M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Muhtâru'l-ehâdîs, r. 571-574.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Arapça metnini teberrüken okumuş olduğumuz hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Buhârî ve Müslim'in -rahmetullahi aleyhimâ- Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet ettiğine göre şöyle buyurmuşlar:

Hamsün mine'l-fıtrati. "Beş şey fıtrattandır." el-Hıtân. "Çocukların sünnet olması" Ve'l-istihdâd. "Kasık kıllarının kazınması" Ve kassu'ş şârib. "Bıyıkların kesilmesi" Ve taklîmü'l-azfâr. "Tırnakların kesilmesi." Ve netfi'l-ibt. "Koltuk altındaki kılların yolunması."

Bu hadîs-i şerîf müslümanın temizlik ve intizam sadedinde yapması gerekli olan bazı işleri sıralamış oluyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ümmîlerin arasına, kendilerine kitap indirilmemiş bir kavmin içine; cahil, bilgisiz ve görgüsüz bir topluluğa; çocuklarını geçim korkusundan toprağa gömecek kadar katı kalpli, hayat şartlarından kalpleri katılaşmış bir topluma, en büyük ihtiyaç orada olduğundan ve daha başka kim bilir nice mânevî hikmetlerden dolayı o bölgeye gönderildi. O topluluğu, o Arabîleri, o çöl bedevîlerini, o kavmi her yönden yetiştirmek için. Ayrıca kıyamete kadar gelecek insanlara Allah'ın emirlerini duyurmak için. Bütün âlemlere rahmet olarak, bütün insanlara ve cinlere peygamber olarak ve hükmü kıyâmet kopuncaya kadar devam edecek hâteme'n-nebiyyîn, son peygamber olarak gönderdi.

Peygamber Efendimiz de peygamberliğini hakkıyla eda etti; şehadet ederiz ki en güzel tarzda peygamberlik yaptı. Onun bizim peygamberimiz olmasından sonsuz derecede hoşnutuz, razıyız, ona bağlıyız, sevgi ve saygı içindeyiz, neşe ve sürur içindeyiz. Mutluluğumuzun sonu, nihayeti yoktur.

Allah bizleri onun şefaatine nail eylesin, âhirette bizi onun yanından ayırmasın.

O bize her şeyi öğretti. Selam vermeyi öğretti, sevmeyi öğretti, yaşamayı öğretti, yemeyi öğretti, uyumayı öğretti, uyanmayı öğretti, ibadetin şeklini zamanını öğretti, diş fırçalamayı öğretti, vücut temizlemeyi öğretti, yıkanmayı öğretti, tırnak kesmeyi öğretti. Bir şefkatli anne babanın evinde yetiştirdikleri çocuklarına neler öğrettiğini düşünün.

"Evlâdım! Sağ elinle al, üstüne dökme, tabağın kendine yakın kısmından al, başka tarafına uzanma, yemek yerken ağzını şapırdatma, başkasının eline lokmasına bakma!" deriz, değil mi?

Bunların hepsinin kaynağı neresidir?

Peygamber Efendimiz'in hadisleridir. Okudukça bakıyorum, anlıyorum. İnsanın toprağı eşeledikçe altın, gümüş, elmas, zümrüt, zebercet bulduğu gibi bakıyorum hepsini Peygamberimiz söylemiş. Büyüklerimiz öğrenmişler, onlar da bize öğretmişler. Kendimizi yeniden keşfediyoruz; örfümüzü, âdetimizi, ahlâkımızı, âdâbımızı yeniden öğrenmiş oluyoruz.

Allâhümme hel bellağtü. "Tebliğ ettim mi yâ Rabbi? Şâhit ol yâ Rabbi!" dediği gibi her şeyi bize öğretmiş. İmanın en güzel inceliklerinden, itikadın en büyük esaslarından, evin yaşamına kadar, insanın temizliğine kadar her şeyi büyük küçük, asıl detay teferruat, her şeyi öğretmiş olduğuna işte bu hadîs-i şerîf de bir şâhit. Temizlikle ilgili tavsiyeleri de bu arada vârid olmuş.

Şöyle buyurmuş:

"Beş şey fıtrattandır."

Bunu niçin söylüyor?

Çünkü insanın Allah'ın yarattığı şeyleri, fıtratı değiştirmesi doğru değil! Kadının erkeklere benzemesi doğru değil, erkeğin kadınlara benzemesi doğru değil.

Allah'ın yaratış şeklinin hikmetleri olduğundan onu asıl olarak, esas olarak kabul etmek lazım. Ama bu hadîs-i şerîfte bildiriyor ki beş şey fıtrattandır, fıtrata aykırı değildir. Bu işleri yapmak "fıtrata karşı gelmek" mânasına alınmamalıdır. "Bu beş şeyin yapılmaması değil, yapılması esastır." denmiş oluyor. Bunlar; şeytana uyup da hilkatini değiştiren, acayip acayip kılıklara bürünen insanların zümresinden olunmaması gerektiğinin delili oluyor.

Bir; sünnet olmak. Sünnet olmak lazım. Peygamber Efendimiz'in tavsiyesi. Evet, Allah orada bir fazlalık, bir et parçası, bir uzantı yaratmış ama onun kesilmesi, ameliyat edilmesi lazım ki kir pis ve mikroplu maddeler orada birikip sıhhate zararlı durumlar meydana getirmesin.

Bizden önceki ümmetlerde de, yahudilerde de sünnetin olduğunu biliyoruz. Kitaplarımızda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in yaratılıştan sünnetli doğduğu yazılıyor. Bir, bu olacak. Çünkü olmadığı takdirde pislik birikiyor, uygun olmuyor. Tıbbî bakımdan bir zaruret, bunun yapılması lazım.

