M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bakara 34. âyet

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû!

Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun!

Bakara sûresinin âyât-ı kerîmesini sohbetimizin mevzuu yapmaya devam ediyoruz. Geçen hafta 31, 32 ve 33. âyetleri izah etmiştik. Âdem atamız aleyhisselâm'a Allahu Teâlâ hazretlerinin varlıkların isimlerini öğrettiğini, ilimle şereflendirip meleklerden bile üstün kıldığını ifade eden âyetleri sohbetimizin konusu yapmıştık. Bugünkü sohbetimizin konusu 34. âyet-i kerîme. Bu âyet-i kerîme şöyle:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Ve iz kulnâ li'l-melâiketi'scüdû li-Âdeme fe-secedû illâ iblîse ebâ ve'stekbera ve kâne mine'l-kâfirîn.

Sadece bu âyet-i kerîmeyi açıklayacağım. Çünkü namaz vakti gelecek, namaza yetişmem için çok uzun bir konuşma yapmamam gerekiyor.

Bundan önceki âyet-i kerîme Allah'ın öğrettiği varlıklar ve onların isimleri dolayısıyla, Âdem atamızı meleklerden üstün kıldığını ve şereflendirdiğini gösterdiği gibi bu âyet-i kerîme de Allahu Teâlâ hazretlerinin Âdem atamıza bahşettiği bir başka şerefi, onu nasıl yücelttiğini, değerini vurguladığını gösteren bir âyet-i kerîme.

Ve iz. İz edatı, "O vakit ki, o zaman ki, hatırla o zamanı ki..." mânasına gelen bir edat. "O zamanı hatırla ki" veyahut "O zamanı zikrediyorum ki" demek. Çünkü bu iz edatı eski bir zamandan bahsedildiği zaman kullanılıyor. Muhatap kişi o zamanda orada olmayabilir. Unuttuğu bir şeyi hatırlatmak değil de "O zamanı tefekkür et, o zamanı ben sana hatırlatıyorum, dinle ve anla!" gibi bir mâna var.

"O zaman ki..."

Kulnâ. "Ben Azîmüşşân buyurmuştum."

Kulnâ, "Biz buyurduk." demek. Allahu Teâlâ hazretleri azamet siygasıyla, kendisinin azametini ifade eden bir söyleyiş tarzı ile böyle buyuruyor. Vâhid, ehad, ferd, samed olduğu halde "Biz" buyuruyor. "Ben Azîmüşşân" diye Tükçe'ye çevirebiliriz. Türkçe'de "ben" demek azamet ifade eder, tevâzu olduğu zaman "biz" denilir. Ama Arapça'da öyle değil; biz denildiği zaman azamet ifade ediyor.

Ve iz kulnâ li'l-melâiketi. "O vakit ki ben Azîmüşşân meleklere demiştim ki..."

Melâike'nin, "melek" kelimesinin çoğulu olduğunu geçen hafta söylemiştim. Melekler, Allah'ın nurdan yaratmış olduğu varlıklar. Kendisine daima itaat eden, inkıyat eden, emrinden dışarı çıkmayan, emrolunanı yapan, Allah'ın mutî yaratıkları... el-Melâike, mârife olarak geliyor. Bundan, "Acaba bütün meleklere mi denildi, yoksa belirli bir zümresine mi denildi?" diye alimler çeşitli kanaatler beyan etmişler.

"O zaman ki meleklere ben Azîmüşşân demiştim ki..."

Üscüdû li-Âdeme. "Âdem'e secde ediniz!"

Tabii vaslediliyor, melâikenin sonu ile bağlanılıyor; li'l-melâiketi'scüdû gibi ses geliyor kulağımıza ama kesik okunduğu zaman; üscudû. "Secde ediniz!" Cemî muhatab, muhatablar çoğul olduğu zaman kullanılan siyga. Üscud, "Sen secde et." Üscüdû. "Sizler secde ediniz!"

