M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Mevlid Kandili

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

İnsanoğlunun mânevî pek çok değerleri var, bu değerlerden bir tanesi de tarih şuurudur. İnsanoğlu hafıza sahibi bir yüksek mahlûk olarak Allah'ın yüce yaratığı olarak eskiyi, mâzîyi hafızasında muhafaza edebiliyor. O da Cenâb-ı Mevlâ'nın kudretinin, hikmetinin ayrı bir nişanesi. Nice nice bilgiler insanın hafızasında canlı kalıyor. İnsanoğlu bu hafızasındaki bilgileri zihninde evirip çevirip değerlendiriyor, onlar üzerinde tefekkür ediyor.

Rebiülevvel ayının on birini on ikisine bağlayan gece. Arabî aylardan Rebiülevvel ayının on ikinci gecesi, diyoruz. Çünkü güneş battıktan sonra o gün başlar. İslâm takvimi mantığına göre güneş battı mı eski bir gün biter, yeni bir gün başlamış olur. Güneş battığı zaman, batmasıyla on biri bitti; sonra on ikisinin vakti çalışmaya başladı.

Tam mesainin ortasında tarih değişmesin diye biz bu vakitlerin geçiş zamanını gece yarısına atmışız. Tabii o zamanda insanın faaliyetleri artık durmuyor. Aslında gelişmiş, çağdaş insanın gecesi gündüzü harıl harıl çalışmalarla, faaliyetlerle geçiyor.

On bir Rebiülevveli on iki Rebiülevvele bağlayan, 571 miladî yılının Nisan ayının 20'sinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz dünyaya gelmişler, dünyaya şeref vermişler. Allah'ın rahmeti tecelli eylemiş. Bizleri sürura, sevince gark eden muhteşem bir nimet-i ilâhî, ikram-ı ilâhî Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in dünyaya gelişi.

Eski ümmetler de eğer peygamberlerinin doğum tarihlerini biliyorlarsa onunla sevinmişlerdir, haklıdır. Çünkü peygamberlerin hepsini Allahu Teâlâ hazretleri o devrin insanı hakkı bulsun, Cenâb-ı Mevlâ'ya güzel kulluk etsin diye kendisi göndermiş. Hepsi Allah'ın elçileri. Allah tarafından gönderilmiş mübarek insanlar.

Mesela Ehl-i Kitâb olan ehl-i İncil olan Nasrânîler de İsa aleyhisselam'ın dünyaya teşriflerini kendi zamanlama sistemlerinin usullerinin başlangıcı yapmışlar, milat demişler. "Milattan önce" "milattan sonra" diye bütün zamanları ona göre kıyaslamaya devam etmişler. "Bizim Peygamberimiz'in doğmasından şu kadar zaman önce şu olmuş. Bizim Peygamber Efendimiz'den şu kadar zaman geçtikten sonra bu olmuş…" diye hep akıllarında peygamberleri.

Tabii bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed-i Mustafâ Efendimiz'in hakkında düşüncelerimiz ile hristiyanların Hz. İsa hakkındaki düşüncelerinde büyük farklılık var! Biz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in Allah'ın kulu ve Resûlü olduğunu altını çize çize beyan ediyoruz, cihana bildiriyoruz. Çünkü Peygamber Efendimiz böyle bildirilmesini istemiş.

İnsanlar kendilerine Allah tarafından gönderilmiş olan mübarek elçileri bazen iyi takdir edememişler. Zamanında ona iyi ümmetlik yapamamışlar. Bazen de onun âhirete irtihalinden sonra onun hakkındaki düşüncelerinde yanılmışlar. Hristiyanların yanılması Hz. İbrahim'i tanıdıkları hâlde, Musa'yı, İsmail aleyhisselam'ı tanıdıkları hâlde birçok peygamber ismi İncil'de geçtiği hâlde, opeygamberlerden birisi olan kendilerine gönderilmiş olan Hz. İsa'yı tanımayıp da doğru karar verememeleridir! Hz. İsa peygamberdir deseler, Hz. İsa da Allah'ın gönderdiği bir peygamberdir deseler Allah'ın razı olacağı bir söz söylemiş olacaklar gerçeği söylemiş olacaklar.

"Kuldur Allah'ın elçisidir, Allah bize Hz. İsa'yı İncil'i bize öğretsin diye dinimizi öğretsin diye göndermiştir. O da Allah'ın peygamberlerinden bir peygamberdir. Biz bu peygamberlik müessesesini bilen bir ümmetiz, Ehl-i Kitâb'ız. Hz. İsa'dan önce dünyaya gelmiş birçok peygamber ismi mukaddes kitabımızda zaten geçiyor. Âdem aleyhisselam, Nuh aleyhisselam, İbrahim aleyhisselam vs…" [şeklinde] anlamaları, normal yörüngesine oturtmaları lazımdı. Onlar öyle demediler: Hz. İsa'ya ulûhiyet isnat ettiler!

Ne demek?

Hz. İsa'ya "tanrı" dediler, "tanrının oğlu tanrı" dediler.

Hâşâ, sümme hâşâ; beşerdir! Ama yanıldılar, annesine de "tanrı doğuran" dediler.

Ona da mı dediler?

Bir kısmı "tanrı" dedi, bir kısmı "tanrı değil ama tanrı doğuran" dedi. Saçma sapan şeyler!

Rûhu'l-kuds, Hz. İsa ve baba Allah; hâşâ sümme hâşâ! Onlar dediği için korka korka söylüyorum. Ekânîm-i selâse, trinite dediğimiz teslis dediğimiz yanlış inançlara saplandılar.

Hz. İsa Allah'ın mübarek tertemiz pembe yüzlü, alnı boncuk boncuk terli uzun saçlı güzel bir kulu, peygamberi. Biz tabii bunu doğru olarak biliyoruz, onları da doğrultmaya çalışıyoruz. Biz çalışmıyoruz; peygamberleri gönderen Allah, âlemlerin Rabbi Allah kulların yanıldığını bildiği için hristiyanların yanılmalarını düzeltmek üzere emir buyurmuş. Kur'ân-ı Kerîm'de âyet-i kerîmelerde;

"Ey Hristiyanlar! Yanlış yolu bırakın, bizimle sizin aranızda temelde aynı olan Allah'ın birliğine gelin! Allah'ın birliğini kabule, tevhid akidesine gelin! İsa aleyhisselam Allah'ın oğludur diye, teslisi bırakın triniteyi bırakın!" diye nasihatler var, ihtarlar var.

Kendilerini düzeltmeleri için Kur'ân-ı Kerîm'de Allah'ın kendilerine haberi var, beyanı var. Okur dinlerlerse Hz. İsa da memnun olur. Çünkü Hz. İsa; "Bana tapının!" demedi. Allah'ın emrettiklerini onlara söyledi.

