M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ebû Hafs el-Haddâd

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Ebû Hafs-ı Haddâd hazretlerine sorulmuş:

Kâle ve süile eydan, yukarıdaki rivâyet zincirinde ismi geçen şahsa atıfta bulunuyor.

Ebû'l Hasen b. Miksen demiş ki; Bağdat'ta Ebû Muhammed el-Mürteîş'ten işittim. O da diyor ki, Ebû Hafs'dan şöyle duydum, dediğine göre; yine el-Mürteîş'ten rahmetullâhi aleyh'den rivâyet edilmiş oluyor:

Süile soruldu. Kime? Terceme-i hal sahibi Ebû Hafs-ı Haddâd en-Nîsâbûrî, kısaca Ebû Hafs hazretlerine soruldu; meni'l-veliyyü? Veli dediğimiz şahıs Allah'ın sevgili kulu, biz çoğulunu kullanıyoruz. Veli kelimesinin çoğulu evliyâ, veliyyullah çoğulu evliyâullah.

''Veli kimdir? Allah'ın sevgili kulu, evliyâsı kimdir? '' Nîsâbûrî'nin nasıl büyük zât olduğunu geçtiğimiz derslerde okumuştuk. Bu soru size sorulsa siz ne cevap verirsiniz, veli deyince ne anlıyorsunuz, evliyâ deyince hatırınıza ne geliyor, nasıl bir tarif yaparsınız, kendiniz düşünün. Ama tabii nihayetinde bu, sizin kendi bilginizle sınırlı bir söz olacak. Siz bir söz söylüyorsunuz veya ben bir söz söylüyorum ama bu konuda salahiyetimiz, bilgimiz, tahsilimiz, görgümüz ne ise o kadar kıymetli bir söz.

Bu şahıs bu konunun en salâhiyetli şahsı. Bunu hem bilgi olarak bilen hem de hal olarak yaşayan insan. Yaşadığı güzel haliyle herkesin kendisini tanıdığı, tecrübe edip, tanıyıp bildiği bir mübarek insan. Yani sıradan bir kimseye git ‘Veli kimdir?' diye sor; cevabının kıymeti o kimse kadar olur, o kimse ne kadar kıymetli ise cevabı da o kadar kıymetli olur. Cevap bazen kıymetsiz de olabilir. Ama sorulan kimse zaten evliyâ olduğuna hüsn-i zan ettiğimiz kimse, zaten din ilimlerinde çok derinleşmiş bir kimse. Soruluyor ‘nedir evliyâ demek?'; ‘kimdir veli dediğimiz şahıs?' meni'l-veliyy veli kimdir?

Fe kâl cevap veriyor; şimdi bakın cevaba:

Men eyyede bi'l-kerâmâti ve guyyiba anhâ.

Cevap kaç cümleden ibaret? Bir cümle. Dört tane kelimeyi kullanarak tarif etmiş ama Allah razı olsun, o kadar güzel tarif yapmış ki çok beğendim. Ben buraya gelmeden önce kitabı her zaman okuyamıyorum ama bu akşam biraz okudum. Aşağıda ne gelecek, yukarıda ne var biliyorum, çok hoşuma gitti.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in vasfıdır. Az söz ile çok özlü, çok güzel mâna söylemek. Efendimiz'e verilmiş bir meziyettir, imtiyazdır. Bir güzel vasıftır.

Peygamber Efendimiz; ''Bana beş şey verildi.'' diyor, birisi de bu. ‘Utîtü cevâmia'l-kelîm, bana derli toplu, özlü söz söyleme kabiliyeti de verildi. Hakikaten Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerini ezberleyebilirsiniz. Kırk tanesini ezberlerseniz, kıyamet gününde Allah sizi âlim zümresinden haşredecek. Kolayca da ezberlenebilir, çünkü özlü, az söz çok mâna, çok güzel ifade.

Evliyâullahın işi nedir? Peygamber Efendimiz'e tam ittibâ etmek, tam onun gibi olmaya çalışmak. Çünkü o bizim numûne-i imtisâlimizdir, modelimizdir, Allah celle celâlühü hazretlerinin, ''Ben bu kulumu sevdim, elçi olarak gönderdim. Bu benim habîbim, seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhırîn, kâinatın efendisi, eşref-i mahlûkât olan zât, işte bunun gibi olun.'' Peygamber Efendimiz, Allah'ın bize gönderdiği model insan, O'na kendisini en iyi uydurabilmiş insan. Biz de uydurabilirsek ne mutlu! O zaman Peygamber Efendimiz'in sünneti yolunda yürümüş oluruz. Efendimiz'in ahlâkı ile ahlâklandığımız zaman fenâ fi'r-resûl dediğimiz hal olacak. Fenâ fi'llâh, bekâ billâh ne zaman olacak? Resûlullâh'ın hadîs-i şerîflerini, sünnet-i seniyyesini bileceksin, kendini ona tam uydurup hazmedeceksin, o zaman fenâ fi'r-resûl makamına erişebileceksin. Bu da az sözle çok güzel bir tarif yapmış, Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfleri gibi.

Men üyyide bi'l-kerâmâti ve guyyibe anhâ.

''Kerâmetlerle takviye olunan, teyit olunan, tasdik olunan ama kerâmetlerini görmeyen kimse. Kerâmetlerini zihninde tutmayan, kerâmetlerini malzeme olarak kullanmayan, kerâmet satmayan, kerâmetini gizleyen kimse.''

Evliyânın vasfı nedir? men evliyâ o kimsedir ki, üyyide teyit olunmuştur, desteklenmiştir, tasdik olunmuştur, takviye olunmuştur, insanlar onun mübarek bir insan olduğunu bilsinler diye Allah'ın yardımına mazhar kılınmıştır. Neyle? Bi'l-kerâmât kerametler ile, kerâmet gösterir. Sözü kerâmettir, bakışı kerâmettir, oturuşu, kalkışı kerâmettir. Her hali kerâmettir.

