M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 232.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü li'l-lâhi rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Kemâ yuhibbu ve yerdâ, ve yenbağî li-celâli vechihîl kerim. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîne ve senedi'l aşıkîne ve şefîi'l-müznibîne Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l-ceza

Emmâ ba'd:

Şu mübarek cuma akşamında çok sevgili Peygamberimiz, Efendimiz, başımızın tâcı, Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadîs-i şerîflerini okumak üzere namazımızdan sonra oturmuş, meclis teşkil etmiş bulunuyoruz.

Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına, izahına geçmeden önce, başta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz olmak üzere onun âl'inin, ashabının, etbâının, ahbabının ruhlarına, sair enbiyâ ve mürselînin ervahına, hâsseten Ümmet-i Muhammed'in mürşitleri, Peygamber Efendimiz'in hakiki varisleri, meşâyih-i vâsilîn, ulemâ-i muhakkikîn, sâdât-ı turuk-u aliyyemizin ruhlarına hediye olsun diye, bu beldeleri fethedip bize miras ve emanet bırakmış olan fatihlerin, şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin ruhlarına hediye olsun diye, cümle hayrât u hasenât sahiplerinin, ihvân-ı pîrimizin âhirete göçmüş olan sevdiklerimizin, yakınlarımızın ruhlarına hediye olsun, kabirleri pür-nur olsun, ruhları rahatlasın, makamları yüce olsun diye ve biz yaşayan mü'minler gafletten kurtulalım, Rabbimiz'in rızasına uygun yaşayalım, Rabbimiz'in rızasını tahsile muvaffak olalım, huzûr-u Rabbü'l-izzete sevdiği razı olduğu kullar olarak varalım diye bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım, öyle başlayalım.

An Ali radıyallahu teâlâ anhü: Kâle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: el-Muttekûne sâdetün ve'l-fukahâü kâdetün ve'l-cülûsü ileyhi ziyâdetün ve âlimün yüntefeu bi-ilmihî efdalü min elfi âbidin.

Sadaka Resûlullah ve nataka habîbullah.

Hz. Ali Efendimiz radıyallahu anh ve kerremallahu vecheh, Allah şefaatine nail eylesin, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin şu hadîs-i şerîfini bize naklediyor:

el-Müttekûne sâdatün. "Takvâ ehli muttakî kullar, seyyidlerdir efendilerdir. Asaletli soylu kimselerdir. İnsanların yüksek tabakasıdır, soylu tabakasıdır." Ve'l-fukahâü kâdetün. Fakihler de komutanlardır. Başbuğlardır."

Müttakî kim, fakih kim? İzah edeceğiz.

Ve'l-cülûsü ileyhim ziyâdetün. "Hem muttakî kulların meclislerine gitmek; onlarla oturmak onlarla sohbet etmek, onların sohbetlerine iştirak etmek, toplantılarında bulunmak hem de fakihlerin, alimlerin sohbetlerine iştirak etmek, meclislerine takılmak, onlarla beraber oturmak; insanın şeref bakımından, nur bakımından; mertebe, ilim, irfan bakımından artmasına, ziyadeleşmesine vesile olur."

Bolluktur, yükselmedir.

Le âlimün yüntefeu bi-ilmihî. "İlminden istifade olunan bir alim" Efdalü. "Daha faziletlidir." Min elfi âbidin. "Bin tane âbidden daha faziletlidir, daha üstündür, daha kıymetlidir."

Hz. Ali Efendimiz rivayet etmiş. Allah şefaatine erdirsin.

Müttakîler, takvâ ehli insanlar; Allah'tan korkan, günah işlemekten sakınan, çekinen; "Rabbimin rızasını kaybetmeyeyim." diye dikkatli olan titiz müslümanlar. Günahlardan haramlardan uzak durmakta dikkatli olan; "Aman böyle bir suç işlemeyeyim, günaha dalmayayım, bilerek bilmeyerek Rabbimin hoşlanmadığı bir şeyi yapmayayım." diye hayatında yaptığı işlere dikkat ede ede, düşüne düşüne yapan, "Yaptığım şey Rabbimiz'in rızasına, dinimizin emrine uygun mu? Kur'ân-ı Kerîm'in bildirdiği emretti bir şey mi? Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinde tavsiye ettiği bir şey mi, yoksa yanlış bir şey mi?" diye iyice düşünüp taşınıp da ona göre hareket eden insan.

İşte böyle hareket etmeyi; takvâ ehli olmayı, müttakî olmayı, ittikâ etmeyi, sakınmayı, çekine çekine, dikkat ede ede adımını atıp yaşamayı Kur'ân-ı Kerîm bize çok yerde emrediyor. Çok âyet-i kerîmelerde emrediyor. Hepimizin bildiği âyetler var:

Yâ eyyühe'l-lezîne âmenü't-teku'l-lâhe hakka tükâtihî. "Ey iman edenler! Allah'tan nasıl takvâ ehli olup korkmak, sakınmak, çekinmek gerekiyorsa düşünün taşının öğrenin arayın bulun, öyle korkun Allah'tan! Olmanız gerektiği şekilde, korkmanız gerektiği şekilde, müttakî olmak nasıl olacaksa, o tarzda takvâ ehli olun. Ne yapıp yapıp, bütün gayretinizi sarf edip bunu öğrenin." Ve lâ temûtünne illâ ve entüm müslimûn. "Aman ha! Müslümanlar olarak kendini Rabbinin iradesine teslim etmiş, Allah'ın emrine boyun vermiş, teslim olmuş, razı olmuş, her işini Allah rızası için yapacak insan haline sahip olun ve bu halden başka bir şekilde ölmeyin. Bu sıfata sahipken ölün."

Bir âyet-i kerîme bu.

Yine bildiğiniz; sabah namazlarında, hoca efendilerimizin mihrapta namazı eda ettikten sonra okudukları aşırda:

Yâ eyyühe'l-lezîne âmenüt-teku'l-lâh. "Ey iman edenler! Takvâ ehli olun, Allah'tan korkun sakının." Ve'l-tenzur nefsün mâ kaddemet ligad. "İnsan, kişi yarın rûz-i mahşer için, Rabbinin huzuruna varacağı gün için burada ne hazırlayıp o tarafa ne gönderdiğine dikkat etsin." Ve't-tekullâh. "Allah'tan tekrar tekrar korkun, sakının." İnna'l-lâhe habîrun bîmâ ta'melûn. "Allahu Teâlâ hazretleri, sizin işlediğiniz amellerden hakkıyla haberdardır."

"Görüyor, biliyor ve kaydediyor. Hepsi melekler tarafından kayda geçiyor. Onun için ayağınızı denk alın, korkun." demek istiyor.

Pek çok âyet-i kerîme var. Eğer biz mü'min kulsak, eğer âhireti kazanmak istiyorsak, eğer cehenneme düşmemeyi istiyorsak, eğer âhirette cennete girmekten mahrum kalmamayı istiyorsak, eğer sevdiklerimizle cennette kavuşmayı buluşmayı istiyorsak, Resûlullah'ın meclisine ermeyi istiyorsak takvâyı öğrenmeliyiz.

Takvâ nedir? İncelikleri nedir? Takvâ ehli bir insan nasıl davranır? Hareketleri nasıl olmalıdır?

Öğrenmemiz gereken birinci şey bu. Mühendislik değil, tıp değil, ziraat değil, memurluk değil, esnaflık değil, ticaret değil, yabancı dil değil; ilk öğrenmemiz gereken takvâ! Takvâ neyse onu öğrenelim.

Nasıl bir şeydir? Yenilir mi içilir mi? Kiloyla mı satılır? Paket halinde mi satılır? Hap olarak mı yutulur? Nasıl bir şeydir bu? Çarşıdan mı alınır? Mendile konulur mu? Neyin nesidir?

Öğreneceğiz. Herkes bilecek.

Hz. Ömer bile merak etmiş de Übey b. Ka'b radıyallahu anhumâ ona "Takvâ nedir?" diye soruyor. Onun için sizler de mutlaka takvâyı öğrenin.

