M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ayet şerhleri

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerinden bir miktar okuyup mânasını açıklamak istiyorum. Tevbe sûresinin yirminci âyet-i kerîmesinden yirmibeşinci âyet-i kerîmesine kadar okuyup izahını yapmak istiyorum. Mümkünse kardeşlerimiz sonradan bu âyet-i kerîmeleri ezberlesinler. Yirminci âyet-i kerîme şöyle:

Ellezîne. "O kimseler ki" demek. İngilizcedeki hu gibi.

Ellezîne âmenû. "O kimseler ki inanıyorlar, inandılar."

Tabi inanmanın kökü, âmenû'un kökü emine emniyet, eman. İman o kökten geliyor. Sanki iman etmiş gibisin; emana, emniyete yönelmiş oluyor. İman etmek suretiyle kendisini emniyete sokmuş, emniyetli bir mıntıkaya ayak basmış; tehlikeden, deryadan, okyanustan sâhil-i selâmete çıkmış gibi. Kök oradan geliyor. İman et.

Ellezine âmenû. "O kimseler ki iman ettiler."

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem peygamber olduğu zaman, ilk müslümanlar; Hz. Hatice validemiz, Ebû Bekir Sıddîk Efendimiz, çocuklardan Hz. Ali Efendimiz vesaire böyle bir bir, bir bir iman ettiler. Ama bu, çok uzun bir zaman aldı. İman etmek kolay olmadı. Adımcık adımcık, kişi kişi, çok yavaş oldu.

Bazı kimseler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e bağlandılar, iman ettiler, ne derse emrine itaat edecek sevgi bağlarıyla sımsıkı, ona bağlı bir hâle geldiler. Sonra bundan rahatsız olan toplum onlara düşmanlık yapmaya başladı, baskı yapmaya başladı, işkence yapmaya başladı.

Ezâ cefa, dövmek sövmek, hakaret, iktisadî bakımdan muhasaraya almak, kız alıp vermemek, yiyecek içecek vermemek… Onları yok etmek için her çeşit baskıyı, tazyiki, zulmü yaptılar. O zaman müslümanlar hicret etmek zorunda kaldı, göç etmek zorunda kaldı.

Göç yerleri aradılar... Nereye göç edelim, nereye göç edelim? Bir kısmı Habeşistan'a göç ettiler. Fakat Kureyş, Habeşistan'a elçi gönderdi. Habeş İmparatoru'na hediyeler gönderdi. Orada da onları cezalandırmak, barındırmamak istedi. Fakat Habeş İmparatoru müslümanların tarafını tuttu, iman etti, mü'min kardeşlerimizden oldu ve oraya sığınmalarına yardımcı oldu. Bir kısmı ise oraya gidemediler. Çünkü Habeşistan deniz aşırı bir ülke.

Sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i Medineliler kabullendiler.

Mekke'ye hac için geldikleri zaman Peygamber Efendimiz genellikle insanlarla ilgi kuruyordu. Herkese tebliğini yapıyordu, kimse bu işe yanaşmıyordu.

Bir kısmı diyorlardı ki;

"Tamam, doğru söylüyorsun ama seni kabul edersek Kureyş ile aramız bozulur. Kervanlarımız buradan geçemez. Kureyş'in düşmanlığıyla baş edemeyiz. Onun için kusura bakma."

Ama Medine ahâlisi dediler ki;

"Yâ Resûlallah! Sen bizim şehrimize buyur, gel. Biz seni kendimizden biri gibi koruruz. Kendi malımızı koruduğumuz gibi senin malını koruruz, kendi canımızı koruduğumuz gibi senin canını koruruz, bize gel."

Sonuç itibariyle Peygamber Efendimiz Mekke'de artık kendisini öldürme derecesine gelen düşmanların arasında yaşanamayacağı için hicret etti. O zaman bütün müslümanlara mümkünse Resûlullah Efendimiz'in yanına hicret etmeleri emrolundu, tavsiye olundu. O zamanın hükmü; gücü yetenlerin, Peygamber Efendimiz'in hicret yerine gitmesiydi.