İki; istihdad, kasıkların kazınması. Tabi oralarda da hem erkek için hem kadın için biriken, büyüyen kılların kalmasında zarar var, pislik var. "Mikrop üreme vasatı meydana gelir, pislikler bulaşır." diye oraların da temizlenmesi gerekiyor. Evet, kıl bitmiş ama onun izale edilmesi lazım.

Nasıl olur?

Kazımak suretiyle olur, bir takım maddeler sürüp kılları dökmek suretiyle olur. Eskiden bulmuşlar, ben hayret ediyorum; mâşaallah, insanoğlu neler bulmuş!? Bir şey sürüyorlar, çamur gibi; ondan sonra kazıyorlar, kıllar dökülüyor. Eskiden beri olan şeyler.

Sonra; bıyıkların kısaltılması, kesilmesi. Bıyık, burnun altında olduğundan uzun olması temizliğe engel olur, temizlikte zorluk olur. Fazla uzadığı zaman ağzın içine girer; sağa çekersin, sola çekersin ama sağa da çeksen sola da çeksen onun kesilmesi, kısaltılması uygun oluyor.

Tırnakların parmakların ucunda koruyucu bir tesiri var, faydası var. Allahu Teâlâ hazretleri o tarafa kadar eti ve deriyi yuvarlak, düz götürseydi parmaklarımız bu kadar dayanıklı olmazdı. Orası mahfazalı, gayet güzel. Fakat tırnak uzadığı zaman o boşluk kısmı simsiyah oluyor. Toz, toprak, kir, pislik oluyor; onun da kesilmesi gerekiyor, uzatılmaması gerekiyor.

Sonra koltuk altları; oralarda da kıl birikiyor. İnsan koştuğu, hareket ettiği zaman terliyor, terler orada birikiyor, kuruyor; tekrar terliyor, tekrar kuruyor. Umumiyetle atletlerin, gömleklerin, fanilaların koltuk altları sapsarı olur, erkeklerde bilhassa. Kadınlarda da öyle olur. Çünkü terliyor. Terler birikir ve kokar. Orada o temizlik yapılmazsa kıllar izale edilmezse çirkin bir şekilde kokar.

Halbuki İslâm temizlik dinidir, pisliğin barınmaması için vücutta hiçbir şey bırakılmaması lazım. Müslümanın günde beş vakit namazı var; namaz kılmak için abdest alması zaruri, elleri yüzü ayakları yıkanıyor. Ama diğer taraflar her zaman yıkanan yerler olmadığından bunların temizliğine de dikkat etmek lazım.

"İyi bir müslümanın en aşağı haftada bir yıkanması lazım." diye tavsiyesi var. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in hadîs-i şerîflerinde;

Hem de nerede?

Bizim bu Sapanca gibi önü göl, arkası dağ, ırmakları, dereleri, pınarları, suları bol bir yerde değil; suyun son derece kıt olduğu bir yerde dahi bunu böyle tavsiye etmiş. Hatta "Bir gusül abdesti alacak kadar su, bir altına bile olsa son derece pahalı bile olsa cuma günü o suyu alın da dökünün, yıkanın, abdest alın!" diye tavsiyesi var.

Sonra dişlerin fırçalanması. Biz şimdi fırça diyoruz, fırçalamak diyoruz. Eskiden fırça olmadığı zamanlarda, Peygamber Efendimiz'in zamanında bu işin yapılma şekli bir çeşit ağaç kökünün, dalının vurularak, gevşetilerek tellendirilmesi suretiyle dişler o ağaç dalıyla -fırça gibi ucu tellenmiş olan o ağaç dalıyla- temizleniyordu. Bunun temizlik sebebiyle olduğunu Peygamber Efendimiz söylüyor:

"Ağzınız dişleriniz sarı ve kokar bir vaziyette yanıma gelmeyin, benim karşıma öyle gelmeyin; dişleriniz temiz olsun. Böyle bir vasıta olmadığı zaman hiç olmazsa ağzınızı çalkalarken parmaklarınızla dişlerinizi ovuşturarak temizleyin!" diye tavsiyesi var.

el-Esâbiu tecrî mecre's-sivâk. "Parmaklar da misvak yerine, fırçalama yerine geçer!" buyuruyor.

Buradan anlıyoruz ki genel hedef, umumi hedef ağzın, burnun, koltuk altının, apış arasının, tırnakların temiz olması; her yerin temiz olması. Yani pislik olmaması; pislik barınacak yerleri izale etmek suretiyle günde beş defa abdest almak suretiyle ve en aşağı haftada bir kere yıkanmak suretiyle ve daha başka sebeplere bağlanmış. İnsanın ihtilam olmasına, hamamcı olmasına, rüya azmasına bağlanmış. Böylece mutlaka sık sık yıkanma prensibi İslâm'da getirilmiş.

"Hocam! Bunun ne önemi var? Zaten yıkanıyoruz ya! Bildiğimiz şeyleri çıkmışsın kürsüde anlatıyorsun." diyebilir.

Bilmeyen bir kimse;

Bunun önemini insan başka milletlerin örflerine ve törelerine baktığı zaman anlıyor.

Mesela Avrupa'da ve hıristiyan âleminde yıkanmak vaftiz suyunun -güya- faziletini ve bereketini götüreceği için yıkanmamak esasmış. Senede bir defa, iki defa kraliçe hazretleri güzel losyonlarla silinirmiş. Evlerinde saraylarında banyo yok, yüznumara yok. Adamların yıkanma yeri yok. Giyindiler mi, bacaklarına bir şey geçirdiler mi tamam. Teke gibi kokacak kadar devam ediyormuş. Ama Müslümanlıkta öyle değil.