Li-Âdeme. "'Âdem'e secde ediniz!' dediğim zaman..." Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz'e ve Kur'ân-ı Kerîm'i dinleyenlere onu hatırlatıyor. "O vakit ki meleklere 'Âdem'e secde ediniz!' demiştim..."

Fe-secedû. Tabii Allah'ın mutî kulları, varlıkları, yaratıkları olduğu için "Melekler secde ettiler." İllâ iblîs. "İblis hariç, ancak iblis secde etmedi."

Bu illâ nasıl bir istisnâ edatıdır?

Bu hususta alimlerin iki kavli var: İblis de meleklerdendi, o meleklerin içinden bir bölümü olarak İblis mi secde etmedi; yoksa melekler secde ettiler de bir başka varlık olan İblis mi secde etmedi?

İstisnâ edatının böyle iki türlü anlaşılması mümkün. Buna istisnâ-i munfasıl, istisnâ-i munkatı' diyorlar. Onun izahını biraz sonra söyleyeceğim.

"Melekler secde ettiler, İblis secde etmedi."

Ebâ. "İbâ etti, kabul etmedi, bilerek imtinâ eyledi; emri tutmağa karşı çıktı, emri tutmadı, emre karşı geldi." Ve'stekbera. "Ve kibirlendi." Ve kâne mine'l-kâfirîn. "Ve kâfirlerden idi -veya- kâfirlerden oldu."

Kâne, "idi" demek.

Şimdi bu kısa ön açıklamadan sonra biraz daha geniş bilgiler verebiliriz. Tabii benim size sohbetlerimi yaparken kullandığım asıl tefsir kitabı İbn Kesîr. O sahih bir tefsir kitabı. Hadîs-i şerîflerle âyet-i kerîmeleri açıklıyor, rivayetleri sıralıyor. Ondan sonra o rivayetlerin sıhhat dereceleri üzerinde de hükmünü beyan ediyor.

Burada İbn Abbas radıyallahu anh'ten Dahhak kanalıyla senedini verdiği İbn Cerîr'in rivayetini anlatıyor, bu melekler ve İblis meselesinde. Ama diyor ki; fîhâ nazar. "Bu rivayette bir münakaşa yapılabilir." Yasılu münâkaşatühâ. "Münakaşası da uzun sürer." diye kısa kesiyor. İsnadı hususunda siyakın ğarîb diyor, "Birçok noktalar var." diyor.

İblis kelimesi eblese fiilinden, eblesehullah. Ey âyesehû mine'l-hayri. "Allah onu hayırdan uzak eyledi, hayırla hiç ilişkisi kalmayacak şekilde hayırdan ilgisini kesti." mânasına "İblis" dendiğini [söylüyor,] İbn Kesîr tefsirinde böyle lügat izahı yapıyor.

Yine İbn Abbas'tan verilen bir başka rivayette de; Kâne iblîsü ismühû azâzil. İblis'in asıl isminin Azâzil olduğunu ve bu ibâ etmesinden, imtinâ etmesinden, Allah'ın emrini tutmamasından, emrine itaat etmemesinden dolayı iblis, şeytan ve şeytân-¬ı racîm gibi sıfatlarla tavsif edildiğini kaynaklar belirtiyor. Yani, "Allah onu rahmetinden uzak eyledi, hayırdan uzak eyledi, hayra sahip değil, hayra mâlik değil, hayır kaynağı değil, hayır yapacak bir varlık değil. Allah'ın rahmetinden kovulmuş, taşlanmış bir varlık." mânasına geliyor.

Allahu Teâlâ hazretleri Âdem aleyhisselâm'ı öğrettiği bilgilerle meleklerden üstün tutuyor. Herkes hürmet etsin diye ona secdeyi emrediyor. Melekler secde ediyorlar, şeytan karşı geliyor ve secde etmiyor.

