huşû ve huzûr ile namazını kılarsın, duanı ve istiğfarını edersin. Bunların böyle bir araya gelmek suretiyle dünyayı kararttığı gibi birgün gelip senin de bu hayatının sona ereceğini, bu dünya nizamının da bir gün kalkacağını, kâinatın mahvolacağını, insanların O'nun huzuruna gideceğini düşünürsün. Hatalarını kusurlarını edersin; "Yâ Rabbi! Ben şimdiye kadar ömrümü böyle geçirdim, bu hadise bana ömrümüm bir zaman gelip sona ereceğini hatırlattı. Tevbe yârabbi, estağfirullah el-azîm." diye istiğfar ve dua ile meşgul olursun. Yoksa bu hadiseler bizâtihî bir kimsenin hayatı ile ölümü ile ilgili maddî, fizikî ilgisi olan hadiseler değildir, diye buyurmuş Peygamber Efendimiz.

Buradan birçok gazetelerdeki yıldız falı sütunlarına da bir söz geçirmek icap ediyor. Her gazetede "bugünkü falınız" diye vardır. Falanca burçta doğanlar bugün başına şu hadise gelecek. Filanca burçta olanlar bugün şöyle yapmasınlar böyle etmesinler... Bunların dinimizde yeri yoktur. Kim böyle bir şeye inanırsa günah işlemiş, hata etmiş olurlar.

Bir taraftan dinin ahkâmı tenkit ederler, imana saldırırlar, kusurlar bulurlar. Bu devir müspet ilim devridir, şöyledir böyledir diye atarlar tutarlar, ilme aykırı bir çok sözler söylerler, ilmin kabul ettiği dinî ve uhrevî hakikatleri kabule yanaşmazlar; öbür taraftan da en bâtıl, ta asırlar gerisindeki iptidâî insanların, kabilelerin inandığı şeyleri gazete satırlarında büyük yerler ayırıp halka yuttururlar. Büyük bir pazar...

İnne hâzihi'l-ümmete ümmetün merhûmetün azâbuhâ bi-eydiyehâ fe-izâ kâne yevmü'l-kıyâmeti düfi'a ilâ külli racülin mine'l-müslimîne racülün mine'l-müşrikîn fe-yükâlü hâzâ fidâüke mine'n-nâri.

Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilmiştir. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Bu ümmet Allah'ın rahmetine mazhar bir ümmettir." Ümmet-i Muhammed Allahu Teâlâ'nın rahmet ve lütfune mağfiret ve mazhar, mükerrem, muhterem bir ümmettir.

"Bunun azabı dünyadadır, biribiri elindendir, kendisi yüzündendir." Başkasından değil, biribiriyle mücadelesinden, hatalarından, kusurlarından dolayı burada azap görür.

Ama âhirette?

Âhirette Allahu Teâlâ bu muhterem ümmete azap etmeyecektir.

"Kıyamet günü olduğu zaman müslümanlardan her bir şahsa müşriklerden bir şahıs getirilecek teslim edilecek ve bu senin cehennemden feda, âzat olman için bedeldir diye kendisine teslim edilecektir." Ve o müşrik cehenneme girecek, müslüman cehennemden âzat ve âzâde olarak Allahu Teâlâ'nın rahmetine, cennetine nâil olacak.

Başka bir hadîs-i şerîfte de, yine bu kitabın başındaki hadîs-i şerîfte; "Her müslümanın cennet ve cehennemde bir yeri hazırlanır." diyor. "Kıyamet günü olduğu zaman cennetteki makamına kendisi gider. Cehennemdeki o yere de müşriklerden birisi bedel olarak, yahudiden, nasrâniden, imansız[lar]dan bir kimse oraya gönderilir." diye birkaç hadîs-i şerîfte başta geçmişti.

İnne hâzihi'l-ümmete tübtelâ fî-kubûrihâ fe-lev lâ en tedâfenû le-de'avtullahü en yüsmi'aküm min azâbi'l-kabri ellezî esmea'uhû minhü. Te'avvezû billâhi min azâbi'n-nâr te'avvezû billâhi min azâbi'l-kabri, te'avvezû billâhi mine'l-fiteni mâ zahera minhâ ve mâ batane te'avvezû billâhi min fitneti'd-deccâli.