"Nasıl öğrenirim diye sorarsanız, benden vebal gitsin." diye, kitaplarımızın arasında takvâya dair bir kitabı da bastırttım. Erzurum'da bir kardeşimiz doktora tezi olarak hazırlamış. Bir doktora tezi yapmak üç dört sene çalışmadan sonra oluyor. Binaenaleyh "ciddi bir çalışmadır" diye, o kardeşimizin Takvâ isimli kitabını bastırdım; herkes öğrensin.

Başka nerede bulabilirsiniz?

İmam Gazzâlî'nin İhyâ'sında bulursunuz. İmam Gazzâlî'nin İhyâ'sını açın, oradan takvâyı okuyun, öğrenin.

Başka nerede bulursunuz?

Tasavvufî Ahlâk kitabında bulursunuz, tasavvuf kitaplarında bulursunuz. Çünkü zaten ilm-i tasavvuf dediğimiz ilim takvâyı öğrenme ilmidir, takvâyı edinme ilmidir, müttakî olma ilmidir; müttakî olarak yaşamak, takvâ ehli olarak yaşamak ilmidir. Zaten tasavvuf yoluna "takvâ yolu" derler. Onun için büyük alimlerin yazdığı o kitaplara bakarsanız teferruatını öğrenirsiniz.

Kısaca söylemek gerekirse cenneti elden kaçırmamak için, ayağı kayıp cehenneme düşüp de çatır çatır yanmamak için, yarın rûz-i mahşerde Allah'ın azarlamasına uğramamak için, iltifatına mazhar olmak için, "Gel kulum! Ben seni sevdim, gir cennetime!" diye cennete davet olunmak için takvâyı öğreneceksiniz. Her yaptığınız işe dikkat edeceksiniz.

Bir kimse hakikaten mü'min bir insansa Allah onun kalbine bir duygu verir; yaptığı şeyin doğru mu yanlış mı olduğunu sezdirir. Onun için Peygamber Efendimiz;

İstefti kalbeke ve in eftâke'l-meftûn. "Müftüler sana bir konuda müsaade etseler, fetva verseler bile sen kalbine bir danış bakalım, gönlüne bir müracaat et!"

İçin kabul ediyor mu etmiyor mu? Razı mı değil mi? Müftülerin söylediği kaçamak noktası mı? Hangi yolu söylediler?

Sen yine bir kalbine danış bakalım.

"Kalbim, sen ne diyorsun bu işe?"

"Pek içime yatmadı, burada biraz hile var, bir tehlikeli durum var."

Ha o zaman onu yapma!

Peygamber Efendimiz; "Kalbinden fetva iste." diyor

Demek ki Allah insana böyle bir temiz kabiliyeti verebilir. İyi niyetli olursa, o duyguya sahip olursa;

"Yâ Rabbi! Ben çok kusurluyum, çok eksikliyim, hatam çok, pür-hatayım, pür-günahım, biliyorum. Boynum bükük, gözüm yaşlı, sana layık ibadet yapamadım, kulluğunu güzel yapamadım, çok mahcubum yâ Rabbi! Mahcubum, günahkârım ama günahtan kurtulmak istiyorum. Bana yardım et yâ Rabbi! Beni günahlardan kurtar yâ Rabbi! Nefsimi yendir yâ Rabbi! Güç kuvvet ver. Bana doğru olan şeyi ilham et yâ Rabbi! Göster yâ Rabbi! Rüyamda göster, bir yerden duyur, kulağıma getir. Doğru olan şeyi bileyim, doğru olanı yapayım, eğri olanı yapmayayım." diye dua eder, içinde böyle bir duygu taşırsa Allah ona yardım eder, yardım ediyor; yardım ettiğine ben şahidim. Belki sizler de kendi hayatınızda buna şahitsinizdir. Hayatı İslâmca yaşama yolunun en önemli meselesi; takvâyı öğrenmek ve hayatınızda uygulamak olacak.

İnsanların birbirleri üzerine herhangi bir üstünlüğü yoktur. Falanca zengin. Başına çalınsın parası pulu. Falanca mevki sahibi. Mevki sahibiyse "Mevkiinin gereğini yaptı mı yapmadı mı?" diye Allah hesabını soracak; onun derdi benden daha büyük. Hiç olmazsa ben kendi başıma yalnızca kendi evimi düşünüyorum, onun derdi çok daha büyük, o ağlasın. Mevki önemli değil, makam önemli değil, para önemli değil! Önemli olan insanın takvâ sahibi olması; asalet orada. Bir insan takvâ sahibi ise asil insan o.

Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyuruyor:

İnne ekremeküm inde'l-lâhi etkâküm. "Allah yanında sizin en kıymetliniz, en soylunuz, en asiliniz, en itibarlınız takvâsı en çok olandır."

İsterse çoban olsun. Var; çoban olup da evliyâ olanlar var. Dağda çobanlık yaparmış ama evliyâ. İsterse köylü ister çiftçi olsun, isterse Yunus Emre gibi oduncu olsun. İsterse demirci olsun, isterse ayakkabıcı olsun, eskici tamirci olsun. Olabilir. Var; böyle olduğu halde evliyâdan olanlar var.

Kıymeti nereden geliyor? Parası yok, basit bir kulübede yaşıyor, mesleği itibarlı değil, kıymeti nerede?

Takvâsında. Allah indinde bir insanın kıymetinin ölçüsü takvâsı nispetindedir.

Onun için takvâyı öğrenelim. Takvâyı öğrenin, takvâyı araştırın, takvâyı inceleyin.

Takvâlı mısınız değil misiniz?

Kendi kendinizi kontrol edin. Yaptığınız hareketlerin takvâya uygun olup olmadığının bir muhasebesini yapın. Takvâ ehli insanlar kimlerse onların hayatlarını okuyun.

Takvâ ehli insanlar nasıl yaşamış?

En iyi çare bunu öğrenmek! Takvâ ehli insanların şâhı, serveri Peygamber Efendimiz. İlk önce onun hayatını bir okuyun bakalım, nasıl yaşamış? Sizin gibi mi yaşamış, bizim gibi mi yaşamış? Zenginler gibi mi yaşamış, beyler gibi mi yaşamış? Görün bakalım!

Peygamber Efendimiz'in büyüklüğünden şekkimiz şüphemiz var mı?

Yok. Bizim numunemiz önderimiz o. Ondan sonra sahabe-i kirâmın hayatını bir okuyun bakalım. Sahabe-i kirâmın hayatını okuyun da kaç paralık müslüman olduğumuz ortaya çıksın.

Birisi deveden çuvalla yük indirmiş. Zengin adam; etrafına bakmış, taşıtacak bir hamal aramış. Bakmış, orada hırpani, mütevazı bir zât var.

"Gel buraya. Al şu çuvalı sırtına" demiş.

O da almış.

Neden böyle dik konuşabiliyor?

Parası var da ondan. Parası var, adam ağa. "Paran kadar konuş" diyecek; "10 dinar az gelir." derse, 15 dinar verecek, 20 dinar verecek, atacak önüne; "Çok konuşma, al parayı." diyecek.

Adam önden gidiyor; ötekisi çuval sırtında sıcakta ter dökerek arkadan geliyor. Fakat, yolun iki tarafından, gözleri fal taşı gibi açılmış, millet bunlara bakıyor.

Ne var, ne acayiplik var bunda? Bir zengin bir fukarâya bir çuval taşıttırıyor, ne var şaşıracak?

Herkes selam veriyor;

es-Selamü aleyküm yâ emîre'l-mü'minîn!

"Ve aleyküm selam" diyor, sırtında taşımaya devam ediyor.

Oranın valisiymiş, sahabeden bir zât. Peygamber Efendimiz'in mektebinden dersi almış, mütevazı. Üniforması yok, makam arabası yok, etrafında korumaları yok. Kenarda onu görünce fukarâdan bir kimse sandı, "çuvalı yüklen" dedi ama oranın valisiymiş. Valilik konağında oturmuyor, üstüne başına dikkat etmiyor, Allah'ın sevmesine dikkat ediyor. İtiraz da etmemiş;

"Sen kendine bir hamal bul be! Ben buranın valisiyim." dememiş. "Gel" deyince geliyor, "yüklen" deyince yükleniyor. Zengin mahcup olmuş, yüzü kızarmış;

"Aman efendim, özür dilerim. Sizin vali olduğunuzu bilemedim, lütfen bırakın çuvalı."