Âyet-i kerîmede buyuruluyor ki;

İnne'llezîne teveffâhümü'l-melâiketü zâlimî enfüsihim kâlû fîme küntüm. "Günahlar içinde ibadetleri yapamayarak, küfrün arasında, kâfirlerle yatıp kalkarak, günahkâr kul olarak ölenlere melekler diyecekler ki; 'Hâliniz neydi, ne durumdaydınız?'"

Kâlû künnâ müstad'afîne fi'l-ardı. "Biz mazlum insanlardık. Yeryüzünde zalimlerin arasında yaşadık. Ne yapalım onlar bize ibadet yaptırmadılar, bizi İslâm'a uydurmadılar, Peygamber Efendimiz'e tâbi olmak istesek bile engellediler, bize zorbalık yaptılar." Elem tekün ardu'llâhi vâsiaten fe-tühâcirû fîhâ. "Yeryüzü geniş değil mi? Geniş. Başka bir yere göçseydiniz."

Fetühacirû fîhâ. "Oraya hicret etseydiniz, müslümanca yaşasaydınız. İslâm'ı güzelce yaşayabileceğiniz yere hicret etseydiniz."

Fe-ülâike me'vâhüm cehennemü.

Sizin mazeretleriniz makbul değil. Kâfirlerin arasında kaldınız, İslâm'a sarılamadınız, İslâmî hizmetleri yapamadınız.

"İşte bunların yeri cehennemdir." Ve sâet masirâ. "Orası ne kötü bir yerdir!"

İlle'l-mustad'afîne mine'r-ricâli ve'n-nisâi ve'l-vildân. "Ancak bazı kimseler var ki hicret etmek istiyor ama zayıf, güçsüz insanlar. Adamlardan çok yaşlı olanlar veyahut kadınlardan tek başına hicret edemeyecek durumda olanlar veyahut çocuklardan." Lâ yestatîûne hîleten. "Bir çare bulamayanlar; bir çareye, işi kıvırmaya güç yetiremeyenler." Ve lâ yehtedûne sebîlâ. "Hicret edecek imkânı yok, kaçamak bulamayanlar müstesna."

Onlar cehenneme düşmeyecek, atılmayacak.

Fe-ülâike asa'llâhu en ya'füve anhüm. "Mazeretleri makbul olduğu için Allah onları affedecek. Umulur ki Allah'ın affına mahzar olacaklar." Ve kâna'llâhu afüvven ğafûrâ. "Allah çok affedicidir, çok mağfiret edicidir."

Gafûr'dur, Afüvv'dur diyor.

Demek ki müslümanın gücü yeterse İslâm'ı iyi yaşayacağı yere göç etmesi lazım, hicret etmesi lazım. "Bunu yapmayanlar cehennemlik olacak." diye âyet-i kerîme bildiriyor.

Nitekim bunun arkasındaki âyet-i kerîmede de şöyle geçer:

Mekke'nin ihtiyar, yaşlı şahıslarından bir kimse vardı, müslüman olmuştu. Bu âyet-i kerîmenin indiği kendisine bildirilince, haber olarak gelince hizmetçisine dedi ki;

"Hazırla develerimizi, hicret edeceğiz. Çünkü hicret etmeyenler cehennemde yanacakmış!"

Hadi bakalım, hazırlığı yaptılar, ama mübarek çok hastaymış. İsmini şu anda hatırlayamıyorum. Kaynaklara gidip bakmam lazım, ismini unuttum, hatırımda değil, yanlış bir isim söylemeyeyim. Hazırlıkları yapıyorlar, devesine biniyor, Mekke'den yola çıkıyor. Umre mescidine kadar gidebiliyor. Tem'în mescidi; hani dolmuşlarla gidiyorlar, orada ihrama giriyorlar, gömlekleri çıkarıyorlar. Oraya kadar gidebiliyor, orada vefat ediyor. Kabri oradaymış. İnşallah gittiğimizde ziyaret nasip olur.