"Bu ümmet yani Ümmet-i Muhammed kabirlerinde müptelâ olurlar. " İptilâ, "imtihan" manasında... Bu ümmet kabirlerinde imtihan olacak. Kabire koyulduğu zaman bir melek gelecek;

Men Rabbüke ve men nebiyyüke ve mâ dînüke ve mâ kitâbüke ve mâ kıbletüke? diye [soracak.]

"Senin rabbin kim, söyle bakayım! Sen hangi resûlü tanıyorsun, kime tâbi oldun, hangi kitaba tâbisin, kıblen hangisidir?" diye onun dininden, imanından sorulacak. Bu imtihan, bu iptilâ, kabir iptilâsı vardır.

"Eğer siz defnedilmeyecek olsaydınız Allah'a dua eder ve bu azâb-ı kabri size duyurmasını talep ederdim. Ben bunu işitiyorum."

Şu işittiğimi size duyurmasını ederdim ama siz bunu duyarsanız, hayatınız altüst olur. Onun için bunu böyle yapmıyorum. Ama Peygamber Efendimiz o azâb-ı kabri, o kabirde azap olan kimseyi azap ediliş şeklini kendisi duyduğunu ifade ediyor. Onun için diyor ki;

"Allahu Teâlâ hazretlerine cehennem azabından kurtarması için duada bulununuz." Dua ediniz; "Yâ Rabbi! Sen bizi cehennem azabından, nâr-ı cehîminden âzat eyle, hıfzeyle, bizi oraya sokma yâ Rabbi!" diye Allah'a sığınınız.

"Kabir azabından da Allah'a sığının." "Yâ Rabbi! Sen beni kabirde azaplandırma!" Çünkü kabir diğer bir hadîs-i şerîfte ifade edildiğine göre;

Ravdatün min riyâdı'l-cenneti ev hufratün min huferi'n-nîrâni. "Ya cennet bahçelerinden bir bahçe olur veyahut cehennem çukurlarından bir çukur olur."

Neye göre?

Oraya defnedilen şahsın dünyadaki hayatına ve gideceği yerin cinsine göre ya cehennem çukurlarından bir çukur olur, ya cennet bahçelerinden bir bahçe olur. Cennetlikse; "Bak senin gideceğin yer burası." diye sabah akşam cenneteki makamı gösterilir, sevinir. Cehennemlikse, cehennemdeki o azap yeri gösterilir; "İşte bak, senin azaplandırılacağın yer şurası!" diye orada muazzep yapılır. Onun için; "Ey ümmetim! Kabir azabından Allahu Teâlâ hazretlerine sığının." diye tavsiye buyuruyor.

"Gizli ve aşikar fitnelerden de Allah'a sığının." Aşikar fitneler; işte şu dünyanın çeşitli belaları, insanı dinden, hak yolundan alıkoyan çeşitli belalardır.

Gizliler?

Bazı alimler demişler ki bundan maksat insanın iç dünyasındaki fitnelerdir.

İç dünyasında nasıl fitneler olur?

Mesela kendisini ucup kaplar, kendini beğenir. "Ya ben de iyi bir insanım, bayağı bir meziyetlerim var, bayağı bir yüksek kimseyim." dedi mi helâk olur.

İ'câbu'l-mer'i bi-nefsihî. "Kişinin kendi nefsini beğenmesi helakine sebeptir."

Veyahut kibirlenir. Burnunu yukarı kaldırır; "Ben falanca yerin genel müdürüyüm, ben filanca şeyin söylesiyim böylesiyim, şu mevkinin sahibiyim. Bu kadar malım var bu kadar mülküm var." der, başkalarına tepeden bakar. İçindeki o histen dolayı Allahu Teâlâ hazretleri ona rahmet etmez. Çünkü, "Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete girmeyecektir." buyuruyor.

Sonra bir başka fitne, müslüman kardeşine haset eder. Halbuki hadîs-i şerîfte bildiriliyor; "Haset, ateşin odunu yeyip bitirdiği gibi salih amelleri bile yer bitirir."