Acaba biz mi biraz abartıyoruz?

Olur ya hani bizim hıristiyanlarla eskiden beri tabi bir rekabetimiz, çekişmemiz var. Ola ki insan rakip oldu mu biraz aşırı konuşuverir; acaba biz mi abartıyoruz? Kendi kitaplarında ben şu size baktığım gözlerimle kendim okudum. Bir seyyah var, Kânûnî devrinde Türkiye'ye gelmiş. Baron rütbesinde, Baron de Büsbek isminde bir seyyah.

"Bu adamlara acıyorum; sabah akşam her gün yıkanıyorlar, hasta olacaklar. Bu kadar yıkanmak olur mu?" diyor.

Osmanlı'nın Kânûnî devrinde müslüman ecdadımızın hamamlarına, banyolarına, evlerindeki hamamlıklarına hayret ediyor.

"Bu kadar sık yıkanmak olur mu? Hasta olacaklar. Bu adamlar ne biçim adamlar!" diyor.

Kendisinin yıkanmamasını tabii görüyor da bize hayretle bakıyor. Doğru hakikaten; sığırlar yıkanmaz, koyunlar eğer çoban yıkamazsa yıkanmaz, bir mevsim durur, sudan bucak bucak kaçar; kedi yıkanmaz yalanır, köpek suyun içine atarsan yüzer ama atmazsan yıkanmaz. Doğru, onların mantığı doğru.

"Niye bu kadar çok yıkanıyorlar?" diye bize hayret etmiş ve kitabına da yazmış.

"Demek ki Peygamber Efendimiz suyun çok bol olduğu bir yerdeymiş de öyle emretmiş olabilir." diyebiliriz ama öyle de değil.

Mesela Hintliler, Hindular Ganj nehrine giriyorlar, yıkanıyorlar. Onlar da ibadetmiş. Çamur da olsa Ganj nehri kutsal bir nehirleriymiş, giriyorlarmış. Peygamber Efendimiz'e peygamberlik Hindistan'da verilmiş olsaydı ne denirdi?

"Yahu su bol, onun için kolayca suyun içine giriyorlar, yıkanıyorlar." derdik.

Çölde suyun kıt olduğu yerde, kolay bulunmadığı yerde; bütün sıkıntılara, mahrumiyetlere, meşakkatlere rağmen Peygamber Efendimiz temizliği emrediyor.

O halde müslüman nasıl olacak?

Elbisesi yamalı olabilir, eski olabilir ama kendisi temiz olacak. İç çamaşırından, vücudundan, en mahrem yerlerindeki kıllarına kadar, terine kadar, tırnağına kadar, pabucuna kadar, içinden dışına hatta göğüs kafesinin içine, kalbine, niyetine kadar temiz olacak müslüman. Elbisesi temiz olacak, namaz kılarken secde ettiği yer temiz olacak, bastığı yer temiz olacak. Demek ki muhiti de temiz olacak. Kalbi temiz, vücudu temiz, elbisesi temiz, namaz kıldığı yer temiz, çevresi temiz…

Bize şimdi son derece tabii geliyor. Tuvaletler evlerimizin içinde. Gayet alışmışız, tabii geliyor. İki adım atıyoruz, kapısını açıyoruz, giriyoruz çıkıyoruz. Eskiden dedelerimiz evin içinde tuvaleti uygun görmemişler. Götürmüş ta bahçenin öteki ucuna koymuş; ne ses duyulur ne koku gelir, ne giden belli olur ne gelen belli olur. En uzak noktaya atmış.

Dinimizin hassasiyeti bu. Ve Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in tavsiyelerinden ayrı Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri bilhassa bizi temizliğe teşvik ediyor: "Allah temizlenenleri sever" diye bildiriliyor.

Va'llâhu yuhibbü'l-muttahhirîn. Kitaplarımızda muttahhirîn kelimesinin izahı da "temizlenmede aşırı itina gösterenler" diye yazıyor.

Temiz olacağız. Vücudumuz her şeyiyle temiz olacak. Bu da yetmiyor; bundan ayrı taranmak, tıraşlanmak gerekiyor, intizam gerekiyor. Sakal, bıyık, saç muntazam olacak. Bu da yetmiyor, kokulanmak gerekiyor. Koku sürünmek sünnet. Biz koku sürünüyoruz ama bizim dinimizde kadınlar dışarıda koku sürünemez!

Peki, bu adaletsizlik niye? Oldu mu şimdi?

Erkekler dışarıda koku sürünüyorlar, kadınlar insan değil mi, onlara temizlik lazım değil mi?

Orada bir başka şey var. Dur, ileri gitme, durduğun yerde dur, izah edeyim. Onun sebebi başka. O da bir başka temizlikten; o da namusun temizliğinden dolayı!

Çünkü kadın süslenirse, kokulanırsa, dışarıda kime süslenmiş olacak?

Geçen "Aman ne nefis koku! Buradan birisi geçmiş." derse olur mu?

Olmaz!

İslâm'da kadın dışarıda süslenmeyecek, dışarıda kokulanmayacak; İslâm'ın hükmü böyle.

Evinde istediği kadar süslensin, boyansın, donansın. Ne yaparsa yapabilir, evinde serbest. Nâmahreme yasak.

Ne oldu şimdi?

Aile temizliği oldu, namus temizliği oldu, kalp temizliği oldu. Temizlik var ama dışarıda yok.

Neden?

Bir kokudan, bir bakıştan, bir görünüşten, bir güzelliğin açığa vurulmasından karşı tarafın gönlü bu tarafa meyleder, bu tarafın gönlü o tarafa meyleder; fitne olur, fesat olur, günah olur, iş harama gider. İslâm; harama giden yolları kapamak için "sen dışarıda kokulanma, süslenme" diyor. Kadına böyle bir yasak koymuş. Erkeğe de "gözüne sahip ol" demiş. Tabi kadına da demiş.