"Burada, hicret ederken yolda vefat etmiş bir mübarek sahabe varmış." dersiniz, kabrini ziyaret edersiniz, şefaatini istersiniz.

Onun hakkında âyet iniyor.

Ve men yühâcir fî sebîli'llâhi yecid fi'l-ardı mürâğamen kesîren ve seaten. "Kim Allah için, dinini kurtarmak için, Resûlullah'ın yanına kavuşmak için, Allah'ın rızasına ermek için yola çıkarsa çok şeyler kazanır, Allah ona imkânlar verir." (Nisa, 4

100)

Ve men yahrüc min beytihî mühâciren ila'llâhi ve resûlihî. "Allah'a ve Resûlü'ne erişmek, kavuşmak için evinden çıkan." Sümme yüdrikhü'l-mevtü. "Sonra yoldayken kendisine ecel yetişip de ölen kimsenin durumu ne olacak?" Fe-kad vekaa ecrühû ala'llâhi. "Allah ona sevap verecek, mükâfâtı tamam. Allah'ın mükâfatına erecek. Mükâfâtı hak edecek" diye bildiriliyor.

Demek ki o zamanın şartına göre iman eden kimseler ne yapacaktır?

Hicret edeceklerdir.

Onun için bu âyet-i kerîmede buyuruluyor ki;

Ellezîne âmenû. "O kimseler ki Resûlullah'a iman ettiler." Ve hâcerû. "Hicret emrini de kabul ettiler."

Yerlerini yurtlarını terk edip diyar-ı gurbete gitmeye razı oldular ve gittiler.

Ve câhidû fî sebîli'llâhi bi-emvâlihim ve enfüsihim. "Ve bedenen savaşa girdiler, Resûlullah'ın ordusunda çarpıştılar ve mâlî bakımdan da hepsi, cihat için parasını ortaya koydu. Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihat ettiler." A'zamü dereceten inda'llâh. "Bunlar rütbe bakımında Allah yanında en üstün insanlardır." Ve ülâike hümü'l-fâizûn. "İşte onlar kurtulacak, fevz-ü felâha erecek kimselerdir."

Âhirette cennete girecekler, cehennemden kurtulacaklar, Allah'ın lütfuna mahzar olacaklardır.

Yübeşşirühüm Rabbühüm. "Böyle iman eden, hicret eden, malıyla canıyla cihat eden kimselere Allah, onların Rabbi, müjde veriyor ki." Bi-rahmetin minhü. "Allah'ın rahmetine erecekler, Allah'ın rahmetini kazandılar." Ve rıdvân. "Allah'ın rızasına Rıdvân-ı Ekber'ine nâil oldular."

Allah, kendisi o kullarını; "Benim rahmetime erdiniz, benim rızama vâsıl oldunuz." diye müjdeliyor. Peygamber Efendimiz ashaba bildiriyor.

Müjdeyi Allah kendisi müjdeliyor, Peygamber Efendimiz'e söylettiriyor:

"Onların Rableri onlara müjdeler ki onlar Allah'ın rahmetine erecekler, Rıdvan-ı Ekber'ine vâsıl olacaklardır."

Ve cennâtin lehüm fîhâ naîmün mukîm. "Ve cennete hak kazanmış, cenneti elde etmiş, cennete girmiş olacaklar ki orada onların devamlı nimetleri vardır."

"Tükenmez, bitmez, daimi nimetleri olacaktır." diye Allah onları cennetle, Rıdvan-ı Ekber'iyle, rahmetiyle müjdeliyor.

"Rahmetime ereceksiniz, rahmetime erdiniz, rızamı kazandınız, cennetime gireceksiniz." diye "Rableri onlara müjde veriyor." diye Peygamber Efendimiz âyet-i kerîmede okuyor.

Kim bunlar?

