M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (29)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Cehenneme girip çıkanla cehenneme girmeden cennete girenler aynı mıdır?

Değildir. Cennete hiç cehenneme düşmeden girenlerin bile dereceleri farklıdır. İnsanların derece olarak en yüksekleri Kur'an'ı en iyi bilenleri, en iyi yaşayanları olacak. Kur'an'ı tam bilen, tam kâmil insanın derecesi en yüksek olacak. Oradaki bilgisi az olduğuna göre derece derece azalacak. Cennet ehlinin mertebe bakımından en aşağıda olanları cehennemde yanıp da cennete sonradan girmiş olanlar. Ama en son giren insana bile Allahu Teâlâ hazretleri cennette o kadar büyük nimetler ihsan edecek ki o şahıs sanacak ki cennette bana verilen şey dünyada hiçbir kula nasip olmamış. Hiç kimseye bu kadar verilmemiştir sanacak. En son girene bu dünya kadar, bu gökler kadar nimetler verecek.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi cennetlik eylesin. Cenneti kaçırmak çok büyük bir mahrumiyet. Allah ehli cennetten eylesin.

Kıravat takınmak sakıncalı mıdır?

Sakıncalıdır. Şu bakımdan:

Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîflerle ifade buyuruyor, işaret buyuruyor; müslümanın kıyafet olarak, şekil olarak başkasını taklit etmesi uygun olmuyor.

Hâlifû yehûde ve'n-nasârâ. "Yahudilere, nasrânîlere muhalefet edin." buyurmuş.

Mecburiyetler, insanı mecburiyetin ciddiyetine göre mazur tutabilir. Ama esas itibariyle kıravat kelimesi lugatlarda açıp okuduğumuz zaman hırvat kelimesinden geliyor. Şimdiki Yugoslavya'da, Çekoslavakya'da yaşayan bir kavim var. Hırvatlar'ın bir süs şekliymiş. Bu oradan Avrupa'ya geçmiş, oradan da bize gelmiş oluyor.

O bakımdan bize ait bir âdet değil. Bizim kılığımızla, kıyafetimizle, sakalımızla, cübbemizle, sarığımızla özümüzün, mazimizin bir gelişi gidişi var. Kâfiri taklit bize gerekmiyor. Bizim kendi [kıyafetlerimize] tâbi olmamız gerekiyor. Mecburiyetler, uniformalar, zaruretler hariç, insanın mümkün olduğu kadar İslâmî, İslâm'a uygun kıyafete sahip olması lazım.

Ana ölçüler itibariyle insanın bir kere tesettürlü olması gerekiyor. Avret yerlerini en aşağı örtmesi gerekiyor. Sonra öbür tarafları da örtmesi gerekiyor. Tesettürde dikkat edilecek iki mühim esas oluyor, hem erkek için hem kadın için:

Bir, şeffaf olup da altını göstermeyecek.

"İşte örtündüm ya!"

Ne örtünmesi; altı görünüyor! Altı göründü mü olmaz, bir.

Bir de sımsıkı olup da bedeni belli olmayacak. Umumiyetle bu sımsıkı olmayı kadınlar ve erkekler bu devirde yapıyorlar. Pantolon giyiyorlar; etleri butları, kalçaları, kaburga kemikleri, göbekleri, göbeğinin çukuru, çıkıntısı her şeyi meydanda…

Giyinik misin sen?

"Giyiniğim."

Nasıl giyiniklik?

Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfte -kadınların öyle olanlarına, [dar] giyinenlere- buyurmuş ki;

Kâsiyâtün âriyâtün. "Giyinmiş ama çıplaklar."

Erkekler de öyle giyiniyorlar. Blucin modası çıktı şimdi; bir giyiniyor, kilosuyla [vesairesiyle] her tarafı meydanda. Bu kaç okkalık kurbanlık, hepsi belli. Olmaz ki!

Bir de bazı yasaklar var. Mesela dinimizde erkeklere ipekli giyinmek yasaktır, haramdır. Altın istimali yüzük olarak yasaktır.

Bunun dışına ana ölçü;

İbadet yaparken avret mahallerimizi belli etmeyecek rahat, serbest kıyafetler ve bizi arkamızdan önümüzden örtecek kıyafetler uygundur. Onun için pardesü gibi uzun bir şey uygun oluyor, secdede vesairede avret mahalleri belli olmasın diye. Öyle kıyafetler uygun oluyor. Rahat kıyafetler uygun oluyor. Onlara dikkat etmesi gerekiyor. Taklit olmaması gerekiyor.

Dinimizde gayrimüslimi taklit yasak. Onun için kendi özümüze bağlı haysiyetli kimseler olmamız gerekiyor.

İş yerindeki banyolarda alınan abdestle namaz kılınabilir mi?

Nereden abdest alırsan kılınır. Yalnız niye sordu anlayamadım. Ama ben bazen duyarım, pek kendim görmedim ama duydum; topluca, örtüsüz, şaldır şuldur, herkes birbirini görerek filan oluyormuş. Öyle olmaz. Kendin perdeni çekeceksin, görünmeyeceksin. Her tarafın meydanda görünerek olmaz. Avret mahallini başkası görmeden abdest alacaksın.

Mescid-i Haram ne demektir? Bu isim nereden alınmıştır?

Allahu Teâlâ hazretleri bazı şeyleri yapmayı orada haram kılmıştır. Oraya hürmet, itibar ve itina etmek boyun borcudur. Dikkat etmek gerekli bir yer olduğundan, oraya el-Mescidi'l-Haram deniliyor. "Harem mıntıkası" deniliyor, oraya girdiğin zaman her şeyi yapamazsın. Orası Allahu Teâlâ hazretlerinin mübarek mıntıkası diye dikkat etmen gereken bir tavır takınman gerekiyor. Onun için Mescidi'l-Haram denmiş. İhtirama layık mahal; içinde her şeyin yapılamayacağı, bazı yasakların olduğu yer, mahal.

Hocam mevcut zevcemin altınlarına zekât veriyorum. Ancak kurban kesmek istiyoruz. Zevcem için mi kendi adıma mı keseceğiz?

Altınlar kiminse kurban kesmek onun borcudur, onun adına kesilecek. Kurban mecburiyeti, borcu, zekât hakkı altınlara teşekkül ediyor, onun vermesi lazım. O vermiyor, kocası veriveriyor, Allah razı olsun, sevap kazanır. Eğer vermezse bile kocası altının bir kısmını bozdurup zekâtını vermesi lazım, kurbanını alması lazım.

Hızır aleyhisselam peygamber mi, melâike mi, insan mı? Öldü mü, sağ mı?

Peygamberlerden bir peygamber. Bir özel hayatla hayy olduğu söyleniyor.

"Fî mâ kâl, fî mâ kalle" bu ne demek, açıklar mısınız?

Fî mâ kâl. Olabilirse, olursa... Peygamber Efendimiz'in hadisi okunduğu zaman denilir ki; Sadaka Resûlullah. "Resûlullah doğru buyurdu." Tasdik makamında hani Kur'an okuyunca Sadaka'llâhü'l-azîm dediğimiz gibi Sadaka Resûlullah denilir. Ama o rivayeti râvi tam bozmadan aynen kayıt mı etmiş, fî mâ kâl, yani "Resûlullah sözünde doğru buyurmuştur." Ev kemâ kâl "Veyahut râvinin rivayet ettiğine göre bu üç aşağı beş yukarı bu minval üzere buyurmuş, söylediğinde haklıdır." "Veyahut söylediğine yakın bir şekliyle bu sözü haktır, tasdik ederim." demiş oluyor.

Fimâ kâle. Kâle 'kâ'sı uzun olarak. Kalle olursa, 'l' harfi şeddeli olursa fî mâ kalle; "az olması halinde" demek olur. Bu bizim ibaremizde değil de böyle bir ibare de var. Kur'ân-ı Kerîm'de de var.

Mimmâ kalle minhü ev kesüra diye geçiyor. "Ondan az olsun, çok olsun..." Min mâ kalle. "Az olan miktar" demek olur.

Nereden duyduysa ikisini de söylemiş olduk.

Bugün bazı cahiller diyorlar ki; "Kur'ân-ı Kerîm'in anlamını bilmeden okunmasının ne mânası var?"

Bir insan Kur'ân-ı Kerîm'in okumasını da bilmiyor, harflerini de bilmiyor; yüzüne baksa sevabı var. Öyle bir kitap ki açsa yüzüne hayran hayran sevgiyle baksa ondan bile sevap kazanır.

Mânasını bilmeden okudu, elif lâm mîm dedi. Elif lâm mîm'in mânasını Arapça bilen de bilmiyor. Sen de bilmiyorsun. Ben de bilmiyorum. Esrâr-ı ilâhîden, hurûf-u mukattâdan. Müfessirler bazı şeyleri söylemişler ama elif lâm mîm acaba neye delalet ediyor, pek iyi bilemiyoruz. Müteşâbihâttan. Bilmediği halde elif lâm mîm dediği zaman elifine bir sevap, lamına bir sevap hasene, mimine de bir sevap, her harfinde bir sevap var. Mânasını anlamasa bile...

Çünkü bu iş böyle yavaş yavaş başlar. Çocuk önce emekler, debelenmeye başlar, yatağın üstüne koyarsın, bakarsın öbür tarafa gitmiş, ondan sonra emeklemeye başlar. Ondan sonra ayağının üstünde durmaya başlar, ondan sonra masanın, sehpanın ucundan tutarak sıralamaya başlar. Ondan sonra yürümeye başlar, ondan sonra koşmaya başlar, ondan sonra uçmaya başlar. Bu böyle gider. Onun için onun da sevabı var. Oradan başlar, Kur'an'ı okumayı öğrenir. Bir zaman gelir, mânasını da öğrenir.

Mânasına da gayret edeceğiz. "Allah'ın kelâmı, Rabbim bana ne buyurmuş?" diye gayret edeceğiz. Ona hepimiz çalışalım. Her gün üç-beş âyet okuyalım.

Böyle Müslümanlık olmaz. Bizim Müslümanlığımız taklit Müslümanlığı. Dünya üzerinde berbat bir Müslümanlık sergiliyoruz. Böyle Müslümanlık olmaz. Allah kitap indirmiş, kitabını bilmiyoruz. Ahkâmı var, ahkâmını bilmiyoruz. Şöyle buyurmuş, böyle gidiyoruz, dediğinin tersini yapıyoruz. Böyle Müslümanlık olmaz. Ayıp, günah, yanlış, yalan. Onun için öğreneceğiz. Bu cahillikleri bırakacağız.

Tarikat 12 kola ayrılmış, 12'si de haktır. Niye 12'ye ayrılmış?

Tarikatler çoktur da ayrılmasının sebebi; her yiğidin bir yoğurt yiyişi olduğundandır. "Her yiğidin bir yoğurt yiyişi var." demişler.

Sonra yemekler çeşit çeşittir. Sonra giyimler çeşit çeşittir. Suudi Arabistan'ın kıyafetini burada giyersen ertesi gün hastaneye, inat edersen kabr-i şerîfe gidersin. Buranın kıyafetini Suudi Arabistan'da giyemezsin, patlarsın. Biz bu elbiselerle Suudi Arabistan'a gittik. Gece saat 12'de uçağın kapısı açıldı, dış havaya uçağın içinden bir çıktık; ah bir şey oldu ayaklarıma, ne oldu? Bir de baktım pantolonum havuza düşmüşüm gibi sırılsıklam oluverdi, ayağıma yapıştı. Orada pantolonla mümkün değil. Hemen yapıştı, terledim, havuza düşmüş gibi... Anında nereden fışkırdı o kadar ter anlayamadım. Pantolonum ayağıma yapışıverdi.

Her yerin kıyafeti olduğu gibi, her halkın çeşit çeşit görgüsü, töresi olduğu gibi, her yere göre de insanların bilgisi seviyesine göre, anlayışına, gayretine göre de tarikatlerde usüllerde, inceliklerde, çalışma şekillerinde farklar olmuştur.

Mezheplerde de bazı farklar vardır. Bu anlayış farkından da olur, ihtiyacın değişikliğinden de olur, muhatabın değişikliğinden de olur.

Anlayış farkından mezhepler doğmuştur. Mesela itikâdî mezhepler, amelî-fıkhî mezhepler doğmuştur. Hepsi haktır. Çünkü aynı şeye uymaya çalışıyor, Allah'ın rızasını bulmaya çalışıyor. İlmî bakımdan bir arada fikir, kanaat, yorum farkı olmuş oluyor. Hepsi haktır.

O bakımdan bu tarikatlerde [de farklılıklar] olabilir. Hepsinin esası şeriate konulacak, şeriatin dirhemiyle tartılacak. Şeriatin dirheminde bir tartı [geliyorsa] tamam. Şeriatin ahkâmına uygunsa tamam, hak tarikattir. Bazı yerleri bozuk, at gitsin. Bu işin, bazı yerin bozuk olmasının tehlikesine tahammül edilmez, âhirette insanın ayağı cehenneme kayıverir.

"Her tarafı güzel de işte kadın erkek karman çorman, şöyle yapıyorlar, böyle yapıyorlar..."

Olmaz!

Bir şehirde bizim hacı teyzelerden birisini çağırmışlar. Maksadım şehri kötülemek olmadığı için adını söylemiyorum. Çağırmışlar. Demişler ki;

"Bizim bir güzel tasavvufî tarikat yolumuz var, oraya gel."

Kadın da akıllılık etmiş, oğlunu almış gitmiş, kapıyı çalmış, içeriye girecek. Bir de bakmış ki içeride kadın erkek karman çorman beraber oturuyor.

"Bu ne? Ben girmem böyle yere." demiş.

"Canım biz kardeşiz."

Canım Allah da biliyor müslümanların birbirlerinin kardeş olduğunu ama kadın erkek bir arada olmaz!

"Hatta bir erkekle bir kadın yan yana kalmasın." dedi Peygamber Efendimiz de, dediler ki;

"Peki kocasının erkek kardeşiyle, o da yengesiyle yan yana tek bir odada yalnız kalmasın, onun da mahsuru var mı?" diye sordu.

Hani siz bana böyle şeyler soruyorsunuz ya, birisi de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e öyle sordu.

Efendimiz buyurdu ki;

el-Hammu el-mevtü. "İşte o erkek kardeş yok mu, ölümdür!"

O daha büyük felaket. Çünkü bir şeytana uysalar ne olur? İş mahvolur.

Onun için İslâm tedbir almak bâbında ayırmıştır.

Bunlar ayrılmıyorlar.

Şeyh efendi o kadar kuvvetliymiş o kadar kuvvetliymiş ki ateşle pamuğu bir arada tutarmış!

Hadi oradan! Hiçbir şey yapamaz! Allah'ın emrini kimse değiştiremez. Şeriatin ahkâmını kimsenin değiştirmeye hakkı selâhiyeti yoktur.

Palavra atıyorlar. Böyle şey yok! Allah'ın emrine aykırı iş yapılmaz. Allah'ın emrine, şeriatin ahkâmına uygun hareket edilir.

Tarikat demek, "şeriatin ahkâmını kendisine hâl edinmek, güzel yaşamak" demektir.

Tarikat deyince millet sanıyor ki kanatlanacak, uçacak, hayaller görecek, televizyon seyreder gibi karşısındakinin kalbini seyredecek, televizyon seyreder gibi başka tarafa gidecek gelecek... Rahat bir şey; oh, uçaksız muçaksız kalk buradan, [oraya] git, öyle yap, böyle yap... Herkes işin turistik tarafında. Öyle şey olmaz.

Hiç bunlara sahip olmadığı halde Allah'ın sevgili kulu olabilir.

Bir de rahmetli anam anlatmıştı. Birisi Hızır'ı görmek istiyormuş.

"Kime sorayım, kime gideyim?"

"Filanca yerde bir hoca var, ona git." demişler.

"Ben Hızır'ı görmek istiyorum." demiş.

"Git be adam!" demiş.

O da ısrar etmiş.

"Peki falanca şahsa git." demiş, bir başka şahsa göndermiş. O da biraz tarikat tasavvuf yolunda ileri bir kimse. Ona gitmiş.

"Beni falanca gönderdi, ben Hızır'ı görmek istiyorum."

"Peki, bas ayağımın üstüne." demiş. O da ayağının üstüne basmış.

"Kapat gözlerini." demiş, kapatmış. "Aç gözlerini." demiş, açmış.

Bakmış ki Harem-i Şerif'te, Beytullah karşılarında. 'Fırt' oraya ışınlanma yoluyla gitmişler.

Demiş ki;

"Yarın burada namaza dur, Cuma namazını kıldıktan sonra sağ tarafındaki adama sımsıkı yapış, işte o Hızır."

Ertesi gün olmuş, adam heyecandan ölüyor, Hızır aleyhisselam'ı göreceğim diye... Ertesi gün Cuma namazını kılmışlar ama aklı hep yanındaki adamda. Esselâmu aleyküm ve rahmetullah, esselâmu aleyküm ve rahmetullah der demez kaçırırım diye yanındaki adamı yakalamış. Demiş ki;

"Göster sağ avucunu!"

Hızır aleyhisselam'ın avucunda yeşil ben olacak. Hızır aleyhisselam da demiş ki;

"Akıbetin hayrolsun."

"Aç, sen Hızır mısın? Göster şu avucunu, göreyim."

"Akıbetin hayrolsun."

"Aç şu avucunu, bir göster bakayım, Hızır mısın?"

İnanacak.

"Yahu" demiş, "ben sana deminden beri 'Akıbetin hayrolsun!' diyorum, anlamıyor musun? 'Akıbetin hayrolsun, sonun hayırlı gelsin!' diyorum, anlamıyor musun?"

"E ne oldu?" demiş.

"Dün 'Aç gözünü, kapat gözünü' diye seni buraya getiren adam bugün imansız göçtü." demiş.

Kerâmet insanı kurtarmaz. Kerâmet Allah'ın ikramıdır; o ikramı hazmeden kurtulur, hazmetmeyen mahvolur.

En büyük kerâmet nedir?

Sırât-ı müstakimde dosdoğru gitmektir. Allah yolunda gitmektir.

Namazını kılacak, orucunu tutacak, haram yemeyecek, kimsenin hakkını yemeyecek, doğru işler yapacak, hayırlı işler yapacak; en büyük kerâmet odur.

Ben öyle insanlar biliyorum ki;

"Yâ Rabbi! Bana kerâmet gösterme!"

Neden?

"Dayanamam, şımarırım, şaşırırım. Bana gösterme, ben hâlimi bilmeyeyim!"

Çünkü insan şaşırıverir.

Muhterem kardeşlerim!

Onun için Allah bizi böyle görüntülere aldanmayan, rızası yolunu iyi bilen insanlardan eylesin.

Sayfa Başı