"Hayır! Nereye kadar gideceksen söyle, oraya kadar götüreyim." demiş ve oraya kadar götürmüş, çuvalı bırakmış.

Bu insanları bir okusak anlarız. Bizim kafalarımızın çok değişmesi lazım.

Biz Müslümanlığı biliyor muyuz? Bu zamanın Müslümanlığını bildiğini iddia eden insanları Müslümanlığı biliyor mu, bilmiyor mu?

Peygamber Efendimiz'e müracaat etsinler, hadîs-i şerîfleri okusunlar, sahabe-i kirâmın hayatını okusunlar. Görsünler, onlar nasıl ticaret yapmışlar, nasıl valilik yapmışlar, nasıl komutanlık yapmışlar, nasıl hayat geçirmişler? En iyi çare bu.

Allah bize sevdiği yolları göstersin, bizi sevdiği, müttakî kullardan eylesin.

Allah, müttakî kulları seviyor. Müttakî kullara keramet ihsan ediyor, hüsn-ü hâtime nasip ediyor. Allahu Teâlâ hazretleri; "Ben bu cenneti müttakî kullarım için hazırladım, sizler için değil." buyuruyor.

Uiddet li'l-muttekîn. Cennet müttakî kullar için hazırlanmıştır."

İnna'l-lâhe yuhibbü'l-müttakîn "Allah müttakî kullarını sever."

Ve men yettekı'l-lâhe yec'al lehû mahrecen ve yerzukhü min haysü lâ yahtesib. "Sıkıntılardın kurtarır, ummadığı yerden rızıklandırır, gökten rızık indirir."

"Hocam! Öyle şey olur mu?"

Bal gibi olur. Deniz kenarında dururken balık kucağına zıplar. Kuş gelir yanına konar. Allah her şeye kâdir!

Allahu Teâlâ hazretleri sevdiği kulu beslemekten aciz mi? Taltif etmekten, gönlünü hoş etmekten aciz mi?

Bütün mesele Allah'ın sevgili kulu olmak, gerisi laf! Allah sevmedikten sonra istersen Mısır'a sultan ol, istersen İran'a şah ol. Şahların durumunu gördün. Ne istersen ol!

Aziz kardeşlerim!

Onun için takvâyı öğrenelim. Allah bize takvâyı nasip etsin, müttakî kul olmayı nasip etsin.

Peygamber Efendimiz sonra;

Le-fukahâü kâdetün. "Fakihler komutanlardır." diyor. Kâde, kâid kelimesinin çoğuludur. Kâid de "bir topluluğu sevk ve idare eden, başında yürüyen, onları götüren komutan" demek.

"Fakihler komutandır." diyor Peygamber Efendimiz.

Neden?

Çünkü bütün insanların kulluk görevi, Allah'a itaat etmektir. Allah'ın emirlerini bilen insan onlara yol gösterir, onları hayra sevk eder ve yapacakları işleri Allah'ın rızasına göre yaptırır. Onun için "Halkın asıl komutanları alimlerdir."

Fakih ne demek?

"Fıkıh sahibi" demek. Sezgisi var, anlayışı var, bön değil, kalın kafalı değil; ârif.

Fakihin alimden farkı nedir?

Fekaheti var, seziş kabiliyeti var. Allah anlayış vermiş.

Peygamber Efendimiz; "Allah bir insanı sevdi mi onu dinde fakih kılar." buyuruyor. Allah bir insanın hayrını murad etti mi ona dininde anlayışlı, sezgili, kavrayışlı bir zekâ verir, anlayış verir. Herkesin yapmadığı güzel şeyi sezebilir, herkesin atladığı noktada atlamaz. Gerçekleri görebilir, ince gerçekleri sezebilir. Bunun için fakih demek; "sezgisi kuvvetli, anlayışı güzel, zevki var, bilimsel anlayışı var, kalbinde sağlam bir terazi var." demektir. Herkes kaşık yontar ama sapını ortaya getiremez.

Herkes dokuma yapar ama "Hasır dokumacısını getirip de ipek tezgâhının başına oturtmazlar."

Şeyh Sâdî böyle diyor. Hasır dokumak başka, ipekli kumaş dokumak başka. Lahor şalını dokumak başka hasır dokumak başka. Birisi kaba iş, birisi ince iş. Onun için alimler önderlerdir.

Burada iki türlü şey var: Alimler halka yön verecekler;

"Gerçek şudur, şunu yapın. Şurası yanlıştır, şuraya gitmeyin. Burası doğrudur, buraya gidin." diyecekler, görevlerini yapacaklar. "Yöneticilik ve sevk edicilik görevini güzel yapacaklar." demektir.

İkincisi de; halka, "Siz de onların sözünü dinleyin." demektir. Çünkü onlar, Allah'ın rızasının yolunu gösteriyorlar.

Ve cülûsü ileyhim ziyâdetün. "Böyle fakihlerin, müttakîlerin meclislerinde oturmak insanı birçok bakımdan zenginleştirir."

Birçok şeyini arttırır, ziyadeleştirir. Bir kere takvâsını arttırır. Adamın oturuşundan, yüzünün nurundan, davranışından, sözünden hisse alırsın; meclisinde gözün yaşarır, dayanamazsın. İlmin artar, imanın artar.

Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:

"Allah'ın sevgili kulları; görüldüğü zaman Allah anılan, Allah hatırlanılan kimselerdir." Sen onu görürsün, görür görmez aklına Allah gelir; günahların aklına gelir, âhiret aklına gelir; içine, günahlarına pişmanlık doğar, sevapları işleme aşkı doğar. Nurun artar, kalbinin pası gider. Konuştuğu zaman bir şeyler öğrenirsin, ilmin irfanın ziyadeleşir, sevabın ziyadeleşir. İslâm'a bağlılığın, imanın güçlenir kuvvetlenir. İşte bak; insanın her şeyi artıyor. Onun için insan konuşacaksa, gitsin takvâ ehli insanlarla konuşsun. Hal ehli insanlarla görüşsün; alim, fazıl, kâmil insanlarla görüşsün. Cahille konuşursan cehaletin karalığı sana da çöker, bulaşır. Demirci dükkânına girenin beyaz elbiseleri mutlaka kirlenir, islenir ve bazen ocaktan kıvılcım bir zıplar, yapışır, atıncaya kadar bakarsın orayı yakmış. Ya yanar ya kirlenir ya paslanır ya islenir ya siyahlanır ya da o demirci dükkânın kokusundan insanın ciğeri dolar.

Peki alimin meclisini neye benzetiyorlar?

Alimin meclisini de esans dükkânına, attar dükkânına, ıtır satan dükkâna benzetiyorlar. Diyelim ki Harem-i Şerîf'in karşısında, en kıymetli güzel kokuları satan tertemiz ışıl ışıl bir dükkân. Giriyorsunuz; "Şu kaça, bu kaça?" diye soruyorsunuz. Dışarı çıktığınız zaman kokusu üstünüze siner. Yanınızda duran insan; "Yahu sende bir güzel koku var." der. Çünkü güzel kokunun yanına gittin, Onun tesiri insana gelir.

Şeyh Sâdî, Gülistan isimli kitabında Sembolik hikâyelerle çok güzel şeyler anlatır. Bir hikâyesinde şöyle diyor:

Gülî hoşbûy der hammâm rûzî resîd ez dest-i mahdûmî be destem….

"Bir gün hamamda yıkanıyordum, sevdiğim bir arkadaşım tarafından bana hoş kokulu bir kil verildi."

Eskiden kille yıkanırlarmış. Sabun yerine "hamamcı kili" denilen kil, bir çeşit sabun, hoş kokulu özel bir toprak. Köpürüyor, yağları eritiyor ve insan temizleniyor.

"Bu toprağa; ‘Sen misk misin, amber misin, nesin?' dedim."

Mübarek toprağa söylüyor.

"Ben şu güzel kokundan mest oldum."

Toprakla konuşulur mu? Toprak cevap verir mi? Sembolik hikâye anlatıyor ama bir şey anlatmak için.

"Cevap olarak; ‘Hayır, ben ne amberim ne miskim, ben senin bildiğin toprak idim.' dedi."

"Ama gül ile bir müddet beraber oldum, Gülün yanında durdum."

"Beraber oturduğum zâtın kemali bana tesir etti de ondan güzel kokuya büründüm." diyor.

