M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Peygamber Efendimiz en çok ne zaman kızardı?

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn, hamden kesîren tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Hamden kemâ yenbeğî li celâli vechihî ve li azîmi sultânih. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn ve şefîi'l-müznibîn ve eşrefü'l-mürselîn Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi ihsânin ecmaîne't-tayyibîne't-tâhirîn.

Emmâ ba'd.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Birincisi, Allahu Teâlâ hazretleri ibadetlerinizi kabul etsin. Dualarınızı müstecâb eylesin. Dünyada âhirette neleri istediyseniz, lütfuyla keremiyle sizleri dünya ve âhiretin hayırlarına erdirsin.

İkincisi, bu yatsı namazında gündüzki tavsiyemize uygun olarak anne babalar çocuklarını camiye daha çok toplamışlar. Daha çok genç geldi, çocuklar geldi, ona da teşekkür ederim. Burada namaz kılan genç çocuklardan da Allah razı olsun, teşekkür ediyorum. "Camiye geldiler, namaz kıldılar." diye, benim namıma anne ve babaları onları mükâfâtlandırsın. Allah hepinizden razı olsun.

"Dinî bilgimiz artsın." diye, gelelim namazdan sonra okuduğumuz hadîs-i şerîflere.

Birinci hadîs-i şerîfi, Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten ve Semûre radıyallahu anh'ten, Hulvânî rivayet eylemiş ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri şöyle buyuruyorlar:

Men serrehû en ya'leme mâlehû inda'llâhi fe'l-ye'lem mâ lehû indehû.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kal.

Bu çok yüksek bir konu. Bu hadîs-i şerîfin konusu çok derin bir konu, çok geniş bir konu, çok yüksek bir konu, çok önemli bir konu.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki:

Men serrehû en ya'leme mâlehû inda'llâh. "Kim Allah'ın yanında, Allah'ın huzurunda kendisinin kıymeti ne, ona neler var, ne mükâfâtlar var, Allah'tan ne muamele görecek, Allah onu seviyor mu sevmiyor mu, bunu bilmeyi istiyorsa, bunu bilmekten memnun olacaksa, sevinç duyacaksa."

Tabi hepimiz isteriz. Acaba namazlarımız kabul oldu mu? Acaba dualarımız kabul oldu mu? Acaba günahlarımız affolundu mu? Acaba Allah bizi seviyor mu? Acaba Allah bizden razı mı? Yoksa Allah'ın gazap ettiği, sevmediği kimselere benzeyen taraflarımız mı var? Allah saklasın. Sevmediği huylarımız var mı? Bizim Allah yanındaki hâlimiz, durumumuz, derecemiz, mertebemiz nedir? Çok mühim değil mi?

Hayatın, faaliyetlerimizin, çalışmalarımızın amacı ne? Neden yaşıyoruz? Neden ibadet ediyoruz? Neden müslümanız? Müslümanlıkta ibadetlerimizi yaparken amacımız ne? Ne kazanmak istiyoruz?

Allah'ın rızasını kazanmak istiyoruz.

Nasıl anlayacağız bunu? Anlayabilir miyiz? Anlama imkânımız var mı? Anlamamız mümkün mü? Acaba Allah bizi seviyor mu sevmiyor mu? Allah yaptıklarımızdan hoşnut mu, razı mı? Allah bize nasıl muamele edecek? Allah'ın yanında hâlimiz, derecemiz ne?

"Birisi bunu öğrenmek istiyorsa, öğrenince memnun olacaksa, sevinecekse, bunun ölçeği şudur:" diyor Peygamber Efendimiz.

Fe'l-ya'lem mâ lehû indehû. "Bilsin, baksın, Allah'a karşı kendisinin duyguları nasıl?"

Allah'a karşı içinde neler var? Allah'a karşı ibadetindeki samimiyeti ne? Allah'a karşı sevgisi ne? Allah'ın dinine bağlılığı ne? Allah'ın emirlerini sevmesi ne? Allah'ın ahkâmına rızası ne?

"Ona baksın. Allah'ın yanında onun derecesi tam onun gibidir."

O, Allah'ı ne kadar seviyorsa ona göre Allah da onu seviyor. O, Allah'ın dinini ne kadar seviyorsa Allah ondan o kadar hoşnut ve razı. O, Allah'ın emirlerine yasaklarına ne kadar çok riayet ediyorsa Allah da ona o kadar mükâfât verecek.

Demek ki kulun durumuna göre...

O halde ne yapmamız lazım?

Her hareketimize, her sözümüze, hatta her düşüncemize, kafamızda neyi düşündüğümüze dikkat etmemiz lazım. Yaptığımız ibadeti çok dikkatli yapmamız lazım. Namazı çok şuurlu kılmamız lazım. Günümüzü çok şuurlu geçirmemiz lazım. Çok dikkatli insan olmamız lazım, dikkatli müslüman olmamız lazım.

Evliyâullah büyüklerimiz rahmetullahi aleyhim ecmaîn kaddesallahu ervâhahüm diyorlar ki;

Sağlam bir müslüman, ârif bir müslüman, ihlaslı bir müslüman ne yapar?

Her nefes alış verişini, şuurlu olarak yapar, gafil olarak yapmaz. Gafletle nefes alıp vermez. Cahillikle, dalgınlıkla nefes alıp vermez. Her an şuurlu.

Hûş der dem Farsçası; eş-şuur fî külli nefes. "Her nefeste şuurlu olmak."

Muhterem kardeşlerim!

Çünkü şeytan aleyhillâne pusudadır.

İnne'ş-şeytâne leküm adüvvün mübîn.

İnne'ş-şeytâne leküm adüvvün fe't-tehizûhü adüvvâ.

Şeytan sizin düşmanınız, aşikâr.

İnne'ş-şeytâne leküm adüvvun mübîn. "Şeytan apaşikâr bir düşman."