Bunca oruç tutarsın, zekat sadaka verirsin, haset ettin mi o haset duygusu o senin salih amellerinin sevaplarının hepsini siler götürür. İşte o halde, insanın bir taraftan dıştaki fitnelerden korunmaya çalışması gerekirken bir taraftan da gözlerini basar-ı basîretini gönlüne çevirip gönlünü de fitnelerden, âfetlerden koruması lazım. Kıskançlık, kin, kibir, gazap [gibi] daha başka derûnî hastalıklar, iç hastalıkları, ruh hastalıkları, gönül hastalıkları vardır, onlardan korunması lazım.

İşte bu gizli ve aşikâr fitnelerden dediği, alimlerin bazısı "Gizlisi gönül fitneleridir." demiş. Bir kısmı da diyorlar ki, bu mâ zahara minhâ, olmuş fitnelerdir; ve mâ batan, "Henüz olmamış, kuvveden fiile çıkmamış fitnelerdir yani ileride olacak fitnelerdir." Bu sözler; "Ey ümmetim! Olmuş ve olacak fitnelerden Allah'a sığının manasındadır." diye izah edenler de var.

Bir de, "Deccal'ın fitnesinden de ey ümmetim Allahu Teâlâ hazretlerine sığının." diye buyuruyor.

Deccal âhir zamanda çıkacak büyük bir yalancıdır. Öyle büyük bir yalancıdır ki birçok insanları kandıracak ve ulûhiyet iddia edecek; "Ben tanrıyım." diyecek ve birçok insanları kandıracak. Ama müslümanlar, mü'min kullar "yalancı!" diyecekler; "Sen bize Resûlümüzün, Peygamber Efendimiz'in haber verdiği o meşhur yalancısın, sana inanmıyoruz!" diyecekler. Ölüyü diriltti, şunu yaptı, bunu yaptı gibi harikulade şeyler gösterdiği halde onun yalancılığı zâhir olduğu için onu basar-ı basîreti olan, sünnete bağlı olan onu anlayacak, Allah'ın yolunda yürüyen kimseye onun zararı olmayacak. Ama birçok kimseleri harikulade hokkabazlıklarıyla kendisinin ulûhiyetine inandıracak. Bu büyük bir fitne, birçok kimse buna inanacak.

Allah bizi hıfz eylesin, bu durumlara, bu hallere düşürmesin.

Peygamber Efendimiz; "Ondan da ey ümmetim Allah'a sığının!" buyuruyor.

İnne hâzihî min ğanâimiküm ve innehû leyse yahillü lî fîhâ illâ nasîbî me'aküm ille'l-humuse. Ve'l-humusu merdûdün aleyküm fe-eddû'l-hayta ve'l-mihyata ve eksera min zâlike ve esğara. Ve lâ teğullû fe-inne'l-ğulûle nârun ve ârun alâ ashâbihî fi'd-dünyâ ve'l-âhireti. Ve câhidü'n-nâse fillâhi teâlâ el-karîbe ve'l-ba'îde. Ve lâ tübâlû fillâhi levmete lâim ve ekîmû hudûdellâhi teâlâ fi'l-hadari ve's-seferi ve câhidû fî sebîlillahi teâlâ. Fe-inne'l-cihâde bâbün min ebvâbi'l-cenneti azîmün. ve innehû yüncillâhu bihî mine'l-hemmi ve'l-ğammi.

Ganimet mevzuunda[ki] bu uzun hadîs-i şerîf Ubâde b. Samit radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz;

"Bu mallar sizin ganimetlerinizdir. Sizin her birinize bu ganimetten taksim edildiği zaman ne miktar düşüyorsa benim de üzerime düşen o kadardır." buyuruyor.

Her ferde bölündüğü zaman hisse ne kadar düşüyorsa benim de hissem bu ganimetten o kadardır. Yalnız âyet-i kerîmede tasrih edildiği gibi [ganimetin] beşte biri istisna edilir. Müslümanların harp yoluyla düşmanla savaştıkları zaman elde ettikleri malların beşte biri ilk önce kenara ayrılır. Geriye kalanı mücahitler arasında, ümmetin o savaşa iştirak eden fertleri arasında taksim edilir. "O beşte bir hariç bu ganimetten her birinizin hissesine düşen ne ise benim de hissem odur. Ben peygamberim diye bana bir istisna yoktur."