Kul li'l-mü'minîne yeğuddû min ebsârihim ve yehfazû fürûcehüm .

Ve kul li'l-mü'minâti yağdudne min ebsârihinne ve yahfazne fürûcehün.

Gözlerine sahip olacak. Gözüyle bile bakmayacak.

Bir bakıştan ne olur?

Bir bakıştan bir şey olmaz; gözün takıldı, bir baktın; normal. Göz var, gözün takıldı, bir bakışta baktın. Peygamber Efendimiz; "İkinci bakış şeytandandır." diyor. Bir baktın, bir daha baktın; "Bir daha bakayım şuna, çok güzelmiş." dedin.

Bir de, şimdi yaygın bir yalan var. Kuyruklu, sunturlu, şeytanî bir yalan var; güzele bakmak sevapmış. Bu laf, yerine göre küfre kadar gider! Yerine göre, söyleyenin söylediği yere göre, kullandığı mahalle göre, küfre kadar gidecek bir söz.

Güzele bakmak sevap! Buyur, Sapanca'nın dağlarına bak. Ne kadar güzel! Havaya bak, güneşe bak. Ne kadar güzel; yıldızlı gece, mehtap, Sapanca Gölü, şu tepeden tırnağa kırmızı çiçeklerle donanmış ağaç. Tamam, güzele bakmak sevap, burada bir sözümüz yok.

Ama şu kadın da güzel, hadi ona bak!

İşte şimdi ayağımın altına alırım seni! Çünkü bu haram! Allah bunu yasaklamış. Burada "güzele bakmak sevap" dersen Allah'ın ahkâmıyla alay etmiş olursun. Küfre kadar gider. Güzele bakmak sevapsa öbür taraflara bak. Her şeyi yerli yerinde kullanacaksın.

Hani bir masalda ölen insanın ailesine -teferruatını unuttum ama- gidiyor, yanlış bir söz söylüyor, bir araba sopa yiyor.

"Öyle denmez Keloğlan, böyle de!" diyorlar.

Cenazesi olanlara gidiyor; "Bol olsun!" diyor. Ötekisi "mahsule bol olsun diyecek" diye öğretmişti ama bu, cenazesi olana "Bol olsun!" diyor, bir araba sopa yiyor. Lafı yerli yerinde kullanmak lazım. Yersiz kullandığı zaman olmaz. İşi de yerli yerinde yapmak lazım. Yersiz yaptığı zaman olmaz.

Demek ki bizim dinimiz her çeşit temizliğe önem verdiği gibi namus temizliğine de önem vermiş.

"Tamam hocam! Şimdi seni yakaladım. Madem namus temizliği önemliymiş, çifte tabancayı belime takarım, şarjörleri cebime koyarım; köşe başında o herifin hakkından gelirim. Tangur tungur, tangur tungur iki şarjör boşaltırım, geçer giderim."

Olmaz!

İslâm'da hakkını bizzat kendisi almak yok. Ceza, bir muhakeme sonunda olacak.

"Namusumu temizledim!"

Olmadı, sen katil oldun! Onun yeri var, muhakemesi var, şeriate göre hükmü var; ondan sonra cezası var. Merak etmeyin; dinimiz her şeyi gayet güzel tarzda öğretmiş.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi her yönden temiz eylesin. Her çeşit şaşkınlıktan, taşkınlıktan, şaşırmadan, sapıtmadan hıfz eylesin. Rızası yolunda temiz, pâk, namuslu, hâlis muhlis, her türlü maddî mânevî güzelliklere sahip kimseler olarak yaşamayı nasip eylesin.

İkinci hadîs-i şerîf; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in İbn Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edilen bir mübarek sözü. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuş:

Hıyâru ümmetî ulemâühâ ve hıyâru ulemâihâ ruhamâühâ elâ ve inne'llâhe teâlâ le-yağfiru li'l-âlimi erbaîne zenben kable en yağfire li'l-câhili zenben vâhiden elâ ve inne'l-âlime'r-rahîme yecîü yevme'l-kıyâmeti ve inne nûrahû kad edâe yemşî fîhi mâ beyne'l-meşrıkı ve'l-mağribi kemâ yudîu'l-kevkebü'd-dürriyyü.

Sadaka resûlullâh fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Bu hadîs-i şerîf bizlere. Siz de isterseniz, siz de koşturursanız size de olur. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:

"Benim ümmetimin en hayırlıları alimleridir. Ve alimlerin de en hayırlıları merhametlileridir. Şefkatli, yumuşak kalpli olanlarıdır. Ve Allahu Teâlâ hazretleri cahilin bir günahını bağışlamadan önce bir alimin kırk günahını bağışlar."

Ve merhametli alim kıyamet gününde gelirken nasıl gelir?

"Nuru ışıldamış olarak gelir; önü arkası her tarafı aydınlanmış olarak gelir, o nurda böyle yürür. O alim ve nuru Doğu ile Batı'nın arasını aydınlatır! Gökyüzündeki pırıl pırıl bir yıldızın parıldadığı gibi parlayarak gelir."

Muhterem kardeşlerim!

Ben biraz ilme teşvik olsun diye "Bu hadîs-i şerîf bize." dedim. Ama inşaallah bizedir. Tabi onu Rabbimiz'in lütfundan dileriz. Bizim dinimizde alimin tarifi biraz başka türlüdür.

"Arapça bilen adam alim." diyebilir miyiz?

Diyemeyiz. Araplar'ın içinde nice cehennemlik insan var, Arapça bilmek kişiyi kurtarmaz.

