M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 109 (2).

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm

el-Hamdü li'llâhi Rabbi'l-âlemîn hamden kesîren tayyiben mübâreken fîh, alâ külli hâlin ve fî külli hîn, hamden kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidîne'l-evvelîne ve'l-âhirîne, tâc-ı ruûsinâ ve tabîb-i kulûbinâ Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû ilâ yevmi'l-cezâ.

Emma ba'd.

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-ümûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr ve bi''s-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

İnne'n nâse yeksürûn ve ashâbî yekıllûn fe lâ tesübbû ashâbî fe-men sebbehüm fe-aleyhi la'neti'llâhi.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz, muhterem, sevgili ve değerli kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı, dünyada ve âhirette üzerinize olsun. Allahu Teâlâ hazretleri şu mübarek aydan en yüksek derecede istifade etmeyi, feyizyâb olmayı cümlenize nasip eylesin. Rabbimiz cümlemizi rahmetine erdirip mağfiretine mazhar eyleyip iki cihanda korktuklarımızdan emin umduklarımızdan nâil eylesin. İbadetlerimizi taatlerimizi, hayrâtımızı, hasenâtımızı, affımıza, mağfiretimize vesile eylesin. İbadetlerimizi güzel yapmayı nasip eylesin.

Peygamber-i Zîşânımız, serverimiz, önderimiz, eşrefi'l-verâ Muhammed-i Mustafa hazretlerinin mücevher misali hadîs-i şerîflerinden bir demet okuyarak şu mübarek günde Kur'an okuduğumuz gibi zikirler yaptığımız gibi zamanımızı Rabbimizin rızasına uyun geçirmek üzere burada toplandık. Allahu Teâlâ hazretleri hepimizi rızasına vâsıl eylesin.

Bu hadislerin okunmasına başlamadan önce evvela Peygamber Efendimiz'in ruhuna bizlerden hediye olsun diye, sonra âline, ashâbına, etbâına, ahbâbına cümle evliyâlullahın, büyüklerimizin ruhlarına hediye olsun diye, hâsseten İstanbul'da medfun olduğunu bildiğimiz Ebû Eyyüb el-Ensârî Efendimiz'in ruhuna, makamı bulunan Yuşa aleyhisselam ve sâir enbiyânın ruhuna, bu beldeyi fethetmiş olan cennetmekân Fatih Sultan Muhammed Han hazretlerinin ve ordusunun mensubu mücahitlerin, gazilerin ruhlarına, cümle hayır hasenât sahiplerinin, hâsseten bu camiyi yaptırmış olan İskender Paşa'nın ruhuna ve bu camiyi asırlar boyunca hizmette tutmak için zaman zaman tamir eylemiş olanların buna az veya çok katkıda bulunanların ruhlarına, bu camiden gelmiş geçmiş imamların, müezzinlerin, vâizlerin ruhlarına, caminin etrafında medfun bulunan mü'minlerin ruhlarına ve uzaktan yakından, kar demeden kış demeden bu dersi dinlemeye gelen siz fedakâr kardeşlerimin ahirete göçmüş bütün müslüman geçmişlerinin ruhlarına hediye olsun diye, cümlesinin ruhları şâd olsun, kabirleri nur dolsun, makamları âlâ olsun, dereceleri yücelsin diye, bizler de Rabbimiz'in sevdiği kullar olalım da ömrümüzü rızasına uygun geçirip huzuruna sevdiği razı olduğu kullar olarak varalım diye, bir Fâtiha on bir İhlâs-ı Şerîf okuyalım, öyle başlayalım:

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Ramûzü'l-ehâdîs kitabımızın 109. sayfasının dokuzuncu hadîs-i şerîfi olan demin metnini okumuş bulunduğum Ebû Hüreyre radıyallahu anh hadîs-i şerîfinde şöyle buyuruyor:

İnne'n-nâse yeksürûn. "İnsanlar, müslümanlar çoğalıyor." Ve ashâbî yekıllûn. "Benim ashâbım günden güne azalıyor."

İnsanlar asırlar boyunca yaşayacaklar, gelecekler, gidecekler, çoğalacaklar. Onlar gittikçe ashâbım azalacak; yaşayanlar ölüyor. İşte nihayet miktarları azala azala kalmayacak.

Fe-lâ tesübbû ashâbî. "Sakın benim ashabıma sövmeyin, saygısızlık etmeyin, kıymetini bilin."

Gittikçe azalacaklar. "Resûlullah'ı gören var mı?" dediğiniz zamankimse kalmayacak, bulunmayacak.

Peygamber Efendimiz'i görüp sohbetine erenlere "sahabi" deniliyor, Peygamber Efendimiz'in ashabını görenlere, "tâbiîn" deniyor. Bir zaman gelecek, onlar nadide kıymetli insanlar olacaklar:

"Ya, demek ki sen Resûlullah Efendimiz'in ashabından birisini gördün ha, onu gören gözlerin sahibi bir insanı gördün!"

O kıymet bilecek.

"Onun için bu mübareklerin; benim sohbetimde bulunmuş, beni görmüş olan ashabımın kıymetini bilin. Onların aleyhine düşünüp taşınıp sövüp saymayın."

Söverse ne olur?

Fe-men sebbehû. "Kim onlara sövüp sayarsa kötü söz söylerse." Fe-aleyhi la'neti'llâhi. "Allah'ın laneti onların üzerine olur."

Burada iki mâna olabilir: "Allah'ın laneti onların üzerine olur, Alah gazap eder, cezalandırır." diye bilgi ya da "Allah'ın laneti onların üzerine olsun." diye temenni. O mânaya da geliyor. Arapçada bu ifade hem temenni mânasına gelir hem bilgi mânasına gelir.

Öyle yaparsanız size Allah'ın cezası gelir. Bu bilgi. İhbar ediyor ki böyle yapmayın. Böyle yaparsanız böyle olur. Bir de dua mânası olabilir. O da; "Böyle yaparsanız Allah'ın laneti üzerinize olsun!"

İkinci mânanın karşısında bir şey; işkence gören sahabeleri Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e; "Şu müşriklere beddua et, lanet et, Allah bunları kahretsin, yok etsin, def etsin; biz de kurtulalım dediler. Çünkü çok cefa ediyorlardı.

Düşünebiliyor musunuz çölde ateş yakıyor, ateşin üstüne yatırıyor, çıplak sırtına nasıl işkence yaptıklarını anlayabiliyor musunuz?

Sığırın ıslak derisini alıyor, ıslak ıslak sarıyor… "Rulo" diyoruz ya "dürüm" diyelim. "Rulo" dersek cezalı oluyoruz. Yabancı kelime kullanmayacağız.

"Arada hatırlatalım, kurduğumuz televizyona "AK televizyon" adını vermiştik. Televizyon sözüne kızıyoruz. AK başka bir şey diyeceğiz; "Televizyon sözünün Türkçe karşılığını bulalım." diye yarışma açtık, herkes "Televizyonumuzun adı şu olsun." diye isim yazdırıyor. Adı "Ak televizyon" sen altındaki "televizyon" kelimesinin Türkçe karşılığını bul.-

Ne demek istiyoruz?

Dilimize yabancı kelimeler girmiş, içimize yabancı adetler girmiş, kafamıza yabancı fikirler girmiş. Kâfirce, zalimce, düşmanca hareket eden insanların her şeyini kontrolsüz almışız veyahut bazıları kasten sokuşturmuş, tıkıştırmış veya gayri ihtiyari yapılmış.

Adam Amerika'da tahsil görmüş. O bir kelimeyi kekeliyor, karşılığını bulamıyor. Hadi biz hüsnüzan edelim, bundan diyelim. Yabancı tahsil yaptığından, Türkçelerini hatırlayamadığından yabancı kelimeler girmiş.