Bakanlık yapmış bir arkadaşımız anlatıyor, -sağ kendisi, adresini versem gidip siz de görüşürsünüz.- ''Meksika'da uçağa bindim. Uçak düşecekti nerdeyse, başladı sallanmaya. Ben de, ölümü düşündüm, uçak düşerse parça parça olacağız. Sallanıyor uçak, düştü düşecek, herkes bağrışıyor, çığlık atıyor.'' diyor. Gözünü kapatmış, şeyhi diye Mehmet Zâhid hocamıza râbıta yapmış. Hocamızı gözünün önüne getirmiş, onunla râbıta yapmış, irtibat kurmuş. Sonra kurtulmuşlar, uçak düşmemiş, Meksika'dan, Türkiye'ye gelmiş, hocamızı ziyarete gitmiş, elini öpmüş, o daha hiçbir şey anlatmadan hocamız, ''Uçak da bayağı korkuttu değil mi?'' demiş. Meksika'da gerçekleşen bir olay. Kimseye bir şey söylemedi, haberle beraber kendisi geliyor. Kerâmet gösteriyor, onun hâlini biliyor. Uçakta iken kendisine râbıta yaptığının, kendisiyle irtibatlandığının farkında, onu biliyor. Allahu ‘âlem, belki uçak düşecekken, düşmesini de Allah'ın lütfuyla engellemiştir. O da bir kerâmet. İşte böyle olur; sözü, özü, işi, hâli, ahlâkı her şeyi fevkalade; insan dikkat ettiği zaman anlar.

Bir kardeşimiz annesiyle beraber hocamıza gelmiş ama yolda sarımsaklı bir yemek yemişler. Hocamızı ziyaret etmek istiyorlar, üstelik de başka bir şeyhe bağlı insanlar. Çekine çekine içeriye girmişler, hocamızın oturduğu salona geçmişler, selam vermişler. Salon uzun, onlar da kapıya yakın durmak istiyorlar ki yaklaştıkları zaman ağızlarındaki sarımsak kokusu hocamızı rahatsız etmesin, uzak durmaya çalışıyor. Hocamız selamlarını almış ''girin, gelin bakalım'' demiş, elinde bir kitap, ''Size sarımsağın faziletlerinden biraz okuyayım, ne kadar şifalıymış, tansiyonu nasıl düşürüyormuş.''

Misal olsun diye söylüyoruz. Hocamız da vefat etti, göçtü gitti. Ama hocamızı hâl-i hayatında tanıyan insanlar; kerâmet-furuşluk yapmadı, kerâmet satmadı, büyüklük taslamadı. Daima çok mütevazı bir durumda oturdu, kalktı, konuştu. Kendisinden bahsederken, ''Âciz, naçiz, günahkâr kardeşiniz, nerede o eski büyüklerin halleri, biz maalesef onlar gibi değiliz, yapamıyoruz, olmuyor işte.'' dedi. Her hâli ile mütevazı idi. Gören de der ki; ''İşte bir köy hocası, gelmiş burada imamlık yapıyor.'' Kimisi sakalına çatar, kimisi göbeğine, kimisi boyuna, kimisi sözüne, kimisi telaffuzuna çatar,kimisi orasını hor görür, kimisi şurasını hor görür.

Halvete girmiş, kırk gün terbiye görmüş adam, diyor ki, ''Hocamızın çok kerâmetlerini gördüm.'' Yanındaki arkadaşı ile halvetten çıkmış, bahçeden hocamızın evine doğru geliyorlar, -yan taraf bahçe, sol taraf koridor, kapıya gelecekler, yanındaki arkadaşına demiş ki; ''Bak şimdi, biz daha kapıyı çalmadan kapı açılacak.'' Koridordan yürümüşler, kapıya gelince hakikaten açılmış. Böyle kerâmetlerinin olduğu biliniyor.

''Hocamız iyidir, hoştur, evliyâdır ama siyasetten anlamaz.'' İşte bu olmadı. Kimisi öyle dedi, kimisi böyle dedi. Ama vefat ettikten sonra her şey daha iyi anlaşıldı, herkes birbirine, ''Benim başımdan şöyle bir olay geçmişti, şöyle bir kerâmetini görmüştüm, böyle bir kerametine şahit olmuştum.'' Demeye başladı.

Fuzulî'nin:''Vay yüz bin vay kim ne nisbet yârdan ayrılmışam,

Bir kadd-i şimşâd-ü gül-i ruhsârdan ayrılmışam.''

dediği gibi, ah vah ettiler, saç baş yoldular, '' Kadrini kıymetini bilememişiz.'' dediler, ben de dahil. Hocamızın sağlığında kadrini kıymetini bilemedik. Ankara'da profesörlük yapacağız diye kalktık gittik. Müteaddit defalar gelmek istedim. Hocamız; ''Profesör ol da öyle,'' dedi. O da kerâmet. ''Ben daha asistanım, Ankara'da durmayayım, geleyim hizmetinizde olayım,'' diyorum. ''Profesör ol da öyle, diyor. Profesör oldum öyle geldim buraya. Kerâmet; evvelden olacak şeyi biliyor ve söylüyor. ''Ne zaman profesör olacaksın?'' ''Bu sakalla beni profesör yaparlar mı, mümkün mü? Başörtülüyü sınıfta tutmuyorlar. Sakallıyı profesör yaparlar mı?'' Allah dilerse yaparlar. ''Senatoda bir şey demezler mi?'' derler ama Allah göstermezse görmezler.

Profesör olduğum zaman benim sakalım vardı, doçent olduğum zaman sakalım vardı, lisan imtihanında taktılar. Ondan sonra askerlik vazifemi yapmak için askere gittim. Askerde sakal bıyık dümdüz, kesiliyor. Yedek subay olduk. Yedek subay iken, doçentlik imtihanlarına geldik, o zaman İstanbul'da imtihanları geçtik. Ankara'da olmadı, kimse bilmedi, rahat geçtik. Çok yüksek notlar alarak geçtik. Ötekilerde de notumuz yüksekti, itiraz da etmiştik hatta. Doçentken öyle geçirdi Allah, profesörken böyle geçirdi. Ben asistanken sakal bıraktığım zaman bizim fakültede yaşlı bir öğretim üyesi,

''Teessüf ederim sana.'' dedi.