"Hadîs-i şerîfi, âyet-i kerîmeyi çok bilen insan alimdir." diyebilir miyiz?

Hayır, diyemeyiz!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir hadîs-i şerîfinde alimin tarifini yaparken;

"Kalbi müstakîm olan, dili doğru olan, özü pâk olan, ahlâkı güzel olan kimse asıl alimdir." diye bildiriyor.

İslâm'da insanın alimliği kitabının çok olmasından, kafasındaki mâlumat yığınının bol olmasından değildir. Hâlinin Allah'ın razı olacağı bir hâle uygun olmasındandır.

"Filanca adam alim ama yalancı."

Alim olsaydı yalan söylemezdi; yalanın cezası ortadayken yalan söylediğine göre alim değil.

"Filanca adam alim ama fitne fesat, içi karmakarışık."

Alim olsaydı içi öyle olmazdı. İçi güzel olamadığına göre demek ki cahil. Yani mâlumat yığınının fazlalığından değildir. Biliyorsunuz Kur'ân-ı Kerîm'de Cuma sûresinde Allahu Teâlâ hazretleri şöyle buyurmuş:

Meselü'l-lezîne hummilû't-tevrâte sümme lem yahmilûhâ ke-meseli'l-hımâri yahmilü esfârâ. "Tevrat kendilerine yüklenildiği, sorumluluk kendilerine verildiği halde Tevrat'ı almayan, yüklenmeyen, yükü üzerine almayan kimseler…"

Neye benzer?

Ke-meseli'l-himâr. "Merkebe, himara, eşeğe benzer." Yahmilü esfârâ. "Sırtında kitaplar taşıyan eşeğe benzer!"

Tevrat'ın ilmi kendisine yükletilmiş, kafasında Tevrat'ın bilgisi var ama o bilginin gereğini yapmıyor. "Sırtına kitap yükü vurulmuş, kitap yükletilmiş merkebe" benzetiliyor.

Sırtında kitapların olması merkebin merkepliğine bir tesiri olur mu?

Olmaz. Bir insan ilmi ile amel etmiyorsa, ilminin gereğini yapmıyorsa o zaman o hâle benzer; yani merkebe benzer. O bakımdan insan bilecek, bildiğini yaşayacak, tatbik edecek.

Alim olduğu hâlinden belli olacak. O adam alimdir. O zaman onun durumu; "Cahile uymaz, ağzından kötü söz çıkmaz, ahlâkı güzeldir, kalbi doğrudur, işi dürüsttür, milyonlar milyarlar versen yolundan dönmez, doğruluktan ayrılmaz, kötü yola sapmaz." tarzında olacak. Bir insan o durumda olursa bilgisi az olsa bile alim olur. Biz o çeşit alimlere "ârif" diyoruz.

Bakıyorsun adam dağda çoban ama Allah'ı biliyor, mârifetullah sahibi olmuş, Allah celle celalüh hazretlerinin ilmine âşinâ, varlığını biliyor, birliğini kavramış. İbadetinde, taatinde ve Allah'ın sevgisini kazanmış, gönül gözü açılmış, basiretinin perdesi kalkmış, keramet ehli ama dağda çoban, ama ümmî.

Büyüklerden bir mübarek zâtın vefatı sırasında dervişleri başına toplanmışlar.

"Efendim! Sizden sonra makamınıza kimin geçmesini tavsiye buyurursunuz?" diye sormuşlar.

"Filanca şahıs geçsin." diyor ama "filanca şahıs" dediği bir çoban, ümmî, Arapça bilmez, okuma yazma bilmez bir kimse. Koca tekke var, medrese var, bir sürü derviş var, şeyh de alim bir kimse, kitap yazan, risâle yazan bir kimse; çoluk çocuğu da yetişmiş, onları da okutmuş, onlar da müderris olmuşlar.

"Efendim! Anlatamadık galiba. Allah ömür versin ama vefat ederseniz, sizin yerinize makamınıza kim kâim olsun, yerinize kim geçsin, postunuza kim otursun?" diye soruyu tekrarlıyorlar.

"Filanca çoban" diyor yine.

Hık mık diyorlar; "Müderris oğlunuz var, Arapça okumuş, Farsça bilir, ulûm-i şer'iyyede tahsil görmüş, yetişmiş, evladınız, ciğerpareniz kendi neslinizden, sulbünüzden" diye baskı yapmaya çalışıyorlar.

"Bana bakın!" diyor, "Ölüm döşeğinde yatıyorum, ölüm vaktim geldi, diye siz beni aklını, dengesini, mantığını, hafızasını kaybetti mi sanıyorsunuz? Ben ciğerparemin, evladımın böyle bir şerefli makama gelmesini istemez miyim sanıyorsunuz? Ama emir yüksek yerden, ne yapayım? O çoban olacak!" diyor.

Bir tarafta oğlu, bir tarafta çoban. O çoban tarih kitaplarına geçmiş bir çoban; iyi, ârif bir kimse. O zât vefat edince geliyor makama oturuyor. Oturuyor ama vefat eden zâtın oğlu çıkıp geliyor:

"Bre küstah, cahil, edepsiz! Sen babamın makamında ne ararsın? İn aşağı!" diyor.

"Peki!" diyor, iniyor o da. Hocasının oğluyla kavga mı etsin?

Şimdi kim alim?

Babasının vasiyetini dinlemeyen, babasının tayin etmiş olduğu kimseye "in aşağı" diyen cahil. Cahile uymayan alim. Daha ilk hareketten belli oluyor. Sessiz, kavga çıkarmadan hop aşağı iniyor.

"Sen buralarda duramazsın!"

"Baş üstüne!"