"Bu meseleyi ekonomi bazında mütalaa edersek şöyle olur."

Ne demek istiyor? "Ekonomi" ne demek?

"İktisat" demek. İktisadı biliyorduk, niye ekonomiye soktuk?

"Ekonomi bazı" ne demek?

"Baz" ne demek? İngilizce beyiz "temel" demek, "ekonomi açısından, ekonomi temelinden incelersek" demek.

Niye baz'ı kullanıyorsun, Türkçesini niye kullanmıyorsun? Bu bir hücum! Senin dilini yok edecek, senin fikrini yok edecek; etti zaten!

Büyük ölçüde tahribata uğramış bir milletiz. Kıyafetlerimiz onların kıyafetleri, âdetlerimiz onların âdetleri, evdeki eşyalarımız onların eşyası; gardırop, komidin, konsol hiçbirisi Türkçe değil.

Bizimki neydi?

Dolaptı, raftı, sandıktı. Bizim olan şeylerin bizde adı var. Setmiş bilmem ne, müzik setiymiş bilmem ne?

Şimdi biz ona karşı diyoruz ki her şeyin dedemizde kalma aslını, bize ait olanını kullanalım, "televizyon" demeyelim de başka bir şey diyelim, radyo demeyelim de başka bir şey diyelim, diyorum derdimi anlatamadım. Bana isim yağdırıyorlar, "televizyon" kelimesinin karşılığını bulacaksınız, "Ak televizyon" demeyeceğiz, "Ak bir şey" diyeceğiz, "Ak radyo" demeyeceğiz.

Orta Asya Türk Devletlerinin lügatlerini karıştırdım, radyo için "ünalgı" demişler. Aynı ülke. Demek ki benim gibi düşünen adamlar var. Orada televizyon için de "sınalgı" demiş, ama sının ne olduğunu göremedim. Görüntü mü? Ona bakacağız, bir şey bulacağız.

Bu Ak televizyonun altındaki televizyonu sileceğiz, oraya bizim bulduğumuz kelime gelecek. Heriflerin bir şeyini kullanmayacağız. Mecburen tahsil yapıyoruz; ben ondan daha güzel tahsil yapacağım, kendi evlatlarımı daha güzel yetiştireceğim.

Onun için de mektepler açtık, açıyoruz; bizim mekteplerde yetişenlerin onların mekteplerinde yetişenlerden daha iyi yetiştiğini haberlerde okuyoruz, kulağımıza geliyor.

Mesela Avustralya'da bunu duyduk, burada evvel Allah bizim hastanemiz daha güzel çalışır, bizim mektebimiz daha güzel öğretir, bizim radyomuz daha faydalı olur, biz yaptığımız her şeyi güzel yapabiliriz.

Ona verdiği kabiliyetlerin aynını Allah bize de vermiş. Bize ayrıca iman kabiliyeti de vermiş. Biz iman gücüyle daha üstünüz, onlar yarım, bir gözleri görmüyor, sadece dünyayı görüyorlar. Biz hem dünyayı hem âhireti görüyoruz. Hem zâhiri hem bâtını kollamaya çalışıyoruz.

"Dışı boyayıp da içi berbat etmek olmaz." diye içimizi de dışımızı da düzeltmeye çalışıyoruz, reklamda değiliz. Dış görünüşte, gösterişte, alkışta değiliz. "Allah sevsin." diye içimizi de düzeltmeye çalışıyoruz. Hem dışı hem içi; onun için biz onlardan üstünüz. Bir şeyi yaptık mı iman gücüyle daha güzel yaparız.

İşte biz bunun bayrağını açtık, bunu yapmak istiyoruz, bunu yapacağız, yaparız. Çünkü adamlar onların memleketinde yaşayan kardeşlerimize hayran oluyorlar. Bunlar gidiyorlar, görüyorlar oradaki kardeşlerimize hayran oluyorlar. "Ya sizler güzelsiniz." diyor onların yanına gitmiyor, bunun yanına geliyor.

Bak ben üç dört gün İsveç'teyim; başkalarının yanından bizim yanımıza geliyor.

Neden?

Elhamdülillah, insanın içi de dışı da güzel olursa, bâtını da zâhiri de mâmur olursa, yaptığı işin niyeti de güzel olursa, daha güzel olur. Tek taraflı gibi olmaz, tek gözlü gibi olmaz, tek bacaklı gibi olmaz, tek elli gibi olmaz.

Bizim kardeşlerimiz iyi yetiştiği zaman onların memleketinde onlardan iyi oluyor. Çünkü her şeyi bilmiş oluyoruz ama onlar bizim bildiğimiz şeyleri bilmiyor, yarı bilgileri eksik, yarım adam. Hatta bu yarısı olmadığı için öbür yarımları da bozuluyor. İnsanı insan eden bu asıl mânevî tarafı olmayınca maddî tarafı da bozuluyor. Eroinman oluyor, sarhoş oluyor, esrarkeş oluyor, kalleş oluyor, alçak oluyor, vefasız oluyor.

Neden?

Mânevî yarısı yok, maddî yarı da adam etmiyor.

New York'ta elektrikler bir kesilmiş; bütün dükkânların camlarını kırmışlar, yağmalamışlar. Alarm yok, polis yok, telefon etme imkânı yok! Fırsatı buldular, içlerindeki çirkef kötü huylar icraata geçti. Görüyor musunuz bak, medenilik filan hepsi masal.

Ben şunu şöyle çıkarayım, içine anlatsınlar; ben başka işle meşgulken külahıma anlatsınlar. Medeniyet filan hepsi masal, hepsi gaddar, hepsi zalim, hepsi can düşmanı, ırz düşmanı…

Dünyanın her yerinde masum insanları öldürüyorlar; bunu görüyoruz. Medeniyet masal, kendilerinin reklam vasıtası.

O zaman ne yapacağız?

Onlara da insanlığı öğreteceğiz.

Onlar da bizim Hz. Âdem'den kardeşlerimiz, onlara da öğreteceğiz. Yaptıkları işlerin haram olduğunu, günah olduğunu, zararlı olduğunu, insafsızlık olduğunu, yazık olduğunu, ayıp olduğunu; "Bak onun yerine kendini koy." diye anlatacağız.

"Sen Amerikalı olmasaydın, İngiliz Fransız, Rus olmasaydın, Sırp, Ermeni olmasaydın, şu zülüm ettiğin Boşnak, Çeçen, Afrikalı Zenci, Somali'li, Uganda'lı olsaydın, şu kamplarda öldürülen birisi olsaydın ne yapardın?" diyeceğiz. Merhametini ortaya çıkarmaya çalışacağız.

Bu adamlar dünyaya silah gücüyle, iktisat gücüyle, âlet gücüyle hâkim olduğundan her yerde menfaatleri var; gidiyorlar.

Bak Orta Afrika'daki katliamların arkasında İngilizler, Fransızlar var.

Neden?

Bütün silahları onlar vermiş. Ya silah ticareti yapıyor ya da silahı bizzat verip bu tarafı öbür tarafa saldırtıyor. Yani medeniyetsiz, yani insafsız, yani kalleş, yani faziletsiz! Gün gibi aşikâr. Bizim karşımıza geçip de insan haklarından filan bahsetmesinler.

Nasıl olur?

Çalışmakla olur. Sen de derdini, fikrini, ilmini, edebini, irfanını anlatabilmelisin.

Bu nasıl olacak?

İşte bunu kuracağız. Çalışacağız, çabalayacağız; el birliğiyle gönül birliğiyle çalıştığımız zaman olacak inşaallah!