Neden? Sakal bıraktın, sen artık bundan sonra profesör olamazsın, deşifre oldun, çelme takarlar, seni atarlar. Profesör etmek, etmemek, takdir Allah'ın. Allah dileyince oluyor, nasıl oluyorsa oluyor. ''Profesör ol da öyle gel, profesör ol da öyle.'' Asistanken ''Geleyim.'' dedim, ''profesör ol da öyle. '' Doçentken ''Geleyim, askerden sonra beni artık fakülteye almak istemiyorlar, zorluk çıkarıyorlar, geleyim İstanbul'da durayım''. ''Hayır, profesör ol da öyle, kaç sene kaldı, ne zaman profesör olacaksın?'' Biliyor.

Gelelim Ebû Hafs hazretlerinin sözüne, veli kimdir? Kerâmetlerle tasdîk ve takviye olunan ama kerâmet satmayan insan. Mütevâzı; hocamız nasıldı? Mütevâzıydı. Nasıl tanırlardı hocamızı? Bir köylü şahıs sanırlardı. Hocamız biraz da böyle ‘kardaşlar' filan diye konuşurdu, telaffuzu da çok tatlıydı. Mesela bir sözü var, onu yazmışlar kartona, beze, duvara asmak için:

''Arkadaşlık, pekey demekle kâimdir.''

Biz ‘pekiyi' deriz. O ‘pekey' derdi mesela. ‘Eyi,' o da Anadolu telaffuzudur. ‘Kardaş,' derdi, ‘kardaşlarım,' derdi. Tabii bazıları o haliyle hocamızı küçümserlerdi, bir şeye benzetemezlerdi. Ama Allah yüceltti mi bir insanı, yücelir. Kerâmet verdi mi verir, mevki makam verdi mi verir. Ama o özellikle saklıyordu, ben biliyorum şimdi. Bütün gün beraberiz, yan yanayız. Birisi bir konuyu anlatıyor, dinliyor, o gidiyor başkası geliyor aynı konuyu anlatıyor, aynı merakla dinliyor, aynı merakla. Ötekisi de hocamızı bilmiyor sanıyor, ballandıra ballandıra izah etmeye çalışıyor, sabırla dinliyor. O da gidiyor, ondan sonra bir başkası aynı şeyi anlatıyor. Ben biliyorum, mâlum olan şeyler. Karşı taraf bilmiyor sanıyor, izah etmeye kalkıyor, yeniden anlatıyor.

Hacda bir keresinde, ''Hocam, bu akşam filanca zâtı ziyarete gidelim,'' demişler. ''Peki,'' demiş. Çünkü ''Peki demek lazım, arkadaşlık peki demekle olur, itirazla arkadaşlık olmaz.'' prensibi bu.

‘Peki'. Biraz sonra bir başka şahıs gelmiş, ''Hocam, Medine'de şöyle mübarek bir zât varmış, bu akşam ona gidelim. ‘Peki'. Üçüncü bir şahıs gelmiş, ''Hoca akşam filancaya da gidelim,'' ‘Peki'. Etti üç. Üç ayrı yere ‘peki,' dedi. Yanındaki ihvanımızdan mühendis, dayanamamış.

''Hocam, şimdi bu akşam için üç yere, üç ayrı şahsa peki dediniz.'' ''Sen sonunu seyret.'' Demiş. Biraz zaman geçmiş, birinciden bir haber gelmiş, hani filanca zâta gidecektik ya, işte o Medine dışındaymış, yokmuş burada, olmuyor; tamam. İndi ikiye. Biraz sonra bir haber daha gelmiş, bir sebeple o da olmuyor. Tamam, tek ihtimale düştü. ''Gördünüz mü, ben yıllardır size arkadaşlıkta uyumu öğretmeye çalışıyorum, ‘peki' demeyi öğretmeye çalışıyorum. Birbirinize itiraz etmeyin, uyumlu, tatlı, sevimli olun, kardeş olun.'' demiş.

Geçtiğimiz günlerde bizim Bayramiç'e gittik. İhvanımız iki gruba ayrılmış, hatm-i hâcegânın başında şu duayı okuyanlar, okumayanlar. Oradan birisi bize soru sormuş, ''Hatm-i hâcegânı nasıl yapalım?'' Şöyle şöyle yapın.'' demişiz, ona göre hatm-i hâcegân yapanlar iki kısım. Birinciler, ikincileri reddetmişler... Demişler ki, ''filanca hatun hanımefendi zamanında biz hatm-i hâcegânı şöyle yapıyorduk, şimdi siz böyle yapıyorsunuz, olmaz böyle şey!'' Nedir mesele? Hatm-i hâcegânın aslı, 7 Fatiha, 100 salavât-ı şerîfe, 79 Elem neşrahleke, 1001 İhlâs, 7 Fatiha, 100 salâvat-ı şerife, tertip bu. Burada bir değişme yok. Hatunlar başına gelen duaların farkından birbirlerine tutuşmuşlar, darılmışlar, gitmemeye, gelmemeye, konuşmamaya, toplanmamaya başlamışlar. ''Peki,'' demeyi öğrensene, ne olacak ? Aynı yolun yolcusu, aynı evin kardeşleri, aynı tekkenin müritleri, ihvanı. Küçük şeylerden mühim olmayan şeylerden, ihtilaflar çıkartabiliyorlar. Hocamız, ''Ben size yıllardır ‘peki' demeyi öğretmek istiyorum.'' demiş. Üç şeye ‘evet' diyor ama iki tanesinin olmayacağını bildiği için ‘bak, sen işin sonuna dikkat et.' diye de söylüyor. Olacağını, olmayacağını da biliyor. Veli böyledir.

Veli, Allah'ın sevip de kendisine kerâmet nasip ettiği kimsedir ama o; kerâmetini gizler, saklar, satmaz. Kerâmet satmaz, göstermez, söylemez. Belki bizim söylememizi bile istemiyordur. Allah rahmet eylesin, biz dayanamıyoruz, hayret ediyoruz söylüyoruz. Bir de ‘insanlar kerâmeti inkâr etmesinler, evliyâyı inkâr etmesinler.' diye söylemek zorunda kalıyoruz.

Kimisi diyor ki, ''Olmaz böyle şey.'' Ben de ‘olmaz' diyen bir tahsilde yetiştim; senin kadar ben de fizik okudum, matematik okudum, enerjinin akımı kanununu okudum, şunu okudum, bunu okudum. Sizin safsatalarınızı hep beraber biz de okuduk, hepsini biliyoruz. Felsefeyi de, matematiği de biliyoruz, fizikten de iyi notlar alırdık elhamdülillah. Kendimizden üstteki sınıfların kitaplarını okurduk. Hepsini biliyoruz ama bu bilgiyle, sizin o şüpheciliğinizle biz o mübarek şahıslarla karşılaştık, bu gibi şeyleri gözlerimizle gördük, kulaklarımızla duyduk da ondan ‘evet' diyoruz, ondan evliyâ var, kerâmet-i evliyâ hak diyoruz.

Adam hiç görmemiş, öyle bir topluma girmemiş, itiraz ediyor.

Muhterem kardeşlerim, insanın bir ihvan grubu olması, ne güzel şeydir. Şu camideki kardeşlerin ihvan olması, kardeş olması, birbirinin yakını olması. Tanışıyor, evine gidiyor, ziyarete geliyor, birbirini seviyor. İnsanın adıyla sanıyla bir grubu olması çok güzel bir şeydir. İnsan bir yerde tek başına yaşayamaz. Almanya'ya gidersin, başka bir ülke veya şehre gidersin, hiç tanıdığın insan yok, yalnız kalırsın, sıkılırsın. İnsanın sohbet edeceği, dertleşeceği, anlaşacağı, yardımlaşacağı, sevincini ve acısını paylaşacağı bir grubu olması çok büyük bir nimettir. İhvanlık çok büyük bir nimettir. Bir toplumun, bir sosyal grubun mensubu olmak çok güzel bir nimet. Bazısı bu nimete sahip değil bir de ukala. Hem sahip değil, hem dînî tahsil görmemiş. Hocamız bizi sevk etti, ilahiyatta profesör olduk, kendi kafama kalsaydı ben ne olacaktım?

Halk tabiri olarak ''Kendi bildiğine varan, ya davulcuya, ya zurnacıya varır.'' derler. Ben kendi aklıma kalsaydım tayyare mühendisi olacaktım, isteğim oydu. Bana sorarlardı ''Ne olacaksın Esad?'' diye, ben de, ''Tayyare mühendisi olacağım.'' derdim. Sanırdım ki tayyare mühendisi olunca çok uçacağım. Hâlbuki mühendisler aşağıda çizer bu işi. Uçan, pilot, hostes. Onlar da her gün uçuyor, gına geliyor. O zamanki aklım olsa uçağa binmek tatlı geldiğinden desem desem ''Pilot olacağım.'' diyebilirdim, ama ''Tayyare mühendisi olacağım.'' derdim.

Ne olacak? Tayyare mühendisi olmak veya olmamak. O da önemli, o da kıymetli bir meslek ama hocalarımız bizi böyle evirdiler çevirdiler, döndürdüler. Arapça öğrendik elhamdülillah. İlahiyat fakültesinde profesörlük nasip oldu. O grup içinde, hadis, tefsir, kelam hocaları, dergiler, yazılar, kitaplar, öyle bir toplumda, o ortamda yetiştik. Adam liseden terk, tahsili, Arapçası yok, böyle bir sosyal gruba girip bu gibi olayları da gözleriyle görmemiş. Peygamber Efendimiz ümmi, amennâ ve saddaknâ. Ümmi ama eddebenî rabbî ve ahsene te'dîbî ''Beni Rabbim yetiştirdi, terbiyemi, yetişmemi çok güzel yaptı.'' diye söylüyor. Allah ona her türlü bilgiyi vermiş.

Bir insan içinde bulunduğu toplumdan da eğitim alır, iyi bir toplum içinde bulunmanın, böyle toplum halinde olmanın faydası da o. Yeni ihvan eski ihvandan âdab öğrenir. ''Tekke âdabı görmüş.'' derler. Bir insanın, oturmasına, kalkmasına, hitabına, konuşmasındaki inceliğe, zarafete, nezakete bakarlar, ''Tekke âdabı görmüş.'' derler. ''Osmanlı efendisi veya hanımefendisi,'' derler. Veyahut bir adama da ''Hiç aile terbiyesi bile almamış.'' Çünkü insan ailede de, tekkede de, toplumda da bir terbiye alıyor.

Bugünün toplumunda ne terbiye alıyor? Bizim toplum, modern Türkiye'nin toplumu mensuplarına ne öğretiyor? ''Arkadaş, baban bile olsa itimat etmeyeceksin, önüne geleni kazıklayacaksın, cebini doldurmaya bakacaksın, ‘devlet malı deniz yemeyen domuz,' yiyeceksin, içeceksin, keyfine bakacaksın.'' Toplum şimdi bunları öğretmiyor mu? Batı bunu öğretmiyor mu? ''Kendi işini yürütmeye bak, gemisini yürüten kaptandır, sen al işini bitir. Ötekiler ne olacak? Bu kardeşin, bu fakir ne olacak? Sen bunları böyle aldığın zaman tüyü bitmedik yetimin, zavallı dulun hakkı ne olacak?

Toplum bu eğitimi veriyor. Bugünün insanları, bu günün genci yetiştiği zaman komşunun bahçesinden elma koparıyor, oradan üç tane dut almayı kâr sayıyor, manavın yanından geçerken göstermeden tezgâhından bir tane şeftali alıp ısırıyor. Ötekisi ''Aferin be! Sen bunu becerdin, ben de bir deneyeyim.'' diyor. Toplum ne öğretiyor, bunları hep gördük. Mahallede görmedik mi? Komşunun bahçesine atlayıp meyveleri koparanları, camları kıranları, haylazlık yapanları gördük. Toplum insana bir terbiye veriyor. İyi veya kötü. Bizim müslümanlar bir araya gelir de güzel ahlâklı, temiz, nûrânî, rûhânî bir toplum meydana getirirse fena mı olur?