O şehri terk ediyor, öbür tarafa gidiyor. Gittiği şehirde dervişler onun başına toplaşıyorlar.

İlm kân nebûd ze-hû bî-vâsıta

Ân nepâyed hem çü reng mâşıta.

"İlim Allah'tan kulun gönlüne güldür güldür akıp gelmezse taşıma suyla değirmen dönmez." devam etmez.

Ötekisinin yanında kimse olmuyor, berikisinin yanına herkes toplaşıyor, neden?

Ağzını açtığı zaman hikmetler dökülüyor, Herkes bakıyor ki ilim burada. Çünkü Allah lütfunun membaını dayadı mı ağzından inciler mercanlar saçılır. Peygamber Efendimiz hadîs-i şerifte;

"Bir insan Allah rızası için kırk gece, kırk sabah kendini ibadete tahsis ederse, hikmet pınarları gönlünden lisanına şakır şakır, şırıl şırıl akmaya başlar!" buyuruyor.

O; ibadetle, taatle, inkıyatla, edeple, ahlâkla o mertebeyi bulmuş; onun etrafına toplanıyorlar. Öbür taraf sönüyor, bu taraf parlıyor; o taraf kuruyor, bu dal gelişiyor. Asırlarca devam ediyor, oradan nice ârifler yetişiyor.

Demek ki ilim dediğimiz şey bizim bugün anladığımız gibi kitap yükü, bilgi yükü tarzında değilmiş. Daha başka bir şeymiş.

Bu mânada siz de alim olabilirsiniz, çok kolay. O kadar kolay ki haramlardan kaçacaksın, farzları îfâ edeceksin, şüpheliden de uzak duracaksın! Tamam, bu kadar. Son derece basit. Kimseyi incitmeyeceksin, kimsenin hakkını yemeyeceksin, harama el uzatmayacaksın, hakkın olmayan şeyi almayacaksın.

Adam hakkı olmayan şeyi alıyor, başkasının malını yiyor, başkasının mirasına konuyor; cahil. Başına gelecek felaketten haberi yok, haram yiyor. Yarın onun burnundan fitil fitil geleceğini düşünmüyor. Demek ki cahilmiş. İsterse on tane üniversite bitirsin. Allah cümlemize hakiki ilmi, hayırlı ilmi nasip eylesin. Alim; hayırlı, hakiki alim olduğu zaman bir de merhametli olurmuş. Bu hadîs-i şerîften onu da anlıyoruz.

Allah cümlemize, cümle müslümanlara karşı merhamet ihsan eylesin. Cümle müslümanların, Ümmet-i Muhammed'in hayrı için, iyiliği için çalışmayı nasip eylesin, fedakâr olmayı nasip etsin, cömert olmayı nasip etsin, merhametli olmayı nasip etsin. Şu fânî dünyada, şu birkaç günlük ömrümüzde hayırlar yapıp öldükten sonra hayırlarımızın devam etmesini, sevaplarımızın bize akıp gelmesini nasip eylesin.

Hıyâruküm men zekkereküm bi'llâhi ru'yetühû ve zâde fî ilmiküm mentıkuhû ve rağğabeküm fi'l-âhireti amelühû.

Bu üçüncü hadîs-i şerîf, Abdullah b. Ömer radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu hadîs-i şerîfinde şöyle buyurmuşlar:

"Sizlerin en hayırlılarınız -sizler dediği müslümanlar- yani müslümanların en hayırlıları, sizin hayırlılarınız" Men zekkereküm bi'llahi rü'yetühû. "Göründükleri zaman, bakıldıkları zaman, görünümleri size Allah'ı hatırlatan kimselerdir."

Siz ona baktığınız zaman Allah'ı hatırlıyorsunuz, Allah'ı anıyorsunuz, Allah aklınıza geliyor.

"En hayırlılarınız baktığınızda size Allah'ı hatırlatanlardır. Ve konuşması sizin ilminizi arttıranlardır."

Konuştukça "Tamam, ben bu meseleyi bilmiyordum, ya demek bu da böyleymiş." diye onun yanında bilginizin ziyadeleştiği kimselerdir. Onun yanında bilginiz artıyorsa o kimse en hayırlı kimsedir.

Ve rağğabeküm fi'l-âhireti amelühû. "Ve icraatı, yaşayışı, ameli, işi sizi âhirete teşvik eden kişidir!"

Adamın haline bakıyorsunuz; "Sübhanalallah! Nasıl âhiret için çalışıp duruyor. Ben de biraz dünyadan elimi eteğimi çekeyim de âhirete gayret edeyim. Bak bu mübarek nasıl çalışıyor." dersiniz.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;

"Sizin en hayırlınız ameli size âhireti hatırlatan, konuşması sizin ilminizi arttıran, görünümü size Allah'ı hatırlatan kimsedir." buyuruyor

Muhterem kardeşlerim!

Bir insan bir insana baktığı zaman Allah'ı nasıl hatırlar?

Bakıyor, Allah'ı hatırlıyor. O adamın umumî görünüşünden, tavrından, tutumundan, dindarlığından hatırına geliyor.

Ankara'da bir aile var; evin hanımı sosyetik bir hanımmış. Bir İtalyan hanım, ayrıca bir başka Fransız ahbaplarından eşi konsolos olan bir Alman hanım, ona bakıp onun halindeki zarafeti, nezaketi, dindarlığı, hâlisliği, ihlâslılığı görüp Hıristiyanlığı bırakmış, müslüman olmuşlar.