Peygamber Efendimiz ihtar ediyor; "Kıymetini bilmezseniz, ashâbıma söverseniz insan bak Allah'ın lanetine uğrarsınız, çarpılırsınız, âhiretiniz mahvolur, dünyada da belanızı bulursunuz, âhirette de cezasını çekersiniz." demek de olabilir; "Onlara lanet olsun!" demek de olur.

Peygamber Efendimiz, ashâbı kendisine gelip;

"Bize işkence edenlere beddua et yâ Resûlallah! Allah bunları kahretsin!" deyince;

"Yok." dedi. "Ben lanet edici bir peygamber olarak gönderilmedim. Yâ Rabbi! Benim kavmim bilmiyor, bunları cahilliğinden yapıyor, sen bunları affet, sen bunlara hidayet ver." dedi.

Belki onun için şefkatinden ikaz ediyordur. Bakalım tercemeyi nasıl yapmışlar? "Laneti olsun." diye yapmış, o öyle düşünmüş. Ben de şefkatinden; "'Sakın ashâbıma sövmeyin, sonra size yazık olur, onların şanına leke gelmez, güneş balçıkla sıvanmaz, onlardan bir şey eksilmez, size yazık olur. Gıybet ettiğiniz için, sövdüğünüz için, kötü söz söylediğiniz için hem de çok muazzam çok büyük insanlara çok kötü söz söylediğiniz için çarpılırsınız, mahvolursunuz.' demiştir." diyorum. Dünyanız ahiretiniz perişan olur.

Şimdi bu devirde ashap kalmadı. Aradan bin dört yüz yıl geçti. Köprünün altından ne kadar sular geçti. Bu köhne dünya ne günler gördü. Hâlâ ashabının bazısının aleyhinde atıp tutan insanlar var, hâlâ var.

İmâm-ı Âzam Efendimiz demiş ki;

"Biz onların zamanında yaşamadık, kılıçlarımızla onların kanlarını döküp de günaha girmedik, kötü işler yapmadık. Onlardan bu kadar sonra yaşamışız. Bari dilimizi onların aleyhinde kullanmayalım, kötülük ederek dilimizi kirletmeyelim."

Çok güzel. Şu sahabe ile bu sahabe karşı karşıya gelmişler. O zamanda yaşasaydık belki birisini tutacaktık ama şimdi asırlar geçmiş, tarihî olaylar olarak bakıyoruz. Bari şimdi aleyhlerinde konuşup da kendimizi tehlikeye sokmayalım, günaha girmeyelim, dilimiz dedikodu ile kirlenmemiş olsun.

Kimler yapıyor?

Bunlar açıkça söyler. Kimisi Peygamber Efendimiz'in ashabından olan kimseye açıkça ne diyor?

"Allah'ın laneti üzerine olsun!"

Ya Peygamber Efendimiz'in ashabından. Peygamber Efendimiz de; "Aleyhinde konuşma!" diyor, ismen şimdi düşmanlığı sürdürüyor.

Bitti artık. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in asrı üzerinden on dört asır geçti. Şimdi müslümanlar kardeş, Kur'an'da var:

İnneme'l-mü'minûne ihvetün. "Bütün müminler kardeş."

Kardeşliği yap, ayrılığı gayrılığı bırak. Sünnîlik, Alevîlik, bilmem Caferîlik vesaire. Bırak şimdi, Kur'ân-ı Kerîm'e sımsıkı sarıl, Allah'ın rızasını kazanacak şekilde ömür geçirmeye bak!

Hocamız Mehmed Zahid Kotku hazretleri binlerce kerametlerini herkesin gördüğü; onunla tanışan herkesin az çok hakkında bir tatlı hatırası olan insan, hakiki evliyâ, som altın gibi...

Güneydoğu Anadolu'dan "Şeyh Ziya" diye birisi gelmişti. Musafaha ettik. Hatta elimi öpmeye kalktı mübarek adam. Öldü, Allah rahmet eylesin. Ben ondan yaşça küçüğüm.

Dedi ki;

"Mehmed Zahid Efendi'yi de, senin şeyhini de ziyaret etmiştim. Muhabbetim, saygım çoktur. Vallah ki ilk görüşmemde iki kerametini görmüştüm."

Nedir o iki kerameti?

Odaya girdiği zaman Hocamız şöyle duruyormuş, bir bakmış kapıdan birisi geldi. Yeni birisi. "İlk gelişim" diyor. "Hoş geldiniz. Oh maşaallah, maşaallah, hem şeyh hem seyid" demiş.

Bir baktı ya, bunun alnında yaftası yok, göğsünde yazısı yok. Bütün şeyleri yazılı t-şort değil. -T harfindeki kısa atlet. Her şeyde bir yazı var; millet neyin reklamını yaptığının da farkında değil. bira reklamımı, spor şeyi mi, Hıristiyanlık propagandası mı farkında değil.- Adamın burasında yazısı yok ki "Ben şeyhim, ben seyyidim" diye alnında yazısı yok.

Ama hocamız bir bakmış; "hem seyyid hem şeyh" demiş; ikisi de güzel.

Seyyid, Peygamber Efendimiz'in evladından, tabi sülâle-i tâhireden.

"Tâhire" ne demek?

"Temiz."

Ne kadar güzel! Bir de irşat hizmeti yapıyor, halkı Allah'ın yoluna çekme çalışması yapıyor. Bakmış; "İki güzel vasfı var." demiş. "Vallah ki ilk görüşmemde iki kerametini gördüm." diyor. Sonra otursun anlatsın.

Burada bizim profesör arkadaşlar var. Onlar Hocamız'la çok durdular. Ben Ankara'daydım, ayda yılda bir gelirdim. Onlar hep buralarda Hocamız'la beraber kaldılar; "Binlerce kerameti olurdu." diyorlar.

Bunları niye anlatıyorum?

Birisi caddeden bakına bakına gelmiş.

Bu ne camisi?

İskenderpaşa camisi. İçeriye girmiş.

Bu caminin imamı nerede?

Mehmed Zahid Hoca, işte orada. Yanına gitmiş. Adres arayarak geliyor.

Adresi nereden almış?

Rüyadan. Rüyasında demişler ki; "İskenderpaşa camisine gideceksin. Caminin imamı Mehmed Zahid Efendi, kutbu'l-aktâb'dır. Gideceksin ondan ders alacaksın."

İnsan hakiki evliyâ olunca Allah'ın sevgili kulu olunca böyle oluyor işte!

Hocamız şurada otururken söylemişti:

"Dünyada her şey boş. Mühendislik âhirette geçer mi? Cennette köşk mü inşa edeceksin? Makineleri mi tamir edeceksin? Mühendislik geçmez. Doktorluk geçer mi? Geçmez. Cennette hasta olmak yok. Ne olacak, zaten hastayı Allah iyi ediyor. Başka hangi meslekleri sayalım? Tüccarlık geçer mi? Başkanlık geçer mi, bakanlık geçer mi? Hiçbir şey geçmez. Ne geçer? Bunların hepsi boş. Zenginlik de boş, ticaret de boş, mevki de boş, makam da boş, bütün mesele bu dünyada Allah'ın sevgili kulu olmakta." demiş.

Asıl mesele nedir? Asıl işimiz, asıl gayemiz, asıl meselemiz, yapmamız gereken iş nedir?

Allah'ın sevgisini kazanmak!

Acaba bu sözü sadece Hocam mı söylemiş? Olur ya reklam için, kendisini hoş göstermek için insanlar güzel şeyler ortaya atarlar. "Hoşgörü" derler. Televizyonlarda, reklamlarda çok geçiyor:

"İslâm hoşgörü diniymiş!"