Said İbnü'l-Müseyyeb'den Katâde rivayet etmiş ki;

Kâne iblis reisü melâiketi semâi'd-dünyâ. "İblis dünya meleklerinin reisi idi." diyor.

Bir rivayet bu.

Hasan-ı Basrî hazretlerinden diğer bir rivayeti de altına kaydetmiş ki;

Mâ kâne iblîsü mine'l-melâiketi tarfete aynun kattu. "İblis, şeytan asla, hiçbir zaman meleklerden değildi, meleklerden olmadı." Ve innehû li-asli'l-cinni kemâ enne Âdeme aslü'l-ins. "Âdem aleyhisselâm'ın insanların ceddi, aslı, kökü olduğu gibi İblis de cin taifesinin aslı idi." diye rivayet etmiş.

Ve hâzâ isnâdün sahîh ani'l-hasen diye, İbn Kesîr isnadın sahih olduğunu söylüyor.

Demek ki alimlerin bazıları İblis'in, şeytanın da meleklerden olduğunu, hatta şeytanın meleklerin alimlerinden olduğunu, bazılarının reisi durumunda olduğunu; sonradan böyle karşı gelerek, isyan ederek o durumdan düştüğünü söylerken bazıları da; "Asla melâike olmadı, cin tâifesindendi, yaratılışı başka maddedendi. Cinlerin cinsi meleklerin cinsinden başka. Allahu Teâlâ hazretlerinin 'Âdem'e secde edin!' dediği zaman, o orada bulunması dolayısıyla... Dehale iblîs fî hitâbihim li-ennehû ve in lem yekûn min unsurihim illâ ennehû kâne kad teşebbehe bihim ve tevesseme bi-ef'âlihim. Onların arasında olduğundan, onların maddesinden, cinsinden olmamakla beraber aralarında bulunmaktan dolayı o 'secde edin' emri orada oldu, melekler secde ettiler, o secde etmedi." diye beyan ediyorlar. Allah bilir.

Sahih rivayetlere göre melek değil, cin tâifesinden. Ve Allahu Teâlâ hazretlerinin emrini tutmamış olduğu ifade ediliyor. Ebâ, ibâ etti, yani "imtinâ eyledi, kaçındı, yapmadı" mânasına.

Ve kâne mine'l-kâfirîn. "Ve kâfirlerden oldu."

Kâfir, mine'llezîne ebev, yani emri tutmayıp ibâ edenlerden oldu. Mine'l-âsin. "Âsilerden oldu." diye izah etmişler alimler. Bir de;

Ve kâne mine'l-kâfirîn. Ellezîne lem yahlukhümu'llâhu yevme izin yekûnûne ba'd. "İleride insanoğulları içinden ve cinlerden bazıları mü'min bazıları kâfir olacak, işte o zümrenin başı olmuş oldu. O zümreden kâfirlerin ilki, o zümreden oldu." mânasına ifade etmişler.

Çünkü kâne Arapça'da "oldu". 'Dır' takısı Türkçe'de "Şu güzeldir, şu büyüktür." dediğimiz gibi o yüklem takısı olarak kullanılıyor. Ama bazı âyet-i kerîmelerde de sâre mânasına da, yani bir şeyken başka bir şey olmak mânasına da kullanılmış. Mesela Nuh aleyhisselâm'ın oğlu için;

Fe-kâne mine'l-muğrakîn. "Gark olunanlardan birisi hâline geldi."

"Kenarda duruyordu, sel geldi, gark olunanlardan oldu."

Başka bir ileride gelecek âyet-i kerîmede;

"Ey Âdem ve Havva! Şu ağaca yaklaşmayın!

Fe-tekûnâ minez-zâlimîn. "Sonra zalimlerden olursunuz, o hâle gelirsiniz!" buyuruluyor. Yani mânası sâre gibi. Orada kullanılışı da var diye, öyle de izah ediyorlar.