Bizim bu tanıdığımız hanıma bakıyorlar; İtalyan, Hıristiyanlığı bırakıyor müslüman oluyor, Fransız kadın Hıristiyanlığı bırakıyor müslüman oluyor. Alman kadın Hıristiyanlığı bırakıyor müslüman oluyor. "Gelin, müslüman olun." diye bir şey de dememiş olduğu halde müslüman oluyorlar. Bakıyorlar, terbiyeli bir hanımefendi. Sultanlar gibi bir hanımefendi. Terbiyeli sözü az gelir. Dindar, kimseyi kırmak istemeyen bir kimse. Zarif, cömert, hoş halli; onu görünce kendisi hatırına geliyor, mukayese yapıyor; kendi dini hatırına geliyor, mukayese yapıyor; kendi gidişine bakıyor, mukayese yapıyor; onun hâline bakıyor, beğeniyor; onun Allah'a yönelişine hayran kalıyor, onun hâli tesir ediyor.

Mânevî bakımdan da insanın hâli insana tesir eder. Hiç bir şey söylemese de mâneviyatı olan bir insanın mânevî hâli, yanına gelen insana tesir eder. Hiç konuşmasa bile sadece hâli, sadece görünümü tesir eder. İnsanı bir titreme alır. Gören insana bir heybet basar, bir haşyet basar.

Allah cümlemizi has, hakiki müslüman eylesin de o tesiri nasip etsin.

Nasıl elektrik cereyanı olan kablonun yakınında bir manyetik alan meydana geliyorsa müslümanın da çevresinde iyi Müslümanlığından hâsıl olan bir mânevî hava, halka vardır ki insan oraya geldi mi, o kokuyu duydu mu, o alana girdi mi, orada dünyayı unutuyor, âhireti hatırlıyor, Allah'ı hatırlıyor, Allah'ın yolunu hatırlıyor. Kendi hâline bakıyor, işine bakıyor ve iyi müslüman olmaya azmediyor, gayret ediyor. İyi insan bu.

Buna "lisan-ı hâl ile tesir etmek" derler. İnsanın her zaman bir şey söylemesi gerekmez. Hele hele annenin ve babanın çocuklarına tesiri çok fazladır. Elbette sözle de söyleyecek, "şunu yapma, bunu yap" tarzında nasihat de edecek ama annenin ve babanın asıl tesiri lisan-ı hâl iledir, kendilerinin örnek olması tarzındadır.

Bir küçücük bebek. Bir kere hatırlıyorum; evde cemaatle namaz kılıyoruz, bizim küçük geldi, o da namaza durdu. Cemaattekiler arkadan onun o sevimli haline dayanamadılar güldüler, namazı bozdular.

Küçük çocuk niye namaz kılıyor?

Büyüklerin namaz kıldığını gördüğü için. Daha paytak paytak yürüyen küçücük bir bebekken geliyor, o da namaz kılmaya heves ediyor. Onun yerine başka bir şey görseydi onu yapardı. Mesela, o çocuk bir büyüğünün sigara içtiğini görse o da bir köşeye gider, kâğıdı büker, bir yerden tutuşturur. Sigara bulamasa bile onu tüttürmeye bakar.

Neden?

Çünkü büyüğünden onu gördü. Neyi gördüyse onu yapar. O bakımdan hâlimizi düzeltirsek, başkalarına da iyi örnek oluruz.

Bir de bunun aksi var. Hâlimiz dolayısıyla başkalarına kötü örnek olmak veyahut bizim kötülüğümüz dolayısıyla başkalarını Müslümanlıktan nefret ettirmek. Bu da çok büyük veballi bir şey. Filanca adam sana baktı;

"Böyle Müslümanlık olacaksa olmaz olsun, vazgeçtim." dedi, döndü gitti.

Felaket bu! Onun vebali senin omzunda olmuş oluyor. Onun için Rabbimiz hepimize güzel mânevî haller nasip etsin, konuşmasak dahi etrafımıza hâlimizle güzel telkinler ve tesirlerde bulunmayı nasip etsin.

Sonra konuşması insanın ilmini arttıracak. Demek ki herkesin bildiği şeyi söylemeyecek, daha başka yeni bilgiler söyleyecek. "Mâlumu ilâm" diye bir söz vardır. Bazen bir kimse konuşurken; "Zaten biliyoruz, ne konuşup duruyorsun?" deriz ya, öyle bir konuşma, lüzumsuz.

İnsan konuşmayı neden yapar?

Eğer konuşmadan bir fayda hâsıl olacaksa, yeni bir bilgi olacaksa yapar, olmayacaksa ötekisi de biliyor, sen de biliyorsun, ne diye konuşalım? O zaman konuşmaya lüzum yok. Bu bir.

İkincisi; bizim arkadaşlık yapacağımız kimselerin bizden daha geniş bilgili, mâlumatlı olmasına da burada bir işaret var. Gideceksin, senden daha bilgili insanla ahbaplık edeceksin ki bilgin artsın. Ondan bir şeyler öğrenip dinini daha iyi yaşayabilmen mümkün olsun. Demek ki ilmi ziyade olanlarla; durumu faziletli umumi seviyesi daha yüksek olanlarla dostluk, ahbaplık etmeye gayret etmeliyiz ki bize onun konuşması fayda sağlasın.

Bir de adamın yaptığı işler âhirete yararlı, Allah'ın sevdiği, sevaplı işler olacak. Size de bir aşk ve şevk gelecek; "Keşke ben de böyle yapsam, ah ne iyi olurdu!" diye insan heves edecek. Filanca kimse bir cami yaptırmış;

"O kadar büyük yaptıramasam da ben de inşaallah bir köşede bir cami yaptırsam iyi olur veyahut falanca camiye birazcık yardım etsem iyi olur. Çorbada benim de tuzum bulunsun, sevap kazanayım."