İslâm hoşgörü dini değil! Var mı diyeceğiniz! İslâm her şeyi hoş görmez, aptal değil müslümanlar!

Hırsızlık hoş görülür mü, riyakârlık hoş görülür mü, yüzsüzlük hoş görülür mü, ihlâssızlık hoş görülür mü, kibirlilik hoş görülür mü? Kötü şeyler hoş görülmez.

Adamlar; "İslâm hoşgörü dinidir." deyip "Benim edepsizliklerime karışma!" demek istiyor, müslümanları pasifize etmek istiyor. Çalışmasın, çabalamasın, kimse karışmasın, açık gezecek, çıplak gezecek, bikiniyle denize girecek, ayyaş içkisini içecek, kumarbaz kumarını oynayacak. Bütün eğlence çarkları dönecek. İslâm hoşgörü dini olduğundan müslümanlar bunlara hiç karışmayacak! Afyon yutturmaya çalışıyorlar.

İslâm müsamaha dini filan değil, İslâm hakkı tutup kaldırma dinidir, haktan yana olma dinidir, bâtılla mücadele verme dinidir. İslâm; küfürle, yanlışla, haramla, haksızlıkla, zulümle mücadeledir! Zaten bazıları da oradan kötülemiyor mu? Bazıları da "İslâm mücadele dini" diyor.

Gel bakalım sen, "İslâm müsamaha dini" dedin. Gel, ötekisi de; "İslâm savaş dinidir." diyor.

Hangisi doğru?

"Savaş dini" doğru. İslâm'da insanın kendisiyle savaşı var, kötülüklerle savaşı var, kâfirliklerle savaşı var, şeytanla savaşı var.

Almanya'da kılıç şeklinde bir levhada, Bismillâharrahmânirrahîm'i, besmeleyi tabanca şeklinde, piston şeklinde yazmışlar, duvara asmışlar. Alman makamları; "Burada silah resmi var -halbuki yazı- siz savaş telkini yapıyorsunuz." demiş, ceza vermiş. Hiç hakkı yok!

Çünkü onların tâbi olduğu Hıristiyanlıkta da şeytanla savaş var. Bu besmele şeytanla savaş, nefisle savaş, günahla savaş, haramla savaş. Ceza yazmışlar. Cahil olduğu için savunmazlar. Cahilin kafasına vururlar, ağzından lokmasını alırlar.

Neden?

Cahil. Cahillik kadar büyük ayıp olmaz. Aklı başında olsa kendisini savunacak. "Senin kilisende şu var, falancada şu var." diyecek.

"İslâm savaş dini" diyenlere diyecek ki; "Siz ne diye yüzyıllarca haçlı seferleri yapıp İngiltere'den, Fransa'dan, Ortadoğu'ya geldiniz? Siz barış diniydiniz de buralara niye geldiniz?" diyecek

Müslüman çocukları pişirmişler, yemişler de komutan; "Bayağı da tatlı oluyor insan eti!" demiş. Papaz, hatıralarında günlüğünde yazıyor. Bizim bu Anadolu'da müslüman çocukları körpe körpe yemişler. Ben söylemiyorum, o savaşlara iştirak etmiş papaz yazıyor; "Bayağı da tatlı oluyor insan eti!"

"Niye böyle yaptınız?" diyeceksin. Gözünü açacaksın, hakikati kendin arayıp bulacaksın!

"İslâm demokrasi dini de değildir!"

Hoppala! Hoca şimdi yukarı çıktı, her şeyi söylüyor. Hayır, ters bir şey söylemiyorum.

Demokraside herkese hürriyet var, İslâm'da herkese hürriyet yok; işin doğrusu bu!

Kötülere hürriyet yoktur İslâm'da! Mesela içki yasaktır; demokraside içki serbest, imali de serbest, içmesi de serbest, satması da serbest, sunması da serbest.

İslâm'da serbest mi? Allah aşkına söyleyin! Ne dut yemiş bülbül gibi duruyorsunuz. Oruç kafanıza mı vurdu?

Yasak değil mi?

Yasak!

Öyle demokrasi yok İslâm'da! Demokrasiden daha güzel şey var. Demokrasi onların uydurduğu bir şey. Birbirleriyle çarpışmışlar, çarpışmışlar, anlaşma yapmışlar.

"Demokrasi denge rejimidir!"

Onların denge rejimidir. "Kimse kimseye karışmasın, işimiz görülsün!" diye, dindarlarla masonlar arasında, dinsizler arasında, komünistler arasında, denge düzenidir! Yani kimse kimseye karışmasın, işimiz görülsün diye.

İslâm öyle değildir. İslâm yüksek fikirlidir, mefkûrecidir,mevcudu kabullenmez, en güzelini yapmaya çalışır; mevcudu kabullenmez, e güzelini yapmaya çalışır; bunları anlatamıyorum, anlamıyorlar. Konuşanlar da gerçeği söylemiyor; ya utanıyor ya "Karşı taraf hücum etti." diye korkuyor, "Tamam, ben sizin fikrinize aynen iştirak ediyorum." diyor.

Dur ya, sen müslümansın. Onların fikrine nasıl iştirak ediyorsun? Onlar gayri İslâmî şeyi savunuyor. Kalabalığı görünce; "Ben de sizin gibi düşünüyorum!" diyor, bir çuval inciri, buğdayı berbat ediyor. Sen onlar gibi olur musun ya?

"Ben sizden farklıyım arkadaş!"

Bak sakalın var, bak kıyafetin farklı, sarığın var. Hadi "Ben hocayım." diye sarık sarmışım, başkaları da başlarına başka sarık sarmışlar.

Neden?

"İslâm'da sarıkla kılınan namaz, sarıksız kılınan namazdan yetmiş kat daha sevaplıdır." diye rivayetler var, o rivayetlere göre öyle yapıyor.

Kimisi namaza durduğu zaman dişlerini misvaklıyor.

Neden?

Misvakla kılınan namaz, misvaksız kılınan namazdan daha sevaplı olduğu için.

Bak biz bugünlerde oruç tutuyoruz. Oruç tuttuğumuzdan vücudumuzdan yakıt kalmadı, üşüyoruz. Yakıt yok, kalorifer yakıtı bitti. Herkes yiyip semirirken, yanakları kırmızı kırmızı olurken, gezecek eğlenecek yer ararken, biz; "Allah emretti." diye, nefsi terbiye etmek oruç tutuyoruz. Aklınızı başınıza toplayın, birisine yaranacağım diye İslâm'dan kopmayın. Tamam mı?

Peygamber Efendimiz'in hadislerini okuyun, Kur'an okuyun, aklınızı başınıza toplayın, ona buna kapılmayın, birilerinin hazırladıkları havalara girmeyin. Biz görevli bir ümmetiz kardeşlerim, bizim görevimiz var. Polis gibiyiz, asker gibiyiz, hâkim gibiyiz, müfettiş gibiyiz.

Neden?

Allah bize, bu ümmete, hepimize görev vermiş: Emr-i mâruf yaparız, nehy-i münker yaparız, dünyanın neresinde zulüm olsa karşı çıkarız, dünyanın neresinde mazlum olsa yardımına koşarız, dünyanın neresinde zalim varsa onun karşısındayız.

Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu,

İrticanın şu sizin lehçede mânası bu mu?

Mehmet Akif böyle bir şey söylüyor:

"Mazlumu severim, zalime düşmanım; irtica dediğiniz bu mu?" diyor.