Şeytan pusudadır, beklemektedir, çevrenizdedir, fırsat kollamaktadır. Gafleti yakaladığı zaman yapacağını yapar.

Bu neye benziyor?

Yumruklaşmak için karşı karşıya gelmiş iki yumrukçuya benziyor. Bir an açık verse ne yapar? Karşı taraftan bir yumruk yer, yere serilir, hakem başlar saymaya: Bir, iki, üç...

Niye?

Bir an açık verdi öteki de kollayıp duruyor zaten değil mi? Dikkatle bakıp duruyor. Bir tane vurdu, aşağı yığılıverdi. Açık vermemek için kendilerini nasıl kolluyorlar.

Şeytan çok tecrübelidir, biz çok tecrübesiziz. Şeytan insanı aldatmakta çok tecrübeli. Şeytan görünmüyor. Bizi görüyor, biz onu görmüyoruz.

İnnehû yerâküm hüve ve kabîlühû min haysü lâ terevnehüm.

Bu fena! Biz düşmanımızı görmüyoruz, düşmanımız bizi görüyor. Sonra şeytan insanın damarlarında da içinde de dolaşıyor. İçinden de fikir aşılayabiliyor, vesvese verebiliyor. Kalenin içinde de adamı var bunun! Hem kalenin etrafını kuşatmış hem de içinde adamı var. Çünkü şeytân ve cünûdühû şeytan var, bir de ordusu var, tek değil.

Şeytan ve ordusu var, hizbi var, hizbü'ş-şeytân, şeytanın partisi var, taraftarları var. Hepsi birden senin etrafında düşman. Seni muhasara etmişler. Sen gafil olursan, aldanırsan, dikkat etmezsen şeytan aldatır.

Nasıl aldatır?

Harama baktırır, gözünü harama kaydırır.

Kul li'l-mü'minîne yeğuddû min ebsârihim ve yehfezû fürûcehüm.

Halbuki müslümanın harama bakmaması lazım, namusunu koruması lazım. Bir anda sizi gaflete düşürür, size ibadetinizi kaçırttırır. Saate bir de bakarsınız, "Eyvah, hoca cemaatle namazı kıldı! Tüh ya, oturmuş kalmışım, sohbete dalmış kalmışım!"

Bak şeytan gaflete düşürdü, aldattı. Onun için bir an bile boş durmaması lazım, müslümanın uyanık olması lazım, uyumaması lazım,

İnsan uyuduğu zaman sorumluluk yok. Çok hoş bir şey.

Uyuyan insana sorumluluk var mı?

Yok. Uyuyor.

Mimmen mâ lehû mine'l-mes'ûleti.

Mesuliyeti yok; uyuyor çünkü. Uyuduğu zaman mazurdur ama ayakta iken gaflet ederse o zaman hapı yutuyor, şeytan kandırıyor. Uykuda iken mazur oluyor da ayakta iken gaflet ettiği zaman şeytan kandırıyor. Onun için duygularına bile dikkat etmesi lazım.

Benim içimden hangi duygular geçiyor? Kafamda şu anda neleri düşünüyorum? Canım neyi istiyor?

Hani "Canım istedi." diyoruz ya, o "Canım istedi." sözünün arkası çok mühim:

Senin bu canım nerede? "Canım" dediğim ne? O istek nereden geliyor? Senin canından geliyor, nefsinden geliyor.

İnne'n-nefse le emmâretün bi's-sûi illâ mâ rahime rabbî. "İnsanın canı, nefsi insana kötülükleri çok emreder."

İnne'n-nefse âmiretün bi's-sûi demiyor, le emmâreküm bi's-sûi diyor.

Emmâre ne demek? Âmir ne demek?

Âmir, "emreden" demek. Emmâr, le emmâre "çok çok çok emreden" demek. "Kişinin nefsinin her zaman kötülüğü emretmesi" demek.

Nefis insana kötülükleri çok çok emreder, daima her zaman emreder. Huyu bu, hâli bu, bunu meslek edinmiş, işi gücü kötülüğü emretmek. Nefsinden de gelir, nefs-i emmâresinden de gelir. En aşağı, en katı, en sert, en terbiye edilmemiş nefisten de gelir şeytandan da gelir.

Şeytan da insana içinden duygular verir; içindeki duygulara kapılır, bir şey yapar. Sanır ki kendisi yapıyor.

Vay şaşkın vay! Sen onu kendin mi yaptın sanıyorsun? Şeytan seni kandırdı. Kandırdı da sen hiç işin farkında değilsin.

İz-kâle li'l-insâni'kfür. "Şeytan insana der ki; ' Kâfir ol, küfre gir, seni küfre düşürecek işi yap.' Teşvik eder." Fe-lemmâ kefere. "İnsan kâfir olunca." Kâle innî berîün minke innî ehâfu'llâhi rabbi'l-âlemîn. "'Benim seninle hiçbir ilişkim yok, bak kendin yaptın. Ben sorumluluk kabul etmiyorum. Ben Allah'tan korkarım.' der."

Bire insafsız mel'un! Allah'tan korksaydın beni kandırır mıydın? Allah'tan korksaydın Allah'ın emrine âsi gelir miydin?

Allahu Teâlâ hazretleri Âdem aleyhisselam'a secde etmesini emrettiği zaman şeytan akıl mantık yürüttü, iddia ile ortaya çıktı:

Ene hayrun minhü halaktenî min nârin ve halaktehû min tıyn. "Beni ateşten yarattın, onu topraktan yarattın. Ben ondan hayırlıyım!" dedi, Cenâb-ı Hakk'a karşı geldi, âsi oldu.

İnsanı küfre düşürür de ondan sona karşısına geçer; "Kendin yaptın, benim seninle ilgim yok, sorumlu sensin!" der. Günahı işlettirir de karşısına geçer, güler.