Ve'stekbera. "İstikbar etti, yani kibirlendi, kendisini daha büyük buldu." deniliyor. Başka sûrelerdeki başka âyet-i kerîmelerden bildiğimize göre Allahu Teâlâ hazretleri İblis secde etmeyince buyuruyor ki;

Kâle yâ iblîsü mâ meneake en tescüde limâ halaktü bi-yedeyye. "Ey İblis! Sen benim özene bezene iki elimle yarattığım bu Âdem aleyhisselâm'a, bu müşerref varlığa 'secde et' dediğim halde secde etmedin. Seni secde etmekten ne men etti, ne sebeple secde etmedin?" diye, her şeyin sebebini biliyor ama böyle onun durumunu ikrar ettirmek için kendi diliyle söylemesini göstermek için sorunca; İblis'in cevabı ne olmuş?

Kâle ene hayrun minhü. "Ben bu Âdem'den daha hayırlıyım." Halaktenî min nârin ve halaktehû min tîn. "Beni ateşten yarattın, onu topraktan yarattın." dedi.

Yani, "Ateş topraktan daha hayırlıdır." gibi saçma bir mantıkla secde etmemiş. Neyin daha hayırlı olduğunu Allah bilir.

Böylece kibirlendiği beyan ediliyor.

Tabii Allahu Teâlâ hazretleri kibirlenenleri sevmez. Çünkü hadîs-i şerîfte geçiyor, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş, umumi bir kural:

Lâ yedhulü'l-cennete men kâne fî kalbihî miskâlü habbetin min hardelin min kibr.

"Kalbinde kibir cinsinden hardal tanesi ağırlığı kadar kibir olan bir kimse..."

Yani küçücük bir şey... O "hardal" dediğimiz şey baharattan bir çeşit. Yemeklere konuluyor, bir lezzet versin, bir koku versin diye.

"Kalbinde o kadar küçük bir miktarda, ağırlıkta kibir bile olan cennete girmeyecek." buyuruyor.

Tabii bu İblis'in kibri artık hardal tanesi küçüklüğünde ufak bir şey de değil, rahmet-i Rahmân'dan tard olunmasına sebep olacak kadar muazzam bir [kibir], azîm bir küfür olduğundan tard olundu.

Ve kâne mine'l-kâfirîn. Allah'ın rahmetinden iyice, ebediyyen koğulan bir kimse oldu ve cehenneme de atılacak, ebediyyen orada yanacak.

"Melekler secde ettiler." deniliyor. "Bu secde nasıl oldu?" diye, alimlerin bu hususta çeşitli görüşleri var. Bazıları diyorlar ki;

"Eski ümmetlerde secde etmek meşru idi. İnsanların bazı varlıklara secde etmesi tabiî idi. Secde, 'hürmet göstermek, hürmeten eğilmek' mânasına geliyor. Bu meşru idi, sonradan kaldırıldı."

Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Yusuf aleyhisselâm'ın babasının, kardeşlerinin hikâyesi anlatılırken: İşte rüya görmüştü, "Babacığım ben rüyamda 11 tane yıldız, ay ve güneşin bana secde ettiklerini görüyorum." diye [söylüyor.] Yakup aleyhisselam; "Aman evlâdım! Bu rüyanı kimseye açıklama, kardeşlerine söyleme!" buyurmuştu. Sonra aradan maceralar geçti, kardeşleri haset ettiler, onu esir diye sattılar. Allah da onu Mısır'a götürttü, azizin hanımı satın aldı, evine hanesine köle oldu. Sonunda Mısır'a vezir oldu. Tarım işlerine bakan selâhiyetli bir kimse oldu. Allah nasip etti, aziz vefat ettikten sonra azizin hanımı onunla evlendi. Sonra onlar da rahat etsinler diye anasını babasını, kardeşlerini Mısır'a davet etti. Ve hepsi birden ne yaptılar?

Ve refea ebeveyhi ale'l-arş. "Tahta anasını babasını oturttu." Ve harrû lehû süccedâ. "Kardeşleri de hepsi birden hürmeten secde ettiler."