Hristiyanlar Hz. İsa'yı; peygamberliğini tam anlayamadan, mahiyetini tam bilemeden seviyorlar. Tabii biz de seviyoruz, biz de çocuklarımıza bazen "Musa" bazen "İsa" adını koyuyoruz, seviyoruz. Tabii severiz çünkü Allah'ın gönderdiği mübarek insanlar. Gerçekten yüksek insan olduğundan zaten insan ister istemez tabii olarak sever, âşık olur. Fakat bizde İslâm terbiyesinde bütün peygamberlere karşı sonsuz bir muhabbet olduğundan Hz. İsa aleyhisselam'ı da seviyoruz. Pekâlâ onun doğumu milat deniliyor, pekâlâ onlar da peygamberlerine hürmet ediyorlar. Belki içlerinde peygamber olarak tanıyan da vardır, yanılanlar da düzeltirler.

Görüyoruz ki hristiyanlarda da kendi peygamberlerinin doğum gününe bir muazzam bağlılık, sevgi ve saygı var. Biz de Peygamber-i Zîşan'ımızın dünyaya teşrifinden, teşrifi zamanından fevkalade duygulanıyoruz ve her sene çeşit çeşit sevgi tezahürleri ile Resûlullah Efendimiz'in dünyaya teşriflerini kutluyoruz. Mevlid kandilini canlı bir tarzda camilerde, evlerde ibadetlerle güzel şekilde geçirmeye çalışıyoruz.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir bahar gününde dünyaya gelmiş. Takvimler birbirlerine dönüştürüldüğü zaman 20 Nisan'a rastlıyor. Rebiülevvel ayında dünyaya gelmiş.

Enteresandır, ilginçtir: Rebi' kelimesi Arapça'da "ilkbahar" mânasına gelir, Peygamber Efendimiz ilkbaharda dünyaya gelmiş. Rebiülevvel ayı da aylardan birisidir. O da ilkbahara her zaman rastlamaz; döner, bazen bakarsınız yaza bazen güze bazen kışa rastlayabilir. Ama o zaman ikisi birden denk gelmiş.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz yetiştiği mıntıkada çok iyi bilinen, çok sayılan sevilen, muhteşem, mübarek, mukaddes bir aileden gelmiş bir kimse. Geriye doğru dedeleri de saygın kimseler; saygı duyulan, sevilen sayılan, Mekke'nin eşrafı, yöneticileri olan kimseler.

Peygamber Efendimiz'in mübarek sözleriyle kendisinin soyu hakkında kendi ifadelerini hadîs-i şerîfinden takip etmiş olalım. Peygamber Efendimiz Enes radıyallahu anh'ten İbn Asâkir'in ve Deylemî'nin, Beyhakî'nin Delâil'inde Hâkim'in Tarih'inde rivayet ettiğine göre buyuruyor ki;

Ene Muhammed İbnü Abdillah. "Ben Abdullah'ın oğlu Muhammed'im."

Peygamber Efendimiz'in babasının adı Abdullah'tı, annesinin adı Âmine idi. Mevlid'den herkes bilir:

Âmine hatun Muhammed anesi

Bizde hanım ismi olarak Emine denmiş. Emine de Arapça'da bir mâna verir: "Güvenilen hanım" mânasına. Emine de olur ama Peygamber Efendimiz'in annesinin adı Âmine, a'sı uzun; Âmine idi. Babası Abdullah idi.

Efendimiz kendi soyunu geriye doğru bildiriyor:

Ene Muhammed İbnü Abdillah. "Abdullah'ın oğlu Muhammed'im."

Soyuna devam ediyor: Abdullah kimin oğlu, onun babası kim, onun babası kim?.. Geriye doğru babasını söylüyor, dedesini söylüyor, dedesinin babası, dedesinin dedesi… Geriye doğru ismi sayıyor:

Ene Muhammed İbnü Abdillah İbni Abdilmuttalib.

Demek ki dedesinin ismi Abdulmuttalib b. Hâşim. Onun da babası, Peygamber Efendimiz'in büyük dedesi Haşim. Onun için Peygamber Efendimiz'in Kureyş kabilesinin içindeki grubuna Benî Hâşim, Haşimoğulları derler. Mesela Ürdün devletinin başkanı Haşim soyundan geldiği için el-Memlekütü'l-Ürduniyyeti'l-Hâşimiyye; "Hâşimî sülalesinden gelen bir şahıs tarafından hükmedilen yürütülen, hükümeti sürdürülen memleket" mânasına.

Büyük dedesinin, Abdulmuttalib'in babasının adı Hâşim b. Abdimenaf b. Kusay b. Kilab b. Mürre…

Tabii ibni kelimesi "şunun oğlu" demek.

Mesela İbni Mürre, "Mürre'nin oğlu" demek oluyor.

İbni Kâ'b İbni Lüey İbni Gâlip İbni Fihr İbni Mâlik İbni Nadr İbni Kinâne İbni Huzeyme İbni Müdrike İbni İlyâs İbni Mudâr İbni Nizâr… Dedelerinin isimlerini buraya kadar sayıyor.

Araplar'da soy bilgisi çok önemliydi. Araplar'da okuma yazma az olduğundan soylarının çok iyi ezberlerler, ezberlerinde tutarlar ve sayarlardı. Bizim bugün çağdaş toplumumuzda bir kimseye "Baban kim?" desen söyler, "Deden kim?" desen söyler. "Dedenin babası, dedenin dedesi?.." dediğiniz zaman bir noktada yorulur, söyleyemez. Ama Araplar soylarını ezberlerinde tutmaya çok dikkat ederlerdi.

Soy bilme ilmine, kim kimin oğludur, kim kimin akrabasıdır, buna çok önem verirlerdi. Bu ilme ilm-i ensâb derler.

Ensab, "nesepler" demek; insanların neseplerine haseplerini kimin kimin oğlu olduğunu, kimin kiminle akraba olduğunu bildiren bilgiler topluluğu.

Mesela sevgili büyüğümüz Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahu anh ensab ilminde çok bilgili bir kimse imiş. Kendisinin dedesini filan bilmek bir tarafa ayrıca başka insanlar da kimlerdendir , kim kiminle akrabadır, kimin nasıl çocukları olmuş da kabileler nasıl grup grup bölünmüşler çok iyi bilirdi.

Bu arada Peygamber Efendimiz bu kadar dedesinin ismini geriye doğru ifade buyurmuşlar, saymışlar; onların hepsini biliyoruz. Bir şeyi daha söyleyelim:

Hz. Âmine Peygamber Efendimiz'in sallallahu aleyhi ve sellem annesi Hz. Âmine'nin de soyu bir noktada Peygamber Efendimiz'in babasının soyuyla yukarıdaki dedelerinde birleşiyor. böylece anne-baba aynı soydan gelmiş kimseler olmuş oluyorlar Peygamber Efendimiz'in mübarek valideyni.