İşte insan da buna benzer. Toprak da olsa gül kokularının yanına gidince "gül kokulu toprak" olur. Kötülerin yanına gittiği zaman da bulaşır, kirlenir, kararır, sararır, solar. Dünyada da âhirette de yanar. Onun için Allah bizi iyilerden ayırmasın, iyilerle beraber haşreylesin.

"İlminden faydalanılan bir alim, kendi kendine bir kenarda ibadet eden bin tane âbidden daha kıymetlidir."

Bin tanesini bir kefeye koy, bir tane alim ondan daha fazla eder.

Neden?

Çünkü başkalarına ilim öğretiyor. Ötekisi kendi başına ibadet ediyor, namaz kılıyor, sevap kazanıyor; o da güzel. İbadet etmek sevap, namaz sevap, Kur'an sevap, zikir sevap, hepsi sevap ama en üstün faaliyet insanlara hayrı öğretmek. Bundan daha üstün bir mertebe yok. Cihadın da üstünde, her faaliyetin de üstünde olan faaliyet; en kıymetli, en asil, en sevaplı, en ecirli faaliyet insanlara hayrı, ilmi, irfanı öğretmektir.

Kur'ân-ı Kerîm'de Allahu Teâlâ hazretleri şöyle buyuruyor:

Ve men ahsenü kavlen mimmen deâ ile'l-lâhi ve amile sâlihan ve kâle innenî mine'l-müslimîn.

Ve men ahsenü kavlen. "Sözce ondan daha kıymetli kim vardır?" Mimmen deâ ile'l-lâhi. "Allah'a çağıran bir insandan sözü daha kıymetli, kendisi daha kıymetli kim olabilir?"

Demek ki bu istifham şeklinde sorulmuş. "Olamaz" mânasına. Buna istifhâm-ı inkârî derler. En kıymetli faaliyet insanlara hakkı hayrı öğretmektir. Hakkı hayrı öğreten kimseye melekler kanatlarını gererler; gök ehli, yer ehli dua ederler.

İnsanın kendi başına ibadet etmesi iyidir. İlim öğrenmenin de öğretmenin de çağları, zamanları vardır. Bir beldede ilim az ise, soru soran insanlar çok ise, ilme ihtiyaç fazla ise o zaman ilme çalışacak. İlmi neşretmeye, öğretmeye çalışacak. Herkes biliyorsa, herkes dini öğrenmişse, herkes alim ise, o zaman kenarda köşede camide hanede ibadetle meşgul olsun. Yerine göre.

Onun yerini kim tayin eder?

Fakih tayin eder, dinde sezgisi kuvvetli olan insan tayin eder.

Hz.Ali Efendimiz'den rivayet edilmiş:

el-Müttekûne sâdetün ve'l-fukahâü kâdetün ve'l-cülûsü ileyhim ziyâdetün ve âlimün yüntefeu bi-ilmihî efdal min elfi âbidin.

Bir hadîs-i şerîf daha var; ben onun arkasına bakmışım, onun için râvîyi yanlış söylemişim, onu da okuyayım, birbirine karışmasın çünkü hadîs-i şerîftir, her kelimesinin önemi vardır. Bunların her birisi incidir, mercandır, yakuttur, zebercettir, zümrüttür. Nasıl söylenirse hepsini öylece ezberlemek, öyle anlamak lazım.

An Âişete radıyallâhu teâlâ anhâ, ani'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl: el-Müttekûne sâdetün ve'l-ulemâü ve'l-fukahâü kâdetün ühıze aleyhim edâün mevâsîki'l-ilmi ve'l-cülûsü ileyhim bereketün ve'n-nazari ileyhim nûr.

Bu okuduğum hadîs-i şerîf, Hz. Âişe anamızdan. Ebû Bekr-i Sıddîk'ın kızı Hz. Âişe-i Sıddîka validemizden rivayet edilmiş. O; kadınların örnek olanıydı, alim olanıydı.

Peygamber Efendimiz'in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

el-Muttekûne sâdetün. "Takvâ ehli olan insanlar kavmin asilleridir, seyyidleridir." Asaletli, soylu. Babasının dedesinin itibarlı kimse olmasından, zengin olmasından, ağa olmasından, paşazâde olmasından, hanedandan olmasından değil.

Nereden geliyor?

Takvâdan geliyor. "Takvâ ehli insanlar seyyiddir, asil kimsedir, İslâm topluluğunun en yüksek insanlarıdır." diyor.

Birinci hadîs-i şerîf gibi.

el-Müttekûne sâdetün. "Müttakîler seyyidlerdir, soylu kişilerdir, asil kişilerdir, bir toplumun asilleri onlardır."

Fakir de olsalar, güçsüz de olsalar, yoksul da olsalar, işleri basit de olsa, fırıncı da olsalar, somuncu baba da olsalar, eskici baba da olsalar, çoban da olsalar en kıymetli insanlar onlardır.

Ve'l-ulemâü ve'l-fukahâü kâdetün. Burada öteki rivayetten fazla olarak; "Alimler ve fakihler komutanlardır." dedi.

Alimler ve fakihler toplumların başında olup onları götüren hakiki komutanlardır.

Uhize aleyhim edâün mevâsîku'l-ilmi. "İlmin en sağlamlarını insanlara anlatma hususunda Allah onlardan ahd ü mîsak almıştır."

"Sakın hakkı setretme!" diyeceksiniz. Hakkı saklamayacaksınız. Yalan yanlış şeyler değil de sağlam şeyler öğreteceksiniz. Âyet öğreteceksiniz, hadis öğreteceksiniz. "Sağlam, mevsuk olan, güvenilir olan, -Batı tabiriyle- otantik olan şeyi öğreteceksiniz." diye kendilerinden ahd ü mîsak almıştır. Hakkı söyleyeceksiniz, kimseden yılmayacaksınız.

Bir başka hadîs-i şerîfte ne dedi?

Efdalü'l-cihâdi men kâle kelimete hakkin inde sultânin câir. "Cihadın en üstünü, zalim hükümdarın karşısında hak sözü söylemektir."

Zalimin karşısında hak sözü söylemektir. Tabi biz birçok şeyi okuyoruz da, içinde ne olduğunu bilmeden okuyoruz.

Mesela bizim şu camide beni dinleyen kardeşlerimizin hepsi Yâsîn sûresini bilirler, kaç defa dinlemişlerdir, birçoğunun da ezberindedir. Yâsîn sûresinin ikinci sayfasında bir olay anlatılıyor.

Va'drib lehüm meselen ashâbe'l-karyeti. "Ey Resûlum! Bir kabilenin ahalisini, onlara misal olarak anlat." diye orada bir şehirde cereyan eden bir olay zikrediliyor.

Rivayete göre bu şehir, Antakya şehri.

Orada cereyan eden olay ne?

Ahalisi putperest, güneşe tapıyor, Apollo'ya tapıyor vesaire. Allah onlara hak dini göstermek için batıldan vazgeçsinler diye, yanlış yoldan dönsünler de, Allah'ın razı geldiği dine geçsinler diye, mürsel gönderiyor, vazifeli iki kişi gönderiyor. Sonra takviye olsun diye, bir mürsel daha gönderiyor; üç kişi. Onlar orada, o Antakya şehrinde hakkı anlatıyorlar, gerçekleri söylüyorlar, doğru inancı öğretmeye çalışıyorlar. Ama sonunda halk, hükümdar ve asilzâdeler aleyhlerine geliyor ve iş bunların öldürülmesine gidiyor. Bunlar ücret istemiyorlar, menfaat beklemiyorlar, iman için çalışıyorlar. Allah'ın varlığını birliğini anlatıyorlar, batıldan kurtarmaya çalışıyorlar, cehenneme düşmesinler diye gayret ediyorlar, cennetin yolunu göstermeye çalışıyorlar. Ama halk bunların niyetini anlamıyor ve öldürmeye kalkışıyor.

Ve câe min aksa'l-medîneti racülün yes'â. "Şehrin ta öteki ucundan telaşlı telaşlı, koşa koşa bir adam çıktı geldi." veyahut "şehrin asillerinden gelen" mânasına gelir. Min aksa'l-medîneti. "Şehrin ta öteki ucundan" mânasına da gelebilir, "şehrin en yükseklerinden" mânasına da gelebilir, yani itibarlı insanlarından.