O zaman, yani o devirde hürmetini ifade etmek için secde etmek oluyordu, secde ettiler. Ama bizim şeriatimizde kişiye secde etmek yok. Nitekim Muaz radıyallahu anh'ten rivayet olunmuş ki, şöyle demiş:

Kadimtü'ş-Şâm ve raeytühüm yescüdûne li-esâkıfetihim ve ulemâihim. Fe-ente yâ Resûlallah e hakku en yescüde leke? "Ya Resûlallah, ben Şam'a gitmiştim. Orada ahâlinin piskoposlarına, din alimlerine hürmeten secde ettiklerini gördüm. Sen kendisine secde edilmek bakımından çok çok daha üstünsün, lâyıksın. Sana secde edelim!" demek istediği zaman, sorduğu zaman, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;

Lâ. "Hayır!"

Lev küntü âmiren beşeren en yescüde li-beşerin. "Hayır, böyle bir secde etmeyi istemiyorum. Yok böyle bir şey. Yasak, hayır. Eğer ben bir kulun, bir insanın bir başka insana, bir başka kula secde etmesini farz edelim ki emredecek olsaydım..."

"Yok böyle bir şey..." Önce lâ diyor ama;

Le emertü'l-mer'ete en tescüde li-zevcihâ min izami hakkıhî aleyhâ. "Hanıma, kocasına secde etmesini emrederdim, onun üzerindeki hakkının çokluğundan dolayı..."

Çünkü dışarıda çalışıyor, zahmeti çekiyor, eve yiyeceği içeceği getiriyor, hanımını, çocuklarını besliyor. Onlar evde duruyorlar, dışarının meşakkatini, zahmetini, sıkıntısını çekmiyorlar. Herhalde bu sebeplerden...

"Kadın kocasına hürmeten secde etsin diye emrederdim ama yok böyle bir şey! Öyle bir şey de söylemiyorum. Bana da secde edilmesine rızam yoktur!" dedi Peygamber Efendimiz.

Demek ki Allahu Teâlâ hazretlerinin meleklere "Âdem'e secde edin!" demesi, böyle bir hürmet ve saygı, tazim göstermeleri için. Âdem aleyhisselâm'ın kıymetini, şerefini, Allah indindeki mevkiini makamını bilsinler diye bir emir.

"Secde Âdem aleyhisselâm'a." diyenler var. Bazıları da diyorlar ki; "Secde Allah'a idi, Âdem aleyhisselam mihrab gibiydi." Yani biz mihraba doğru secde ediyoruz ama, mihrab amaç değil, Allah'a secde ediyoruz. O bakımdan "Secde Allah'aydı diyenler." var. Bazıları da diyorlar ki; "Hayır; o devirde, eski devirlerde de böyle insanın insana hürmeten secdesi olabiliyordu. Allah öyle emretmiş, öyle uygun bulmuş ve meleklere secde ettirmiş." diyorlar. Yani doğrudan doğruya hürmeten, tâzimen Âdem aleyhisselâm'a secde ettiler kanaatini beyan ediyorlar. Allahu âlem...

Tabii bu kadar çok alimin sözleri burada uzunca [anlatılmış.] Kısaca söylemek gerekirse: Allahu Teâlâ hazretleri meleklerine Âdem aleyhisselâm'a secde etmelerini emretti. Âdem'in şerefi burada gayet âşikâr oluyor. "Melekler bile Âdem'e hürmet etsinler!" diye emretmiş oluyor.

Rivayetlerde şu da var: Hani biz iki defa secde ediyoruz ya; melekler Âdem aleyhisselâm'a bir secde ettiler, aksine İblis arkasını döndü, secde etmedi. Onu öyle secde etmediğini, Allah'ın da "Niye secde etmedin?" diye ona hitâb-ı itâb ile sorduğunu görünce melekler bir kere daha Cenâb-ı Hakk'a bu sefer secde ettiler. Onun için secde iki defa yapılıyor. Bir secde, iki secde; yani secdeteyn oluyor. Hani bir rekât da iki secdeyle oluyor diye, böyle bir izah da var.