Tamam, ben mürtecîyim, zalimin karşısındayım, Amerika'nın her dediğine "evet" demem, Avrupa'nın her dediğine "evet" demem, Yahudi'nin her dediğine "evet" demem, büyük gazetelerin her dediğine "evet" demem, büyük televizyon kanallarının her dediğine "evet" demem!

Neden?

Zalimin hasmıyım da ondan, mazlumu severim de ondan. Bizim vazifemiz var, Allah vermiş bu vazifeyi.

Küntüm hayra ümmetin uhricet li'nnâs.

"Halk için ortaya çıkarılmış, özel olarak imal edilmiş bir ümmetsiniz." diyor, Allah!

Bizlere âyet okuyun, bırakın başka şeyleri. Kimisi kasılmış kenarda; kravat takmış, sinek kaydı tıraş olmuş, kasılmış, "Ben Kur'an'dan başka şey tanımam!" diyor.

Yalancı, alçak! Yalan söylüyorsun! Kur'ân-ı Kerîm'de bizim söylediğimiz her şey var; sen Kur'an'a tâbi değilsin!

"Ben hadis kitabını kabul etmem!"

Kur'ân-ı Kerîm'de Allah, Resûlullah'a tâbi olmayı emrediyor.

Onun için İslâm en güzel nizamdır. Demokrasi filan aşağıda kalır. Mutlakıyet, demokrasi, cumhuriyet, kraliyet bilmem ne, bilmem ne… Hepsi insanoğlunun koyduğu sistemler. İslâm en güzel nizam!

Neden ?

İslâm'da insanlara her yönden emirler yağıyor; dıştan da, içten de, kalbine de, niyetine de, aklına da, kafasına da... Dış hareketlerini de düzenliyor, iç hareketlerini de düzenliyor.

Biz bu orucu niye tutuyoruz?

Nefsi ıslah etmek, irademize hâkim olmak, ahlâkımızı güzelleştirmek için…

Rahmetli anacığımın çok sevdiği Mecmau'l-âdâb kitabı var. "Çarşambalı Seyyid Hulusi Efendi" diye bir eski Osmanlı alimi yazmış. Nur içinde yatsın. Orada orucun âdâbını okuyordum, oruçla ilgili âdapları nasıl anlatmış diye okuyordum.

Orucun âdâbından birisi, niyet ederken "Yâ Rabbi! Senin rızan için oruç tutmaya niyet ettim, nefsimi ıslaha da niyet ettim." diyecek.

İçinizden böyle niyet edip oruca başlayan biri var mı? Parmağını kaldırsın, boylu poslu ayağa kalksın da selvi boyunu görelim.

Nefsi ıslah etmeyi hiç düşünmüyor. "Akşama kadar yemem, içmem. Öğleden sonra da uyurum."

Uykuya oruç tutturuyor benim gibi, Allah ıslah etsin. Aç dururum, susuz dururum, sevabı cebime koyarım, giderim.

Oruçtan maksat, nefsi ıslah etmek. Olgun insan olacaksın, ahlâklı insan olacaksın. Nefsine uymayan, şeytana uymayan, kötülük yapmayan, tatlı da olsa cazip de olsa allı pullu dallı güllü de olsa kötülüğün yanına yaklaşmayan, zahmetli meşakkatli de olsa doğruyu yapan insan olacaksın. İradeni kullanacaksın. Nahoş olsa bile doğru yapacaksın, çok hoş bile olsa eğriyi yapmayacaksın, kendini tutacaksın.

Bu bir ay idman nefsimize idman yaptırıyoruz. Bak sana su bile içirtmiyor, yemek bile yedirtmiyor. Kendini tutabiliyorsun. Bunu tutabildiğin gibi gazabını da tut, dilini de tut, kafanı da tut, kötülüklerden kendini alıkoy.

Dilini tutamıyor, sinirlerine hâkim olamıyor. Olmaz!

Orucun bir âdâbı da neymiş?

"Nefsimi de ıslah etmeye niyet ettim yâ Rabbi! Ben akşama kadar nefsimle de cihat edeceğim." demekmiş.

Allah razı olsun Çarşamba müftüsü Seyyid Ahmed Hulusi efendiden. Allahuâlem yine biraz tarikatle, dervişlikle ilgisi vardı ki böyle demiş. Bunu herkes diyemez. Müftüler bile diyemez, başkanlar bile diyemez. Bunu demek için çok doğru sözlü olmak lazım.

Esen rüzgâra göre rüzgârgülü gibi, kuyruklu pervane gibi olmaz. Hakkı söylemek lazım, haktan dönmemek lazım.

"Siz ne yaparsınız?" diye birisi, bizim dervişlere sormuş. O da; "Biz Allah der dururuz." demiş.

Hak yolda durmak!

"Sövmeyeceğiz, kavgayı gürültüyü bırakacağız, eski düşmanlıkları bu asra taşımayacağız." dedik.

Bu hadisten başka ne ders çıkıyor?

İnsanların arasında öyle edepsiz, haddini bilmez kimseler var ki. Halkın arasında her şey var…

Bu insanların arasında öyleleri var ki Peygamber Efendimiz'in ashâbına da sövmüşler. Birazcık düşününce çıkmıyor mu? Onu da anlamıyor muyuz? Yahu bu halkın arasında amma insanlar varmış! Hiç mi akılları yoktu bunların, ashâb-ı kirâma sövmüşler. Allah Allah!

"Yâ Rabbi! Sen bizi kötü huylara düşürme, sen bizi edepten mahrum etme, güzel huylara sahip eyle, kötü huylara bulaştırma!" Ne insanlar varmış ya!..

Ankara'da bir tanıdığımız hoca var, iyi hoca, ağır toplardan. "Güm" diye patladı mı otuz kilometre uzaklıktan duyulur.

"Hocam, sen halkın bu durumunu çok görme. Bunlar peygambere bile söylemişler. Peygamber Efendimiz'e şair dememişler mi, mecnun dememişler mi? Demişler. Hatta Allah'a sövenler var." dedi.

Allah'a karşı gelenler yok mu, Allah'a sövenler yok mu?

Var. Allah bizi korusun, onlara da hidayet versin. Demek ki olabiliyor Yaratanına yan bakanlar var, yamuk bakanlar var, Peygamber Efendimiz'e dil uzatıyor, ashâb-ı kirâma çatıyor, evliyâullaha çatıyor.

Hayatta en mühim iş nedir?

Allah'ın sevgili kulu olmak. Biz bunu ananevî olarak ecdadımızdan, silsilemizden, şeyhlerimizden almışız da ne diyoruz?

İlâhi ente maksûdî ve rıdâke matlûbî.

"Yâ Rabbi! Benim gayem senin rızanı kazanmak. Senin rızanın olmadığı işte ben yokum, senin rızanı istiyorum, seni istiyorum."

Gaye bu olunca insanın her hareketi Allah'ın hoşuna gidecek şekilde yapmaya çalışması lazım, edepsizlik yapmaması lazım.

Sen bu dünyada laf kalabalığı yapabilirsin, bu dünyada mevkiyi makamı buldun. İslâm düşmanlarının dolduruşuna geldin. Ona buna sövebilirsin, sayabilirsin ama bunun bir de âhireti var. Bu dünya hayatı fâni, gelir geçer, peygamberlere karşı çıkanlar da öldü, Allah'a iman etmeyenler de öldü. Bu köhne dünya sahnesi Nemrutlar, Firavunlar, şeytanlar neler gördü. Hepsi gitti.

Evliyâullaha sövenler de çıktı.

Son günlerde de en güncel mevzulardan biri. Ramazan'da başka hiçbir mevzu yokmuş gibi... Ama başardılar. Ramazan'a en ters mevzuyu nasıl efkâr-ı umûmiyenin ortasına tıkıştırdılar. Ramazan'ın on beşi oldu, yarısı geçti, hâlâ devam ediyor.