Kimmiş bu zât?

"Habîbü'n-Neccâr" isimli zât imiş. Koşarak geliyor, diyor ki;

Kâle yâ kavmi'ttebiu'l-mürselîn. "‘Ey kavmim! Bak siz beni tanırsınız, ben sizin aranızdayım, benim dürüst olduğumu bilirsiniz; Allah'ın gönderdiği bu mürsellerin kıymetini bilin, reddetmeyin, bunlara tâbi olun.' diyor."

Anlatıyor, söylüyor, yapmak istedikleri zulmü engellemeye çalışıyor. Tabi onu da şehit ediyorlar. Ama şehit edilmekten korkmuyor, canının elden gideceğinden korkmuyor. Toplumun gözü dönmüş, Allah'ın sevgili kullarını öldürmeye kalkışmışlar.

"Ne yapayım? Toplumun bu kızgın tavırlarının karşısında durulmaz, insanı linç ederler. Kenarda kendi kendime ağlayayım." demiyor.

Çıkıyor karşılarına, nasihat ediyor, anlatıyor. Onu da şehit ediyorlar. Şehit olmak pahasına hakkı söylüyor! İşte alimlerin vaziyeti.

Bak ne diyor Peygamber Efendimiz?

"Onlara ilmin en güvenilir olanlarını, güvenilir ilmi, doğru ilmi, gerçekleri, hakikatleri aynen karşı tarafa söylemek, aynen nakletmek vazifesi verildi. ‘Hakkı söyleyeceksiniz, boş durmayacaksınız, susmayacaksınız.' diye onlardan ahit alındı." diye Peygamber Efendimiz bildiriyor.

Onun için alimler Allah'a bağlıdır. Hükümdarların karşısına çıkarlar, halifelerin karşısına çıkarlar, hakkı söylerler.

Biliyorsunuz, belki kütüphanenizde vardır; İmam Kuşeyrî Risâletü'l-Kuşeyriyye diye çok mühim bir kitap yazmış. Bir güzel alim, bir mutasavvıf zât. Büyük Selçuklu imparatoru Sultan Sencer var; onun zamanında, onunla çağdaş. Hükümdar bunlara hürmet ediyor, sarayına çağırıyor, izzet ve itibar ediyor.

Bir başka büyük zât var, onun ismi de Ebu'l-Haseni'l-Harakânî hazretleri. O da o devrin insanlarından ama hükümdarın meclisine girdiği zaman kale gibi sağlam dururmuş. Hükümdar onu gördü mü korkusundan ayağa kalkarmış. Selçuklu Sultanı onu gördüğü zaman ayağa kalkarmış. Tahtına onu oturturmuş, o da ona;

"Bak! Allah'ın emrini iyi tutmuyorsun, şu kusuru yapıyorsun, bu kusuru yapıyorsun. Bunu bırak, şöyle yap." gibi sözler söyleyerek çocuk azarlar gibi azarlarmış.

İmam Kuşeyrî bir seferinde;

"Sultanım! Bizden çok ona itibar ediyorsun, bize göstermediğin iltifatı bu zâta gösteriyorsun. " diye biraz sitem etmiş. Sultan Sencer şöyle diyor:

"Onu görünce bana bir hal oluyor. Siz, ben ne söylersem; ‘Uygundur efendim, doğrudur efendim' diyorsunuz, o beni azarlıyor, gerçeği söylüyor. Çekiniyorum ondan, elimde değil." diyor.

Bir insan Allah'tan korktu mu her şey ondan korkar. Bir insan Allah'tan gayriden korktu mu, -Allah'tan korkmuyor hükümdardan korkuyor, cezadan korkuyor, fakirlikten korkuyor- neden korkuyorsa mutlaka o korktuğunu Allah ona musallat eder. Kaide böyle, mânevî kaide.

"Sen şundan mı korktun? Ben sana o korktuğunu musallat edeyim de gör." der, korktuğunu ona musallat eder. Peygamber Efendimiz;

"Eğer Âdemoğlu Allah'tan gayri hiçbir şeyden korkmasaydı, hiçbir şey Âdemoğlu'na zarar veremeyecekti." buyuruyor.

Korktuğu için ceza olarak korktuğunu başına getiriyor Allah.

Onun için müslümanların vasıflarını anlatan âyet-i kerîmede şöyle buyuruluyor:

Ve lâ yehâfûne levmete lâim.

Mü'minin bir vasfı nedir?

"Kınayanın kınamasından korkmaz."

Vız gelir tırıs gelir, aldırmaz, hak bildiği şeyi yapar.

"Ne biçim giyiniyorsun?"

"Ben Allah'ın sevdiği şekilde sevdiği biçimde giyiniyorum, beğenmeyen beğenmesin. Kendisi bilir."

"Ne biçim konuşuyorsun, ne biçim iş yapıyorsun?"

"Ben Allah'ın rızasına uygun hareket etmek istiyorum, o kadar."

Allahu Teâlâ hazretleri her işimizi kendisinin rızasını kazanacak şekilde ayarlamaya bizi alıştırsın. Böyle hareket edelim, rızasını elde edelim. Rabbimiz bizi rızasına vasıl eylesin.

Ve cülûsü ileyhim bereketün. "Bu alimlerin, fakihlerin meclislerine oturmak, sohbetlerine katılmak, toplantılarına iştirak etmek berekettir."

Peygamber Efendimiz öyle buyuruyor:

Ve cülûsü ileyhim bereketün. Ve'n-nazaru ileyhim nûr.

Son cümlesi de bu:

"Onların cemallerine, yüzlerine bakmak nurdur."

Yüzüne bakmak bile sevaptır. Bazı şeylere bakmak sevaptır. Mesela Kâbe'ye bakmak sevaptır. Mesela insanın babasının anasının yüzüne bakması sevaptır.

"Bu benim babam, bu benim anam! Benim için ne sıkıntılar çektiler, beni nasıl yetiştirdiler." diye yüzlerine bakmak sevap kazandırır. Kur'ân-ı Kerîm'e bakmak insana sevap kazandırır.

"Hocam! Hiç okuma bilmiyorum. Elifi görsem mertek sanırım, hiç haberim yok. Kur'ân-ı Kerîm'i açıyorum, bakıyorum. Ben de sevap alır mıyım?"

Alırsın. Sırf Kur'ân-ı Kerîm'i seyretmekten sevap kazanırsın. Bir de insan, alimin yüzüne baktı mı sevap kazanır; nurdur.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi sevdiği yollardan, ilim meclislerinden ayırmasın; alimlerden, fakihlerden, müttakî kullardan ayırmasın.

Gelelim üçüncü hadîs-i şerîfe. Sırayla okuyoruz.

el-Muteaccilü ile'l-cumüati ke'l-lezî yühdî cezûran sümme'l-lezî yelîhi ke'l-mühdî bakaraten sümme'l-lezî yelîhi ke'l-mühdî şâten fe-izâ celese'l-imâmü ale'l-minberi tuviyeti's-suhufü ve celesû yestemiûne'z-zikra.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.

Yarın günlerden ne?

Cuma.

Bu akşam size cuma ile ilgili bu hadîs-i şerîfi okuyorum:

el-Müteaccilü ile'l-cumuati. "Cuma namazı kılmak için camiye evvel vakitte giden, erken saatte giden."

Ke'l-lezî yühdî cezûran. "Deve kurban etmiş gibi sevap kazanır."

Deve gibi kurban yerine geçer. Kurban bayramında yedi kişi birleşerek bir deve kesse kurban kesme vazifesini yapmış olurlar.

"Camiye erken giden bir deve kurban etmiş, Allah yolunda hediye etmiş, fukaraya dağıtmış gibi sevap kazanır." deniliyor.

Sümme'l-lezî yelîhi ke'l-mühdî bakaraten. "Ondan biraz daha geç gelen sığır kurban etmiş gibi sevap alır."

Sığır da yedi hisselidir ama deve daha büyüktür, eti daha çoktur, ikisinin fiyatı farklıdır. Otomobil de binek arabasıdır ama kamyon daha pahalıdır; bunun gibi. Evvel giden deve kurban etmiş gibi sevap alıyor, ikinci giden sığır kurban etmiş gibi sevap alıyor.