İman edenler. İmanları için Resûlullah'ın peşinden gidenler, hicret edenler. Mallarıyla, canlarıyla cihat edenler.

Hâlidîne fîhâ ebedâ. "Onlar bir kere girdikleri zaman, cennette ebedî olarak kalacaklar."

Muvakkat değil. Küçük bir mükâfât değil, belli bir zamana mahsus mükâfât değil; nimetleri bitmeyen, tükenmeyen o cennette ebedî olarak kalacaklar.

İnna'llâhe indehû ecrün azîm. "Hiç şüphe yok ki Allah'ın nezd-i ilâhîsinde ecrün azîm, büyük mükâfâtlar vardır."

"Ücret, mükâfât, sevap Allahu Teâlâ hazretlerinin indindedir, huzurundadır, yanındadır. Allah'ın yolunda yürüyenler o mükâfâtlara ereceklerdir."

Hangi âyetler bunlar?

Tevbe sûresinin yirminci âyeti ve devamı.

Üç ayet okuduk, bir tane daha okuyoruz. Tamamı beş âyet olacak.

Yâ eyyühe'llezîne âmenû. "Ey o kimseler ki imanı duydular, kabul ettiler, iman ettiler. Ey iman etmiş olan kimseler!" Lâ tettehizû abâeküm ve ihvâneküm evliyâe eni'stehabbü'l-küfre ale'l-îmân. "Eğer babalarınız ve kardeşleriniz imana küfrü tercih eden kimselerse, kâfirliği tercih ediyorlarsa, imana gelmiyorlarsa siz o babalarınızı, o kardeşlerinizi dost görmeyin, dost edinmeyin; onlarla bağlantınız, dostane bağlantılarınız olmasın. Onlar sizin dostunuz değil. Çünkü küfrü tercih ediyorlar, imanı reddediyorlar. İmana karşılık, imanı reddedip küfrü tercih ediyorlarsa babalarınızı, kardeşlerinizi dost tutmayın, dost edinmeyin." Ve men yetevellehüm minküm. "Sizden kim o sözü dinlemez de o küfrü tercih eden babaları, kardeşleri dost edinirse..." Fe-ülâike hümü'z-zâlimûn. "İşte onlar zalimlerin ta kendileridir."

Zalimdirler, zulüm etmiş kimselerdir, "zulüm işlemişler" demektir, "zalimler sınıfına kaymış, girmiş" demektir.

Demek ki babası kâfirse evlat babasını dost edinmeyecek. Demek ki kardeşi kâfirse kardeş kardeşi dost edinmeyecek. Edinmemesini Allah emrediyor:

"Dost edinmeyin. Küfrü tercih ediyorlarsa, imanı reddediyorlarsa, küfre mukabil imana taraftar oluyorlarsa onları dost edinmeyin. Kim onları dost edinirse onlar da günahkâr olmuş olur, zalim olmuş olur. Sakın böyle bir şey yapmayın!"

Onun için sahabe-i kirâmın çoğu, annelerinin babalarının evlerini bıraktılar. Anne babalarının ısrarına rağmen küfre gelmediler, dönmediler, Peygamber Efendimiz'in yanında yer aldılar.

Mesela Musab b. Umeyr radıyallahu anh. Çok zengin bir ailenin biricik çocuğuydu; çok soylu, çok güzel, mübarek bir insandı. Allah şefaatine erdirsin. Müslüman olunca anası çok naz yaptı ona, çok ısrar etti, çok takıldı, asıldı.

Dedi ki;

"Babalarının, dedelerinin dininden ayrılma, İslâm'a gitme, tekrar dön, vazgeç, bırak, Muhammed'in yanından ayrıl! Bak yemek yemeyeceğim, kendime kast ederim."

Böyle tehdit etti. Annelik hatırını ortaya koydu. Musab b. Umeyr, çok kibar bir çocuktu, çok iyi bir insandı, çok iyi ahlâklıydı.