Müftüymüş, fetva komisyonu başkanıymış filan; onları da dolduruşa getiriyorlar. Onlar da konuşmaya başladılar.

Sen hangi safta olduğuna bir baksana? Etrafında kimler var, kimler nereye atış yapıyor? Sen kimlerle beraber nereye atıyorsun tutuyorsun, bir baksana hangi saftasın?

Fransa'da bir insanın mason olması normal olabilir.

Neden?

Hıristiyanlığın mümessillerinin yanlış hareketlerinden dolayı öyle olabilir. Burada olunmaz!

Neden?

Burada Hıristiyanlık yok! Burada âhir zaman dininin peygamberinin hak dini olan İslâm var. Burada Fransa'daki tavır sökmez, yanlış olur, uymaz! Bilmem anlaşılabiliyor mu? Taklidin aynısını burada yaparsan yanlış yaparsın. Buradaki din hak din; burada İslâm var!

İslâm'ın özü takvâ, takvânın özü ihlâs, bunların hepsinin hedefi, Allah'ın rızasını kazanmak. Bir insan Allah'ın rızasını kazanmazsa Peygamber Efendimiz'in zamanında yaşamış olsa da kâfir gidebiliyor, cehennemlik olabiliyor.

Nitekim Peygamber Efendimiz'in hizmetinde bulunan, namaz kılan, onunla gezen birisi öldü. Peygamber Efendimiz; "O cehennemlik" dedi. Eşyasını araştırdılar, ganimetten küçücük bir parça buldular. Hırsız gibi ganimet malını taksime koymadı, o çıktı.

Peygamber Efendimiz'in zamanında onun yanındayken ne duruma düştü?

İşin aslı esası neymiş?

İhlâsmış, iyi niyetmiş, Allah'ın rızasını kazanmaya çalışmakmış. Allah'ın rızasını kazanmazsa unvanlar, şekiller para etmez!

Yunus Emre kaç asır önce söylemiyor mu? Hocamız da (Mehmed Zahid Kotku) kitaplarına almış. Ben de çok seviyorum, okuyorum:

Dervişlik olaydı, taç ile hırka.

Ben dahi alırdım otuza, kırka.

"Dervişlik parayla alınacak bir şey olsaydı, sarık almak, cübbe almak şeklinde olsaydı, ben de üç aşağı beş yukarı pazarlık yapardım, alırdım."

Dervişlik olaydı taç ile hırka.

Ben dahi alırdım otuza kırka.

Ama parayla alınmıyor.

Nasıl oluyor bu?

Allah yolunda ibadet ederek, nefisle cihat ederek, kalbini temiz tutarak, ahlâkı güzelleştirerek, Allah'ın sevdiği işleri yaparak oluyor. Şekil de önemlidir ama insanların şeklinin doğrudan doğruya bir kıymeti yok, içi de güzel olması lazım.

Karpuzun içi güzel olur da ekşi olursa olur mu?

Olmaz.

Elmanın içi çürük olursa olur mu?

Olmaz.

"Sağlam" diye karpuz alıyorsun, kesiyorsun, bakıyorsun ekşimiş, zehir. Biraz alsan zehirlenirsin. Dışı güzel, içi bozuk olmaz! Dışı müslüman içi kâfir, içi münafık olmaz!

Tarikat, tasavvuf nedir?

İçi ekşitmemektir, içi güzelleştirmektir. Millet boyuna bunun karşısına çıkıyor. Neden bilmem. Sebepleri araştırmak lazım. Herkesin düşmanlığının bir sebebi var:

Hoca niye düşman, müftü niye düşman, başkan niye düşman, fetva komisyonu reisi niye düşman, gazeteci niye düşman, İngiliz niye düşman, yahudi niye düşman?

Hepsinin çeşit çeşit sebebi vardır, araştırmak lazım. Ama İslâm'ın özünde ahlâk var. Ahlâkın temeli iyi niyet. Bunlar sağlanmadığı zaman insanın dışının, şeklinin kıymeti olmuyor, iş sakalla bitmiyor, tespihle, cübbeyle sarıkla bitmiyor, Allah'ın sevdiği kul olmak lazım!

Hocamız, (Mehmed Zahid Kotku) "her şey boş" demiş.

Hatta ne söylüyor; -öyle sağlam insan korkmaz söyler- "şeyhlik de boş" demiş, "zenginlik, makam, mevki, her şey boş, şeyhlik de boş! Ancak vazifeli olmak müstesna."

Bak nasıl söylüyor. Söyleyeceği sözün hakikatini nasıl ayırt ediyor:

"Bütün mesele Allah'ın rızasını kazanmak!

Allah'ın rızasını kazanmak için "Allah aşkına elinizi vicdanınıza koyup da söyleyin- bir öğretmene ihtiyaç var mı? söyleyin.

Var ya, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz insanların arasına niye geldi?

Allah Kur'an'ı indirseydi, herkes Kur'an'ı okusaydı; niye geldi Peygamber Efendimiz?

Öğretmek için geldi.

Tarikat nedir?

Peygamber Efendimiz'in sahabesine İslâm'ı öğrettiği gibi, alimin isteklilere İslâm'ı öğretmesi, Peygamber Efendimiz'in asrındaki, devrindeki Efendimiz'in yaptığı işi yapmak.

Sen ne diye bunun karşısına çıkıyorsun, ne hakla çıkıyorsun, ne mantıkla çıkıyorsun, hangi ilimle çıkıyorsun?

Akıl almaz! Hocası da olsa ya! Sende bu hoca düşmanlığı niye?

Sende peygamber düşmanlığı da var. Yoksa peygamber olmasın, insanlar kendi kendilerine kulluk etsin, kulla Allah arasına girilmez.

Bu Hıristiyanlık değil! Bırak sen, onu hıristiyanlar söylesin, Avrupa söylesin. Türkiye'de böyle bir şey yok, İslâm'da böyle bir şey yok!

Peygamber Efendimiz kulla Allah arasına girmiyor, kulu Allah'a götürüyor. Şeyh kulla Allah arasına girmiyor.

Şeyhin iki vazifesi var:

"Allah'a kullarını sevdirmek, kullara Allah'ı sevdirmek" hadîs-i şerîfte geçer.

"Benim en çok sevdiğim insanlar, kullarına beni sevdirendir." diyor, Allah. Anlatacaksın. Kulları Allah'ı sevecek. Bu güzel!

Peki, dervişler, şeyhler Allah'a kulları sevdirmek vazifesini nasıl yapacak?

Müzekki'n-nüfûs sahibi Kadirî şeyhi, Eşrefiye kolunun kurucusu Eşrefoğlu Rûmî hazretleri diyor ki;

Şeyhin iki vazifesi var:

Bir, kullara Allah'ı sevdirmek.

Anlatırsın anlar, Rahmân'dır, Rahîm'dir, cömerttir, lütfu çoktur, affedicidir, kullar da sever. Anlatırsın sever, imanı öğrenir.

Allah'a kulları nasıl sevdireceksin?

"Allah'a kulları sevdirmek, kulları Peygamber Efendimiz'e uydurmakla olur, Peygamber Efendimiz'in sünnetine tâbi kılmakla olur." diyor.

Neden diyor?

Arkasından âyeti getiriyor, Kur'ân-ı Kerîm'de geçiyor:

Kul in küntüm tuhibbûna'llâhe fe'ttebiûnî yuhbibkümu'llâh.

"O iddiacılara, palavracılara söyle, Allah'ı seviyorlarsa sana tâbi olsunlar; o zaman Allah sever."