Sümme'l-lezî yelîhi ke'l-mühdî şâten. "Ondan sonra giden bir koyun kurban etmiş gibi sevap alıyor."

Yine sevap alıyor ama biraz daha geç gittiği için koyun kurban etmiş gibi sevap alıyor.

Dur bakalım koyundan sonra nereye gidiyor? Horoz filan var mı?

Horoz yok, horozdan kurban olmaz. O, yanlış mezheplerin yanlış kararlarıdır. Gidiyor, mezar başında horoz kurban ediyor. Horoz kurban olmaz! Olsa olsa koyun olur. Koyun olmazsa keçi olur ama ondan aşağı kurban olmaz.

Fe-izâ celese'l-imâmü ale'l-minberi. "İmam minbere oturduğu zaman…"

Hani inne'l-lâhe ve melâiketehû'yu okuyorlar, ondan sonra imam minbere çıkıyor, oturuyor. O oraya oturdu mu müezzin iç ezanı okuyor.

Tuviyeti's-suhufü. "Sayfalar bürülür, katlanır." diyor.

Meleklerin camiye gelenleri yazdıkları sayfalar, defterler kapatılır. Hani camiye gelenlerin adını yazıyorlardı; "Bir deve kurban etmiş gibi sevap kazandı, bir sığır kurban etmiş gibi sevap kazandı, bir koyun kurban etmiş gibi sevap kazandı." diyorlar, karşısına her birinin adını yazıyorlardı. Ama imam minbere çıkınca defterleri kapanırmış.

Ve celesû yestemiûne'z-zikra. "Oturur, zikri dinlemeye başlarlar."

Zikir dediği hutbedir. Melekler imamın hutbesini dinlemeye başlarlar. Defteri kapatırlar; kim gelirse gelsin artık ona bakmazlar. İmam konuşmaya başlayınca melekler dinlemeye başlarlar. Ne mübarek bir manzara!

Cuma ne mübarek bir namaz ki imamın yaptığı iş ne kadar önemli, ne kadar sevaplı ki imam orada konuşmaya başlayınca melekler yaptığı işleri bırakıyor.

Melekler bu hakikatleri bilmez mi?

Bilir.

Âyetleri bilmez mi?

Bilir. Ama "Dinlemenin sevabını kaçırmayalım." diye melekler defterlerini kapatıyorlar, dinlemeye koyuluyorlar. Bizimkiler de en geç vakitte geliyor, oturuyor, oturur oturmaz da uyuklamaya başlıyor. İmam minberden inse cuma namazını kılsa da çıksa gitse. Farzı kıldı mı pabucu alıp gidiyor, yallah!

Halbuki erken gelecek, zikir yapacak, tesbih çekecek, salât u selâm getirecek, Kur'an okuyacak. Mesela bir insan cuma namazı vakti gelinceye kadar Kehf sûresini okuduğu zaman, yedi günlük günahı, üç gün daha ilavesiyle affolunuyor, yani on günlük günahı affolunuyor. Peygamber Efendimiz öyle bildiriyor. Ezberlemek lazım. Ezbere bilmiyorsa, camiye erken gelmek, okumak lazım. Ezberden okuyan bir insan 15-20 dakikada okusa demek ki iç ezanın okunmasından en az 25 beş dakika önce camiye gelmeli. Tabi vaaz dinliyorsa o da güzel. Vaiz bir konuşma yapıyorsa onu dinlemek de sevaplı. O zaman evinde okuyacak, öyle gelecek. Gelmeden evvel evinde Cuma abdesti alacak.

"Kim sevabını Allah'tan bekleyerek, inanarak, itimat ederek gusül abdesti alırsa cuma günü onun da on günlük günahı affolunur."

Geçmiş haftanın günahları affolunur.

Onun için cumaya erken gitmeye gayret edin. Evinizde gusül abdesti, boy abdesti alıp gitmeye gayret edin. Kehf sûresini okumaya gayret edin. Ve deve kurban etmiş gibi sevap kazanmak için erken gitmeye gayret edin.

Hacı babalara bakıyorum; köylerde camilerin bahçesine bir kütük yatırıyorlar. Ellerinde bastonlar, kumru kuşları gibi oraya diziliyorlar. Caminin kapısı açık ama içeri girmiyorlar. Yasak yok, mâni olan yok, para istemiyorlar. Hacı babalar dışarıda duruyor. İçeride sevap var; gir de melekler adını yazsın; o sevabı kazan. Dışarıda güneşleniyorlar, konuşuyorlar. Ezan okunduğu zaman giriyorlar, yanlış; erken gidecek.

Bir insan camiye girdiği zaman namazı beklediği müddetçe "Devamlı namaz kılıyor." gibi sevap alır. Namaza hazır iken, namazı bekler haldeyken kılmış gibi sevap yazılır, boyuna sevap kazanır; bir. Onun için camiyi sevin. Camiden korkmayın. Allah ile ibadetin zevkine varın. Allah'ın huzurunda olmanın zevkini tadın. Zevkini bilmeyen dışarıda durur; zevkini bilen, tadını alan içeriye girer.

"Mescitler Allah'ın evleridir, kullar da mescide girdi mi Allah'ın misafiri olurlar, her ev sahibi de misafire ikramda bulunur."

Peygamber Efendimiz böyle diyor. Onun için Allah'ın mescitlerini sevmeli ve içeri girmekten kaçınmamalı. İçeri girmek onu korkutmamalı. İçeride nasıl muamele edeceğini bilmediği için dışarıda duruyorlar. Halbuki içeri girse, eğer okuma yazma biliyorsa Kur'an açar, Kur'an okur, sevap kazanır.

"Ümmi hocam! Okuma yazma bilmez, aklı almaz, ihtiyar!"

O zaman eline tesbihi alsın; Allah Allah Allah desin, lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah desin.

"Bir elhamdülillah dese mizanı doldurur." diyor Peygamber Efendimiz. Bir elhamdülillah sözü âhiretteki rûz-i mahşerdeki yeri, kıyametteki terazinin kefesini doldurur. "Subhanallah, ve'l-hamdülillah yerle göğün arasını doldurur." Sevabı, nuru yerle göğün arasındaki o muazzam mesafeleri doldurur.

Böyle sevaplar var ve yarın bu sevaplara bizim çok ihtiyacımız olacak. Biliyoruz ki kıyamet gününde insanlar sevap alamadığı için kıvrım kıvrım dolanacak. Akrabasının yakasına yapışacak. "Senin üzerinde benim hakkım var; çık, hakkımı ver!" diye yakasına yapışacak. Rabbü'l-âlemîn'in huzuruna getirecek ve "Yâ Rabbi! Bu bana zulmetmişti, benim bunda hakkım var, hakkımı alıver!" diyecek, sürükleye sürükleye götürecek. Allah'a dava edecek. Kadın kocasını dava edecek, adam karısını dava edecek. Evlat babasını dava edecek, baba evladını dava edecek. Kardeş kardeşi dava edecek.

el-Ehıllâü yevmeizin ba'duhüm li-ba'din adüvvün ille'l-müttakîn. "Buranın samimi dostları arkadaşları, o gün birbirlerine düşman olacak."

Dünyada dost olanlar; "Gel beraber gezelim; zevk edelim, sefa edelim. Paralar benden, sen benim aziz dostumsun!" diyenler, âhirette birbirlerine düşman olacak.

İlle'l-müttakîn. "Müttakî kullar müstesna."

Onların muhabbetleri dünyada da güzel âhirette de güzel. Onlar orada dostluğu devam ettirecekler.

Allah bizi müttakîlerle dost etsin. Çünkü müttakîlerin dostluğu orada devam edecek. Ötekiler düşman olacak, değişecek. Bir insanla kırk yıl ahbaplık ediyorsun, birden "Hoşuna gitmeyen bir söz söylüyorsun." diye bakıyorsun sana düşman olmuş.

Ne oldu? Tavuklarını mı kışaladı? Ne oldu ki birden böyle düşman oldun? Âyet okuyoruz, hadis okuyoruz; ne kızıyorsun? Allah'a mı kızıyorsun, Resûlullah'a mı kızıyorsun? "O hadisi niye söyledi?"diye Peygamber Efendimiz'e mi kızıyorsun? Âyet söylüyoruz, hadis söylüyoruz. Kırk yıllık ahbap selamı sabahı kesiyor.