"Bak anneciğim, bana böyle ısrarda bulunma, senin bin tane canın olsa, bin tane canına kıysan ben imanı bırakamam, Resûlullah'ın yanından ayrılamam, bana böyle yapma! " dedi.

Annesi baktı ki hiçbir şey para etmiyor.

Ankara İlahiyat'ta hocayken bizim talebelerden birisi geldi. Bana buna benzer bir durum anlattı. Anası babası bunun karşısındalarmış, Müslümanlığını istemiyorlarmış. Eve almıyorlarmış, evlatlıktan reddediyorlarmış.

"Hocam, ben ne yapayım?" dedi.

Ben de dedim ki;

"Sen annene babana bir mektup yaz. 'Anneciğim, babacığım, ben sizi çok seviyorum, ben İslâm'dan imandan aldığım terbiyemle size hizmet etmek gerektiğini de biliyorum, itaat etmek gerektiğini de biliyorum ama sizi de beni de yaratan Allah'ın kulu olduğumdan Allah'a itaat daha önde geldiğinden; 'Allah'a itaat etme bizim yanımıza gel!' derseniz, beni imanımdan vazgeçirmeye çalışırsanız onu yapamam. Sizi seviyorum ama yapamam. Çünkü Allah'ın hakkı en büyük. Hepimizin üzerinde, hepimizin Allah'ı dinlememiz lazım. Beni böyle bir tercihe zorlamayın. Bana böyle baskı yapmayın. Ben dindarlığımı sürdüreyim, size de evlatlık yapmak isterim. Ama 'Dininden vazgeç, İslâm'ı bırak, ibadeti terk et!' derseniz bunu yapamam.' diye durumunu güzelce anlat."

Mektup yazmış; o mektup evde o kadar tesirli olmuş ki bütün ev halkı tevbekâr olmuş. Ağlamışlar vesaire, evin içinde fırtınalar olmuş. Sonra da hepsi hizaya geldiler, hacca falan gittiler.

Demek ki böyle dememiz lazım. O zaman da öyle dediler. Sahabe-i kirâm; annesi ve babası olsa, kardeşi olsa bile imanı reddediyorsa; "Dinimizi bırakamayız, İslâm'dan ayrılamayız, sizi dost edinemeyiz." dediler.

Sonuncu âyet-i kerîmeyi okuyorum:

Allah, Peygamber Efendimiz'e emrediyor:

"Ey Resûlüm! Mü'minlere söyle, bildir."

İn kâne âbâüküm. "Eğer babalarınız." Ve ebnâüküm. "Ve evlatlarınız, oğullarınız." Ve ihvânüküm. "Ve kardeşleriniz." Ve ezvâcüküm. "Ve eşleriniz, karılarınız." Ve aşîretüküm. "Ve kabileleriniz, aşiretleriniz." Ve emvâlüni'ktereftümûhâ. "Ve kazandığınız, biriktirdiğiniz mallar." Ve ticâretün tahşevne kesâdehâ. "Bozulmasından, sarsılmasından, kesada uğramasından korktuğumuz ticaretler." Ve mesâkînu terdavnehâ. "Hoşunuza giden değerleriniz, hoşnut olduğunuz güzelim evleriniz, evler." Ehabbe ileyküm. "Size daha sevimli geliyorsa." Mina'llâhi ve resûlihî. "Allah'tan ve Resûlullah'tan." Ve cihâden fî sebîli'llâh. "Ve Allah yolunda cihat etmekten size daha tatlı geliyorsa." Ve terabbesû. "O zaman başınıza gelecekleri bekleyin bakalım." Hattâ ye'tiya'llâhu bi-emrihî. "'Allah sizlere ne felaket getirecek?' diye görün bakalım, bekleyin." Va'llâhu lâ yehdi'l-kavme'l-fâsikîn. "Allah fasık olan insanları, grupları hidayete erdirmez, onların başına felaketler yağar." buyuruyor.

Bu âyet-i kerîme çok mühim bir âyet-i kerîmedir. Onun için ezberletmeye çalışıyorum.