Kimmiş o palavracılar?

Ehli kitap, yahudiler. Peygamber Efendimiz'in zamanında Peygamber Efendimiz'e tâbi olmuyorlar. Diyorlar ki;

Ve kâleti'l-yehûdü ve'n-nesârâ nahnü ebnâu'llâhi ve ehıbbâühû.

"Biz Allah'ın o kullarıyız, Allah'ın sevgilileriyiz." demişler.

Müslüman olmuyor, Peygamber Efendimiz'e tâbi olmuyor. Halbuki dinlerinin devri geçti, Allah yeni peygamber gönderdi. Musa aleyhisselam'dan sonra, İsa aleyhisselam'dan sonra, onların da müjdelediği âhir zaman peygamberi geldi, ona uyacak.

"Biz Allah'ın sevgili kullarıyız, doğru yoldayız, uymayız." diyorlar. Allah âyet indiriyor, bu âyet onlara iniyor:

"Eğer siz Allah'ı seviyorsanız Muhammed Mustafa'ya tâbi olun; o zaman Allah sizi sever." diyor. Biz de bundan dersimizi alıyoruz.

Demek ki Allah'ın sevgisini kazanmanın yolu neymiş?

Resûlullah'ın yolunda yürümekmiş.

Benim okuduğum bu kitap ne?

Peygamber Efendimiz'in hadis kitabı.

Biz başka bir şey yapıyor muyuz?

Burada ne yapıyoruz?

Televizyonlarda seyrediyorum, üzülüyorum; ama o kadar aptal düşmanlarımız var ki ezer geçeriz.

Yalancı, alçak diyor ki;

"Şeyh efendilerin ilk işi, müridin malını almaktır."

"Ver bakalım!" diyecek.

Allah aşkına içinizden birisi kalksın, söylesin, böyle bir şey var mı? Bu doğru mu? Yalan! Utanmıyor, bunu yayınlıyor. Radyo Televizyon Üst Kurulu da onu kapatmıyor.

Yalan!

Mevlânâ öyle mi yapmış, Yunus öyle mi yapmış?

Yunus ne diyor?

Ele geleni yersin.

Dile geleni dersin.

Böyle dervişlik dursun.

Sen derviş olamazsın.

Ele geleni bile kabul etmiyor.

Neden?

"Haram mı, helal mi?" diye düşündüğü için.

Hocamız'a (Mehmed Zahid Kotku) bir file getirmişler, hediye...

Biz sizden hediye bile istemiyoruz ama hediyeleşmek İslâm'da var. İhtiyacımız da yok. Allah beni müstağnî kılmış ya muhtaç olsaydım! Tabi kendisi bilirdi. Ben kendim sağa sola zekât veriyorum, fakir fukara arıyorum. Hediyeye de ihtiyacımız yok ama hediyeleşme müslümanlar arasında Peygamber Efendimiz'in zamanında vardı ve sünnet.

Hocamız'a bir torba meyve getirmişler, kapıya koymuşlar. Hocamız torbaya bakıyormuş, başını sallıyormuş. Naime hanım anlatıyor. Bizim eski ihvanımızdan, hocamıza çok hizmet etmişliği vardır. Demiş ki;

"Naime, kızım, şu torbanın içi yılan çıyan dolu, -halbuki elma armut var, meyve var.- at bunu dışarı." demiş. Güzel meyve var, manavdan alınmış, en güzel meyvelar.

Neden "yılan çıyan" diyor?

Haram paradan alındığı için. Mâneviyatta onu görüyor. Evliyâ dedik ya, son hakiki evliyâ. "At bunu evladım." diyor.

"Biz gelenlere onların layık olduğu muameleyi yapsak hiçbiri bir daha gelmez. Bu kadına 'Senin getirdiğin haramdır.' desek darılır gelmez, halbuki darıltmadan İslâm'ı anlatacaksın." demiş.

Ben İsveç'e gittim, üç dört gün görüştüm. Hepsi dediler ki; "Biz hepimiz günah işliyormuşuz, tevbe edelim." İlk başta söylesem hepsi kaçar, yavaş yavaş fırını yaktık, ısındı, aşlar pişti, birbirimizi tanıdık. Ondan sonra hatasını söyledik, anladık, düzeltecek.

İçki satıyorlarmış da işin aslı da bu:

"Biz haram işliyormuşuz, hâlimiz ne olacak?" dediler.

"Düzeltmek lazım." dedim.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Bunları nereden açtık? Bir hadisle ders bitiyor, -hasbünallah zaman da rüzgâr gibi geçiyor- nereden açtık?

Peygamber Efendimiz'in ashâbına sövdükleri gibi, evliyâullaha da sövenler oluyor, görüyorsunuz, vefat etmiş insan…

Bir kere Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfi var:

"Ölmüşlerinizi rahmetle anın."

Hocamız'ı (Mehmed Zahid Kotku) neyle itham etmiş? İnsan nasıl tahammül eder, bilinmez.

Hocamız; "Röntgenciliği tavsiye ediyor." diye itham ediliyor. Mehmed Zahid Kotku hocamız röntgenciliği tavsiye ediyormuş.

Röntgencilik ne demek?

Bir delikten soyunan çıplakları seyretmek demek. Röntgen makinesini kullanmak manasına değil.

Argo tabir bu. "Bir anahtar deliğinden veya başka bir yerden haram olan bir şeyi seyretmek" demek. Hocamız böyle tavsiye ediyormuş! Şeyhler hep kötüymüş, tarikatler hep kötüymüş, Mehmed Zahid Kotku Hocamız da böyle yapıyormuş.

Hiçbiriniz Hocamız'dan böyle bir tavsiye duydunuz mu? Bu iftirayı nereden çıkarıyorlar?

el-İbrîz diye bir kitap var, çok güzel bir kitap, okumanızı tavsiye ederim. Evliyâlığın nasıl bir şey olduğunu anlamak isterseniz okuyun. Tasavvuf tarihinde çok önemli kitaplardan birisi.

İzmir müftüsü Celal Yıldırım; "Ben bu kitaba âşık olduğumdan, çok sevdiğimden tercüme ettim." diyor. Bizim arkadaşlar da neşretmişler.

Müftü seviyor, Diyanet İşleri Ansiklopedisi'ne baktım, orada methediliyor. Alimlerin, müftülerin genel olarak sevdiği, kabul etiği bir kitap. Bu herif sevmiyor, ne yapalım?

Peki bu kitabın içinde ne var?

Bu kitabın içinde şeyh evinde müridine diyor ki;

"Sen dün akşam hanımla şöyle şöyle konuştun, tamam mı?"

"Nereden bildin hocam?" diyor.

"Öyle yapma, böyle yap." diyor.

Şimdi bu diyor ki; "Şeyh efendinin karıyla kocanın olduğu odada ne işi var?"

Keramet anlatıyor; oraya gitmiş değil! Allah onların odasında konuşmalarını duyurur da görüntülerini göstermez!

"Şeyh efendi röntgenci! Şeyh efendinin orada ne işi var?"

Dangalak! Bu şeyh efendinin orada işi yok! Allah buna bildiriyor.

Hadîs-i şerîfte geçiyor ki;

"Allah bir kulu sevdi mi onun gören gözü olur, işiten kulağı olur."

Onun ne konuştuğu bildiriliyor. Buna "keramet" derler. Tabi o kerameti inkâr ediyor. Evliyâullah, Allah bildirirse bilir.

Fetva komisyonu başkanı da diyor ki;

"Gaybı Allah'tan başkası bilmez!"

Allah bazılarına bildiriyor; "Gören gözü olurum, işiten kulağı olurum." diyor.