Falanca kimse bir talebeye bakmış, bütün masraflarını karşılamış; ilkokuldan almış üniversiteden mezun etmiş, bir de evlendirmiş, ev bark sahibi etmiş.

"Ben de böyle bir yetim bulayım, inşaallah böyle bakayım." diyebilir insan.

İnsan böyle iyi şeyleri örnek almalı, yapmaya çalışmalı. Fiilleri ve hareketleriyle etrafına böyle güzel örnek olan, numune olan kimseye ne mutlu! O kimseler "en hayırlı kimseler" olmuş oluyor.

Bundan sonraki hadîs-i şerîf:

Hayrü'n-nâsi karnî sümme'l-lezîne yelûnehüm sümme'l-lezîne yelûnehüm sümme yecîü akvâmün tesbiku şahâdetü ahadihim yemînehû ve yemînühû şehâdetehû.

Buhârî ve Müslim'den rivayet olunmuş bir hadîs-i şerîf, Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:

"İnsanların en hayırlıları, şu benim asrımda, zamanımda yaşayanlardır."

"Peygamber Efendimiz'in devrinde yaşayan, onu gören sahabe" demek oluyor.

İnsanların en hayırlısı sahabedir. Bizim mezhebimiz de bunu açıkça ifade etmiştir ki sahabe-i kirâm daha sonra gelen evliyâullahın hepsinden üstündür. Evliyâ ne kadar üstün olursa olsun sahabenin derecesine çıkamaz.

Neden?

İşte Peygamber Efendimiz buyurmuş:

"Benim asrımın, benim zamanımın insanları insanların en hayırlısıdır." buyurmuş.

Neden?

Onlar Peygamber Efendimiz'den feyiz aldılar; onların hocası Peygamber Efendimiz. Onları o yetiştirdi, o tedib eyledi. Onlar o nuru, o membaı gördüler, o kadar yakın istifade ettiler; o bakımdan en hayırlı kimseler oluyorlar. Onların hepsine sevgimiz saygımız sonsuzdur. Onların hiçbirisini ötekisinden ayırmayız. Onların aleyhinde konuşup, sövüp sayıp da Peygamber Efendimiz'i rencide etmeyiz, üzmeyiz. Çünkü Peygamber Efendimiz;

"Ashabım konusunda beni üzmeyin!" buyuruyor. Yani "Onlara kötü gözle bakıp kötü söz söyleyip üzmeyin." diyor.

Maalesef bu hadîs-i şerîfler ortadayken müslümanlar arasında bir takım fırâk-i dâlle, sapık fırkalar temayüz etmiştir ki sahabeye sövmeyi, sahabenin aleyhinde bulunmayı meslek edinmiştir. Allah akıl fikir versin, doğru yola çeksin.

Sümme'l-lezîne yelûnehum. "İnsanların ondan sonraki hayırlıları onların arkasından gelenlerdir."

Yani sahabenin arkasından gelenler. Onlara tâbiîn diyoruz

.

Ve'l-lezîne't-tebeûhüm bi ihsânin. diye âyet-i kerîmede de o tabirle ifade edildiğinden tâbiîn diyoruz.

Tâbiîn ne demek?

Peygamber Efendimiz'in zamanından sonraki kuşak, Peygamber Efendimiz'i görmemiş ama sahabeyi görmüş, ondan sonraki kuşak. Onlar da o mübareklerden dinin aslını, esasını, tam doğru ve düzgün olarak öğrenmiş oldukları için kıymetli kimseler oluyor.

Sümme'l-lezîne yelûnehüm. "Ondan sonraki zümre."

Tebe-i tâbiîn diyoruz. Din kitaplarımızda terim olarak böyle geçiyor. "Tâbiîn'den sonra gelen kuşak" oluyor.

Sümme yecîü akvâmün. "Bunların arkasından bir takım topluluklar, kavimler gelecek ki şahitlikleri yeminlerine, yeminleri şahitliğine takaddüm edecek!"

Yemin etmeden şahitlik edecekler. Daha şahitlik etmeden yemin edecekler. Yeminin kıymeti yok, yalan dolan bol, serbest. "Vallahi de billahi de" diye hemen bastırıp yalan yere şâhitlik yapabilecek, çünkü Allah'tan korkmuyor. "Böyle sapık zümreler meydana çıkacak." diye Peygamber Efendimiz bildirmiş.

Bu hadîs-i şerîften bizim anladığımız, bize şu anda lazım olan nokta şudur ki Peygamber Efendimiz'in ashabı kıymetli bir zümredir, yıldızlar gibidir. Hepsine saygımız, sevgimiz sonsuzdur. Biz onları dinimizin en mübarek simaları olarak örnek alırız. Kendilerini severiz, sayarız. Allah şefaatlerine erdirsin. Ondan sonra tâbiîn; onlara da hürmetimiz çoktur tâbiînin içinde nice alimler yetişmiş, din ilimlerini tedvin eyleyip bize nakleylemişlerdir. Tebe-i tâbiîn; onlar da mübarek insanlardır. Ondan sonra Ümmet-i Muhammed genişleyip çeşit çeşit diyarlara yayıldıktan sonra mecûsisi, hıristiyanı, yahudisi, karışığı, bozuğu, her çeşit insan bir harman olmuş, iyiler kötüler karışmıştır, çeşit çeşit insanlar ortaya çıkmıştır. Ama iyiler her zaman devam ettiği gibi kıyamete kadar da devam edecek. İyiler her zaman olacak. Allah iyileri, daima hakkı tutan insanları yeryüzünden eksik etmeyecek. Rabbimiz az da olsalar -hakikaten az olacak, nadir olacaklar- bizi o zümreden eylesin, o zümrenin yanında eylesin, onlarla beraber eylesin.

Sayfa Başı