Kahvehanenin sigara dumanı mı, yoksa bu güzel nûrânî hava mı daha iyi? Adam bu havayı görmemiş, hiç haberi yok. İlimden de, modern ilimden de haberi yok. Kerâmet yoktur. Niye yoktur babam, paşam, ağam, hayrola? Nereden esti kafana bu rüzgâr böyle, şeytan mı zılgıtladı, fitledi, vesvese verdi. ''Kerâmet yoktur.'' Kur'ân-ı Kerîm'de var ya kerâmet, hiç Kur'ân-ı Kerîm okumadın mı? Kur'ân-ı Kerîm'de olağanüstü kaç tane olay var, Allah celle celâlühû âyet-i kerîme ile bildiriyor. Sen kafanı değiştir. ''Efendim olmaz öyle şey!'' Kur'ân-ı Kerîm ‘olur' diyor, fizikçinin lafına mı inanacaksın, Kur'ân-ı Kerîm'deki bu ayeti kerimeye mi inanacaksın? Sonra ben elbette gözümle gördüğüme inanacağım, senin inkârına mı kulak asacağım? Ben gözümle görüyorum. Olayı gözümle görüyorum, sen görmemişsin inkâr ediyorsun. Evet!

Bazen kerâmetleri söylememizin sebepleri vardır, ''Sakın inkâr etmeyin.'' demek için. Bu da çok güzel bir şeydir. Tarif kısadır.

Men üyyide bi'l-kerâmât ve guyyibe anhâ

Kendisine kerâmet veriliyor, kerâmetleri var ama onlarla hiç ilgisi yok, nazarı dikkate almıyor, o söylemiyor, göstermiyor, böbürlenmiyor, guyyibe anha onlardan uzak, onlarla hiç ilişkisi yokmuş gibi duruyor. İşte veli budur.

Bir başka tabiri hatırladım. Bir diğer kişi, ''Veli kimdir?'' sorusuna,

Men zaharât aleyhi'l-kerâmâtü.

''Veli sözünde, işinde, halinde kerametler görünen kimsedir.'' diye cevap veriyor.

Ama:

Men azhara kerâmâtihi fe hüve müddein ‘Keramet furuşluk yapan palavracıdır, ama yapmadığı, saklamağa çalıştığı halde halinde, sözünde, işinde olağanüstülükler görülen hakiki velidir.'' diyor. Aynı mânâ, çok güzel ifade edilmiş. İşin aslı budur. Hülasası ne sözümüzün, ''Evliyâlık diye bir güzel hal vardır.'' Evliyâ; dost demek, Allah'ın dostu. Evliyâullah, veliyyullah, Allah'ın dostu.

Veliyyullah deyince aklıma geldi, bir de hikâye anlatayım. Bana bunu anlatan İslâm Tarihi'ni yazan Asım Köksal Hoca. Diyanet'te bir bölümde müdür iken, bir şehirden bir şahıs geliyor. Diyanet'te müdürlerin yanında, memleketinden bir şahıstan şikayet ediyor. ''Bizim memleketin müftüsüdür, çok fena adamdır.'' Şehirden gelen şahıs, o şehrin müftüsünü batırıp çıkarıyor, kötülüyor. Bunlar da diyorlar ki, ''Vah vah, tüh, yazıklar olsun, bu söylenen haller bir müftüye yakışır mı, yazık, din adamları ne hale gelmiş.'' diyorlar, onlar da müftünün aleyhine bir kanaat ve tavır takınıyorlar.

Asım Köksal Hoca anlatıyor, kendisi de bu işi yapanlardan birisi. Abdest alıyor, namaz kılıyor, eline tesbih alıyor, vazifelerini yapıyor, zikrini yapıyor. ''Böyle vazifelerimi yaptım, abdestli olarak yattım, uyudum.'' diyor. İyi bir insan, güzel bir hal üzere uyumuş. ''Rüyamda Hacı Bayrâm-ı Velî hazretlerini gördüm.'' diyor. Hacı Bayrâm-ı Velî mübarek, kollarını abdest alacakmış gibi sıvamış, yuvarlak bir yüzü var, güneşten yanmış. Ankara'nın ovasında ziraat yaparmış, o güneş esmerletmiş, tıknazca, ayaklarında takunyalar, abdest alacakmış. Kaşlarını çatıp ona bakmış, başını sallayıp bir bağırmış.

''O müftü efendi evliyâullahtır, o evliyâullahtır.'' diye ismini de söyleyerek bir bağırmış. ''O rüyada bağırdı ama o bağırmasından benim kulağımın zarı patlayacak gibi oldu.'' diyor. Uykudan uyanmış, ''Allah Allah, Fesübhanallah, Estağfirullah!'' demiş. Yani Hacı Bayrâm-ı Velî hazretleri Asım Köksal Hoca'yı azarlıyor. ''Sen onun aleyhinde düşündün, konuştun ama o evliyâullahtandır.'' diyor. Ertesi gün gitmiş, Diyanet'teki arkadaşlarının hepsine de rüyasını anlatmış. ''Ben o sözlerimin hepsinden rücû ediyorum, tevbe ediyorum.'' demiş.

''Bu müftü efendiyi bir de başka kaynaklardan araştıralım.'' demişler.

''Melek gibidir, tatlı dillidir, cömerttir, güzel huyludur, gece uyumaz, mahallede sabaha kadar ışıklarını görürüz, ibadet eder, ilimle meşgul olur, kimseyi incitmez, hayır hasenât sahibidir, iyi insandır.'' Tahkik etmeğe bile lüzum yok, Hacı Bayrâm-ı Velî hazretleri savunduğuna göre müftünün iyi bir insan olduğu belli.

Asım Köksal Hoca diyor ki, ''Peki neden Hacı Bayram o müftüyü müdafaa etti acaba?'' diye zihnime takıldı. Araştırınca anladım ki meğer müftü efendi, Bayramiyye tarikatındanmış. Onun için pîr efendi, asırlarca sonra gelen dervişine laf söylettirmiyormuş. Burada hem asırlar sonra Hacı Bayrâm-ı Velî hazretlerinin kerâmeti görülüyor, hem de müftü efendinin evliyâullahtan olduğu anlaşılıyor.

Muhterem kardeşlerim, evliyâullah, Allah'ın sevgili kulları, dostları, işte böyledir. Bu dediğimiz, anlattığımız şeyler vardır, gerçekleşmiştir. Size böyle damgalı, tasdikli, imzalı delillerini getirebilirim. Münkir insanlar var ya, kerâmetleri inkâr ediyor, evliyâyı inkâr ediyor. Falanca ilerici gazetenin, filanca dinsiz adamın inkâr etmesi ayrı, ama kürsüden söyleyene ne demeli? Evliyânın kerâmeti haktır, ehl-i sünnet akîdesi de böyledir. Kur'ân-ı Kerîm'de kerâmet vardır, hadîs-i şerîfte de vardır.

Hz. Ömer minberde hutbe okurken ''yâ Sâriye ile'l-cebel!'' diye İran'daki komutanına emir vermiş ve duyurmuştur. Kerâmet sahabede de vardır. Eski ümmetlerde de vardır. Şimdi de vardır, her zaman da olur. Allah'ın sevgili kulunun olduğu her yerde kerâmet olur.

Allah'ın sevgili kulları, evliyâsı kimlerdir?

Kerâmetlerle tasdiklenen, desteklenen ama onları hiç hatırında tutmayan, onlara aldırmayan, onları kullanmayan, onları satmayan insan. Allah'ın kendisine verdiği makamı istismar etmiyor . Onlar ne diyorlar biliyor musunuz? Duymadıysanız hayret edeceksiniz, -hanımlar beni affetsin.- Kerâmete ne derlermiş büyüklerimiz? Hayz-ı ricâl kadın hayız görüyor, âdet görüyor, biliyoruz da buna da ‘erkeğin hayz'ı deniliyor. Ne demek? Kadın utanır saklar, o halini söylemez. Evliyâullah da kerâmetini öyle saklar, utanır, ''Millet de beni iyi bir şey sanacak, estağfirullah, kim bilir nasıl oldu bu, ben bir naçiz kulum, hiç bir kıymetim yok, kadrim yok, Allah'ın günahkâr, yüzü kara kuluyum.'' der, açığa çıkmasından ödü patlar, saklamaya çalışır. Kadının aybaşı halini saklamaya çalıştığı gibi, kimseye duyurmadığı gibi, ''Gel namaz kıl diyorsun.'' Kılamayacak durumda ama söyleyemiyor, utanıyor. Evliyâ da kerâmetini saklar. Saklar, göstermek istemez ama bazen de Allah kerâmeti verir de verir, böyle ortaya çıkar da çıkar. O da olur.

Evliyâullahın hepsinin kerâmeti olur mu? Hayır, kerâmetsiz evliyâ da olur. Allah'ın evliyâsıdır, ama kerâmetini kimse bilmez. Evliyâ olduğunu bilmeyen de vardır. ''Hızır aleyhisselâm'ın bilmediği evliyâ da vardır.'' diyor. İmam-ı Kuşeyrî, Risale-i Kuşeyriye isimli o meşhur eserinde O da güzel bir eserdir, keşke bunu bitirdikten sonra bir de onu okuyabilsek.

Bu evliyâullah, mübarek insanlar çok edepli, böbürlenmeyi, kibirlenmeyi, gösterişi sevmiyorlar, kendilerini belli etmiyorlar. Bizim büyüklerimiz bunu bildiklerinden demişlerdir ki, ''Her geceni kadir bil, her gördüğünü Hızır bil!''

Dilenci gibi görürsün, aldırmazsın, önem vermezsin ama bakarsın evliyâdır, belki Hızır aleyhisselâm'dır. Onun için dikkatli olacaksın. Allah'ın kullarını hor hakir görmeyeceksin, tepeden bakmayacaksın. Bilemezsin ki belki Allah onu senden daha çok sever, seni sevmez, senin kötü düşüncelerini, kibrini, gururunu sevmez de onu sever. Allah hepimizi sevdiği kul etsin, sevmediği kul olmaktan bizleri korusun ve bizde ne gibi sevmediği sıfat, ahlâk, huy, hal varsa onlardan bizi kurtarsın.

Kimisinin kibri, ucûbu, kimisinin hasedi, kimisinin gıybeti var; kimisi şöyle, kimisi böyle, herkesin kendine göre çeşitli kusurları olabiliyor. Bizim de vardır. Tepeden tırnağa, serâpâ, baştan ayağa kusuruz biz.

Her dem hatadır kârımız.' diyor, ne güzel söylüyor. Her dem hatadır kârımız. Aziz Mahmud Hüdâyî Efendimiz hazretleri de çok büyük bir zât-ı muhteremdir. ''Her dem hatadır kârımız,'' ‘kâr' ‘iş' demek, ''Her dem hatadır işimiz.'' ‘dem' de ‘an' demek,'' Her an işimiz hata.'' ''Çok hatalı işler yapıyoruz.'' mânasına. İşin içinde bir de çeşitli edebî sanatlar var. Kâr, ticaretten elde edilen şeye de derler, bu dünyaya gelmişiz, güya sevap kazanacağız:

Hel edüllüküm alâ ticâratin tüncîküm min azâbin elîm.

Kâr edeceğiz güya, ''Her dem hata bizim kârımız.'' Negatif kâr.Ne demek? Zarar demek. İktisatçılar bilir, zarar da ‘negatif kâr' demek.

İkinci söze geliyoruz. Bir tane söz ama çok önemliydi. Önemli olduğu için böyle uzun boylu anlattım. Caminin kürsüsünde fıkra anlatmak, hikâye anlatmak doğru değildir. Dînî gerçekleri konuşmak lazım, âyet hadis konuşmak lazım, oyuncak değildir. Burada da, cemaatin dışında da yığınla insan var; hem müslümanım diyor hem de bir takım İslamî gerçekleri bilmiyor, inkâr ediyor. İşin içinde inkâr olduğu için, inkâr da onu felakete götüreceğinden Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinde var. Allahu Teâlâ hazretleri, ''Benim evliyâmdan birisini ezâlandıran, üzen kimse, bana harp ilan etmiş olur.'' diyor. Sen Allah'ın evliyâsına sataşırsan, Allah senin başına bir bela verir, iflah olmazsın,

Eğer müslüman, derviş bir kişide yüksek bir çeşit hal, olağanüstü bir durum zuhura gelmişse, bu nedendir?

İllâ min mülâzemeti aslin sahîh.

Asıl da Arapça'da kök demek, ''O âlî hal, sağlam bir köke yapışmış olmaktandır.'' Çürük bir kaynaktan böyle bir şey olmaz. Sağlam bir şeye yapışmış da ondan o yüksek hale ermiş. Diyelim ki rüya görüyor, ertesi gün çıkıyor. Bir olağanüstü güzel hal var, herkesin rüyası çıkmaz. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem peygamber olmadan önce uzun zaman rüyaları böyle, gece ne gördüyse ertesi gün aynen felâk-ı subh gibi aynen zahir olurmuş. Neden?

Gönlünün pırıl pırıl nûrâniyeti var. Onun gönlü bizim gönlümüz gibi değil; mânevî gerçekleri alacak bir gönül, kavrayacak bir gönül. Bizim de etrafımızda o dalgalar dolaşıyordur ama biz o dalgaları algılayamıyoruz. Radyo alıyor da biz o sesleri alamıyoruz. Zelzele başlamamış ama olacak; hayvan huysuzlanıyor, kişnemeye başlıyor, zincirini, kösteğini, dizginini koparıyor, ahırdan kaçıyor. Kafesin içinde kuş, bir oraya bir buraya uçuyor. Küçücük kuşcağız ama bir şey seziyor, insanoğlu sezmiyor.

On dakika, yirmi dakika sonra gümbür gümbür bir zelzele geliyor. Bazı hayvanların kabiliyetleri bazı insanlardan daha iyi. Hayvan ama kabiliyetli. Kimisinin görüşü iyi; baykuş geceleyin görüyor. Ben gündüz gözlüksüz de kırk santim öteyi göremiyorum. Baykuş geceleyin karanlıkta görüyor, delikten çıkmış fareyi yakalıyor. Kaplan çok uzaktan sesi, kokuyu alıyor. İnsanın yaklaştığını kokusundan alıp toz oluyor, kayboluyor. Bazı kabiliyetleri farklı oluyor.

Peygamber Efendimiz'in her rüyası çıkarmış. Bu şahsın da rüyası çıkıyor, güzel, iyi bir hâlet. Bu neden oldu acaba? Gece yatarken abdestli yatmıştır da, ondandır. Tesbihini güzel, feyizli çekmiştir de ondandır. Sağlam bir köke yapışmıştır, sağlam kökten iyi sonuç olur, çürük işten sağlam sonuç çıkmaz.

Şeyh Sadi'nin bir şiiri var:

Şemşirinik ziahenibed çünkünepkesi.

''Sanatkâr, kötü demirden iyi kılıcı nasıl yapsın?!''

Mümkün mü? Bu kötü demirden kükürtlü, piritli, uygun olmayan demirden güzel kılıcı nasıl yapsın. Şemşirinik güzel kılıcı ziahenibed kötü demirden çünkünepkesi nasıl yapabilir bir insan. Maya iyi olacak, yapılan, tutulan iyi olacak, yapılan işin aslı sünnete uygun olacak, Kur'ân-ı Kerîm'e uygun olacak, evliyânın yoluna âdetine, Allah'ın sevdiği ahlâka uygun olacak ki, güzel bir hâlet zuhura gelsin.

Muhterem kardeşlerim, buradan neyi alıyoruz? ''Gerçek tasavvufun temeli, aslı, kaynağı nedir?'' bunu öğrenmek için bu kitabı okuyoruz, okutuyoruz. Tasavvuftan bahseden binlerce insan var. Gerçek tasavvufu bilelim, gerçek tasavvufu gerçek mutasavvıflardan dinleyelim. Herkes kendisine, ''Dünyanın kutbu Kutbu'l-aktâb, gavsu'l-âzam benim.'' diyor. İşin aslı neymiş, bilinsin. Kitaba uygun olacak, Kitabullah; Kur'ân-ı Kerîm. Ona uygun olursa iyi bir sonuç çıkar, Efendimiz'in sünnet-i seniyyesine uyarsa iyi bir noktaya ulaşır. Uymazsa ne olur? Onun misalini vereyim.

Bizim camiye de gelen giden bir insan vardı: Tahsilsiz bir insan. Tahsilsizlerin içinde de hürmet ettiğimiz, sevdiğimiz, elini değil ayağını öpeceğimiz mübarek insanlar olabilir. Bilgisi yok, dînî tahsili yok. Şeyhlik taslamaya başamış. İlmi, irfânı, yetişmesi, salahiyeti yok, icâzeti, mührü, belgesi, mânevî tasdîki yok, şeyhlik yapmaya kalkmış. Millet de şapla şekeri ayırt edemiyor, uzaktan ikisi birbirine benziyor; birisi şap, acı; ötekisi şeker, tatlı, ayırt edemiyor. Camla elması fark edemiyor, iyi ile kötüyü ayırt edemiyor. Bizim o civarlarda, bu adamı görmeye başlamışlar. Bir kolunda bir kadın, diğer kolunda bir başka kadın, edalar, tavırlar, göbeğe kadar sakallar, beyaz giyimler bilmem neler. Kusura bakmayın ben de bugün ince olsun diye beyaz giydim, geçen hafta sucuk gibi terledim de, evde ince bu varmış, bunu giydim. Aslında bana en yakışanı en karasıdır. Çünkü yüzü karaya, yüzü gibi kara cübbe yakışır. Başlamış kolunda kadınlarla gezmeye. Ne anladınız?

Ben adamın sakat olduğunu anladım. Peygamber Efendimiz kadınlarla kol kola gezmiş mi? Gezmemiş. Bu adamın işi yamuk anlaşılıyor. Tabii herkes anlamış. Bazısı yutsa, kansa bile, bir kısmı da işin özünü biliyor. Kur'ân'a uygun olması lazım, hadîs'e uygun olması lazım. Peygamber-i zîşânımız; sahabesi olan kadınlarla seyahat ederken elini tutmamış, tokalaşmamış. Böyle kola girmek yok ki. Nereden çıktı bu?

Kim bilir neler söylüyor? Bazıları şiir söylemesini, bazıları edalı laf söylemesini bilir. Bazıları lastikli, rumuzlu şeyler söyler. Aman Allah'ım! Herkes böyle dinler. Kimisi de tatlı konuları seçer, aşkullah, muhabbetullah, Allah... Kadınlar bayılır, ölürler, erkekler serilirler, aşkullah dedi, muhabbetullah dedi, müsamaha dedi, hoşgörü dedi. Hoşgörü deyince, tamam. ''Ben içki içiyorum, bu benim içkimi hoş görecek, iyi hoca.'' Sana kusurunu söylemeyen arkadaş, iyi arkadaş değil. İçki içiyorsan içkin kötü diyecek, günah işliyorsan yasak diyecek, seni uyaracak.

Müsamahakâr, iyi. Öyle şey olur mu? Gevşek. Vidaları, cıvataları, contaları kaçırıyor, bu adamın kıymeti yok, onu ayırt edemiyor. Sonra işin sonunda ne olmuş? Adam giymiş grand tuvalet kıyafetlerini, kravatı boynuna takmış, fötrü başına geçirmiş. Demek ki içinde ona karşı bir meyil var ki böyle giyinmiş.

Muhterem kardeşlerim, Allah bazılarını kullarına ibret ediyor. İbreti âlem olsun diye denir ya, işte öyle ibret ediyor. O kıyafetle sandalyenin üstüne çıkmış, ipi boynuna geçirmiş, sandalyeye bir tekme vurup intihar etmiş, ahirete böyle göçmüş. Nereye gitti? Kravatla, fötrle, grand tuvaletle süslendi, nereye gitti? Cehenneme. Nereden biliyorsun? Peygamber Efendimiz, ''İntihar eden cehenneme gider.'' diyor, oradan biliyoruz. İntihar etmek yok. Canı sen almadın ki, sen intihar ediyorsun. Sen canını çarşıdan, pazardan kendin mi aldın? Allah verdi, Allah alır. Veren Allah, alan Allah. Senin, canını alma, verme, intihara kalkma hakkın yok. Can sana emanet, sen onun bekçisisin. Emanete hıyanet etmeye hakkın var mı?

İslâm, canı korumayı hedef alıyor, nesli korumayı hedef alıyor, malı korumayı hedef alıyor. İslâm büyük bir din. Sen bir incele bakalım, başka sosyal düzenlerle, başka dinlerle bir mukayese et, gör bakalım. İslâm yüce din. İslâm'da intihar etmek haram, intihar etmek yok, intihar edemez. ''Çok ızdırap çekiyorum.'' ''Sabret sevabın artsın, Allah kurtarsın, ızdırap da çekme tabii. Allah acını dindirsin ama intihar edemezsin, intihar yok.''

Kahraman birisi savaşta çarpışıyor, önüne geleni deviriyordu.. Dediler ki, ''Er meydanında bir mücahit şahıs var, koçlar gibi dönüyor, önüne geleni deviriyor, şöyle kahraman, böyle kahraman, herhalde cennetlik olur.'' Peygamber Efendimiz buyurdu ki: ''O cehennemliktir.'' Sahabe-i kirâm dondu kaldı. ''Ya Resûlallah! Müslümanların safında, kâfirlerle aslanlar gibi çarpışıyor, Efendimiz ''O cehennemliktir'' buyurdu. Neden?

Muhterem kardeşlerim, şu anda çarpışıyor ama âkıbet önemli. Âkıbet, en son nefes önemli. Sahabe-i kirâm şaşırdı. Resûlullah'ı inkâr edemezler, ama anlayamadılar; koçlar gibi, aslanlar gibi çarpışan bir kahraman asker, nasıl cehennemlik olabilir, anlayamadılar.

Biraz sonra haber geldi, dediler ki, ''Ya Resûlallah! Az önce sana bahsettiğimiz o kahraman asker yaralanmıştı, yarası çok acıyordu, acısına dayanamamış, kılıcının kabzasını yere dayamış, sivri tarafını karnına getirmiş, kılıcın üstüne abanmak suretiyle kendi canına kıymış.'' Ne oldu? İntihar etti. Yaranın acısına dayanamadı, intihar etti. Ne oldu? Cehennemlik oldu. Peygamber Efendimiz ,''O adam cehennemliktir.'' demişti. İşte Resûlullah böyle söyler, evliyâullah böyle yapar. Tabii evliyânın en yükseği enbiyâullah.

Muhterem kardeşlerim buradan bize yine bir pay çıkıyor. Hepimiz Allah'ın âciz, nâçiz, bîçare, yoksul, sefil, miskin kullarıyız, işin sonu önemli. Şu anda olduğun nokta önemli değil. Şu anda camidesin, namazdasın elhamdülillah. Ama sonun ne olacak, son nefes ne olacak? Ölüm kolay bir şey değil ki. Şimdi sıhhatliyken ölümün zorluğunu anlayamazsın.

''Ya Rabbi! Canımı al!'' diye yalvardığı halde yıllarca yaşayan hastaları biliyorum. İstiyor ama istiyor diye insanın canı da çıkmıyor. Kim ister Sırp'ın eline düşüp de işkence görmeyi, öleyim kurtulayım der.

''Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor,

Bir hilâl uğruna ya Rab ne güneşler batıyor!''

Bu kolay bir ölüm. ‘Tak!' bir kurşun, İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn ve cennet. Kolay. Bu kolay ama acaba herkesin ölümü böyle mi oluyor? Hayır. Senelerce yatalak oluyor, çok ızdırap çekiyor, ihtiyarlıyor, kötü durumlara düşüyor.

Muhterem kardeşlerim, Allah bize acısın, kötü durumlara düşürmesin. Sevdiği hallere sahip eylesin, sevmediği, cezalandıracağı işleri yapmağa bulaştırmasın. Huzuruna sevdiği kul olarak varmayı nasip etsin.

Sayfa Başı