Hadis sahih, insaf. Alimsen insafa gel! Allah bildirirse gaybı biliyor, bildirmezse bilmiyor.

Evliyanın kerameti hak mı değil mi, sen onu söyle. Hak. Çünkü Kur'an'da var, hadiste var. Hz. Ömer'in kerameti var, Hz. Ebû Bekir'in kerameti var, Süleyman aleyhisselam'ın vezirinin kerameti var, Kur'an'da Meryem validemizin kerameti var.

İnkâr edemez, etmeye mecali olmaz, keramet hak! Şimdi bu kerameti "Şeyhin orada işi ne?" diye tersten, kuyruğundan tutuyor.

Dam üstünde saksağan vur beline kazmayı.

"Yağmur yağdı."

"Sen bana ördek dedin!" diye böyle saçmalıkları anlatırlar, bu bir.

O kitabı yazan bunu böyle demiş. "Hocamız bu kitaba önsöz yazdı." diye güya ondan suçlanıyor.

Bre insaf! Türkiye'de insaf denilen bir madde bulunmaz mı? Bir kitaba önsöz yazmış. Kerametleri anlatan bir kitap. Okuyun, tavsiye ederim, kararı siz verin. Müftü efendi çok beğenmiş; siz de ne yaparsanız yapın.

Buradan öyle çıkmaz ki...

Bir üçüncü nokta söyleyeyim. Bilmiyordum, geçen gün söylediler. Birisi telefon açıp sorsun. Gökhan Evliyaoğlu, bizim ihvandandı. Yeni İstanbul Gazetesi'ni çıkaran kimseydi. Hocamız herhalde rica mı etti, o önsüzü yazan Gökhan Evliyaoğlu imiş.

"Bu güzel bir kitaptır." diyor. Basanlara teşekkür var. Bir sayfanın ortasında küçücük bir yer.

İnsaf!

Hocamız da yazmamış. Yazsaydı yazardı. Bana bu kitap gelse, Celal Yıldırım;

"Hocam, şu kitabı ben tercüme ettim, bir önsöz yaz." dese, yazarım; orası yanlış anlaşılmasın.

Üstelik önsözü de Hocamız yazmamış. Bu kadar insafsızlık olur mu, bu kadar zalimlik olur mu? Bunun İslâm'la ne ilgisi var? Bunun radikal İslâm'la ne ilgisi var? Bu kadar çirkinlik olmaz!

Bunları nereden açtık? Dertli olan konuşur. Bizim bugünlerdeki dert bu olduğundan konuştuk.

109. sayfanın dokuzuncu hadisinde; "İnsanlar çoğalacak, ashâbım azalacak. Ashâbıma sövmeyeniz. Kim onlara söverse Allah'ın laneti sövenlerin üzerine olur."

"Dikkat edin, sakın ha sövmeyin!" sözünden insanların densizlerinin, edepsizlerinin Allah'a sövebildiğini, peygambere sövebildiğini, sahabeye sövebildiğini, evliyâya sövebildiğini anlıyoruz.

Ne yapacağız, görev ne?

Bir; böyle bir edepsizliğe insanın kendisinin buluşmaması. -Bu devirde insanı televizyona çağırırlarsa oyuna gelmek olur. O cepheden oyuna gelmeye lüzum yok. Bu işe karışmayacak. Varsın bulaşıklar belli olsun, o cephe belli olsun. Başkana gidiyorlar, müftüye gidiyorlar, vaize gidiyorlar. Fetva komisyonunun bu devirde konuşması doğru değil. Feraset meselesi; ona bir şey demiyorum.-

Bir, kendimiz bir şey demeyeceğiz. İki, böyle bir şey denilmesine de vasat ortam hazırlamayacağız. Üç, haksızlıkları, yanlışlıkları da söyleyeceğiz, susmayacağız.

Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Senin yanında bir adamın gıybeti yapılıyorsa o adama yardımcı ol, gıybet yapanları durdur ve orada durma kalk." diyor, gıybet yapanı durdurmayı tavsiye ediyor.

"Şeyhlerin hepsi menfaatperesttir. İlk işleri; 'Sen mürit oluyorsun, ver bakalım tapularını, paralarını' demektir!"

"Yok öyle bir şey!" diyeceksiniz, "Yıllardır tanıyoruz." diyeceksiniz.

Ben başka kardeş bir cemaat biliyorum. Başındaki adam çok zengin, yıllardır kumaş keser verir, para verir, evlenecekleri evlendirir. Para dağıtıp duruyor.

Soruyorlar; niye onu söylemiyorsun?

"Hiç mi iyi tarikat yok?"

"Hiç yok! Hepsi yalan, yanlış!"

Zaten Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Bu devirde iyi insan kalmadı." diyen kendisi kötüdür. Böyle şey olur mu? Belli olmaz.

Allah'ın evliyâsı birkaç çeşittir; bir kısmı gizlidir, hatta bazen kendisi bile bilmez, kendisi evliyâ olduğunu bilmez ama Allah'ın evliyâsıdır.

"Hiç evliyâullah kalmadı, hiç iyi insan kalmadı!" demek yanlıştır, hadise de aykırıdır.

Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki;

"Daima hakkı tutan, hakkı destekleyen, hak için çalışan, hak çarpışan bir mübarek grup mevcut olacak."

"Allah bizi onlardan eylesin." diye dua etmiyor muyduk? "Allah bizi o hakkı tutan zümreden etsin." demiyor muyduk? Allah bizi onlardan etsin.

Hiç doğru sözü yoktur, sözü yanlıştır, hadise aykırıdır, dine aykırıdır, kötülüktendir, kendisinin sû-i niyetindendir, kendisinin gözlerinin kör olmasındandır, kendisinin etrafında böyle bir şey olmamasındandır. Kötü insanların arasında olunca insan görmez.

Onun için insan âyetlere, hadislere ters düşmemeli.

Resûlullah Efendimiz;

Resûlullah Efendimiz; "Kim onlara söverse Allah'ın laneti üzerine olur." diyor.

Rabbim hepimizi şühedâ ve sâlihîn mertebelerinde eylesin, cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin, iki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin.

Dervişlik sadece tesbih çekmek demek değildir, dervişlik bir eğitimdir. Eğitecek insanın önemi vardır. Eğitecek insanın belgeli, icazetli olması gerekir. "Bir insan kendi bildiğine göre, oradan buradan duyup görüp bunlara gitmesinler." diye şeyhlik yapamaz, öyle şey olmaz!

Öyle anlaşılıyor ki insancıkların yolunu kesmek için yapmadıkları mendeburluk kalmıyor. Hem tarikate karşı veryansın ediyor, aleyhimize yazı yazıyor hem de gitmiş orada "Şu tespihleri çek." diye kendisi tarikatçilik yapmış.

Buna derler samimiyetsizlik, buna derler mendeburluk! Madem inanmıyorsun erkekçe "İnanmıyorum." de, kenarda dur. Senin hiç olmazsa mert bir münkir olduğunu anlayalım. Mert bir münkir isen bir zaman gelir, yola gelirsin. Ama bir öyle bir böyle olursa o zaman şeytan gibisindir, demektir. O zaman hiçbir şey olmaz.

Çok fitneli bir asırdayız; Allah yardımcımız olsun.

Ama dervişlik sadece tesbih değildir, dervişlik bağlılıktır, biz burada bir grubuz, Allah yolunda yürüyen bir zümreyiz, sorumlusu ben kardeşinizim, hizmetçinizim, ama bir grup olarak muhabbetle iş yapmamız lazım. O kardeşlik, o muhabbet olmadan o kapılar açılmaz. Anlayan anlasın!

el-Fâtiha.

Sayfa Başı