Efendimiz kendisini anlatmaya devam ediyor:

Peygamber Efendimiz sohbete oturdu mu dakikalar unutulurdu, saatler unutulurdu; ashâb-ı kirâm Efendimiz'i etrafında sabaha kadar canla dinlerlerdi. Hoşuma gidiyor. Nasıl dinledikleri rivayetlerde tasvir buyuruluyor: Dinleyenler Peygamber Efendimiz'i dinlerken sanki başlarının üstüne bir ürkek kuş konmuş; aman kıpırdamayayım, kıpırdarsam kuş uçar kaçar. Kaçmasın diye başını kıpırdatmadan o tarzda dinleyerek Resûlullah Efendimiz'i meclisinde hayran hayran seyrederek kendilerini konuşmasına tam verirlerdi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e bazen sorarlardı:

"Yâ Resûlallah! Kendin hakkında bilgi ver. Sen nasıl bir mübarek kimsesin, nerelerden gelmesin? Dünya hakkında bilgi veriyorsun, âhiret hakkında, kıyamet hakkında bilgi veriyorsun, Allahu Teâlâ hazretleri hakkında bizi öğretiyorsun, eğitiyorsun, yetiştiriyorsun, ibadetler hakkında bilgi veriyorsun… Kendinden de biraz bahsetsene yâ Resûlallah!" dedikleri olurdu. O zaman da Efendimiz -kendisinin nesebi hasebi çok meşhur, biliniyor ama- herkes bilsin diye hakikatleri ifade ederdi.

Sevgili dinleyiciler!

Bir kere şunu çok kesin olarak biliyoruz: Peygamber Efendimiz o kadar güvenilen bir insandı ki daha peygamber olmadan önce şöhret kazanmıştı.

Muhammed el-Emîn, Muhammed-i Emîn!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in Emîn sıfatı vardı.

Ne demek?

Kendisine emniyet edilebilen güvenilebilen insan!

Peki, bu emniyet sadece sözde mi kalmış?

Hayır, Peygamber Efendimiz'e herkes emanetlerini getirir bırakırdı:

"Aman bir kese altınım var. Bunu başka yere bırakamıyorum, bu sizin yanınızda kalsın yâ Muhammed, yâ Muhammed el-Emîn, Yâ Ebe'l-Kâsım…"

Peygamber olmadan önce "Yâ Resûlallah…" demiyorlardı. Herhâlde tahminime göre böyle bir hitapta bulunuyorlardı.

İsmini de söylemezlerdi. Araplar asaletli kimselere "filancanın babası" diye bir evladının ismi ile isimlendirip söylerlerdi. Peygamber Efendimiz de "Kasım'ın babası" olduğu için Ebe'l-Kâsım diye künyelenmişti.

"Yâ Ebe'l-Kâsım! Şu altın kesem senin yanında mahfuz kalsın, ben Şam'a gideceğim; ya dönerim ya dönemem…"

Peygamber Efendimiz'e emanet ederlerdi.

Emin kimseydi, soylu kimseydi. Mekke'yi idare eden ailedendi, asaleti biliniyordu. Eski devirlerden İbrahim aleyhisselam'ın soyundan İsmail aleyhisselam'ın neslinden geldiğini biliyorlardı. Sordular: Peygamber Efendimiz dedelerini bu kadar saydı, devam buyurdu:

Ve mefteraka'n-nâsü firkateyni illâ cealenillâhü fî hayrihimâ.

İnsanlar tarihin akışı içinde kabileler olarak büyüyorlar, nüfus artıyor, ayrılıyorlar. Birisi bir başka tarafa yerleşiyor, ötekisi bir başka tarafa göç ediyor, iki kabile oluyor.

"İnsanlar ikiye ayrıldıkları zaman Allah beni daima en hayırlısı tarafından eyledi!"

Peygamber Efendimiz geriye doğru hangi kabileye mensupsa hayırlı! O kabilenin akraba kabileleri vardır ama Efendimiz'in kabilesi en hayırlı kabile! En hayırlısına sevk etmiş Peygamber Efendimiz'in soyunu. Allahu Teâlâ hazretleri celle celâlühû ve amme nevâlühû her şeyi hikmetli olan Mevlâmız. Hiçbir kimsenin şöyle bir zerre kadar bir tereddüdü kalmayacak kadar şerefli.

Fe ecrictü min beyni ebeveyye. "Ben anne ve babalarımın dede ve ninelerimin ecdâd u ceddâdımın arasından bir soylu aileden çıkartıldım, dünyaya getirildim!"

Felem yusibnî şey'ün min ahdi'l-câhiliyyeti. "Cahiliye zamanının zamanından hiçbir şey bana isabet etmedi!"

Ne demek istiyor?

"Cahiliye zamanından hiçbir şey bana isabet etmedi!"

Ne olduğunu söylemiyor, ne demek istiyor?

Cahiliye devrinde nikâh yoktu. İnsanlar keyfine göre bazen zina ediyorlardı, hırsızlık yapıyorlardı, o kabileye saldırıp onun koyunlarını develerini çalıyorlardı vs.

Peygamber Efendimiz'in kabilesine, ailesine ne soy bakımından ne de davranış bakımından kötü şeyler isabet etmemiş!

Ağırbaşlı bir soylu aile. Eşraf; kavmin şereflileri, herkese iyilik yapan, fakirleri gözeten, keselerinin ağzını açıp etrafa iyilik yapan insanlar.

Hâşim ne demek?

Ekmeği parçalayıp parçalayıp kabın içine koyup et suyu ile ikram yaparlarmış. Güzel bir ikram, İnsan et suyuna kuru ekmeği [koyduğu] zaman hoş, lezzetli bir şey olur. Fakirleri doyururlarmış, ziyafetler çekerlermiş. Hâşim, kelime mânası olarak bu.

"Cahiliye zamanının kötü âdetlerinden ananelerinden veya kötü işlerinden fiillerinden hiçbir şey bana isabet etmedi! Günah, kötülük olacak şeyleri benim soyuma mensup insanlara Allah yaptırmamış!"

Babadan dedeye geriye doğru hep soylu eşraftan ağır başlı, herkesin hürmet ettiği kimseler.

Hakikaten tarih kitabından biliyoruz, Peygamber Efendimiz'in dedesine Kureyş'in nasıl hürmet ettiğini dedelerine nasıl sözünü dinlediklerini biliyoruz.

Ve haractü min nikâhin ve lem ahrüc min sifâhin.

Nikâh, "evlenmek" demek, sifah "zina" demek.

"Ben daima evlilik sonucu, nikâhlanmış iki eş arada arasından onların meşru evlâdı olarak dünyaya gelmiş insanların devamıyım. Benden ve benden geriye doğru dedelerimin içinde zinadan meydana gelmiş hiçbir kimse yoktur! Benim ecdadım daima evlilik yolu ile kanunî, meşru yolla gelmiş olan soylu ailelerin evlatları olmuşlardır!"

Min ledün âdeme hattâ enteheytü ilâ ebî ve ümmî. "Âdem aleyhisselam'dan anne ve babama iş gelip varıp sonuçlanıncaya kadar Âdem aleyhisselam'dan ebeveynime kadar benim ecdadım hep nikâhla, evlenerek meşru bir yolla dünyaya gelmiş insanlardır, ben böyle soylu bir ailedenim. Bu sebeple Allah beni böyle takdir buyurmuş!".

Çünkü Habîbullah, Allah'ın en sevgili kulu! Soyunda da küçük bir zerre miktarı tereddüt ve leke yok!

Fe ene hayrüküm nefsen. "Can olarak kişi olarak sizin en hayırlınızım!"

Ve hayrüküm ebâ. "Ecdat olarak, âbâ olarak da sizin en hayırlınızım, en soylu ailedenim!"

Peygamber Efendimiz'in soyu geriye doğru İsmail aleyhisselam vasıtasıyla İbrahim aleyhisselam'a giderdi.

İbrahim aleyhisselam Allah'ın Halîli, Halîllullah. Peygamber Efendimiz Habîbullah, Halilullah… her şey! Peygamber Efendimiz'in şöhreti Habîbullah, Allah'ın sevgili kulu!

Dedesi, çok eski büyük dedesi İbrahim aleyhisselam da Halîlullah.

Halil; "çok samimi arkadaş" demek.

"Allah'ın arkadaşı, samimi sırdaş dostu, dost" mânasına o sıfatı almış bir mübarek insan. Putlara tapmamış, tapmayı reddetmiş, putları kırmış, putlarla mücadele etmiş bir insan!

Peygamber Efendimiz böyle bir mübarek aileden, dedeleri tertemiz; Hz. Âdem'e kadar insanoğullarının en soylularına bağlı. Peygamber Efendimiz'in şeceresi güzel, pırıl pırıl, nuranî bir şecere.

Mekke'de dünyaya geldi.

Sevgili dinleyiciler!

Anadolu'daki gezilerimde çocuklar arabamızın yanına geliyorlar; "Arabanın markası ne, niye buraya geldiler, niye durdular…" [diye] merak ediyorlar. Ben de onlara selam veriyorum, soruyorum:

"Söyle bakalım, senin peygamberinin ismi ne?" diyorum.

Bazısı doğru söylüyor, bazısı da bilemiyor. Tabii bu da annelerinin babalarının kusuru, toplum olarak bizim kusurumuz. Dinimizi öğretemiyoruz! İnsanın peygamberini bilmesi lazım.

Bazen de; "Peygamber Efendimiz nerede doğdu, nerede vefat etti?.." diye soruyorum, Mekke'de doğduğunu biliyorlar.

Mekke-i Mükerreme'de dünyaya geldi.

Nerede dünyaya geldi, yerini düşünelim. Hacca gidenler göz önüne getirsin: Mescid-i Haram'ın bir köşesinde Safa tepesi var, şu anda Mescid-i Haram'ın içine bağlanmış durumda. Direklerin arasından geçtiğiniz zaman aynı mekânın bir köşesi gibi yüksekçe bir yer, Safa tepesi. Düz bir yol hâlinde dört yüz küsur metre öbür tarafa doğru meyilli, inişli çıkışlı bir yol; öbür tarafı da Merve tepesi, Safa ile Merve.

Safa tepesinde Merve'ye doğru döndüğümüz zaman sağ tarafta hemen oraya yakın bir yerde Peygamber Efendimiz Benî Hâşim yurdu denilen yerde -demek ki dedesinin mıntıkasıymış, dedesinin arazisinin olduğu yerlermiş- dünyaya geldi, evi muhafaza ediliyor. Evinin ilk hâli keşke bir zerresine dokunulmadan korunulsaydı. Evinin olduğu yerde şimdi bir kütüphane mevcut, orada dünyaya geldi.

Mekke'de dünyaya geldi.

"Peygamber Efendimiz'in kabri nerede, nerede medfun bulunuyor?" diye sorduğunuz zaman bu sefer bu soruya yalan yanlış cevaplar veriliyor.

Peygamber Efendimiz Medine-i Münevvere'de medfun. Mekke'de doğdu, Medine'ye hicret etti, Medine-i Münevvere'de vefat etti, Kabr-i şerîfi Medine-i Münevvere'de.

Medine-i Münevvere'de kabrinin, vefat ettiği yerin bitişiğinde Peygamber Efendimiz kendi hayatında mescidini yaptırmıştı: Mescid-i Nebevî. O zamanın ölçülerine göre küçük bir mescit idi, şimdi kaç yüz misli büyüdü! Peygamber Efendimiz'in kabri ilk alana göre o mescidin içinde kaldı. Kendi mescidinin sol tarafında kapısı vardı, Peygamber Efendimiz kapıdan mescide girerdi. O kapının öbür tarafı kendisinin eviydi. Hz. Âişe validemizin odasında vefat etti, oraya defnedildi. Orası şimdi Peygamber Efendimiz'in mescidinin içinde. Üstünde de bir kubbe var. Ucu sivri, uzaktan baktığınız zaman görünüşü miğfer gibi. Savaşçıların başına giydikleri miğferin orta yeri yüksek oluyor, belki tarih kitaplarında görmüşsünüzdür. Öyle bir kubbe var ve rengi yeşil.

Arapça'da yeşil ahdar veya hadrâ kelimesi ile ifade edilir. el-Kubbetü'l-hadrâu: Peygamber Efendimiz'in kabr-i saadetleri yeşil renkli türbenin gösterdiği mekânın altında. Hacca gidenler Mekke'de hac vazifelerini yapınca Medine'ye gelip Peygamber Efendimiz'in kabr-i şerîfini de ziyaret buyuruyorlar. Çünkü Peygamber Efendimiz'in kabrini ziyaret etmek, hayatında kendisini ziyaret etmek gibi sevaplı, güzel bir şey!

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i sevmek dinimizin temeli. Resûlullah Efendimiz'in Peygamber olduğunu ifade etmek imanımızın temeli: Eşhedü en lâ ilâhe illallah, "Şehadet ederim, şahit olurum, şüphesiz bilirim bildiririm ki Allah'tan başka tanrı yoktur, Allah tek tanrıdır, O'nun şerîki nazîri yoktur!" Eşhedü en lâ ilâhe illallah diyoruz, imanımızın bir bölümünü ifade etmiş oluyoruz. Ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve Resûlühû, "Yine şehadet ederim ki Muhammed de onun bize gönderdiği mübarek Resûlü'dür, elçisidir ama kuludur!"

"Kuludur!" diye niye söylüyoruz?

İnsanlar yanılıp şaşırıp da peygamberlerini tanrı edinip tapınmasınlar, sapıtmasınlar, Allah'ın sevmediği bir bâtıl inanca düşmesinler, diye Peygamber Efendimiz üstüne bastıra bastıra söylemiş olduğundan bunu özellikle biz de söylüyoruz:

Peygamber Efendimiz Allah'ın kulu ama müstesna bir kulu! Allah'ın bir kulu ama en sevgili kulu!

Yakut da bir taştır. Kırmızı renkli bir taştır, yüzüğün üstünde yüzüğün taşı…

"Yakut da bir taştır ama öbür taşlardan çok farklı!"

Yakut ne kadar kıymetli bir taş, sokaktaki taşlar ne kadar olağan bir taş!.. Peygamber Efendimiz de bir beşer ama o ne kadar üstün bir beşer! Öteki insanlar nasıl olağan bir insan ama Peygamber Efendimiz ne kadar mübarek ne kadar şerefli ne kadar olağanüstü bir insan!.. Tarif edilemez, kıyas kabul etmez. Fevkalade tarifsiz derecede, mukayese edilemeyecek kadar yüksek bir şahsiyet!

İmam Bûsirî hazretlerinin Peygamber Efendimiz hakkında yazdığı Kasîde-i Bür'e'si var, orada diyor ki,

De' meddaatün nasara fî nebiyyihimi

Vahküm bimâ şi'te fîhimedhen vahtekimi.

"Hristiyanların kendi peygamberleri hakkında yanılıp da söylediği sözü bir tarafa bırak. Öyle deme, tanrıdır deme! Ama Resûlullah hakkında ne kadar medih cümlesi söyleyebilirsen hepsine şayestedir, layıktır; o kadar yüksektir!"

Peygamber Efendimiz'in kendisini anlattığı başka hadîs-i şerîfler de var. Resûlullah'ı kendisinden tanımanın tadı mutlaka başka türlü olur.

Bir de bir dua var, benim hoşuma gider:

"Yâ Rabbi! Ben seni layıkıyla methedemem, sen kendini nasıl tavsif etmişşsen öylesin!" Peygamber Efendimiz;

Lâ ahsî senâen aleyke keyfe ve külli senâin yeûdü ileyke ente kemâ esneyte alâ nefsike.

"Biz Allah'ı tarif edemeyiz; o kendini nasıl tarif ederse isabetli tarif odur. En güzel söz odur. Biz Allah'ı bilemeyiz, Allah bildirirse biliriz!" buyurmuş.

Biz Resûlullah'ı ne kadar anlatmaya çalışsak kelimeler kendi duygularımızı bile anlatmaya yetmez. Zaman yetmez, sözler yetersiz kalır! Ama Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in o eşsiz engin, güzel ahlâkını, müstesna tevazu ile kendisini nasıl anlattığını dinlemenin tadı başka!..

Câbir radıyallahu anh'ten İbn Asâkir ve hadis alimi Sünen-i Darimî naklettiğine göre Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Ene kâidü'l-mürselîne. "Ben peygamberlerin serveriyim, komutanıyım, başkanıyım." Ve lâ fahr. "Övünme yok!"

"Allah beni böyle bir makama oturtmuş. Makâm-ı Mahmûd'u bana ihsan etmiş, bütün peygamberler benim maiyetimde, arkamda…"

Ve ene hâtemü'n-nebiyyîn ve lâ fahre. "Ben peygamberlerin sonuncusuyum, bir seriyi mühürleyip tamamlayan en sonuncuyum, peygamberlerin hatemiyim. Övünme yok!" Ve ene evvelü şâfi'in ve müşeffein ve lâ fahre. "Ben, kendisine Allah tarafından âhirette ilk defa şefaat hakkı verilecek, şefaatçiliği kabul edilecek, o makam kendisine ihsan edilecek kimseyim; övünmek yok ama gerçek budur!" diye bildiriyor.

Peygamber Efendimiz mütevazı idi ama Allah'ın kendisine; "Bildir ey Resûlüm!" dediği şeyleri bildirmesi gerektiğinden bildiriyor. Kendisi tanınsın diye bildiriyor. Arada da Ve lâ fahr, "Övünmek yok!" diye ifade ediyor.

Bir sahih hadîs-i şerîfi nakletmek istiyorum. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki;

Vellezî nefsî bi-yedihî. "Canım elinde olan, beni yaratan, yaşatan, dilerse hayatıma son verecek öldürecek olan, nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki lâ yu'minü ehadüküm sizden biriniz hakiki mü'min olamaz tam inanmış sayılamaz." Hattâ ekûne ehabbe ileyhi min vâlidihî ve veledihî ve'n-nâsi ecmaîne. "Ben o mü'mine babasından da evladından da bütün diğer insanlardan da daha sevgili olmadıkça mü'min olamaz!"

Bir mü'min Resûlullah'ı tanıyacak; kemalâtını, keramâtını, ikramâtını [bilecek], evsafının, cemâlinin yüceliğini bilecek, Resûlünü tanıyacak. Sevecek, âşık olacak, muhibb-i Resûl, Resûlullah'ın muhibbi olacak . Resûlullah'ın aşkı, sevgisi kalbine yerleşecek, o aşk ile benzi sarı, gözü yaşlı bir âşık-ı sâdık olacak; o zaman hakiki mü'min olur!

Süleyman Çelebi'nin Mevlid'inin dua bölümünde bir beyiti var:

Gözü yaşı hak içün âşıkların

Bağrı başı hak içün sadıkların

İşte o âşıkların gözyaşları çok kıymetli oluyor. Aşktan, sevgiden dökülen gözyaşları çok yüksek duyguları ifade eden inci gibi, pırlanta gibi gözyaşları oluyor. Dua ederken de Süleyman Çelebi onu ölçü olarak önümüze koymuş. Allah'a yalvarırken diyor ki;

"Yâ Rabbi! Âşık-ı sâdık kulların divanına durup sana ibadet ediyorlar. Seni sevenler Resûlullah'ı sevenler, âşık-ı sâdık mü'minler var ya, gözyaşı döküyorlar ya, seni zikrederken, Resûlüne salât ü selâm getirirlerken o gözyaşının ne kadar kıymetli olduğunu Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîflerinde bildirmiş ya; o gözyaşının hürmeti için onun hakkına benim dualarımı kabul et!.."

Öyledir, o gözyaşları gerçekten çok kıymetlidir.

Peygamber Efendimiz'in "Övünmek yok!" diye bildirdiği bir başka hadîs-i şerîfi de nakletmek istiyorum. Bu hadîs-i şerîf Tirmizî ve Ahmed b. Hanbel tarafından rivayet edilmiş, Tirmizî; "Hasen hadistir." buyurmuş. İbn Mâce Ebû Said radıyallahu anh hazretlerinden rivayet etmiş:

Ene seyyidü veledi âdeme veya vüldi âdem olabilir, bu kelimenin birkaç okunuş imkânı var.

"Ben âdemoğullarının seyidiyim!"

Seyyid ne demek?

"Soylu, asil, efendi" demek.

Peygamber Efendimiz; "Ben âdemoğullarının en soylusu, en asaletlisi en efendisiyim!" diyor.

Nerede?

Yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamette âdemoğullarının seyidiyim; en yükseği, efendisi, başkanı, en yüksek derecelisiyim." diyor.

Peygamber Efendimiz bütün insanların seyididir. Bütün insanların değil, peygamberlerin de seyididir!

Seyyidü'l-evvelîne ve'l-âhirîn, seyyüdü'l-enbiyâi ve'l-mürselîn.

"Kıyamet gününde Allah'ın sevgili kullarının da en başındadır!" Ve lâ fahr. "Övünmek yok!"

Burada da tevazu ile Ve lâ fahr diyor: "Böyle bir şeyi Allah bana vermiş diye ben böbürlenecek, kendini beğenecek bir duruma düşecek bir insan değilim, övünmek yok. Allah bana bu makamı vermiş tebliğ ediyorum, bilin diye bildiriyorum!.."

Çünkü mü'minin Resûlullah'ın kıymetini bilmesi lazım. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Ve bi-yedî livâü'l-hamdi ve lâ fahre. "Âhirette elime Livâü'l-Hamd verilecek elimde Livâü'l-Hamd olacak!"

Ne demek?

"Hamd sancağı" demek.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in tanınması işareti, remzi olarak. Elinde hamd sancağı olacak. Livâü'l-Hamd, hamd sancağı.

Devam ediyor:

Ve mâ min nebiyyîn yevmeizin âdemü femen sevâhü illâ tahte livâe.

"Bu öyle bir sancak ki
mahşer gününde öyle bir mekânda, zamanda olacak ki o gün Âdem aleyhisselam ve ondan sonraki bütün peygamberler [bu sancağın altında olacak]!

Âdem aleyhisselam'dan beriye doğru zaman ilerledikçe Allah tarafından insanların muhtelif bölgelerdeki toplumlarına gönderilmiş bütün peygamberler. Adları bilinenler bilinmeyenler, tarihin sayfalarında olanlar, Allah'ın bildiği de kulların bilmediği binlerce, yüz binlerce peygamber…

Âdem aleyhisselam ve ötekilerin hepsi, hiçbir peygamber yoktur ki o gün benim bu hamd sancağımın bayrağımın altında Livâü'l-Hamd'imin altında olmasın!"

Hepsi orada olacak! Âdem aleyhisselam da Peygamber Efendimiz'in sancağının altında olacak Âdem aleyhisselam'dan sonra yaşamış, gelmiş geçmiş bütün peygamberler de onun sancağının altında olacak!

Sevgili dinleyiciler!

İhtişamı bir düşünün: Peygamber Efendimiz'in hamd sancağı sallanıyor; yücelerde onun altında yüz yirmi dört bin peygamber, evliyâullah, salihler, şehitler, Allah'ın sevgili kulları… Peygamberler ve sevgili kullarının hepsi Peygamber Efendimiz'in Livâü'l-Hamd'i altında olacak! Sancak Peygamber Efendimiz'in elinde! Ne kadar heyecanlandırıcı bir manzara olduğunu a nlamaya çalışın, tüyleriniz diken diken olsun!

Mübarek kandil gününde Allah'tan niyazımız şu:

Rabbimiz bizi de o Livâü'l-Hamd, Peygamberimiz'in hamd sancağı altında haşreylesin. peygamberlerle, sıddîklarla, şehitlerle, salih kullarla beraber biz de orada olalım. O sancağın dışında âsilerin, mücrimlerin ayrıldığı öbür taraftaki kâfirlerin, müşriklerin, münafıkların gruplarında olmayalım. Mahşer günü Allah bizi bu hamd sancağın altında haşreylesin!

Peygamber Efendimiz; "O sancak benim elimde olacak!" diyor.

Ama övünmek yok; Allah'ın takdiri bu, Allah'ın ona verdiği bir nimet. Bir nimet verildi mi Allah'a şükredilir, hamd edilir. Yoksa o nimet eline geldi diye başkalarına eza cefa verici kibir, gurur, uçup, kendini beğenmek, övünmek, böbürlenmek gibi şeyler güzel ahlâkta, İslâm ahlâkında yoktur!

Allah Peygamber Efendimiz'e her türlü güzellikleri vermiş, Efendimiz de en çok şükreden kul durumunda fakat övünüp kibirlenip kibirli davranıp kimseyi ezmemiş. Fukara çağırdığı zaman fukaranın sofrasına gitmiş, miskinlerle oturmuş kalkmış, tevazuu tercih etmiş. Yokluğu varlığa tercih etmiş.

Cebrail aleyhisselam önünde el pençe divan durup da; "Allah beni sana gönderdi yâ Resûlallah! Dilersen şu karşıdaki dağları altın yapacak!" dediği zaman onu kabul etmemiş, tevazu içinde yaşamış.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in eline para geçmemiş mi?

Çok çok imkânlar geçmiş ama bir gün bekletmeden onları yoksullara, fakirlere hemen dağıtırmış. Evinde bir şey biriktirmeyi sevmezmiş. Hazine etmeyi, depo etmeyi, saklamayı sevmezmiş. ihtişamı sevmezmiş, tevazu içinde hurma lifinden yapılmış sert bir yatakta yatarmış. Mütevazıane giyinirmiş.

Allah'ın en sevgili kulu olduğu hâlde, Allah kendisine en yüksek makamları verdiği hâlde.

Ve ene evvelü men tenşekku anhü'l-ardü ve lâ fahre. "İlk defa yeryüzünün toprağın yarılıp üzerinden açılacağı kişi ben olacağım, ama övünmek yok!"

Bu ne demek?

Herkes ölüp de kabre konuluyor.

Ba'su ba'de'l-mevt.

Ölümden sonra dirilme zamanında kabirler açılacak da insanlar kabirlerinden kalkıp mahşer yerinde toplanmayacaklar mı?

Toplanacaklar.

İşte ilk kabri açılıp da mahşer yerine ilk gelen kimse Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz olacak. Kendisi bunu böyle bildiriyor. Topraktan, kabrinden kalkıp da mahşer yerine ilk gelecek kendisi olacak.

Ve ene evvelü şâfî'in ve evvelü müşeffein ve lâ fahre. "Ben orada ilk şefaatçi olacağım."

Müşeffa' ne demek?

"Şefaat hakkı kendisine verilmiş, şefaat etmesine müsaade olunmuş, şefaati kabul olunmuş insan" demek. Herkes şefaatçilik yapmak ister.

Temsilen anlatalım: Kalkar valinin, müdürün, komutanın karşısına gidip de; "Şu şahsa şöyle yapın, böyle yapın…" der ama kabul ederler mi?

Bazen derler ki; "Çekil kenara, sen bu işe karışma. Kabul etmiyoruz, ona ben yapacağımı yapacağım…"

Peygamber Efendimiz şâfi', şefaatçi ve şefaati Allah tarafından kabul edilen:

"Peki, seni şefaatçi kabul ettim. Buyur, dilediğine şefaat et!" diye şefaatçiliğine müsaade olunan Şâfi' Peygamber Efendimiz.

Şâfi' ayn iledir. Ayn ile olunca "şefaat eden" demek. Şâfî uzun i ile, ye ile yazılıp Şâfî olursa sonunda ayn olmazsa Şâfi' değil de Şâfî olursa o zaman "şifa veren" demek.

Allah Şâfîdir, insanlara şifa veriyor. Buradaki kelime o şâfî değil. Bu şâfi'; ayn ile, şefaat kelimesinden geliyor.

Peygamber Efendimiz'in şefaati var. Hepinize müjdeler olsun, Allah bizi Peygamber Efendimiz'in şefaatine erdirsin! Peygamber Efendimiz ümmetine şefaat edecek, mahşer yerinde müteaddit şefaatleri var! Din kitapları onları uzun uzun anlatıyor. Müteaddit yerlerde, müteaddit mevkilerde müteaddit zamanlarda Peygamber Efendimiz Rabbimiz'in divanında ilerleyecek. Huzur-u Rabbi'l-İzzet'te secdeye kapanıp şefaat edecek, kulların hâllerini arz edecek, arzuhalcisi olacak! Allahu Teâlâ hazretlerine ricada, duada, niyazda bulunacak. Allahu Teâlâ hazretleri onun şefaatini kabul edecek, onun şefaatini kabul edip isteklerini yerine getirecek. Kullar hakkında şefaatini kabul edip kulları bağışlayacak.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi Peygamber Efendimiz'in şefaatine erenlerden, kurtulan bahtiyar kullarından eylesin. Afv u mağfiret olunanlardan eylesin.

Peygamber Efendimiz yine Ve lâ fahre, "Övünmek yok!" buyuruyor. Bu övünmek için söylenmiş bir söz değil, diye Peygamber Efendimiz böylece beyan buyurmuş.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi Peygamber Efendimiz'in şefaatine erdirsin.

Mevlid-i Nebî hakkında günlerce konuşulur, aylarca, yıllarca konuşulur! Peygamber Efendimiz'in evsafı bitmez, güzellikleri bitmez. Onun hakkındaki bilgileri söyleye söyleye bitiremeyiz.

Bir hadîs-i şerîfini daha okuyayım:

Ene eşrefü'n-nâsi haseben ve lâ fahre. "Ben insanların soyca en şereflisiyim!"

Hz. Âdem'den itibaren nikâhla en asil insanların evlenmesiyle doğmuş olan kişilerden gelmiş Peygamber Efendimiz. Soyu böylece çok şerefli.

Eşrefü'n-nâsi hasebe. "Soyca en şerefli!" Ve lâ fahre. "Övünmek yok!" Ve ekremü'n-nâsi kadren ve lâ fahre. "İnsanların kıymet bakımından en kıymetlisi, en soylusuyum; övünmek yok!"

İnsanın soyu bazen güzel olur da kendisi o soya layık bir insan olmaz. İnsan kendisi layık olmazsa soyunun asaleti para etmez.

Ve men bette' bihî amelühû lem yüsri' bihî nesebuhû. "Ameli insana bir derece kazandırmazsa ilerletmezse soyu sopu asaleti kazandırmaz!"

Kendisi kötü ise babasının iyiliği kâr etmez.

Misal: Nuh aleyhisselam'ın oğlu! Kur'ân-ı Kerîm'de Allahu Teâlâ hazretleri bildiriyor: Nuh aleyhisselam'ın oğlu babasına iman getirmemiş, babasının nasihatlerini dinlememiş.

"Evladım, gel. Tufan olacak, benim gemiye aldığım kimselerle beraber gemiye gir!" deyince; "Hayır, ben girmiyorum. Bir dağa tırmanırım, selden kendimi korurum!" diye Nuh aleyhisselam'ın, babasının [nasihatini] inkâr etmiş, itiraz etmiş, reddetmiş.

O sırada bir sel dalgası gelip almış, yuvarlamış götürmüş; boğulmuş!

Şimdi peygamber oğlu, soyu temiz ama kendisi temiz değil! Fayda vermemiş, cehennemlik olacak!

Allahu Teâlâ hazretleri;

İnnehû leyse min ehlike. "O senin ehlinden de değil, o senin ailenden de sayılmaz!" diyor.

Demek ki peygamberin şanına layık evlatlık yapmayınca Allah tarafından silinip atılıyor!

İnsanın soyu güzel olur kendisi güzel olmazsa kıymeti yok!

Ene eşrefü'n-nâsi haseben ve lâ fahre. "Ben soyca insanların en şerefliyim, övünmek yok ama vaziyet böyle!" Ve ekremü'n-nâsi kadren ve lâ fahre. "İnsanların şahsen kıymet bakımından da en soylusu, en kıymetlisiyim!"

Soyu da güzel şahsı da güzel, adı da güzel kendi de güzel Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve âlihî ve selleme teslîmen kesîra!

Ve lâ fahre. "Övünmüyorum, övünmek için söylemiyorum; Allah emrettiği için siz sorduğunuz için söylüyorum, iş budur!" diye bildiriyor.

Kendisinin böyle olduğunu söyleyip hemen arkasından da nasihate geçiyor, "Ey insanlar!" diye hitaba geçiyor:

Eyyühe'n-nâs. "Ey insanlar!" Men etânâ eteynâhü. "Kim bize gelirse biz de ona gideriz."

İyiliğe iyilikle mukabele!

Ve men ekramenâ ekremnâhü. "Kim bize ikramda bulunursa biz ona ikram ederiz." Ve men kâtebenâ kâtebnâhü. "Kim bizimle oturup bir anlaşma yaparsa yazışırsa biz de ona yazışmaya uygun hareket yaparız."

Mukatebe bir de "kölelerin efendisiyle anlaşma yaparak yazışmaya geçirerek kölelikten kurtulması" mânasına da kullanılan bir kelime.

"Bizden birisi bir tarafta esir olmuş da savaşta onun kurtulması için anlaşma yapmaya kim razı olmuşsa biz de bize esir düşmüş olan insanla anlaşma yaparız, göndeririz. O bizimkini salıverirse biz de onu salarız, o bizimkinin köleliğini kaldırırsa biz de onunkini kaldırırız!" mânasına da gelebilir.

Ve men şeyyea mevtânâ şeyya'nâ mevtâhû. "Kim bizim cenazemize gelir, bizi teselli eder, cenazemizi teşyi eder, kabre gömülme merasiminde bulunursa biz de onun cenazesine gideriz." Ve men kâme bi-hakkinâ kumnâ bi-hakkihî. "Kim bizim hakkımıza hukukumuza saygı gösterirse riayet ederse biz de onun hakkına saygı gösteririz."

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem yanına yanaşan, iyilik elini uzatan herkese iyilik elini uzatırdı. Aksilik çıkarmazdı, reddetmezdi. Her güzel davranışı güzel davranışla karşılardı.

Nasihatine devam ediyor:

Eyyühe'n-nâsü câlisü'n-nâse alâ kadri ahsâbihim. "İnsanlarla soyları derecesine göre oturup kalkın! Meclislerinizi ona göre ayarlayın, sözünüzü ona göre söyleyin!"

Riayet edin, hürmet edin. Oturuşunuza kalkışınıza dikkat edin!

Ve hâlitü'n-nâse alâ kadri edyânihim. "İnsanların dindarlıklarına göre onlarla ahbaplığınızı yakınlaştırın!"

Bu da Peygamber Efendimiz'in çok önemli bir nasihati! Tabii insanlar soyluysa soyluluğuna uygun bir muamele yapılması lazım. Peygamber Efendimiz'in çok soyu şahane, çok şerefli; o hâlde Arap'ın da o zamanki insanlarının o soyluluğunu anlayıp Peygamber Efendimiz'e hürmet etmesi gerekir. Bizim de zamanımızda etrafımızda hatırlı itibarlı bir kavmin önderi insan olduğu zaman ona hasebine nesebine uygun bir tarzda muamele etmemiz lazım.

Ama;

Ve hâlitü'n-nâse alâ kadri edyânihim.

İnsanlarla beraber olmak, düşüp kalkmak, karışmak, samimiyet kurmak ve iç içe olmak hangi şartla?

Dindarlık şartıyla olacak!

Dikkat edin!

Sevgili dinleyiciler!

"Herkesle ahbaplık edin!" demiyor. "Dindarlığı yüksek olan, vasıflı, iyi olan herkesle…" [diyor].

"Kaliteli" diyecektim, döndüm. Çünkü yabancı kelime kullanmamaya dikkat ediyoruz, bayrak açtık.

"İnsanların dindarlığının vasfı ne kadar yüksekse onlarla o kadar dostluk edin! Dindar, namuslu, edepli, ahlâklı, Allah'tan korkan insanlarla samimiyet kurun, onlarla beraber olun, onlarla karışın, düşüp kalkın…" diye bir tavsiye!

Bu çok önemli! Bu, insanı kurtarır. Yanlış insanlarla arkadaşlık yapan mahvolur, iyi insanlarla arkadaşlık yapan kurtulur. Bu nasihati unutmayalım.

Ve enzilü'n-nâse alâ kadri mürüvvâtihim. "Ve insanlara mürüvvetleri nispetinde muamele edin!"

"Ne kadar mürüvvetli iseler siz de misafirperverliğinizi ona göre yapın. Siz onların memleketine kavmine kabilesine gittiğiniz zaman size nasıl güzel muamele etmişlerse siz de onlar geldiği zaman öyle yapın…" gibi.

Ve dârü'n-nâse bi-ukûlihim. "Ve aklınızla, akıllarınızı kullanarak insanları müdarât ediniz, dirayetle idare ediniz!"

"Aklınızı kullanın; insanlara muamelenizi akıllıca yapın, basiretli hareket edin! Herkesi dost etmeye, doğru yola çekmeye çalışın. Aklınızı kullanın, insanların zararından kendinizi böylece korursunuz. Aklınızı kullanın, insanları hayırlı yola böyle sevk edersiniz!" diye güzel, çok şümullü, çok derin anlamlı nasihatle hadîs-i şerîfini bitirmiş oluyor.

Allahu Teâlâ hazretleri hepinizden razı olsun. Hepimizi sevdiği kulların zümresine dâhil eylesin.

Sevdiği kul olmanın yolu Peygamber Efendimiz'e ittibâ etmektir, âyet böyle buyuruyor:

Kul in küntüm tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkümullâh.

Âyet-i kerîme çok önemli bir hakikati bize bildiriyor:

"Eğer bir insan Allah'ı seviyorsa Resûlullah'a tâbi olacak!"

Allah'ın sevgili kulu olma derecesine varmanın yolu Resûlullah'a uymaktan geçiyor, Allah'a ulaşmanın yolu Resûlullah'a sımsıkı sarılmaktan geçiyor!

Onun için Allahu Teâlâ hazretleri bizi Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesine sımsıkı sarılanlardan eylesin.

Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesi çok güzel! Ehâdîs-i şerîfesini okuyun, derya gibi, uçsuz bucaksız bir umman gibi! O deryaya dalın; onun içinde nice cevherler var, inciler mercanlar var göreceksiniz, ne kadar tatlı bir âlem olduğunu anlayacaksınız!

Resûlullah Efendimiz'in yolundan gideceğiz, onun istediği bir müslüman olacağız. Resûlüne has ümmet olacağız. Allah bizi Resûlüne has ümmet eylesin, böylece kendisine has kul olabilmeyi nasip eylesin. Ömrümüzü, dünyamızı, zamanımızı, hayatımızı, imkânımızı, paramızı pulumuzu, mesleğimizi, çalışmalarımızı Allah'ın rızasına uygun istikamette yapmayı nasip eylesin. Ömrümüzü Ümmet-i Muhammed'e ve bütün insanlara faydalı geçirmeyi nasip eylesin.

Kandil gecesi hürmetine bizim kusurlarımızı affeylesin. Allah cümlemizi pırıl pırıl, içi dışı nurlu, kalbi tertemiz, feyizli, mübarek kullar eylesin. Nice nice mübarek gecelere, kandillere erişmeyi nasip eylesin. Peygamber Efendimiz'in sünnetini şu asırda ihyâ eyleyip şehit sevapları kazanmış olmayı nasip eylesin.

Âhirete bir gün göçeceğiz, kabrimizi cennet bahçesi eylesin. Kabirden bir gün kalkacağız, bizi Peygamber Efendimiz'in Livâü'l-Hamd'i altında peygamberlerle sıddîklarla, şehitlerle, salihlerle haşreylesin.

Bir gün nasip olur cennete girersek bir yerimiz olacak, Allahu Teâlâ hazretleri bizi firdevs-i âlâda,

Firdevs-i âlâ; cennetin en güzel yeri, en güzel yüksek kısmı, en âlâ, en orta yeri.

firdevs-i âlâda Peygamber Efendimiz'e komşu eylesin.

Peygamber Efendimiz'in komşusu olmak, cemâlini daimi görmek, sohbetinde daimi olmak nasip eylesin.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Sayfa Başı