Allah celle celâlüh Resulüne emrediyor:

"O müminlere de ki babalarınız, evlatlarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kavim kabileniz, mallarınız, ticaretiniz ve beğendiğiniz meskenler..."

Sekiz şey sayıyor.

"'Bunlar Allah'tan, Resûlullah'tan ve Allah yolunda cihat etmekten size daha sevimli geliyorsa başınıza felaket gelecek!' diye söyle onlara."

Demek ki mü'min nasıl olmalı?

Allah'ı ve Resûlü'nü bütün bunlardan daha çok sevmeli. Allah'ı daha çok sevmeli, Resûlü'nü hâkeza aynı şekilde daha çok sevmeli ve Allah yolunda cihat etmeyi tercih etmeli; bunları tercih etmemeli.

Nedir bunlar?

Âbâükum. "Babaları." Ve ebnâüküm. "Evlatları."

Kâfirse... Mekke'de kalmış babası kâfir, oğlu kâfir.

Ve ihvânüküm. "Ve erkek kardeşleri." Ve ezvâcüküm. "Eşleri." Ve aşîretüküm. "Bağlı olduğu aşireti, kabilesi." Ve emvâlüni'k-tereftümûhâ. "Biriktirdiği malları." Ve ticâretün tahşevne kesâdehâ. "Bzulur diye korktuğu, kurulu düzeni, ticareti." Ve mesâkînü terdavnehâ. "İçinde yaşadığı güzelim köşkleri, beğendiği, sevdiği köşkleri."

Allah'tan, Resûlullah'tan ve Allah yolunda cihat etmekten daha hoş geliyorsa onları tercih ediyorsa o zaman Allah o kimseleri tehdit ediyor.

"Beklesinler bakalım, başlarına ne felaketler yağdıracağını görsünler!" diye bildiriyor.

Sahabe-i kirâm tabi imanlarının gereği olarak bu âyet-i kerîmenin ışığında aynen emirlere uygun olarak davranırlar. Mü'min olan evlat, -Mus'ab ibni Umeyr gibi- ailesinden ayrıldı, zenginliği bıraktı Medine-i Münevvere'ye hicret etti. Bir ailenin tek çocuğu oldu artık. Çünkü annesi babası müslüman olmamış.

Bazısında baba müslüman oldu, evlat kâfir olarak kaldı. Kimisinin karısı razı olmadı hicrete; karısı kaldı, o hicret etti. Evlerini barklarını, ticaretlerini, mallarını bırakıp geldiler.

Süheyb-i Rûmî hazretleri Mekke'de esnaftan eli iş gören sanatkâr bir kimseydi, zırh filan yapardı. Mülayim bir kimseydi. Çalışmıştı, çok para kazanmıştı. O da hicret âyetleri gelince hicret etmek istedi, parasını pulunu ayarladı.

Ama Mekke'nin müşrikleri de hicret edenleri engellemek için kulaklarını dikmişler, çok dikkat ediyorlardı. Şüphelendikleri insanı takip de ediyorlardı. Süheyb-i Rûmî hazretleri Mekke'den çıkınca bir de baktı ki peşine Mekke'nin efeleri, çeteleri takıldı.

Gitti, gitti… Arkasına bakıyor; kendisini takip ediyorlar. Hemen bir kayanın arkasına saklandı, kendisine siper etti.

Dedi ki;

"Ne istiyorsunuz, peşimden ne geliyorsunuz?"

Dediler ki;

"Yâ Süheyb! Sen bizim aramıza esir olarak geldin, çalıştın çabaladın, para kazandın, zengin oldun. Paralarını biriktirdin, altınları keseye doldurdun, şimdi kalkıp gidiyorsun."

Hırsızlık mı yaptı?

Kendisi çalıştı, kazandı. Söyledikleri laf mı?

Ama Süheyb-i Rûmî hazretleri; "sizin bu söylediğiniz mantıksız" demedi.