Onun için bir an gafil olmamak lazım. Her an içindeki düşüncelerini takip etmesi lazım: "Ben ne yapıyorum, ne düşünüyorum?"

Bir kere Allah celle celâlühû'yü seven ne yapar?

Bir, Resûlü'ne ittibâ eder.

Kul in küntüm tuhibbûna'llâhe fe't-tebiûnî yuhbibkümu'llâh.

âyet-i kerîmesi kesin.

Sen Allah'ı seviyor musun?

Ben Allah'ı seviyorum.

Yalancı, bire yalancı, kimi kandırıyorsun? Senin hayatında, yaşamında, düşüncende, sözünde, davranışında, ailevî durumunda, kazancında hiç Resûlullah'a benzer hâlin var mı? Yalancı!

Allah'ı sevmeyi herkes iddia edebilir:

"Ben Allah'ı seviyorum!"

Plajda güneşte oturmuş, bikini mayosunu giymiş; "Vücudunda alaca renk olmasın, her taraf aynı koyulukta olsun." diye, üstünü de çıkarmış. Ondan sonra sorduğun zaman; "Benim de inancım var! Ben Allah'tan korkarım. Benim de dedem şöyleydi böyleydi!" der.

Dedenin kazancı dedene. Dedenden sana ne? Sen hapı yutmuşsun, günaha batmışsın, kuma yatmışsın, açılmışsın, saçılmışsın. Bir de; "Allah'tan korkarım!" diyor, "Ben daha iyi müslümanım, sen sofusun." diyor, "Sen katısın, ben yumuşağım, müsamahalıyım. İslâm müsamaha!" diyor.

Hadi oradan! İslâm'da müsamahanın sınırı var, İslam'her şeyin sınırı var, her şeyin ölçüsü var. Evet, müslüman müsamahalıdır, müslüman kardeşine karşı yumuşaktır.

Eşiddâü ale'l-küffâri, ruhamâü beynehüm.

Ama Allah'ın emirlerinin uygulanması konusunda müslüman çok dikkatlidir.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz en çok ne zaman kızardı? Şahsı için kızmazdı. Şahsına yapılan şeylere, müsamahalı ve sabırlı davranırdı. Birisi yakalamış Peygamber Efendimiz'in yakasını, öyle sıkı tutmuş ki; "Yâ Resûlallah!" diye, boynunu sıkıyor.

Peygamber Efendimiz şahsı için kızmazdı. Ama Allah'ın bir emri çiğnendi mi şurasındaki damarı kabarırdı, kıpkırmızı olurdu. Şurada bir damarı vardı çok kızdığı zaman kıpkırmızı olurdu. Oradan "Resûlullah çok kızdı." diye, herkes anlardı.

Allah'ın emri çiğnendiği zaman, emri tutulmadığı zaman, -ya emri tutulmadığı zaman ya da yasak olan bir şey yapıldığı zaman- celallenirdi. O zaman celalli olurdu. Her zaman yumuşak değildi.

Müslüman da öyledir, yerine göredir. Hakîmdir müslüman, hikmet sahibidir. Her şeyi uygun zamanında, yerine göre yapar.

Keloğlan gibi ters yapmaz. Tarladan geçerken yanlış bir söz söylemiş, bir sopa atmışlar. Demişler ki;

"'Allah bolluk versin, bereket versin, daha çok olsun!' derler."

"Peki" demiş.

Ondan sonra biraz daha ileri gittiği zaman bakmış orada bir cenaze var:

"Daha çok olsun, Allah daha çok versin!" diye orada da aynı lafı söylemiş. Bu sefer bir sopa da orada yemiş.

Her laf her zaman herkese karşı söylenmez. Her şeyin bir hikmetle, yerli yerinde, muhkem şekilde yapılması var.

Onun için sen Allah'ı seviyor musun? Resulü'ne uyuyor musun? Kur'an'ını okuyor musun? "Allah'ı seviyorum." diyen, Allah'ın kelamını sevmez mi? Kur'ân-ı Kerîm'i sevmez mi?

Sen Kur'ân-ı Kerîm'i seviyor musun?

Gel bakalım kravatlı, gel buraya, gel sakalı bıyığı matruş, tıraşlı, kabak yüzlü, gel bakalım! Kravatlı, jilet pantolonlu gel buraya!

Sen Allah'ı seviyor musun?

"Seviyorum, senden daha çok seviyorum."

Peki, ölçüye vuralım bakalım, benden daha mı çok seviyorsun?

"Kur'an'ı sever misin, okur musun?"

Elifi görse sopa sanıyor. Uzunca bir şey, ne bu? Vallahi sopaya benziyor, evet sen sopa istiyorsun. Eliften haberi yok. Kur'an okumuyor, Kur'an'ın ahkâmını bilmiyor.

"Hocam, öyle değil. Ben öyle 'Allah'ı seviyorum.' diyen insanlar biliyorum ki onlar profesör hem de dekan, bir fakültenin de ta başına gelmiş, fakültenin onbaşısı olmuş. Diyor ki; 'Hacda millet çok sıkışık oluyormuş, haccı bütün senenin mevsimlerine yaymak lazımmış. Yaza geldiği zaman sıcak oluyormuş, her mevsime yayılması lazımmış.' Bunu profesör söylüyor."

Zilhicce'de olmayacakmış da, haram aylarda olmayacakmış da senenin her mevsiminde olsaymış olurmuş! Bu din adamları da çok katıymış!

Din adamlarının katılığı kendiliğinden değil ki Allah'ın emri böyle olduğu için...

el-Haccü eşhürun ma'lûmât. "Hac belli aylarda" buyuruyor Allahu Teâlâ hazretleri. Onlar da diyorlar ki âmennâ ve saddaknâ, "Evet öyledir." diyor, kabul ediyorlar. Bu da diyor ki; "Hayır!"

Ne oluyor?

Haccın aylarını değiştirmek istiyor.