Melekler dahi, imanlı olunduğu zaman Âdem aleyhisselâm'a secde ediyorlar. Zaten Âdem aleyhisselam ilmiyle irfânıyla insanoğlunun meleklerden bile üstün makamda olduğunu geçen haftaki âyetlerde göstermişti.

Ne mutlu, elhamdülillah... Bizi insan yaratan, Âdem aleyhisselâm'ın evlâdı yaratan Rabbimiz'e hamd ü senâlar olsun.

Tabii bu böyle ama şeytanın da itaat etmemesi ve secde etmemesi, isyan etmesi ve bunu kibrinden dolayı yapması, bu da ayrı bir mesele... Bundan da çok dersler çıkartmamız lazım.

Çıkartacağımız derslerden birisi:

Şeytan bizim düşmanımız. Adüvvün mübîn. "Âşikâr düşman." Bu iş secde etme zamanından başlamış. Rabbimiz; "Secde et!" dediği halde secde etmemiş, âsi olmuş, Allah'ın rahmetinden kovulmuş. Kıyamete kadar da insanoğlunu azdırmak, şaşırtmak, sapıtmak, kandırmak, cehenneme gidecek işleri yaptırmak için uğraşan bir varlık... O halde şeytanın tehlikesini, Allah'a bile âsi olan böyle bir şirret varlığın varlığını ve tehlikesini hatırımızdan hiç çıkartmayalım, aziz ve muhterem kardeşlerim! Bu çok önemli bir nokta. Şeytanın âşikâr bir düşman olduğunu bilelim ki şeytan bizi aldatmasın. Dikkat edelim ki onun oyununa düşmeyelim, tuzağına düşmeyelim. Çünkü bu, içimizden bize birtakım fikirler verecek, biz de o fikirleri kendi fikrimiz sanacağız. İnsanlar olarak, "Kendim böyle istedim." sanacağız. Halbuki şeytan içimize o fikri aşılıyor, vesvese yoluyla veriyor. O halde içimizden gelen fikirleri, istekleri, arzuları sorgulamalıyız. "Bu nereden geliyor? Şeytanın bir mesajı olmasın, kışkırtması olmasın!" diye çok dikkat edeceğiz, bir.

İkincisi de; kibirlenmenin iyi bir şey olmadığını, çok kötü bir şey olduğunu ve kâfirlerin, kibirlenenlerin ne kadar kötü duruma düştüğünü hiç hatırımızdan çıkartmayacağız. Ve kulluğumuzu mütevâzı biçimde, tevazu ile, mahviyet ile, boyun büküklüğü ile, haddini bilerek, edepsizlenmeyerek, kibirlenmeyerek yapmaya gayret edeceğiz.

Allahu Teâlâ hazretleri böyle güzel bir şekilde kulluk yapmaya muvaffak eylesin.

Râbia-i Adeviyye rahmetullâhi aleyhâ demiş ki;

İnnemâ ente eyyâmün müteaddide. "Ey insanoğlu, sen birkaç günden ibaretsin!"

İnsana "Sen günlerden ibaretsin!" diyor.

Fe-izâ zehebe yevmün zehebe ba'düke. "Bir gün gitti mi senin bir parçan gitmiş demektir."

Yani senin varlığından bir parça gitmiş demektir. Tabii bazısı gidince, bir parçası gidince tamamının da gideceği oradan anlaşılır. Bir bir gide gide, sonunda günler tükenince sen de tükeneceksin.

Fa'mel va'tebir. "O halde salih amel işle, ibret al, gözünü aç, gafil olma!"