Dedi ki;

"Siz benim bu paraları toplayıp götürdüğüme mi kızıyorsunuz?"

"Evet."

"Alın paraları; bunların hepsini size vereceğim. Ama razı olmazsanız bilirsiniz ki çok güzel ok atarım, attığımı da mutlaka vururum. Yanımda da bir sürü ok var. Bunlar bitinceye kadar sizinle çarpışırım. Razı mısınız?" dedi

"Tamam." dediler.

Keseleri fırlattı. Onlar da paralara köpekler gibi üşüştüler. "Oh, paraları aldık!" diye sevindiler.

Süheyb-i Rûmî de yoluna rahat rahat devam etti. Medine-i Münevvere'ye geldi. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;

"Süheyb kâr etti, Süheyb doğru yaptı, Suheyb daha kârlı çıktı."

Onun paraları verip de hicreti tercih etmesini Peygamber Efendimiz medh u senâ eyledi. Ticaretini bıraktı, evini barkını bıraktı, biriktirdiği parayı pulu bıraktı, Süheyb-i Rûmî hicret etti. Birçok kimse böyle yapmıştır. Bunlar bizim için ibrettir.

Burada çıkacak ana fikir şudur:

İnsanın asıl görevi, Allah'a kulluk yapmaktır. Asıl iş, Müslümanlığı tam yapmaktır. Müslümanlığı tam yapmak nerede mümkün oluyorsa oraya gitmek lazım. Nerede Müslümanlığı yapma imkânı kalmıyorsa oradan hicret edip öbür tarafa gitmek lazım.

Ayrıca görevi yoksa…

"Ayrıca görev" ne demek?

Diyelim ki birisi görevlendiriliyor, falanca yere elçi gidiyor. Bu ayrı görevlenme durumu ayrı.

Görevi yoksa sade vatandaşların ne yapması lazım?

İslâm'ı daha iyi yaşayabileceği yere gitmesi lazım. Mühim olan İslâm'ı yaşamak.

Eğer İslâm'ı yaşamanın mümkün olduğu yere gitmez de İslâm'ın yaşanmadığı yerde kâfirlerle yaşamaya razı olursa sonuç ne? Öyle insanlar ne olacak?

Cehenneme atılacak. Âyet-i kerîmede öyle bildiriyor.

Onun için hepimiz, dinimizi en güzel şekilde yaşamaya gayret edelim. En güzel şekilde yaşamayı amaç edinelim. En güzel yaşatmanın sağlanacağı tertibi, düzeni, mekânı, yeri, mahalleyi, köyü sağlayalım. Ömrümüzü Allah'ın rızasına uygun ibadetleri yaparak geçirelim. Âsi olarak, günah işleyerek, haramlara bulaşarak, dinsizlerin, imansızların, zalimlerin, kâfirlerin, müşriklerin içinde yaşayıp çoluk çocuğumuzu kaybetmeyelim, kendimizi zarara sokmayalım. Allah hepinizden razı olsun.

Tevbe sûresinin 20, 21, 22, 23, 24.âyet-i kerîmelerini, beş âyet-i kerîmesini okudum.

Birincisi nasıl başlıyordu?

İkinci âyet-i kerîme nasıldı?

"Rableri onları müjdeliyor."

Allah'tan müjde var, müjdeli âyet.

Ne ile müjdeliyordu?

Hafıza idmanı yapıyoruz.

Yübeşşirühüm rabbühüm bi-rahmetin minh. "Rahmet-i rahman müjdesi var, bir." Ve rıdvân. "Allah'ın rızası, Rıdvan-ı Ekber'ine ulaşmak müjdesi var, iki." Ve cennât. "Cennetlere müjdesi var." Lehüm fîhâ naîmün mukîm. "Öyle cennetler ki içinde nimetler tükenen, fâni, kesintili değil, devamlı."

İkinci âyet bu.

Üçüncü âyet bu konuya devam ediyor:

Hâlidîne fîhâ ebedâ. "Evvela bunlar bu cennete girdikleri zaman ebediyen orada kalacaklar, sonsuza kadar kalacaklar."