Ve'l-humusu merdûdün aleyküm. "Bu ayrılan beşte biri de yine müslümanların işi içindir." Onların cihat hazırlığı, silah hazırlığı için, yetimleri, fakirleri, fukarası, hastaları için, topluluğu ilgilendiren diğer hizmetler için. Peygamber Efendimiz; "O da yine benim şahsıma değil." buyuruyor.

"O halde ey savaşa iştirak eden gaziler! Bir iplik, bir iğne bile olsa, bundan çok da az da olsa hepsini getirin yığın şuraya ve ganimet malından bir şey saklamayın, aşırmayın."

Bir iğne de olsa, bir iplik parçası, bir takunya bağı bile olsa [getirin.] Bu ganimet parçasıydı, kâfirle çarpışırken yere düştü, yerden aldım diye buraya getirin, üzerinizde kalmasın.

"Çünkü böyle üzerinizde kalıp kendinize mal etmiş olsanız, bu sizin için dünyada da âhirette de ârdır, utanç vesilesidir ve ateştir." Kim ateş almak isterse, oradan bir parça; küçüktür canım, onun ehemmiyeti yoktur diye alsın. Alamaz! Hepsini getirip ortaya dökeceksiniz.

Ve devamında buyuruyor ki;

"Bu kâfirlerle, bu müşriklerle, bu sizin dininizi önlemeye çalışan kimselerle Allahu Teâlâ'nın rızasının olduğu istikamette dünyanın düzeltilmesine mani olan kimselerle Allah rızası için uzakta olsunklar, yakında olsunlar cihad ediniz."

Niye cihadı emrediyor?

Uzak olsunlar yakın olsunlar bunlarla cihat ediniz. Cihaddan korkmayın. Bazı şeyler vardır ki insana ağır gelir, korkunç gelir ama onlarda başka hayırlar vardır.

Şerhte ifade edildiğine göre bu cihat düşmanla da olur insanın kendi nefsiyle de olur. Çünkü bir müslümanın en büyük düşmanı;

A'dâ aduvvüke nefsükelletî beyne cenbeyke. "Şu senin iki omuzun arasındaki kendi nefsidir."

En büyük düşmanın dışarıda değil içeridedir. Sabahleyin yorganı başından aşağı o çektirtir, parayı elinde sımsıkı tutturup cebinden o dışarı çıkarttırmaz. Başkasına haksızlığı da o yaptırtır. Hayırları o önler, şerleri de o yaptırtır.

O nefis, her türlü [kötülüğü emreder;]

İnne'n-nefse le-emmâretün bi's-sûi illâ mâ rahime rabbî.

"Allahu Teâlâ'nın rahmedip müstesna tuttukları başka kullar var ama ekseriyetle bu nefis çok çok kötülüğü emreder."

En büyük düşman o nefisdir. O nefisle çarpışın, o nefisle cihat edin. O en büyük cihaddır. Hatta Peygamber Efendimiz bir savaştan döndüklerinde; "Şimdi büyük savaşa gidiyoruz." dedi. Yaptığımız çarpışma küçük savaştı, şimdi büyük savaşa gidiyoruz. "Evimizde, beldemizde kendi kendimize yaptığımız savaş büyük savaştır." diye bu nefsin kötü arzularıyla uğraşmak meselesine işaret buyurdu.

Ve lâ tübâlû fillâhi levmete lâim. "Ve Allah yolunda kınayanın, ayıplayanın kınamasından çekinmeyin, varsın kınasın." Allahu Teâlâ bana emretti, ben bu tebliğimi yapacağım. Allahu Teâlâ bunu bana emretti, ben buradaki hizmetimi göreceğim. Allahu Teâlâ bana şu işi yapmayı emretti yapacağım diye Allah'ın emrini yapmakta, kınayanın, ayıplayanın ayıplamasına aldırmayın.

"Şimdi namaz kılarsam görürler ayıplarlar."

Ayıplasınlar, Allah emrediyor. Ser seccadeyi meydanın orta yerine, namazın geçecekse kıl [namazını.] Veyahut zekâtını ver, veyahut bir kötülüğü men edeceksen; "Dur, bu yanlış iştir." de, men et. Allah yolunda [iken] kınayacaklar, "Şunun hâline bak! Söylediği söze bak! Burada da bu olur mu?" gbi laflar söyleyecekler diye hiç çekinme.