Ve lâ tekul: Zehebe lî dirhemün ve dînarun. "Hatta 'Benim şu kadar altın liram, bu kadar param gitti' deme." Ve sakata lî mâlun ve câhün. "'İşte şu kadar param zâyi oldu, mevki makamım gitti.' deme!" Bel kul: Zehebe yevmî mâ zâ amiltü fîhi. "'Eyvah! Bir günüm gitti, ben bugün içinde Allah'a ne yaptım?' diye ona bak!" Fe inne bi'l-yevmi yenkatii'l-umr. "Çünkü gün gün ömür yok olur." buyurmuş.

Bunlar da İsmail Hakkı hazretlerinin bu âyetlerin sonundaki nasihatlerinden. İsmail Hakkı-i Bursevî hazretlerinin meşhur bir tefsiri var, Rûhu'l-Beyân diye. Tabii orada güzel nasihatları var.

Bir ârif kişi vefat edeceği zaman, tabii hüzünlü, mahzun, ölüm kolay değil, demiş ki;

Mâ teessüfi alâ dâri'l-ahzân. "Üzülmem şu hüzün diyarı olan dünyadan ayrılıyorum diye değil. Dârul-ahzân burası, hüzün diyarı, üzüntüler diyarı. Buradan ayrılıyorum diye değil." Ve innemâ teessüfî. "Ama benim esef ettiğim, üzüldüğüm şu:" Alâ leyletin nimtühâ. "Uyuduğum, kalkıp ibadet etmediğim gecelerime..." Ve yevmin eftartuhâ. "Oruç tutmayıp fırsat kaçırdığım günlerime..." Ve sâatin ğafeltü fîhâ an zikrillâhi teâlâ. "Ve gafletle Allah'ı zikretmeden geçirdiğim zamanlarıma, saatlerimedir asıl esefim. Üzüntüm o." demiş.

Hadîs-i şerîflerde de var: "Her gün insanoğluna seslenirmiş; 'Ey insanlar! Ben yeni bir günüm. Ben sizin amellerinize şahidim. Eğer ben gittim mi, güneş şimdi batıp da ben bittim mi artık bir daha asla gelmem. Gözünü aç, benim içimde, bu günde hayır ve ibadet eyle." dermiş.

Hasan-ı Basrî de meclisindeki insanlara demiş ki;

Yâ ma'şere'ş-şuyûh. "Ey ihtiyarlar!"

Etrafında olgun, yaşlı başlı insanlar var, onu seven tabii dinleyenler var.

Mâ yuntazaru bi-zer'i izâ belağa. "Ekin olgunlaştığı zaman ne yapılır, ne olur, ne olacak bunun âkıbeti?"

Kâlû: el-Hasad. "Demişler ki; 'Ekin biçilir.'"

Yani ne demek istiyor?

"Ey ihtiyarlar, ekin olgunlaştığı zaman hasat olur. Yani işte yaş da olgunlaştığı zaman insan hasat olacak, ömür bitecek."

Onun için, işte o anı düşünüp ölüm için ve ölümden sonra için hazırlanmak lazım. Gerisi hepsi aldatıcı şeyler. Şeytan insanı aldatır, nefis aldatır, bu dünya hayatı aldatır. Allahu Teâlâ hazretleri bizleri eğer hayırlı ilimlerle mücehhez olursak, mârifetullaha erersek üstün varlık olarak yaratmıştır, meleklerden bile üstün kılmıştır. Meleklere bile bize secde ettirmiştir. Meleklerden bile üstün olabiliriz. O makamı yakalamaya çalışmak veya o devleti elden kaçırmamaya dikkat etmek lazım.

Şeytan da Allah emrettiği halde bize secde etmemiştir, işi gücü bizim zararımıza çalışmaktır. Onun da tehlikesine karşı uyanık olalım. Allah bizi bu kadar mükerrem bir varlık olarak yaratmışken şeytana aldanıp da âhiretimizi berbat etmeyelim.

Allah cümlemize tevfîkini refîk eylesin. Allah hepinizden razı olsun.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû,

Sayfa Başı