Bu nedir?

Kur'ân-ı Kerîm'de cevabı var.

İnneme'n-nesîü ziyâdetün fi'l-küfr. "Haccın zamanını kaydırmak, küfürde ziyadeliktir." diyor Allahu Teâlâ hazretleri.

Bak profesör ama Kur'an'ı bilmiyor, "Allah'ı seviyorum." diyor ama Allah'ın Kur'an'ını bilmiyor, Allah'ın Kur'an'ına saygı duymuyor, âyet-i kerîmeye uymuyor. Âyet-i kerîme'yi duyunca semi'nâ ve eta'nâ âmennâ ve saddaknâ demiyor. "İnandım, tasdik ettim, kabul ettim." demiyor. Ölçüye vurdun mu o zaman susuyor. Halep oradaysa arşın burada.

"Ben Halep'te elli arşın öteye atlarım." demiş adam. "Gel bakalım Halep oradaysa arşın burada. Burada bir atla, görelim bakalım elli arşın atlayabiliyor musun?"

On arşın bile atlayamaz; "Elli arşın atlıyorum." diyor. Atıyor, yalan söylüyor. Halep oradaysa arşın burada. Gel bakalım sen Allah'ı seviyor musun? Resûlullah'ı seviyor musun?

Arkadaşlar diyor ki; "Resûlullah'a, sünnet-i seniyyeye, hadîs-i şerîfe çok çatıyorlar."

Neden?

Sünnet-i seniyye onların foyalarını ortaya çıkarıyor; onların günahlarını, hatalarını çok güzel açıklıyor da ondan. Kur'ân-ı Kerîm'den daha teferruatlı bilgiler, hadîs-i şerîfte olduğundan onu tahrip etmeye çalışıyorlar. Dinin kaynağını tahrip etmeye çalışıyorlar.

Dinimizin iki büyük kaynağı var:

Kur'ân-ı Kerîm, Kitabullah ve Resûlullah Efendimiz'in sünneti. Kur'ân-ı Kerîm'i kendi fikirlerine göre tevil edecekler. Tevil etmek için hadîs-i şerîfi kaldırmaları lazım. Kaldıramazlarsa tevil edemezler. Çünkü hadîs-i şerîfler, Kur'ân-ı Kerîm'i anlatıyor. Bu sefer sünnete çatıyorlar, hadîs-i şerîflere çatıyorlar, hadîs-i şerîfleri inkâr ediyorlar, hadîs-i şerîfleri kabul etmek istemiyorlar.

Sen Allah'ı sevmiyorsun, sen yalancısın! Sen yalancısın kabak yüzlü, kabak kafalı! Sen yalancısın! Çünkü sen Allah'ın Resûlü'nü sevmiyorsun ve Allah'ın Kur'an'ını bilmiyorsun ve okumuyorsun. Ölçek var. Ölçek olmasa herkes atar.

Hasan Mezarcı çıktı; "Ben İsa'yım!" diyor. Sen Hasan Mezarcı'ydın. Ne oldu, nasıl İsa b. Meryem oldun? Senin annenin adı başkaydı. İsa aleyhisselam'ın babası yok. Allahu Teâlâ hazretleri Âdem aleyhisselam'ı topraktan yarattığı gibi İsa aleyhisselam'ı da Meryem validemizden yarattı. Hasan Mezarcı'nın anası var, babası var, köyü var, kenti var. Adı var, Hasan. Soyadı var, Mezarcı. Ondan sonra da diyor ki; "Ben Hz. İsa'yım!"

Herkes bir iddiada bulunur. Tımarhanede çok iddia edenler var. Kimisi diyor "Ben Neron'um, ben imparatorum." Kimisi; "Ben Hitler'im." diyor.

Tımarhane iyi değil. Huniyi kafasına geçirmiş, sivri tarafı yukarıda. Ondan sonra neler neler var. Tımarhaneyi gez, gör.

Her sözün delili lazım, belgesi lazım. Bir söz söylediği zaman belge lazım. Şu haram, neden? Âyet-i kerîme var. Şu yanlış, neden? Peygamber Efendimiz'in şu hadîs-i şerîfi var. Belgeyi öne sürersin biter.

Haccın mevsimi oynar mı?

Oynamaz.

Niye?

el-Haccü eşhürun ma'lûmât âyet-i kerîmesi var.

Aylar kaydırılabilir mi?

Kaydırılamaz.

İnneme'n-nesîü ziyâdetün fil küfr.

Bitti! Kur'an'ı bildi mi, hadîs-i şerîfi bildi mi, müslüman sapasağlam durur, yalancıları anlar. Yalancıların da foyası ortaya çıkar. Herkes iddia ediyor. Boyalı kadın da iddia ediyor. Bizim fakülteye bir kadın geldi, dudakları boyalı ama yüzü buruşuk. Altmışı, yetmişi geçmiş, etekleri mini, dizinin üstünde. Etrafında da albaylardan, askerlerden taraftarları var. Onu kabul etmiş, beğenmiş insanlar var:

"Ben Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî hazretleriyle buluşuyorum. O bana Mesnevî'yi söylüyor, ben Mesnevî'yi Türkçe söylüyorum." diyor.

İşte bir iddia! Herkes bir iddiada bulunuyor. Herkes bir iddia ortaya atıyor. Kimisi tenasühe inanıyor, kimisi Hintlilerin inançlarını ortaya atıyor. Biz kuru gürültüye bakmayız, kuru palavraya, iddiaya bakmayız. Belge, delil isteriz.

Onun için her işimizi Kur'ân-ı Kerîm'e göre, sünnet-i seniyyeye göre yaparız ve Allahu Teâlâ hazretlerini, Kitabı'nı severiz. Allah'ı seviyoruz ya, Kur'an'ı da severiz.

Eşkiyâdan birisi ne yapmış?

Yolda giderken yere düşmüş bir kâğıt görmüş. Eğilmiş almış. Kağıtta Bismillâhirrahmânirrahîm yazıyor. Allah'ın ismi yere düşmüş. Çamurlarını silmiş, temizlemiş. Eşkiyâ, yol kesiyor, haramî, soygun yapıyor, hırsız. O kağıdı yerden almış, temizlemiş. O gece;

"Ey filanca, sen bizim ismimize hürmet eyledin, bizim ismimizi yerden aldın, temizledin, çamurlarını sildin, benim ism-i celâlime hürmet eyledin, benim besmeleme hürmet eyledin. Ben de senin kalbini kötü duygulardan temizledim." diye bir rüya görüyor.

Ertesi gün bir tevbe ediyor, günahları bir bırakıyor, Cenâb-ı Hakk'ın yoluna bir giriyor, evliyânın meşhurlarından birisi oluyor. Eşkiyâ iken evliyâ oluyor. Allahu Teâlâ hazretlerini seven adını bile yerde tutmaz, adını bile kaldırır. Adını sever, sözünü sever, ahkâmını sever, kaderini sever.

Kaderi sevmeyen, takdiri sevmeyen, başına gelenlere kızıyor, sevmiyor.

"Nedir bu hal? Benim başıma bu niye geldi?"

Bu "Allah'ı seviyorum." dese inanılır mı?

İnanılmaz.

Neden?

Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki;

"Benim kaza ile kaderime razı olmayan, defolsun! Gitsin benden başka bir Rab bulsun kendisine! Madem benim takdirime razı olmuyor, çıksın benim mülkümden, başka bir Rab bulsun!"

Ne demek? Nereye gidecek?

Allah sevmiyor. Allah'ın takdirini de sever, Allah'ın kaderini, mukadderatını sever.

Onun için aziz ve muhterem kardeşlerim!

Bütün bunları göz önünde bulundurarak kendimizi düzenlememiz lazım. Allah'ın indinde bizim hâlimiz nicedir, derecemiz nedir, Allah bizden razı mı, değil mi?

Bunun cevabını bulmak için kendimize bakacağız ve kendimizi düzenleyeceğiz. Kur'an'ı sevmiyorsak, sevmenin çaresine bakacağız. Resûlullah'ı sevmiyorsak, öğrenmemişsek, öğrenmeye bakacağız. Allah'ın mukadderatını, başımıza getirdiği yazgıları, kadere rıza ile karşılayacağız. Böyle olursa insan Allah'ın sevdiği insan olur.

Uzun bir konu, derin bir konu, geniş bir konu. Ne kadar konuşsak anlatmayı bitiremeyiz, ama kısacası bu. Ne ekersen onu biçiyorsun. Nasıl kulluk edersen öyle mükâfât alıyorsun. Her iş, senin kendi tembelliğinde veya gayretinde bitiyor. Her şey senden oluyor. Sen, başına belayı kendin sarıyorsun veya Cenâb-ı Hakk'ın lütfuna gayretinle, temiz niyetinle, çalışmanla mazhar oluyorsun.

Onun için aman çok dikkatli ol, aman! Başka şeyden medet yok, nefsini ıslah et, Cenâb-ı Hakk'a güzel kulluk etmeye giriş, bu yolda öyle yürü. Başka çare yok.

İkinci hadîs-i şerîf:

Men serrehû en yekûne akve'n-nâsi fe'l-yetevekkel ala'llâhi azze ve celle.

Bu da kısa bir hadîs-i şerîf. İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan. İbn Ebi'd-dünyâ rivayet etmiş.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

"Kim insanların en kavisi, en kuvvetlisi olmak istiyorsa, en kuvvetli olmayı seviyorsa, temenni ediyorsa ne yapsın?" Fe'l-yetevekkel ala'llâhi azze ve celle. "Son derece izzet ve celal sahibi olan âlemlerin Rabbi Allah'a tevekkül etsin."

"Allah'a tevekkül etmek" ne demek? Tevekkül etmeyi biliyor muyuz?

Bu kelimeyi duyduk ama anlamı içimizde bize bir mana ifade ediyor mu?

Tevekkeltü ala'llâh.

"Allah'a dayanmak, işini Allah'a ısmarlamak, Allah'a güvenmek. Allah'ı kendisine vekil edinmek. 'Sen benim vekilim ol yâ Rabbi!' demek."

Tevekkül çok önemli, çok önemli bir duygu. Tevekkül, çok kuvvetli imandan olur. Allah'a inanan ve inancı kuvvetli olan insan Allah'a tevekkül eder. Mârifetullaha eren, Allah'ı bilen insan, Allah'a tevekkül eder. Her şeyin Allah'ın elinde olduğunu bilir.

Bi yedihî melekûtü küllü şey'. "Her şeyin çaresi Allah'ın elinde."

Lehû mülkü's-semâvâti ve'l-ard. "Yerin göğün yönetimi, egemenliği Allah'ın elinde."

Allâhümme fâtıre's-semâvâti ve'l-ard . "Rızkın anahtarları O'nun elinde."

İnnemâ emrühû izâ erâde şey'en en yekûle lehû kün fe-yekûn. "Bir şeyin olmasını murad ettiği zaman 'ol' der olur."

"Olma" derse de olmaz. Demek ki Allah her şeye kâdir.

Ve hüve alâ külli şey'in kadîr. "O her şeye hakkıyla, tamamıyla kâdir."

Bunu bilen, Allah'a tevekkül eder. Bunu bilmeyen, buna inanmayan, bunu kavramayan, bunu gönlüne yerleştirmeyen, başkasından medet umar. Sultandan medet umar, sultanın yanına yanaşır, ona dalkavukluk yapar, geçimini ondan sağlamaya çalışır. Zenginden medet umar, ağadan medet umar. Yardımı yanlış yerlerden ister, yardım da gelmez. Aksine başı dertten kurtulmaz. Ama Allah'a dayanan, Allah'a tevekkül edene Allah yardımcı olur.

Ve men yetevekkel ala'llâhi fe hüve hasbühû.

Bizim şeyhimizin daha önceki hocası Ömer Ziyaeddin Efendi, Hafız Ömer Ziyaeddin Efendi, Kur'ân-ı Kerîm'i altı buçuk saatte okurmuş, hatmedermiş. Altı buçuk saat! O kadar hızlı okuyor. Altı buçuk saat; Elhamdülillâhi rabbi'l-âlemîn'den kul eûzü bi rabbi'n-nâs diyor.

Ömer Ziyaeddin Efendi, altı buçuk saatte hatim indirirmiş. Hem de Buhârî-i Şerif'i ezbere bilirmiş. Buhârî-i Şerif'in de hâfızı Sahih-i Buhârî'yi ezbere biliyor. Hem de takvâ ehli bir insan; ihlaslı, takvâ ehli bir insan.

İttihat ve Terakki hükümeti, bunu İstanbul'dan sürmüş. İttihat Terakki mason. Sultanı devirdiler, masonlar idareyi ele aldılar. Abdulhamid'i devirdiler; İttihat ve Terakki başa geçti. Bu da sağlam hocaefendi, dindar adam. Bunu da sürmüşler.

Nereye?

Medine-i Münevvere'ye. Yallah! Haydi, Medine-i Münevvere'ye! Sürmüşler. O zaman Medine-i Münevvere de Osmanlıya bağlı ya. Oraya sürmüşler ama parası yok, pulu yok. Hiç bir şeyi yok. Medine-i Münevvere'ye sürmüşler. Ama adam, adam, ricâlullah, Allah'ın sevgili kulu.

Mine'l mü'minîne ricâlün sadakû mâ âhedu'llâh.

Sıdk u sadakât sahibi bir insan. Hafız ama ha'sı gitmiş fız'ı kalmış değil. Hafız, sağlam insan. Medine-i Münevvere'de sıkıntı çekmiş. Dilenmek yok, istemek yok. Çünkü Allah var. Allah görüyor.

İbrahim aleyhisselam Allahu Teâlâ hazretlerine nasıl tevekkül etmiş? Mübarek insanlar nasıl tevekkül etmişler? Hasbünallah demişler, "Allah bize yeter."

Hasbüna'llâhu ve ni'me'l-vekîl.

demişler. "Ne iyi vekildir!" demişler. Aç kalmış, parası yok. Medine-i Münevvere'de.

Şimdi bu adamın hâli ne olur? Bu Hafız Ömer'in hali ne olacak?

İstanbul'dan evinden barkından sürüldü, sürgün edildi, Medine-i Münevvere'ye gitti. Medine-i Münevvere o zaman küçük, şimdiki gibi değil. Para pul yok, yoksul bir yer. Mahrumiyet yeri. Oraya gitmiş. Orada yalnız; Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in mübarek mescidi var, türbe-i saadeti var. Medînetü'l-Resûl sallallahu aleyhi ve selem.

Ne olmuş biliyor musunuz? Oğlu anlatıyor. Oğlu da profesör oldu. Oğlu da kuvvetli hafız. O kadar kuvvetli hafız ki; "Gözümü kapattım mı sayfa gözümün önüne geliyor." diyor. O kadar kuvvetli hafız. Allah mekânlarını cennet eylesin, makamlarını yüksek eylesin, derecelerini arttırsın. İkisi de vefat etti. Oğlu da vefat etti. Ben oğlu ile tanıştım.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Mısır hâkimi bilmem ne paşanın rüyasına giriyor. Rüyada Peygamber Efendimiz'i görüyor. Peygamber Efendimiz Mısır'ın hâkimi olan bu paşaya diyor ki;

İsmini bana söylemediler. Söyleyen şahıs unuttu. Ben de ismini söyleyemiyorum. Ama açarsak buluruz. Abdülhamit zamanında İttihat ve Terakki başa geçtiği zaman Mısır'da hangi paşa vardı? Bulunur. O paşaya Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Hafız Ömer'i himayene al!"

"Hafız Ömer kim, ya Resûlallah?" diyor.

"Şu Hafız Ömer'i himayene al!"

Uyanıyor; "Peygamber Efendimiz'i gördüm." diye seviniyor.

"Allah Allah, hayırdır inşaallah!" Çok güzel, mutlu. Etrafındakilere anlatıyor, "Bu ne demek?" diye soruyor. Anlayamıyorlar. Peygamber Efendimiz bir daha görünüyor. Biraz da azarlıyor:

"Hafız Ömer'i himayene al!" diyor. İkinci defa rüyada görünce bu sefer korkuyor. Peygamber Efendimiz, Hafız Ömer'i mescidinde gösteriyor. "Şu Hafız Ömer'i himayene al!" diyor.

Arkadaşlarına diyor ki;

"Peygamberimiz beni azarlamaya başladı. Bu Hafız Ömer işi önemli, ne yapalım?"

"Efendim, Medine'ye gidelim bir bakalım."

İskenderiye'den Kahire'den atlıyor, adamları ile beraber Medine-i Münevvere'ye geliyor. Rüyada gösterilen şahıs için geliyor. Medine-i Münevvere'ye Babü's-selâm'a yaklaştıkları sırada, önde askerler, arkada askerler, böyle bir ihtişamla, saltanatla, tantanayla Türbe-i Saadet'e doğru geliyorlar.

Aksakallı, sarıklı, bastonlu bir kimse: "Hey, ne oluyorsunuz, durun! Nereye geliyorsunuz siz? Böyle saltanatla tangur tungur, paldır küldür Resûlullah'ın türbesine ziyarete gelinir mi? Edebinizi takınsanıza!" diyor.

Gelen, askerler ve Mısır hâkimi. Bastonu ile bunların karşısına çıkıyor; "Böyle gelinmez, edebinizi takının!" diye bağırıyor. Tabi herkes de şaşırıyor. "Bu neyin nesi?" diye, ne düşündüler kim bilir?

Ama Mısır'ın hâkimi olan paşa, bağıran şahsa bir bakıyor; "Hafız Ömer!" diyor. Rüyada gördüğü şahıs. Daha önceden hiç görmüş değil. Hafız Ömer paşayı görmüş değil, paşa Hafız Ömer'i görmüş değil. "Hafız Ömerciğim!" diyor, sarılıyor.

Ve alıyor, Mısır'a götürüyor, konak tahsis ediyor. İsterse tahsis etmesin, erkekse tahsis etmesin de göreyim. Resûlullah'ın tavsiye ettiği insan. Kendisi sokakta yatar, konağını verir. Ömer Ziyaeddin Efendi hazretlerine konak tahsis ediyor.

Niçin anlattım bunu?

Aklınızdan deminki hadîs-i şerîfe bağlayın. "Allah'a dayanana..."

Ve men yetevekkel ala'llâhi fe hüve hasbühû.

İşte misal. Hafız Ömer Allah ehli, ehlullah, Allah'ın mübarek kulu. Allah nasıl kayırıyor, kolluyor gördünüz mü? Beş parasız, Osmanlı idaresi kovdu, Medine'ye sürgün etti, mağdur etti. Ama Allah mağdur etmiyor, Allah taltif ediyor, Allah koruyor.

Ve men yetevekkel ala'llâhi fe hüve hasbühû.

Ve men yettekı'llâhi yec'al lehû mahrecen ve yerzukhu min haysü lâ yahtesib.

"Kim takvâ ehli olursa..." -Bu Ömer Ziyaeddin Efendi müttakîlerin şâhı."

Ve men yettekı'llâh. "Kim Allah'tan korkar, çekinir, sakınırsa." Yec'al leûh mahrecen. "Allah -onun sıkıntısından- ona bir çıkış yolu gösterir, sıkmaz. Bir kurtuluş yolu gösterir, bir kapı açar." Ve yerzukhü. "Ve onu rızıklandırır." Min haysü lâ yahtesib. "Umulmadık yerden, onun tahmin etmediği, onun bilmediği ummadığı yerden onu rızıklandırır."

Allah bir insanı aziz ederse kimse zelil edemez, sürgün edemez.

Allah bir insanı sevdi mi Allah'ın sevdiği insanı kimse tepeleyemez, zelil edemez.

Firavun ne dedi?

Feleukattıenne eydiyeküm ve ercüleküm min hılâfin. "Bana bakın, benim sözümü dinlemiyorsunuz, Musa'ya inanmaya kalkışıyorsunuz. Ben sizin kollarınızı bacaklarınızı eklem yerlerinden çaprazlamasına keserim." Ve le üsallibennekümm fî cüzûı'n-nahl. "Hurma dallarına sizi asarım, sallandırırım!" dedi.

Hadi oradan, palavracı! Yapabildi mi? İnananlar; "Ne yaparsan yap!" dediler.

İnnemâ takdî hâzihi'l-hayâti'd-dünyâ. "Ne yaparsan yap. Bu dünyada yaparsın yapacağını!" dediler. "Ölmekten korkmuyoruz!" dediler.

Allah'a dayandılar mı?

Firavun'a dayanmadılar, başka bir güce dayanmadılar.

Kime dayandılar?

Hasbünallah dediler. "Allah bize yeter." dediler. "Sen bu dünyada ne yaparsan yap!" dediler.

Tevekkülün misali mi? Misal mi? Güzel misal mi?

Tamam.

Ne oldu?

Allah Firavun'u hor ve zelil etti. O zavallı masumları da korudu ve kurtardı. Misalleri çok.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Çok misalleri vardır:

"İnsanların en kuvvetlisi olmak istiyorsanız Allah'a tevekkül edin. Bilin ki güç kuvvet Allah'ındır. Takvâ ehli olun, Allah'a güzel kulluk edin, Allah'a tevekkül edin, Allah sizi rızıklandırır."

Âlimin birisi boş, para yok. Parası yok, yiyecek yok, Medine-i Münevvere'de günlerce aç kalmış. Göbeği bizim gibi değil. Böyle değil. Günlerce aç kalmış.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in huzuruna, türbesinin yanına varıyor. Diyor ki;

"Yâ Resûlallah! Ben seni ziyarete geldim, ben senin misafirinim. Burada aç kaldım."

Direğe yaslanıyor, orada uyukluyor. Biraz sonra birisi omzuna vuruyor. "Kim o?" diye, uyanıyor,

Bir mübarek zât, o uyuyan alime, uyandırdığı kimseye diyor ki;

"Ya mübarek, kalk! Dedemiz Hz. Muhammed'e, biz Medine halkını şikâyet eden sen misin? Hiç kimse bana yemek vermedi, ben senin misafirinim ya Resûlallah deyip de Medine ahalisinden şikâyet edip de dedemiz Hz. Muhammed'e dehâlet eden, ilticâ eden sen misin? Buyur!" diye, türlü türlü yemeklerle dolu bir tepsiyi önüne koyuyor.

Nasıl oluyor bu?

Resûlullah rüyasında ötekisine görünüyor:

"Benim sevdiğim bir kimsem var. Mescid'e gelmiş. Orada kaç gündür aç. Götürün ona güzel güzel yemekler ikram edin!" diyor da ondan oluyor.

Tamam mı arkadaşlar, kardeşler?

Men serrehû en yekûne akve'n-nâsi fe'l-yetevekkel ala'llâhi azze ve celle.

Tamam mı? Tamam.

Üçüncü hadîs-i şerîf, üç tane olsun da sohbeti öyle bitirelim diye üçüncü hadîs-i şerîf.

Men serrehû en yestecîba'llâhu lehû inde'ş-şedâidi ve'l-kürebi fe'l-yüksiri'd-duâe fi'r-rehâi.

Bu da Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf. Bu mânada başka pek çok hadîs-i şerîf var. Bu da bize bir şey öğretiyor, önemli bir şey öğretiyor. Can kulağı ile dinleyin. Bu hadîs-i şerîfte bize çok önemli bir şeyi öğretecek.

Men serrehû en yestecîba'llâhu lehû inde'ş-şedaidi ve'l-kürebi. "Başına şiddetli musibetler, acılar, üzüntüler geldiği zaman, sıkıntılara uğradığı zaman, Allah'ın kendisinin imdadına yetişmesini, duasını kabul etmesini kim istiyorsa..."

Hepimiz isteriz değil mi? Duamız kabul olsun istemez miyiz? Başımız derde girdi. Amansız hastalığa duçar oldu. Falanca kanser olmuş. Doktorlar öyle diyor. Ne yapacak? Çare yok. Büyük musibet değil mi?

"Sıkıntı, şiddet, bela, musibet zamanında duasının kabul olmasını kim istiyorsa..."

Fe'l-yüksiri'd-duâe fi'r-rehâi. "Rahatlık zamanında, bolluk zamanında, sıkıntı olmadığı zamanda duasını çok yapsın."

Başı dara geldiği zaman dua ediyor, Allah'ı hatırlıyor, geniş zamanda hiç hatırlamıyor.

Rahat zamanında millet günahı hatırlıyor. Yedi, karnı doydu mu? Tamam.

O zaman Hacivat ne yapıyor?

Hacivat o zaman sahneye çıkıyor diyor ki; "Ey insanlar, var mı bana yan bakan? Yar bana bir eğlence, yar bana bir eğlence!" diye bağırmaya başlıyor.

Hacivat Karagöz oyununda öyle olmuyor mu? Eğlence istemeye başlıyor. Karnı doydu mu arkadaşına diyor ki; "Gel bu akşam şehrin merkezine gidelim, bir eğlenelim." diyor.

Neden?

Karnı tok. Karnı doyunca, rahat zamanında, bolluk zamanında, sıhhat zamanında, âfiyet zamanında ne yapıyor?

Günaha dalıyor.

Allah ceza olarak bir bela veriyor, bir hastalık veriyor, bir musibet veriyor, o zaman;

"Aman yâ Rabbi! Sen duaları kabul edicisin, benim duamı kabul et, beni bundan kurtar!" diyor.

"Ey kulum, sen edepsizlik ettin de ben sana o edepsizliğinden dolayı bu belayı verdim. Kaldırır mıyım? Bu senin cezan. Sen edepsizlik ettin de bunu ondan verdim!"

Öyle başı dara geldiği zaman, yumurta kapıya geldiği zaman, folluk arayan tavuk gibi gıd gıdak gıd gıdak gıd gıdak yer arıyor.

Öyle şey olmaz!

Nasıl olacak?

Rahatlık, zamanında, bolluk zamanında Cenâb-ı Hakk'a şükrünü yapacak, duasını yapacak, tesbihini çekecek, hayrını hasenâtını yapacak, Allah'ın iyi kulu olacak da sıkıntı zamanı geldiği zaman bela zamanı geldiği zaman dua etti mi Allah imdadına yetişecek.

Yetişir mi?

Âmennâ ve saddaknâ. Öyle bir yetişir ki.

Birisi malını alıyormuş, hayvanına yüklüyormuş, biniyormuş, gidiyormuş:

"Bu çöllerde böyle gidilmez. Haramiler yolunu keser. Malını alırlar, seni soyarlar. Öldürürler." demişler.

"Ben Allah'a tevekkül ediyorum." demiş, yola çıkmış.

Yolun birisinde bir harami önünü kesmiş. Silahı çekmiş, "Dur!" demiş. Öldürecek adamı, malını alacak, devesini alacak.

Adam demiş ki;

"İnsafın varsa bana müsaade et, şurada bir abdest alayım, iki rekât namaz kılayım." demiş. "Öldüreceksin anlaşıldı da ben imanla göçmek istiyorum, abdestli göçmek istiyorum. Şurada bir abdest alayım, bir namaz kılayım." demiş. Abdest almış, namaz kılmış. Adam bunu öldürecek, kılıcı kaldırmış:

"Dur ya filan!" diye bir ses duyulmuş. İki dağın arasında vadide sesi duymuş ama kimse yok.

Allah Allah!

Kılıcı tekrar kaldırmış, namaz kılan adamı tam öldürecek, -kıldı artık, tamam, onu öldürecek, malları alacak gidecek- "Dur ey filanca!" Gene bir bağırma, Allah Allah, yine bakmış, yine kimse yok.

"Allah Allah, bana ne oluyor?"

"Allah Allah" demiyordur da, işte biz alıştığımızdan diyoruz.

"Ne oluyor?

Yine anlayamamış. Üçüncü defa kılıcı kaldırdığı zaman, vadinin öbür tarafından bir atlı koştura koştura gelmiş, yetişmiş, bir tane kılıç vurmuş, buna devirmiş. Bunu kitaplar yazıyor.

Cenâb-ı Hak bir insanı korudu mu kimse zarar veremez. Cenâb-ı Hakk'a tevekkül eden bir kimsenin kimse sırtını yere getiremez. Onun için hem tevekkül edeceğiz hem de bolluk, genişlik, rahatlık zamanında Cenâb-ı Hakk'a kulluğumuzu güzel yapacağız ki başımız dara geldiği zaman yaptığımız duayı Allah kabul etsin. Sıkıştığımız zaman imdadımıza yetişsin, duamızı kabul etsin. Tamam mı?

Allah hepinizden razı olsun.

el-Fâtiha...

Sayfa Başı