"Allahu Teâlâ'nın ahkâmına riayet edin. Hazarda olsun, seferde olsun, mukim iken olsun, misafir iken olsun Allahu Teâlâ'nın ahkâmına riayet edin." Hududullah, Allah'ın ahkamı neyse onlara uyun.

"Ve Allahu Teâlâ hazretlerinin dinini yaymak hususunda Allah yolunda cihat edin. Cihad cennetin büyük kapılarından bir kapıdır. Cennetin kapılarından büyük bir kapıdır. Kim cihada girişirse o kapıdan cennete girmeye vesile olur ve o üzüntüden, gamdan kulları kurtarır."

Bizim çektiğimiz sıkıntılar, bizim üzüntülerimizin cümlesi hep cihadı terk etmektendir.

"Kim Allah yolunda cihadı terk eder de sabanının sapına yapışır tarlasıyla ziraatiyle ticaretiyle sanatıyla meşgul olursa, o kavme Allah öyle bir azap gönderir ki işlerindeki salih kimseler, 'Yâ Rabbi! Bu ümmete acı, bunlardan bu belayı def et.' diye dua ederler ederler de [duaları] kabul olmaz." diyor hadîs-i şerîflerde.

Cihad terk edilmeyecek, emr-i bi'l-mâruf nehy-i ani'l-münker terk edilmeyecek. Bu müslümanın hiçbir zaman bitmeyen, üzerinden kaldırılmayan vazifesidir.

Bu uzun hadîs-i şerîf de bunu ifade ediyor.

Sonraki hadîs-i şerîf;

İnne hâzihi'l-kulûbe tesda' kemâ yesdau'l-hadîdü izâ esâbehü'l-mâü kîle yâ Resûlallahi ve mâ cilâuhâ? Kâle kesretü zikri'l-mevti ve tilâvetü'l-kur'âni.

Abdullah b. Ömer radıyallahu anh'ten rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz;

"Bu gönüller, su değen demirin paslandığı gibi paslanır." buyuruyor. Şu kalpler, şu gönüller suya batmış, ıslanmış, rutubetli yerde kalmış demir nasıl paslanırsa öyle paslanır, vazife görmez hâle gelir, diyor. Onun üzerine ashâb-ı kirâm sordular;

"Yâ Resulallah! Bunların parlatılması, bu paslarının, kirlerinin temizlenmesi nasıl olur? Bunun çaresi nedir? Bu paslı gönülleri, kararmış, çalışmaz hâle gelmiş gönülleri çalıştırmanın yolu nedir?" diye sordular. Peygamber Efendimiz iki çare ifade etti, birisi;

Kesretü zikri'l-mevti. "Ölümü çok anmaktır."

Ölümü anarsan o gönlün pası gider. Ne kadar çok ölümü düşünürsen [o gönlün pası o kadar silinir.] İstersen o ölüm sahnesini de tahayyül et. Şimdi azrail geldi canımı alıyor... filan diye. İstersen nasıl düşünürsen düşün, ölümü çok andın mı insanın gönlünün pası silinir, cilalanır. Diğeri de;

Ve tilâvetü'l-kur'âni. "Kur'ân-ı Kerîm'i çok okuduğu zaman." [insanın gönlünün pası silinir, cilalanır.]

Kur'ân-ı Kerîm şifadır; maddî şifadır, manevî şifadır. Hastaya da okusan, hastalığı da iyi eder; derde de okusan, derdi de geçirir. Gönül pasını gidermek için okusan, gönlün pasını da giderir. Cinne, şeytana çarpılsan, uğrasan, ondan da insanı kurtaracak yine Kur'ân-ı Kerîm'dir.

Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'inden ve Resûl-i Edîbi'nin sünnen-i seniyyesinden cümlemizi ayırmasın. Rızasına uygun, sünnet-i seniyyeye muvafık, Peygamber Efendimiz'i güzel örnek olarak alarak ömrümüzü ona göre geçirmeyi cümlemize ihsan eylesin.

Sübhâne rabbike rabbi'l-izzeti ammâ yesifûn ve selâmün ale'l-mürselîn ve'l-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn. el-Fâtiha…

el-Fâtiha…

Sayfa Başı