Ama müttakîler öyle değil; müttakî kullar âhirette de dost olacak.

"Yâ Rabbi! Şu kardeşimi de cennete al." diyecek. Onu da cennete dâhil etmeye çalışacak, ona da şefaat edecek. Onun için Allah bizi müttakîlerden eylesin, müttakîlerle dost eylesin.

Gelelim öteki hadîs-i şerîfe:

el-Mütimmü's-salâte fi's-seferi ke'l-müksıri fi'l-hadari.

Sübhanallah! Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Bu hadisi duymadıysanız şaşıracaksınız.

Biliyorsunuz sabah namazı iki rekâttır, öğle dört rekâttır, ikindi dört rekâttır, akşam üç rekâttır, yatsı dört rekâttır değil mi? –Farzları sayıyorum.- İnsan seyahate çıktığı zaman dinimiz bir kolaylık gösteriyor; Allah müsaade etmiş, Peygamber Efendimiz bildirmiş, Kur'ân-ı Kerîm'de de var; "Dört rekâtlı namazlar iki kılınacak." Yolcu öğleyi iki rekât kılacak. "Misafir" deniliyor. Arapça'da misafir, "eve gelen konuk" mânasına değil, "sefere çıkmış olan yolcu" mânasına; yani sefer mesafesi kadar uzağa giden, sefer şartına haiz kimse. Dört rekâtlık öğle namazını dört kılmayacak, iki kılacak. İkindi namazını da iki kılacak, yatsı namazını da iki kılacak. Bir kolaylık. Sünnetleri kılmak mecburiyeti yok. Çünkü yolcudur; otobüsü kalkar, kervanı gider, su bulamaz, sıkıntısı olur. Allah böyle bir kolaylık vermiş.

Sefer halinde, seferîlik halinde dört rekâtlı namazlar iki kılınır. Yalnız kıldığı zaman! Veyahut misafirler, seferiler birbirleriyle cemaat yaptıkları zaman, imam da misafirse iki kılarlar. Ama camide ezanı duydu, camiye girdi, imama uydu; o zaman dört kılacak. Çünkü imama tâbi oldu. Cemaat imamdan ayrılamaz. "Ben iki rekât kıldım, ayrılırım." diyemez. İmama uymaya niyet ettikten sonra dönülmez. Yalnız olduğu zaman, misafirler kendi aralarında oldukları zaman iki kılacaklar. Bir insan; "Ben dört kılacağım." dese ne olur? Şimdi bu hadîs-i şerîfi dinleyelim:

el-Mütimmü's-salâte fi's-seferi. "Sefer vaktinde, seferîlik durumunda, namazı dört rekât kılanlar." Ke'-l-muksıri fi'l-hadari. "Evindeyken, buradayken, yolculuğa çıkmamışken dört rekâtı iki kılsa nasıl kusur işlemiş olur, nasıl eksik kalmış olur; işte onun gibi olur."

Çünkü burada Allah; "Dört rekât kıl!" dedi. Orada iki kılmaya müsaade etti. Allah'ın ikramını mı reddedeceksin? Allah'ın ikramını kabul etmemek gibi olur." diye, başka bir hadîs-i şerifte de Peygamber Efendimiz bildiriyor. Dinimizin haline bakın.

Muhterem kardeşlerim!

Bu neden böyle?

İnsanın içinde bir vesveseci vardır; şeytan vesveseleri, nefis vesveseleri. "Benim dört rekât namazım ne oldu? Neden iki oldu?" der, içi rahat etmez, şeytan vesvese verir.

Ya mübarek! Sen de çok mu ibadet etmiş birisin de böyle düşünüyorsun? Ben senin her hâlini biliyorum.

Hayır! "Dört rekâtı iki kıldım." diye içi huzursuz olur. Onun için Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Allah'ın ikramıdır. ‘İki kıl' dediği yerde iki kılarsın, ‘dört kıl' dediği yerde dört kılarsın. ‘Malını ver!' dediği yerde verirsin, ‘Oruç tut!' dediği zaman tutarsın, ‘Tutma!' dediği zaman tutmazsın."

Söz dinlemeyi öğren; kendi başına gitmek, vesveselerle vehimlerle hareket etmek değil de söz dinlemeyi öğren!

Konya'da Veyiszâde hazretleri var, vefat etmiş. O zâtın bir menâkıbını okumuştum; çok hoşuma gider. Hocasıyla beraber camiden çıkıyorlarmış, kadının birisi gelmiş;

"Bizim kuyuya bir hayvan düştü, kuyu pislendi ne yapmamız lazım?" diye sormuş.

"Kuyudan 200 kova su çekmek lazım. Sonra suyu temiz olur." demiş.

O hayvanı çıkaracak; ondan sonra 200 kova suyu dışarıya çekecek. O zaman kuyu temiz olur.

"Ama daha fazla çeksen daha iyi olur." demiş. Yanına hocası varmış; sakallı, ârif zât.

"Dur kadın!" demiş, kadını durdurmuş.

"200 kova su çekeceksin! 201. kovayı bana getir, ben içeceğim." demiş.

Kadın sevinerek gitmiş. Ondan sonra talebesi olan zâta;

"Evladım! Bu halka eğri büğrü laf söyleme, tam söyle. Şeriatin hükmü neyse onu tam söyle, çünkü halk bu sefer şaşırır." demiş.

"200'den fazla da olsa olur." deyince, 300'e çıkarır. Bir başkası; "Ben ondan daha takvâ ehliyim." der, 400'e çıkarır. Bir başkası gelir, 500'e çıkarır. Millet artık kovayla su çeke çeke bir hal olur. Birisi ötekisine bir şey ekler, ötekisi berikisine bir şeyler ekler; din çığırından çıkar.

Dinin ölçüleri bıçak gibi sağlam olacak. Fıkıh onun için çok önemlidir.

"Ben dört rekât kılacağım!"

Dört rekât kılmak kârlı değil, beyefendi! Seferde dört rekât kılmak kârlı değil, fıkha uygun değil. Onun için bizim imamımız İmâm-ı Âzam hazretleri, bizim mezhebimizin büyükleri;

"Seferde dört rekât namazları iki rekât kılmak azimettir." diyor; ruhsat değil azimettir, takvâ yoludur, doğru olan yol odur. İşte bu hadîs-i şerîfler onun misali.

Muhterem kardeşlerim!

Dinimizi tam öğrenelim. Dinimizin aslını esasını güzel öğrenelim. Ne az ne çok. Eklemek de doğru değil, çıkarmak da doğru değil. Her şeyin sünnet-i seniyyeye uygun olması güzel. Allah ne emretmişse onu dinlemek güzel.

"Ben seferde oruç tutacağım."

Peygamber Efendimiz;

Leyse mine'l-birri es-sıyâmü fi's-seferi. "Yolculukta oruç tutmak takvâ değildir."

Boşuna uğraşmayın. Bir defasında Ramazan'da sefer halindeler, hava sıcak. Ordusuna;

"Oruç tutmayın." demiş.

Söyleyen kim?

Peygamber Efendimiz.

E tutma mübarek!

Kimisi; "O bize acıdığı için ‘tutmayın' dedi, halbuki ben dayanıklıyım, tutacağım." demiş, tutmuş.

Kimisi; "Çok sevap kazanacağım." diye oruç tutmuş, kimisi de tutmamış. Ama oruç tutanları güneş çarpmış; susuz kalınca, bir de hava sıcak olunca insan bitiyor, buharlaşıyor, terliyor. Hastalanmışlar, sedyelik olmuşlar. Ötekiler onlara bakmışlar, ordunun işlerini oruç tutmayanlar yapmışlar. Bunlar gölgelikte yatmışlar; yüzlerine su serpilmiş, yelpazelenmişler. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Bugün oruç tutmayanlar sevapları aldı, götürdü."

Sevapları kaldırıp götüren oruç tutmayanlardı.

Niye?

Çünkü söz dinlediler.

Ben bir keresinde Arefe günü oruç tutmanın sevabını kitaplarda okumuştum. Yarım hocalık iyi olmuyor. Kitaplarda okudum, arefe gününde oruç tutmak çok sevap; "Ben tutabilirim." dedim; demek ki insanın içyapısında biraz kabadayılık da var. "Tutabilirim." dedim ama hacda. Arafat'a çıktık, ben oruçluyum. Bayılmaktan zor kurtuldum. Bayılma raddesine kadar yanaştı, geldi; zor döndüm. Buzlar, ıslatmalar, yelpazelemeler hepsi bana oldu. Ondan sonra zor toparladık, bayılmadık ama anladım ki Resûlullah'ın tavsiyesi tavsiye. Hacda, Arafat'ta oruç tutmak tavsiye edilmiyor. Çünkü orası ibadet yeri; kuvvetli olacaksın. Zaten Müzdelife'den, Mina'dan kalkmış yürümüş, oraya gelmişsin. Akşam da gideceksin, tekrar Müzdelife'de konaklayacaksın. Enerjiye çok ihtiyaç olan bir gün. İnsan orada oruç tuttu mu tükeniyor, bitiyor ve bayılıyor. Suya ihtiyaç var, su içeceksin, güneş çarpmayacak, ibadetini yapacaksın.

Onun için dini iyi bilmek çok önemli. İnsanın ne aşırı gitmesi lazım ne eksik yapması lazım. Tam Resûlullah'ın tavsiye ettiği şekilde hareket etmeyi öğrenmesi lazım. İşte bu da "fıkıh" dediğimiz dinde incelikleri bilmek. Tek tek hükümleri herkes bilir ama meseleyi derli toplu ölçülü bir tarzda bilen "fakihler"dir. Onun için dışarıdaki insanlar alimlere ve fakihlere tâbi olacaklar.

"Efendim, ben mühendisim de okuyorum da, birçok şeyleri pratik olarak biliyorum."

Bir mühendis; "Ben müçtehidim!" diyormuş. Sen müçtehidin ayağının tozu bile olamazsın. Ne müçtehit olması? Üç tane kitap okumakla müçtehit mi olunur?

"Ben Arapça'yı öğrendim!"

Bir kere insanda "fıkıh misyonu" diye bir şey vardır. Mesela hukukçunun bir mantığı vardır. Hukukçu olmayan, Hukuk Fakültesi'nde okumayan onu bilemez. Doktorluğun bir mantığı vardır, bir meslek kültürü vardır. Dışarıdan olmaz. O kültürü almayan insan o işi yapamaz. Yönetimin bir inceliği vardır, her ilmin böyle püf noktaları vardır, dışarıdan yapıyorum sanan insan yapamaz; o, mesleğin inceliğidir.

Bir hadis daha okuyalım bitirelim inşaallah, ondan sonra hatmemizi yapalım.

el-Mütehâbbûne fi'l-lâhi fî zılli arşihî yevme lâ zılle illâ zıllıhî yûdau lehüm kerâsîyye min nûrin yağbituhüm bi-meclisihim mine'r-rabbi'n-nebiyyûne ve's-sıddîkûne ve'ş-şühedâ.

Bu hadîs-i şerîf, Muaz b. Cebel radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Müslümanların birbirleriyle dost olması, muhabbet etmesiyle ilgili bir hadîs-i şerîf.

Bakalım ne buyurulmuş? Dinleyelim.

el-Mütehâbbûne fi'l-lâhi. "Birbirleriyle Allah rızası için ahbap olup muhabbet edenler."

Dünya menfaati için değil, şirket kurmak için değil, başka bir sebeple değil, Allah rızası için Allah yolunda, Allah uğrunda, Allah'ın rızasını kazanmak için birbiriyle muhabbetleşen, dost olan kimseler.

Bu nasıl bir şeydir? Eskiden var mıydı?

Vardı. Eskiden insanlar birbirleriyle âhiret kardeşi oluyorlardı. Çok muhabbet ediyorlardı, birbirlerinin köylerine ziyarete gidiyorlardı. Hediyeler veriyorlardı, tatlı tatlı konuşuyorlardı, ahbaplıkları samimi oluyordu. İhtiyacı olduğu zaman birbirlerinin yardımına koşuyorlardı, çocuklarına bakıyorlardı; duymuşsunuzdur. Hatta bazı köylerde "âhretlik" tabiri vardır. Çok yakın ahbaba, yakınlığı ifade etmek için "Nasılsın âhretlik?" derler. Yani "Ben seni âhiret dostu edinmişim, çok samimiyiz." demek. Böyle dinî bir duyguyla o muhabbeti yürütenler vardı.

Şimdi de var mıdır?

İnşaallah vardır. Şimdi de Allah'ın lütfuyla izniyle erbâb-ı tasavvufun, ehl-i hâlin birbirlerine muhabbeti bu gruba girer.

"Birbirlerini böyle Allah için seven insanlar."

Fî zılli arşihî yevme lâ zılle illâ zıllühû. "Başka hiçbir gölgelik olmayan günde Allah'ın Arş'ının gölgesinde oturacaklar."

Bu hangi gün?

Mahşer günü, hesap günü. Yevmü'd-dîn dediğimiz ceza günü. İnsanların ettiklerini bulacakları, haklarında hükmedilecek olan gün. Arasat meydanına insanlar mahşer yerinde toplanacaklar. Bir izdiham, bir ter, bir güneş, bir sıkıntı, bekleyiş. Canlarına tak edecek. O sıkıntıda güneş tepelerine yanaştırılacak, beyinleri kaynayacak, terler boşanacak. "Sadaka verenlerin sadakaları, başlarının üstüne gölge olacak." diye bildiriliyor.

Başka hiçbir gölgenin olmadığı o günde, Allah, birbirleriyle Allah rızası için dostluk edenleri –yukarıda- Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde gölgelendirecek. Mahşer halkı aşağıda, onlar Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde gölgelenecek. Mahşer halkı onları, bizim yıldızları seyrettiğimiz gibi aşağıdan yukarıya bakıp seyredecekler.

Yûdau lehûm kerâsiyye min nûr. "Onlar için nurdan kürsüler konulacak."

Kürsü dediğimiz, oturup size vaaz ettiğim yer gibi. Artık oranın kürsüsünün mahiyetini Allah bilir. Arş'ın gölgesinde bu mübareklere nurdan kürsüler, oturmaları için koltuklar konulacak.

Yağbituhüm bi-meclisihim mine'r-rabbi. "Rablerinin makamına yakınlıkları dolayısıyla, Rablerine yakınlıkları, kurbiyetleri dolayısıyla bunlara gıpta edecekler."

Kimler gıpta edecek?

en-Nebiyyûne ve's-sıddîkûne ve'ş-şühedâ. "Peygamberler, sıddıklar ve şehitler bunlara gıpta edecek."

Allah'ın peygamberleri, sevgili kulları; sıddıklar, Allah'ın en yüksek kulları; şehitler, Allah yolunda cihat etmiş, savaşmış, kıtal eylemiş, harp etmiş, gazâ etmiş, canını vermiş, şehadet rütbesini kazanmış insanlar bile onlara Rablerinin indindeki iltifatı görünce, kurbiyetlerini görünce gıpta edecekler.

Muhterem kardeşlerim!

Onun için bu, benim en çok söylediğim şeylerden birisidir; mü'minin mü'mini böyle sevmesi lazım, kardeşliğimizin böyle olması lazım; göstermelik değil. Biz İngiliz değiliz ki biz Alman değiliz ki. Biz müslümanız; bizim kardeşliğimizin böyle olması lazım. Allah rızası için, Allah yolunda, böyle candan olması lazım. Sevgimizin, bağlılığımızın, muhabbetimizin böyle imrenilecek tarzda olması lazım. Eskiden böyleymiş. Bunları bilen, bu hadisleri bilen eski müslümanların birbirleriyle ahbaplıkları, muhabbetleri böyleymiş.

Allah bizim de aramızda böyle muhabbetler nasip eylesin.

Birbirinizi böyle sevin, birbirinizle böyle ahbap olun da Allahu Teâlâ hazretlerinin indinde makamınız, mekânınız, kurbiyetiniz; peygamberlerin, sıddıkların, şehitlerin gıpta ettiği kadar kıymetli ve yüksek olsun.

Fâtiha-yı şerîfe ma'a'l-besmele.

Sayfa Başı