Ondan sonraki dördüncü âyet-i kerîme:

"Eğer babalarınız ve kardeşleriniz küfrü tercih ediyorlarsa, iman tarafına yanaşmıyorlarsa." La tettehızû.

Evet nasıldı? Hafızanızı, yoklayın.

Yâ eyyuhellezîne âmenû diye başlıyordu.

"Ey iman edenler!"

Lâ tettehizû. "Edinmeyin." Âbâeküm ve ihvâneküm evliyâ'. "Babalarınızı, kardeşlerinizi dostlar edinmeyin."

Hangi şartla?

En'istehabbü'l-küfre ale'l-imân. "İmana küfrü tercih ediyorlarsa."

"Küfrü daha çok seviyorlarsa o zaman onları dost edinmeyin."

Ve men yetevellehüm minküm fe-ülâike hümü'z-zâlimûn. "Onları dost edinenler zalimdir." diyor.

Günahkârdır. Velhasıl cezasını çekecektir.

Dördüncü âyet-i kerîme bu.

Beşinci âyet-i kerîme nasıldı?

Kul diye başlıyordu.

Bakalım sekiz taneyi doğru sayabilecek miyiz?

Kul in kâne ebâükum. "Babalar." Ve ebnâüküm. "Evlatlar." Ve ihvânüküm. "Erkek kardeşler, kardeşler." Ve ezvâcüküm. "Eşler." Ve aşîretüküm. "Kavim, kabile." Ve emvâlüni'ktereftumûhâ. "Kazandığınız mallar."

Altı.

Ve ticâretün tahşevne kesâdehâ. "Fesada uğrar, bozulur diye korktuğunuz güzelim işler, güçler, dükkanlar, ticaretler."

Yedi.

Ve mesâkînü terdavnehâ. "Hoşunuza giden evler."

Havuzu var, en temiz arazi içinde, iki katlı, beş tane bedroomu var, iki tane garajı var, bilmem nesi var…

Sekizini de saydık maşaallah!

Ehabbe ileyküm mina'llâh. "Bu sekiz şeyi Allah'tan daha çok seviyorsanız..."

Sonra?

Mina'llâhi ve Resûlihî. "Allah'tan, Resûlü'nden daha çok seviyorsanız…"

Demek ki Resûlullah'ı bunlardan çok sevmek lazım.

Resûlullah'ı kimlerden daha çok sevmemiz lazımmış?

Babadan, evlattan, kardeşten, hatundan daha çok sevmek lazımmış. Aşîretten, kavimden, Türkçülükten, Kürtçülükten, Çerkezçilikten, ırkçılıktan daha çok sevmek lazımmış. Mallardan mülklerden, ticaretten, köşklerden saraylardan daha çok sevmek lazımmış.

Allah'ı ve Resûlullah'ı bunlardan daha çok sevecekmişiz.

Bir de neyi bunlardan daha çok sevecekmişiz?

Ve cihâdin fî sebîlihî.

Cihadı daha çok sevecekmişiz.

"Eğer Allah'tan, Resûlullah'tan, Allah yolunda cihattan bu sekiz şeyi daha çok seviyorsanız, bunlara takılıp da dinin emirlerini yerine getiremiyorsanız, bunlardan, yardan serden geçemiyorsanız, fedakârlık yapamıyorsanız o zaman başınıza fena şeyler gelecek."

Fe-terabbesû hattâ ye'tiya'llâhu bi-emrih. "Bekleyin bakalım, Allah başınıza ne bela getirecek. Bekleyip görün bakalım!"

Va'llâhu lâ yehdi'l-kavme'l-fâsikîn.

"Zalim" olabilir, "fâsık" olabilir, "kâfir" olabilir kelimeleri hatıra iyi yerleştirmek lazım.

Ezberlemişiz. Yardımlaşarak hepsini saydık.

Allah hepinizden razı olsun.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı