M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Takvâ Yolu

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Söze Rabbimiz'in mübarek ismiyle başlarım, hamd ü senâlar ederim. Ve ihsan ettiği, ikram ettiği nimetlere sonsuz şükürler ederim.

Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine biz nâçiz ümmetlerinden hadsiz, hesapsız, sayısız, sonsuz salât u selâmlar olsun.

-Bu seferki eğitim çalışmalarımızda- yeni gelenlere bir özet olsun diye birkaç cümleyle anlatmak istiyorum.

İnsanoğlunun en büyük görevi olan, ilk yapması gereken iş olan, Allahu Teâlâ hazretlerinin varlığını, birliğini bulması, bilmesi meselesini anlattık. İnsan nerede olursa olsun, kim olursa olsun, dünyanın hangi bölgesinde yaşarsa yaşasın; ister dağda çoban olsun, isterse adada tek başına yaşayan bir insan olsun, Allah'ın varlığını bilmekle mükelleftir, farzdır, boynunun borcudur. Bunun istisnası yoktur. İstisnası divâneler, deliler, mecnunlardır. Aklı yok. Akıl olmayınca mükellefiyeti de yoktur. Ama aklı olan herkesin Allah'ın varlığını, -Robinson Crusoe gibi, bir adada bile yaşasa- tek başına bile olsa bulması lazım. Himalayalar'ın üstünde yaşasa, Brezilya'nın ormanlarında daha medeniyetle tanışmamış bir köyde bile yaşasa Allah'ın varlığını bulması lazım. Allah bunu istiyor. İnsanoğlu bunu sağlayabilecek kabiliyette yaratılmıştır; aklı, fikri bu gerçekleri kavrayabilir. Alim, bilimsel çalışmalarıyla bu sonuca ulaşır; Einstein gibi, Deskartes gibi, Pascal gibi, Roger Garaudy gibi... Böyle mü'min insanlar, alimler her asırda mevcut. Ama cahil, ümmî kimse de cahilliğiyle, ümmîliğiyle Allah'ın varlığını bulacak.

Fakat Allahu Teâlâ hazretlerinin varlığını doğru bilmek, Allahu Teâlâ hazretlerini doğru tanımak, sağlam, yanlış olmayan bir inanca sahip olmak dünya üzerinde herkese nasip ve müyesser olmuyor. Onun için özel bilgiler lazım. Çok daha derin bir kafa yapısı, gönül yapısı olması lazım. Allah insanlara kendi akıllarıyla kolay bulamayacakları gerçekleri öğretmek için her asırda peygamberler göndermiştir.

Elhamdülillah bizim içinde bulunduğumuz İslâm dini, Allahu Teâlâ hazretlerinin insanlığa gönderdiği en son Peygamber'in talimatını ihtiva eden hak din olduğundan, insan İslâm ile Allah'ı tam tanıyabilir. Allah bilgisine, Allah dostluğuna, mârifetullaha, aşkullaha, muhabbetullaha ancak İslâm'ın yoluyla, Allah'ı doğru tanıyıp öyle erebilir.

Bunu da misalleriyle geçtiğimiz derste anlatmaya çalışmıştık.

Allahu Teâlâ hazretlerinin "hidayet" denilen çok kıymetli nimetini; doğru yol üzerinde olmak, hakkı bulmuş olmak durumunu ulu orta herkese vermediğini, ancak belirli bir başarı göstermiş insanlara verdiğini; zalimlere, fâsıklara, Allah'ın varlığını kavrayamamış, yanlış kavramış kâfirlere vermediğini biliyoruz. Kur'ân-ı Kerîm'den biliyoruz, Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinden biliyoruz.

Onun için Allahu Teâlâ hazretlerinin kime hidayet vereceğini, kime lütfedeceğini, kime hidayetin kapılarını açacağını, kimi o nurlu yola sevk edeceğini anlatmaya çalışmıştık. Bu da geçtiğimiz derslerin konusuydu.

Allahu Teâlâ hazretlerini bulmak için Allahu Teâlâ hazretleri tarafından sevilen, razı olunan bir kul olmak için neler gerektiğini sıralamıştık. Mutlaka ve mutlaka Allah'ın kanunu olan şeriate bağlı olmak gerektiğini, Allah'ın ahkâmını reddederek bir sonuca varılamayacağını belirtmiştik. Şeriatin mahiyetini anlatmıştık. Bir de şeriatin içinde bile olsa bid'at çıkarmayan; bid'atçi, uydurukçu, reformist olmayan, sağlam bir temele dayalı, doğrudan doğruya asıl kaynaktan feyz alan bir yolda olmak gerektiğini, bid'at yolunun kapalı olduğunu, -kalın hadis kitaplarını getirip- bazı hadisler okuyup burada anlatmıştık. Peygamber Efendimiz'in bid'at ehline nasıl vasıflar verdiğini, o bid'at ehlinin namazının niyazının, haccının, umresinin, ibadetinin, sadakasının, taatlerinin kabul olmadığını bildirmiştik. Dikkat edilirse, hep ibadet yapan bir insan; hacca gidiyor, cihat ediyor, namaz kılıyor, vesaire ama Allah kabul etmiyor.

Neden?

Allah bid'at ehlini sevmiyor! Rabbimiz dinin aslının bozulmasını istemiyor. Dinin aslının aynen korunması lazım, bozulmaması lazım. Naturel, tabiî haliyle, doğduğu gibi korunması lazım. Kendisi Kur'ân-ı Kerîm'i korumayı vaat etmiş, mü'minlerden de Allah'ın Resûlü'nün İslâm konusunda söylediği bilgileri çarpıtmamalarını istiyor. Katkılarda, eklemelerde, çıkarmalarda bulunmamalarını istiyor. Dinin özünün aynen korunmasını istiyor.

Ve bu o kadar güzel, o kadar sıhhatli bir şekilde yapılmıştır ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den bir söz söyleyecek bir şahıs... -biz şimdi bugün bir hatıramızı rahatlıkla bir yerde anlatabiliriz; Demirel ile karşılaştım da bana böyle dedi, ben ona şöyle dedim. Türkeş ile görüşmüştük de şöyle olmuştu veyahut "Muhsin Yazıcıoğlu'yla şöyle olmuştu, Mesut Yılmaz'la bu olmuştu- Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den bir cümle nakleden bir kimse, bunun kaynağını o kadar sıhhatli tespit ediyor, o kadar delilli söylüyor ki her sözün öncesinde bir delil bölümü var. Bir hadisin kendisi var, buna "hadisin metni" diyoruz. "Efendimiz şöyle yaptı, böyle yaptı, şöyle dedi, böyle dedi." Hadisin metni burası. Ama bu hadisin metninin evvelinde bir de delil bölümü var, senet bölümü var. Buna; "hadisin senedi" diyoruz. Hadisin sıhhatli, sağlam hadis olduğunu gösteren, kimden duyduğunu ispatlı, şahitli anlatan bir bölüm var.

"Ben Resûlullah'ın şöyle dediğini duydum."

Kimden duydun? Ne atıyorsun?

Öyle şey yok! Söyle bakalım, kimden duymuşsun?

Falancadan duymuşsun.

O kimden duymuş?

Falancadan. Gidiyor ona soruyor, ona soruyor; "Ha, tamam." Senet bu. Senet zinciri, senet silsilesi dediğimiz silsileyi koymuştur ki dünya bilim tarihinde İslâm'dan önce uygulanmış bir yol değil.

"Yunan tarihçisi Stragon der ki..."

Demiş mi, dememiş mi?

Hakikaten onun ağzından çıkmış mı, çıkmamış mı?

İşte bir tarihçi yazmış, öyle geliyor.

"Skeleton, Onbinlerin Ric'ati kitabında şöyle der."

İyi ama o adam doğru sözlü bir adam mı, palavracı mı?

Belli değil. Tek şahıslara kalmıştır.

"Aristo şöyle der, böyle yapar."

Ne mâlum? İnanmayan bir insana bunun doğruluğunu gösterecek şey ne?

Yok bu sistem.

Ama "Bid'at olmasın, dinin özü bozulmasın, aynen kalsın." diye İslâm'da öyle bir sistem kurulmuştur ki İslâm'a yanlış şeyleri karıştırma yolları kilitlenmiştir. O kadar güzel bir sağlam metod uygulamış ki bir metin var, bir cümle var, onun evvelinde on satırlık senedi var, an'anesi var.

Bunu şöyle anlatabilirim: Size anlattığım şeyin daima gözünüzde bir hayalle, bir sahneyle kalmasını istediğim için arada bazı şeyler anlatıyorum.

Bizim ihvanımızdan tanıdığımız bir kimse, İngiltere'de tedaviye gidip geliyor; otellere para vermek yerine tutmuş, bir ev satın almış. Alırım, istediğim kadar otururum, satarım, yine param nasıl olsa ama kendi evimde dururum diye düşünmüş. Zengin. Bir ev almış.

"Hocam! Evi aldık. Bana kocaman bir kitap getirdiler." diyor.

Bu ev hangi tarihte hangi mimar tarafından yapılmış? Muslukları hangi marka? Hangi usta hangi tarihte hangi musluğu değiştirmiş, hangi marka ne koymuş? Çatısı ne zaman aktarılmış? Bilmem neresi ne zaman tamir olmuş? Sıvası ne zaman yenilenmiş?

Hani "kafa kâğıdı" diyorlar ya, evin nüfus kâğıdı gibi evin tarihi, macerası. Basit bir ev.

"Bakın bu evi satın alıyorsunuz ya, bu kitabı da çok iyi muhafaza edeceksiniz, gözünüz gibi bakacaksınız. Hem evinizde belki yangın olur, hırsız girer, çalınır; bunu bankanın kasasında saklamanız uygundur. Banka bunun için para da almaz, kanunen onu saklamaya mecburdur." demişler.

Şimdi ben düşünüyorum; bir evin sıhhati, bir evin tarihi, bir evin malzemesinin ne zaman alınıp takıldığı konusunda bu sistem güzel. Bizde yok.

Bizde nasıl? Yeni eve girdik, kalorifer tesisatı nerededir?

Planı yok, ustası yok, ucu yok, belli değil.

Musluğu nereden kapatacağız?

Sıcak suyu açtık; birden, mutfaktan her tarafa bir sıcak su fırladı; aklımız başımızdan gitti, nereden kapatacağımızı şaşırdık. Soruyoruz, kimse bilmiyor.

İşte bu evin sisteminin böyle sağlam tutulması gibi, Peygamber Efendimiz'in öğrettiği dinî mâlumat da İslâm ümmeti tarafından, alimler tarafından böyle nakledilmiştir. Onun için sapasağlamdır. Onun için biz bir söz söyleyeceğimiz zaman kitabı getiriyoruz;

"Bak bu kitapta böyle yazıyor, kaynağını gösteriyor. Kitabını alırsan senedini orada görürsün." diyoruz, doğrudan doğruya sağlamlığını ölçmüş oluyoruz. Ve birisi bir söz söylediği zaman "Ne mâlum?" diyoruz. "Delilin var mı? Bu hadis sahih mi?" diye soruyoruz.

Sünnet yolunda olacak; dinin aslı, özü bozulmayacak. Bozulduğu zaman insan bid'at ehli durumuna geliyor. Bid'at ehli olduğu zaman da amelleri kabul olmuyor, Allah'ın sevmediği bir insan durumuna düşüyor, bereket kesiliyor. Işıklar kesiliyor, insan karanlıkta kalıyor. Bu da olmayacak. Hadîs-i şerîflerden bunu da çıkarmıştık.

Üçüncüsü: Allahu Teâlâ hazretleri kullarının titiz, dikkatli kullar olmasını istiyor. Takvâyı, yani titiz Müslümanlığı bize birçok âyet-i kerîmede tavsiye ediyor. Kur'ân-ı Kerîm'de Allahu Teâlâ hazretleri, kul takvâlı ise onun ibadetini kabul edeceğini bildiriyor. Takvâ dediğimiz şeyin de ne demek olduğunu açıklayacağım; bilenler var, ilk defa duyanlar olabilir.

"Kaydı dinleyenler de bilsinler." diye anlatmak lazım. Çünkü biz bunu sadece size anlatmıyoruz; bu kasetleri aynı zamanda eğitim maksadıyla kullanacağımız için bildirmemiz gerekiyor.

Kur'ân-ı Kerîm'de Allahu Teâlâ hazretleri şöyle buyuruyor:

İnnemâ yetekabbelu'l-lâhu mine'l-müttakîn. "Allah -yapılan bir adağın, kurbanın kabulünü söylüyor- ancak müttakî kulunun kurbanını kabul eder, ötekisini kabul etmez."

Âdem aleyhisselam'ın iki oğlu; Hâbil ve Kâbil.

İz karrabâ kurbânen. "İkisi de kurban sunmuşlar." Fe-tükubbile min ehadihimâ ve lem yütekabbel mine'l-âhar. "Allahu Teâlâ hazretleri birisini kabul etmiş, ötekisini kabul etmemiş."

Neden?

İnnemâ yetekabbelu'l-lâhu mine'l-müttakîn. "Ancak müttakî kullarının kurbanını, ibadetini kabul eder de ondan."

Bu bizim için de böyle. Hz. Âdem babamızın, atamızın oğulları için böyle olduğu gibi, torunları olan bizler için de böyledir. Allah ibadetin takvâ ile olanını kabul ediyor. Onun için bizim de takvâyı bilmemiz, takvâyı takınmamız, takvâyı kendimize şiar edinmemiz gerekiyor; başka çaresi yok.

Namaz kılıyoruz; her namaz kabul oluyor mu?

Olmuyor. Allah her namazı kabul etmiyor, hadîs-i şerîfte var. Herkesin namazını kabul etmiyor.

Hatta bir hadîs-i şerîf var; "Bazı namaz kılanların kıldığı namaz onu Allah'a yaklaştırmaz, Allah'tan daha da uzaklaştırır."

Neden?

Ya namazı gösteriş için, birisini kandırmak için kılıyordur ya namaz kılarken Allah'ın huzurunda olduğunu düşünmüyordur, namazın ruhuna yakışmayan işler düşünüyordur. Mesela bir fıkra, menkıbe anlatırlar; bize bu konuda bir ışık tutar.

İki kardeş varmış; birisi imammış, birisi de meczupmuş. Meczup; Allah'ın hoş bir kulu. Normal insan gibi değil ama Allah'ın yakın bir kulu. Meczup iki mânaya kullanılıyor; bir "deli" mânasına bir de "Allah dostu" mânasına. Normal bir insan değil, evliyâlık tarafı var; o mânada. İmam, annesine şikayet etmiş:

"Anne, birader, kardeşim benim arkamda namaz kılmıyor, cemaate ayıp oluyor. ‘Bak senin kardeşin bile arkanda namaz kılmıyor.' diyorlar." demiş.

Annesi o meczupca olan evladını çağırmış;

"Sen kardeşinin arkasında namaz kılmıyormuşsun, ayıp oluyormuş. Onun arkasında namaz kıl, ayrılık gayrılık çıkarma. Niye öyle yapıyorsun?" demiş.

"Peki, anneciğim, başüstüne valideciğim!" demiş. Bir gün arkasında namaza durmuş. Namazın tam ortasında "möö..." diyerek ayrılmış. Tabi daha büyük bir rezalet;

"Hay Allah! Meczup ya ondan böyle dedi herhalde." demişler. Annesi çağırmış;

"Evladım! Hani sen kardeşinin arkasında namaz kılacaktın?"

"Tamam, kıldım."

"Ama tam namazın ortasında ‘möö...' demişsin, ayrılmışsın. İnek gibi, öküz gibi bağırmış, ayrılmışsın. Bunu niye yaptın?"

"Sen onu kardeşime sor." demiş.

Annesi imam olan oğlunu çağırmış, sormuş:

"Anne namazda aklıma inekler geldi. İneği sağdım da, sağmadım da, samanını verdim de, arpasını vermedim de…"

Kâbe'ye yönelmişsin, Allah'ın divanındasın; kafayı ineklerle meşgul etmenin zamanı mı?

Arkadaki onu keramet yoluyla anlamış; onun için "möö..." demiş; "namazı namaz olmadı" diye kendisi ayrılmış.

"Böyle şeyleri düşünürsen ben de senin arkanda namaz kılmam." demek istiyor.

Her namazın kabul olmadığına dair bir fıkra bu. Her Kur'an okumak da insana sevap kazandırmıyor. Çünkü Peygamber Efendimiz; "Bazı Kur'an, okuyanın gırtlağından aşağıya inmez." buyuruyor. Gönlüne, kalbine gitmiyor; sadece dilinde.

Mübarek bir zât, birisinin Kur'an okuyuşunu dinlemiş de;

"Tamam, Kur'an okunuyor; kıraati, tilaveti tamam ama hani bunun gözyaşı?" demiş.

Gözyaşıyla okunması lazım. Öyle okumayınca, duyarak okumayınca Allah o zaman kabul etmiyor. Belki para için okuyor, belki istismar ediyor; günah bile oluyor, Allah sevmiyor. Kur'ân-ı Kerîm de bazı kimselere lanet edermiş.

Rubbe tâli'l-Kur'ân yel'anühümü'l-Kur'ân. Hadîs-i şerîf: "Nice Kur'an okuyan insan vardır, Kur'an ona lanet okur."

O Kur'an okur, Kur'an da ona lanet okur.

Bunlardan anlaşılıyor ki ibadetler oyuncak değil. İbadetleri doğru düzgün yapmalı, mükemmel yapmalı, özenerek yapmalı, dikkatli bir tarzda yapmalı. Öyle olmadığı zaman Allah olur olmaz ibadeti kabul etmiyor.

Hac konusunu çok iyi biliyoruz, hadîs-i şerîflerde okuduk. Hacca gidenlerin maksatlarına göre hacca giden kişi ya seyyah defterine yazılırmış, yani turist.

"Bakalım falanca şehirde ne var? Bakalım filanca yerde ne var? Bakalım şurası nasıl, burası nasıl?"

Seyyah defterine yazılıyor. Kimisi tüccar defterine yazılırmış.

"İki tane halı alayım. Oradan buna alırım. burada şuna satarım. Gelirken karabiber getiririm, kilosunu şu kadardan satarım."

Sen hac mı yaptın ticaret mi?

Tüccar defterine yazılırmış.

Kimisi; "Yahu zengin oldun, bir hacca bile gitmedin!" diye komşuları zorlaya zorlaya, "eh artık bizim gitmememiz ayıp oluyor, bir gidelim de ‘hacı' desinler bize" diye gidiyor. O da gösteriş için gidiyor, kabul olmuyor.

Kimin ki kabul oluyor?

Sırf Allah rızası için gidenlerinki kabul oluyor.

Misalleri çoğaltabiliriz. Oruç için de böyle. Nice oruç tutan insan vardır ki akşama evinde aç ve susuz kalmaktan başka kârı kalmaz.

Neden?

Oruç sadece yemek içmekten kesilmek değil; oruç ahlâkî bir yaşamı sürdürmek. Kavga etmek isteyenle kavga etmeyeceksin, diline sahip olacaksın, kimseyi kırmayacaksın, üzmeyeceksin, gıybet etmeyeceksin, yalan söylemeyeceksin, gözüne sahip olacaksın, harama bakmayacaksın.

Su helal mi haram mı?

Helal. Helal olan suyu ağzına almıyorsun, kendini tutuyorsun da harama niye bakıyorsun?

Zaten haram; oruçlu da olsa oruçsuz da olsa o bakış zaten haram. Helal olan suyu bile bir müddet, akşam iftar vaktine kadar içmeyen sen, zaten aslında kökünden haram olan nâmahreme bakışı, kötü yere bakışı niye oruçluyken yapıyorsun?

Yani kurallarına

ahkâmına riayet etmediği zaman kabul olmuyor.

Binâenaleyh, insanın ibadetlerini özenle yapması lazım, güzel yapması lazım, mükemmel yapmaya dikkat etmesi lazım. Takvâ ile yapması lazım; titiz bir müslüman olarak, düşünerek, taşınarak yapması lazım. Savruk bir şekilde, baştan savma, âdet yerini bulsun diye, "kıldı" desinler diye kılmak, yapmak yetmiyor. Onun için hepimizin takvâyı çok güzel öğrenmesi gerekiyor ve takvânın bir kurs konusu olması gerekiyor. Belki bir ders değil, yani 45 dakika, 50 dakika değil; müslümana takvânın iyice öğretilmesi gerekiyor. Takvâyı iyice bahis konusu etmek gerekiyor; kadın, erkek herkesin takvâlı olması gerekiyor.

Takvâ ne demek?

Takvâ, Kur'ân-ı Kerîm'de çok yerde geçiyor.

"Sayayım" dedim, daha sayamadım, kusura bakmayın. Aslında sayabiliriz, sayma imkânımız var.

Allah kaç yerde bize "Takvâ ehli olun!" demiş?

Fettekûn... İttekûn... Yâ eyyühe'l-lezîne âmenü't-tekullâh... Fe't-teku'n-nâre'l-letî ve kûdühe'n-nâsü...

Kaç yerde takvâyı tavsiye etmiş, emretmiş? Sıralarsak, herhalde yüzlerce âyet-i kerîmede Allah bize takvâyı tavsiye ediyor.

Nedir takvâ?

Takvâ; "Korkulacak bir şeyden insanın kendisini koruması, sakınması demek." Tehlikeli, korkulacak, ciddi bir şeyden insanın kendisini koruması. Onun için bazı yerde Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:

Fe'tteku'n-nâre'l-letî ve kûdühe'n-nâsü ve'l-hicârah. "Cehennem ateşinden sakının, kendinizi koruyun."

Çünkü bir kul için cehennem ateşi çok büyük tehlikedir; ondan sakının.

Bazı âyet-i kerîmelerde; Fe't-tekullâh! buyuruluyor.

Yâ eyyühe'l-lezîne âmenü't-tekullâh! "Ey iman edenler! Allah'tan sakının!"

Neden?

Eğer iyi bir kul olmazsa Allah ona büyük cezalar verebilir, sakınılacak tehlikeler doğabilir. Onun için Allah'tan sakınmak lazım.

Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde şöyle buyuruyor:

Ve't-teku'n-nisâ'. "Kadınlardan sakının."

Bu birkaç mânaya gelebilir. "Erkekliğinize dayanarak, güvenerek kadınları ezip kadınların hukukuna riayet etmezseniz, -onlar kendilerini koruyamıyorlar- bu dünyada yaparsınız ama âhirette ondan dolayı büyük tehlikelere uğrarsınız." mânasına olabilir. Bazen de kadın erkek ilişkileri Allah'ın istemediği istikamete sürükleniyor ve ekseriyetle bu sürüklenme günümüzde de kadınlardan, barlardan, pavyonlardan vesaireden oluyor. "Böyle bir duruma düşmeyin, kendinizi koruyun." gibi bir mâna da olabilir. Yerine göre ikisi de mümkündür. Demek ki esas itibariyle sakınmak gerekiyor.

Anlaşılıyor ki biz müslümanlar tehlikeleri düşünen ve tehlikelerden korunan, sakınan insanlar olmalıyız. Bir müslümanın ana yapısında, kafa yapısında, gönül yapısında böyle korkarak; "Aman! Yanlış bir iş yapmayayım, sonra tehlikeye uğramayayım" diye dikkatli hareket etmek olacak.

Hz. Ömer, Ubey b. Kâb radıyallahu anhümâ'ya sormuş:

"Takvâ nedir?"

Şimdi burada düşünün ki Hz. Ömer Aşere-i Mübeşşere'den, yani cennetlik olduğu hayatında Peygamber Efendimiz tarafından kendisine bildirilmiş on cennetlik kişiden birisi. İkinci halife. Peygamber Efendimiz'in türbesinde yatmaya da mazhar olmuş bir insan. Sıradan bir insan olsaydı, Allah ona Peygamber Efendimiz'in türbesinde yatmayı nasip eder miydi? Allah onu oraya dâhil eder miydi? Savurur atardı başka yerlere, kim bilir nerede kalırdı? Gelemezdi bir daha, Medine'de bile kalamazdı. Öyle bir insan; böyle bilgili bir insan. Ta Mekke'de müslüman olmuş, Ubey b. Kâb'a "Takvâ nedir?" diye soruyor.

Neyi gösteriyor bu?

Takvâ konusunun önemini gösteriyor. Sıradan bir konu değil.

-Şimdi laf lafı açıyor da, size bir şeyi de söyleyeceğim:-

Hz. Âişe validemiz bir rüya görmüş: Gökten üç tane ay gelmiş, Hz. Âişe validemizin hücresine inmiş. Üç tane ay, kamer veyahut "dolunay" diyelim. Babası Hz. Ebû Bekir'e sormuş:

"Baba ben bir rüya gördüm, merak ettim, bunu bir tevil et, anlat bakalım, ne dersin? Üç tane kamer, dolunay gördüm, benim hücreme girdiler."

Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz demiş ki;

"Kızım senin hücrene, yani evine, odana dolunay gibi üç tane çok mübarek insan gömülecek; bu onu gösteriyor."

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz irtihâl-i dârı bekâ eylediği zaman, Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz kızının yanına yanaşmış;

"Senin üç dolunayından birisi bu ve bu en hayırlısı." demiş.

Peygamber Efendimiz nerede defnedildi?

Hz. Âişe validemizin odasında vefat etti, vefat ettiği yere de defnedildi.

Biz şimdi Medine-i Münevvere'yi ziyaret ettiğimiz zaman, yeşil kubbenin altında dört tane direk görürüz. İlk iki direk arası boş, orayı geçiyoruz. İkinci iki direk arası, Hz. Âişe validemizin odasının olduğu yer. Ondan sonra üçüncü iki direk arası, orası da boş. Millet bilmiyor, başta sanıyor; değil. Ortada, gümüşten parmaklıkların olduğu yerde. Peygamber Efendimiz oraya gömüldü.

"Bak senin üç dolunayından birisi bu, en hayırlısı bu."

Demek ki arkasından iki tane daha dolunay gelecek, oraya gömülecek.

Kim gömüldü?

Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz vefat etti, aynı yere o da gömüldü. Çünkü kızı idi. Peygamber Efendimiz'in kabir komşusu olmak çok büyük şeref olduğundan, rica ettiler, tabi o da babası olduğundan razı oldu ve oraya gömüldü. Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz Peygamber Efendimiz'in arkasında; hem biraz daha geride hem de oraya doğru döndüğümüz zaman biraz daha sağa kaymış vaziyette, yani Peygamber Efendimiz'in göğsü hizasında başı arkaya gelecek gibi defnedildi.

Hz. Ömer de vefat etmeden yine Hz. Âişe validemizden izin istedi, ona da izin verdi. Dedi ki;

"Orada bir yer kalmıştı, kendim için düşünüyordum ama pekâlâ yâ emîre'l-mü'minîn!" dedi, ona müsaade etti.

Bir rivayete göre; "Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz Peygamber Efendimiz'den ne kadar geride ve biraz kaymış olarak gömüldüyse, Hz. Ömer Efendimiz de üçüncü olarak biraz daha geride ve biraz daha kaymış olarak gömüldü." deniliyor. Göçmen kuşların sırayla uçtukları gibi, böyle sıralanmış olduğu söyleniyor. Bir rivayet bu. İkinci bir rivayet var, ben onu daha kuvvetli görüyorum. Hz. Ömer Efendimiz; Peygamber Efendimiz'in ayakucuna başı gelecek şekilde, ön tarafa gömülmüş.

Nereden belli?

Türbenin duvarlarını tamir etmek istedikleri zaman duvarların taşlarını indirmişler, temele kadar inmişler, iki tane ayak çıkmış. İki tane ayak çıkınca çok heyecanlanmış ve çok korkmuşlar;

"Eyvah!" demişler, "Resûlullah'ın kabrini mi açmış olduk? Ayağı mı görüldü, rahatsız mı etmiş olduk?"

O zaman bu olayı bilenler demişler ki;

"Hayır! Bu Resûlullah'ın ayağı değildir. Hz. Ömer Resûlullah'ın ayakucundan itibaren gömülmüştü; boyu da uzun olduğundan, sığmadığından, temelin taşları biraz kaldırılıp ayağı oraya uzatılmıştı. Yani duvarın altına doğru ayağı girecek şekilde, sığsın diye, biraz o tarafa kayma yapılmıştı; onun ayaklarıdır."

Millet biraz rahatlamış tabi, hemen kapatmışlar, duvarı örmüşler.

Bu rivayetten anlaşılıyor ki ilk durduğumuz yerde Peygamber Efendimiz'in mübarek kabri var, onun arkasında biraz geride Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz'in kabri var, birkaç adım bu tarafa gelip de baktığımız zaman orada da Ömer Efendimiz'in kabri var.

Hz. Âişe validemiz vefat ettiği zaman oraya gömülmedi. Orada üç tane kabir var. O rüyaya göre -en hayırlısı Peygamber Efendimiz olmak üzere- üç tane kamer var.

Böyle bir insan.

Neyi anlatmaya çalışıyoruz?

Hz. Ömer, Allah'ın sevdiği bir kulu olmasaydı Peygamber Efendimiz'in yanına gömülmek şerefi ona nasip olur muydu?

Olmazdı, mümkün değil. Demek ki mübarek bir insan. Zaten hadîs-i şerîflerden biliyoruz ki Aşere-i Mübeşşere'den, cennetlik.

Şimdi bu bilgili şahıs, bu halife olan şahıs, bu emîrü'l-mü'minîn olan şahıs Ubey b. Kâb'a soruyor ki;

"Takvâ nedir?"

Takvâ meselesini bilmek o kadar canlı ve önemli bir mesele ki sahabenin yüksek kaliteli olanları bile daha iyi anlamak için birbirlerine bunu soruyorlar. Ubey b.Kâb Kur'an ehli, Kur'ân'ı Kerîm'i çok iyi biliyor, bilgili; onun için Hz. Ömer ona soruyor, fikrini almak istiyor. O da şöyle diyor:

"Yâ Ömer! Sen hiç dikenli bir tarlada gezindin mi, yürüdün mü?"

"Evet, tabi gezmişimdir." diyor.

Çobanlık bile yaptı. Peygamber Efendimiz de çobanlık yaptı. Şimdi bu Ecyad Hastanesi'nin olduğu yerler var ya, -Ecyad semti- Peygamber Efendimiz oralarda koyun güttü. Ömerü'l-Faruk Efendimiz de çobanlık yaptı. Dikenin âlâsını bilir. Pabuç olmadığı için tadını da bilir. O zamanlar herkeste pabuç da yok tabi.

Laf lafı açıyor yine.

Peygamber Efendimiz'in hırkası, Hırka-ı Saadet camiinde, birisi de paşa dedelerinden mukaddes emanet olarak gelmiş, Peygamber Efendimiz'in meşin ayakkabılarını oraya getirmiş. Demiş ki;

"Hırkası burada, bu ayakkabıları da koyalım, millet ziyaret etsin."

Sonra anlaşma olmamış, ayakkabılar oraya konulamamış. Ama Allah bize nasip etti, -fırsat bu fırsat- bulduk, bohçayı açtık. Elhamdülillah Peygamber Efendimiz'in ayakkabılarını ziyaret etmek, öpmek bize nasip oldu. Elhamdülillah. Şeklini, şemâilini gördük. Sonra almışlar, oradan götürmüşler. Hakikaten o zât Hicaz'da paşalık yapmış. Alimler gerçekten Peygamber Efendimiz'in ayakkabısı olduğuna kanaat getiriyor

"Sen dikenli bir tarlada yürüdün mü?"

"Yürüdüm, tabi bilirim."

"Ne yaptın?"

"‘Ayaklarım acımasın.' diye dikenlere basmamak için dikkat ettim, ‘Elbiseme dikenler takılmasın.' diye de eteklerimi topladım, sakındım."

Dikenler elbiseye takılırsa cart diye yırtılır, ayağına batarsa kanar; dikkat gerektirir.

"Hah, işte takvâ bu!" demiş.

Ne güzel anlatım. Ubey b. Kâb hazretleri müşahhas bir misalle ne güzel anlatmış.

Takvâ nedir?

"Dikenli bir tarlada ayağına diken batmasın, kanamasın, elbisesine diken takılıp cart diye yırtmasın." diye, insanın dikkatli yürümesi gibi; şu dâr-ı dünyada, şu dâr-ı imtihanda bu dünyanın dikenleri olan haramlara, günahlara bulaşmadan, ayağına onları batırmadan, elbisesini yırttırmadan dikkatli yürümesidir. Takvâ bu. Allah kullarının böyle olmasını istiyor, takvâ ehli olmasını istiyor.

Nereden biliyoruz?

O kadar çok âyet-i kerîme var ki, sayamadım ben ama sayılabilir, sayılamayacak kadar değil. Ben şu anda sayısını söyleyemiyorum. Ama bazısını biliyorsunuz; en çok sabah namazından sonra okunan âyet-i kerîmeleri duymuşsunuzdur:

Yâ eyyühe'l-lezîne âmenü't-tekullâh! "Ey iman edenler! Allah'tan sakının!"

Ve'l-tenzur nefsün mâ kaddemet li-ğad. "İnsanoğlu âhirete dünyadan ne ameller gönderdiğine, ne sevaplar hazırladığına baksın, dikkat etsin! Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sizlerden herhangi biriniz âhirete şimdiden ne gibi hazırlıklar gönderiyor, ne gibi hayırlar yapıp gönderiyor, ona baksın."

Ve't-tekullâh! "Allah'tan korkun, sakının!"

İnne'l-lâhe habîrun bimâ ta'melûn. "Allah sizin her işlediğinizden hakkıyla haberdardır."

"Hepsini biliyor; gece de yapsanız biliyor, gündüz de yapsanız biliyor. Tenhada da yapsanız biliyor, halk arasında da yapsanız biliyor. Karambole gelse, karanlıkta da olsa, kim vurduya gitse de biliyor. Kurşunu kimin sıktığını biliyor, yumruğu kimin attığını biliyor, günahı kimin işlediğini biliyor; her şeyi biliyor. Onun için Allah'tan sakının çünkü cezası vardır, azabı vardır, ikabı vardır. Zerre kadar bir şey bile gizli kalmayacak." demiş oluyor.

İyi bir müslüman olmak; Allah'ın sevgisini, dostluğunu kazanmak için tasavvuf yolunda takvâ şart. Hatta tasavvufa kısaca "takvâ yolu" derler.

Tasavvuf kısaca ne demek?

"Takvâ yolu."

Titiz bir Müslümanın; "Aman! Günahlara haramlara bulaşmayayım, kendimi tehlikelere atmayayım, canımı odlara yakmayayım."" diye titiz hareket etmesi; takvâ bu.

Tarikat, tasavvuf, takvâ yoludur

Bir de ne var?

Bir de fetva yolu var.

Fetva ne demek?

Cahil bir insan, çözemediği bir meseleyi gidip bilgin bir adama, hocaya, müftü efendiye soruyor;

"Efendim işte bizim ailede şöyle oldu da, hanım bana böyle dedi de, ben de ona şöyle dedim de, aramızda biraz münakaşa çıktı, tatsızlık oldu da, ben de ‘seni boşayacağım!' dedim. Ne oldu şimdi? Bizim yuva yıkıldı mı, yıkılmadı mı hocam?"

Soruyor. Ötekisi de fetva veriyor;

"Hayır, bozulmaz. ‘Boşayacağım' dedin, ‘boşadım' demedin. ‘Boşayacağım' istikbale ait bir şeydir, onunla boşanma olmaz." diyor.

Fetva bu, "Bilen insanın soru soran bir insana o sorduğu konudaki sonucu söylemesi." Fetva veren insana da "müftü" deniliyor. Ama bu müftülük ister Diyanet'e bağlı maaşlı bir memuriyet olsun, ister ondan önce, özel olarak, Allah rızası için herhangi bir alime bir mesele sordu mu, o cevap veriyor; -işin içinde maaş filan yok- ister öyle olsun.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfinde şöyle buyuruyor:

İstefti kalbeke. "Sen asıl gönlüne bir danış bakalım. Yaptığın işten senin gönlün rahat mı?"

İstefti kalbeke ve in eftâke'l-müftûn. "Müftüler sana ‘şöyle yapabilirsin' dese bile, sen bir kalbine sor bakalım."

Çünkü insanın kalbi, vicdanı doğruyu söyler. Direk gibi doğruyu söyler, gözünün yaşına bakmaz. Katile, "Sen niye adam öldürdün?" hırsıza, "Sen niye haram parayı aldın?" der. Vicdanı yakasına yapışır, anasından doğduğuna pişman eder, doğruyu söyler. Onun için Peygamber Efendimiz;

"Müftüler fetva verse bile sen kalbine, vicdanına bir sor, bakalım o ne diyecek? Bu işe razı mı?"

Kıvırtabilirsin de. Şimdi bu zamanın insanları düşünüyorlar, bir işi yapacak;

"Eğer Es'ad Hoca'ya gider sorarsam bu ona müsaade etmez. Es'ad Hoca'nın zihniyeti, yapısı belli. Kime sorayım? Falanca hocaya sorayım, o izin verir."

Hop ona gidiyor, bize hiç gelmiyor. Yani hangi renkten, hangi cinsten fetva istiyorsa onu verecek adam istiyor. Öyle şey olmaz! Oradan aldığın fetvayla etrafı biraz aldatabilirsin veya bizim bir köy tabiri var;

"Kedi enciğini yiyeceği zaman fareye benzetir öyle yermiş."

"Bu fare galiba!" der, yutarmış. Hâlbuki kendi enciğiydi. O suç tabi, kendi enciğini yemesi bir cinayet ama fareye benzetip yermiş. İnsanoğlu da günahlı bir şeyi yapacağı zaman onu bir kılıfa sokup, "tamam, günah değil, mahzuru yok" diyecek bir insan buluyor; "yap yap, mahzuru yok" deyince "tamam, o fetva verdi" diyor, yapıyor.

Mesela fetvalardan:

"Biranın alkol miktarı azmış, içilebilirmiş."

Öyle yağma yok! Öyle şey yok! Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem;

"Sarhoş eden her şey haramdır." diyor. İster içilsin ister koklansın, ne olursa olsun. Sarhoş edip de aklı kafadan aldı mı, haramdır.

"Ama hocam ben aklımı, kafamı bozacak kadar içmedim de yaladım." dese bile haram.

Neden?

Mâ eksere kesîruhû ve kalîlühû harâmün. "Çoğu içtiği zaman sarhoş eden şeyin azı da haramdır."

Azına da müsaade yok.

Mısırlı birisi fetva vermiş: "Bira içilebilirmiş!"

Nasıl içilebilirmiş?

Birada alkol var, sarhoş ediyor. Ben bir sürü Alman biliyorum; ayakta duramıyor, küp gibi adam, güp diye yere devrilmiş, orada yatıyor.

Neden?

Biracı. Bira bal gibi sarhoş ediyor işte, istersen sana videosunu getireyim. Almanya'nın sokaklarında Efes Pilsen'den, Tuborg'dan bilmem neden içip de böyle feleğini şaşırmış, ne söylediğini bilmeyen, sokakta yatan bir sürü insan var; sarhoş ediyor.

Mısır'da hangi adam fetva vermiş?

Git bir sor bakalım. Kalbine bir danış bakalım.

Herkesin fetvasıyla amel edilir mi?

Adam belki bozguncu.

Onun için fetva yolu var, bir; takvâ yolu var, iki.

Takvâ; ihtiyatlı, titiz, garantili yol.

Buradan falanca şehre gideceğiz. Bir yol var, biraz uzunca ama geniş; freeway, otoban, rahat yol; işte oradan gidebilirsin. Bir de şuradan, dağdan bir kestirme yol var ama kar yağmış olabilir, heyelan olabilir, yol kapanmış olabilir, henüz bilmiyor.

Hangisinden gider insan?

Garantili yoldan gider.

İşte takvâ yolu garantili yol. Öteki yollar, garantili olmayan yollar. Allahu Teâlâ hazretleri garantili yoldan gidilmesini istiyor.

Buhârî'de de olan bir hadîs-i şerîf var. –Belki hepinizin ezberindedir. Çok sağlam, sahih bir hadîs-i şeriftir.- Diyor ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz

el-Halâlü beyyinün. "Helal –dinimizde- bellidir." Ve'l-harâmü beyyinün. "Haram da bellidir."

İkisi de bellidir. Domuz eti haramdır, faiz haramdır, içki haramdır, hırsızlıktan kazanılan haramdır. Helal de bellidir. Süt helaldir, et helaldir, su helaldir. İnsanın elinin kazandığı ticaret, kazancı helaldir.

"Helal bellidir, haram bellidir."

Ve beynehumâ umûrun müştebehât. "Bu ikisinin arasında şüpheli şeyler vardır." Lâ ya'lemühâ kesîrun mine'n-nâs. "İnsanların çoğunun teşhis ve tespit edemeyeceği, ne olduğu pek iyi tespit edilemeyen işler vardır."

"Acaba helal mi, yoksa haram mı?" diye tereddütlü olan işler vardır.

"Kim bu şüphelilerden kaçınırsa dinini kurtarmış olur. Şüphelileri ‘belki haram değildir canım' diye işleyen birinde kurtulur, ikisinde kurtulur belki ama sonunda harama düşer."

"Her hükümdarın sarayının girilmesi yasak olan bir mıntıkası vardır." diyor, Peygamber Efendimiz, misal veriyor. "Girmek yasaktır!" Biz buna askerî bölge diyelim. Askerî bölgedir, keep out! "girme!" "yasaktır!" "can tehlikesi var" "kurşun yersin, bomba düşer" vesaire... Adam bahçeye yazıyor;

"İçeri girmeyin, salınmış köpek var! Bahçede köpek var, dikkat! Zili çalın, içeri girmeyin!" diyor, yani tehlike var.

"Her hükümdarın yasak olan bir arazisi vardır. -Bunun kenarında dolaşan yasak yere girebilir, bekçiler tarafından yakalanır, cezalandırılır- Allah'ın arazisi de haramlardır. Haramlara yaklaşan haramlara düşebilir."

Peygamber Efendimiz bu sahih hadîs-i şerîfinde ne demiş oluyor?

"Helalleri yapın, haramlardan uzak durun, şüphelilere bile yanaşmayın."

Dinimizde şüphelilere yanaşmamaya verâ derler. Verâ takvânın biraz daha sağlam şeklidir, şüpheli bir şeye yaklaşmamaktır.

Sahâbe-i kirâm şöyle diyorlar:

"Biz Peygamber Efendimiz'in zamanında o şevk ile o aşk ile o fedakârlık duygusuyla öyle hareket ederdik ki ‘belki haram olur' diye korkumuzdan helal olan pek çok şeyi bile yapmazdık."

Sahâbe-i kirâmın davranışı bu; rıdvanullahi aleyhim ecmaîn. Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfte tavsiye ettiği o. Şüpheli şeye bile yanaşmamak. Tabi Allah'ın rızasını kazanmak isteyen insanların yolu da bu, takvâ yolu. Şüpheliye yanaşmamak, günaha bulaşmamak, sakınmak, tehlikeli yerden, Allah'ın cezasına uğramaktan, cehenneme düşmekten, Allah'ın kahrına mâruz kalmaktan sakınmak; bu şart.

Allahu Teâlâ hazretleri takvâ ehline hem dünyada hem âhirette çok büyük vaatlerde bulunuyor.

Ve men yettekı'l-lâhe yec'al lehû mahrecen ve yerzukhü min haysü lâ yahtesib. "Kim takvâ ehli olursa, Allah'tan sakınırsa; Allah ona sıkıntılı işlerinden sıyrılıp çıkaracak bir yol gösterir ve onu ummadığı yerden rızıklandırır."

Ummadığı yerden; gökten rızık yağdırır, nimet gönderir, vesileler olur, Müsebbibü'l-esbâb'tır, sebepler halk eder, onu nimetlendirir.

Demek ki dünyada rahatlandırıyor, nimetlendiriyor, sıkıntılardan çıkış yollarını gösteriyor ve keramet veriyor.

Allahu Teâlâ hazretleri kerameti kime veriyor?

Takvâ ehli kuluna veriyor.

Ve'l-âkıbetü li'l-müttakîn. İşin sonunun hüsn-ü âkıbetle sonuçlanması, ömrün güzel bir sonla bitmesi, insanın mü'min-i kâmil olarak âhirete göçmesi takvâ ile oluyor.

U'iddet li'l-müttakîn. "-Cennet- müttakîler için hazırlanmış bir mükafat oluyor."

Demek ki takvâ ehli olacağız. Demek ki takvâ yoluna gireceğiz.

İnnemâ yetekabbelu'l-lâhu mine'l-müttakîn. "Takvâ ehlinin ibadetini, kurbanını kabul ediyor, takvâ ehli olmayanınkini kabul etmiyor."

"Senin bu işi yapış tarzını beğenmedim, istemiyorum!" diyor, kabul etmiyor. Namazını kabul etmiyor, orucunu kabul etmiyor, kurbanını kabul etmiyor. Onun için takvâ ehli olacaksınız.

Sonra, hadîs-i şerîflerden çok net olarak bildiğimiz bir mühim gerçek var. Ben bu konuları bundan önceki eğitim kampında, Avustralya Sohbetleri diye basılan kitapta anlattım. Orada geniş bilgi var. Allah'ın kabul etmediği konulardan birisi; yapılan iş ihlâssız olursa kabul etmiyor. İhlâslı insanın ibadetini kabul ediyor.

Takvâyı anladık da ihlâs ne demek?

İhlâsı da anlatalım. İhlâs kelime olarak, "bir şeyi sâfîleştirmek halisleştirmek" demek. Halis, tam, som altın, yüzde yüz, pure. "Sâfîleştirmek, sâfî kılmak" demek.

Burada sâfîleştirilen nedir? Ne kastediliyor? İhlâsta sâfîleştirilecek olan şey nedir? Altını mı eritip de saflaştıracağız, bakırından kurtaracağız? Ne yapacağız?

İnsanın kalbindeki niyet sâfî olacak, katıksız olacak, sırf Allah rızası için olacak. Eğer niyet alengirli olursa karmaşık olursa; insan art niyetli ise, kötü maksadı varsa, yaptığı şeydeki niyeti aldatmak, dünya menfaati sağlamaksa; yaptığı şey iyi bile olsa Allah onu kabul etmiyor. İyi bile olsa kabul etmiyor!

Neden?

Çünkü niyeti bozuk. Niyeti bozuk olduğu zaman cezaya uğratıyor.

Mesela iki müslüman birbirleriyle harp etmek için, birbirlerini öldürmek için birbirlerine silah çekseler,karşı karşıya gelseler; -kılıçları çektiler, birbirlerine saldırdılar veya tüfekleri aldılar karşı karşıya geldiler veya birbirlerine tabancaları çektiler - o attı, o attı; birisi öldü. Erken davranan, hızlı silah çeken ötekini öldürdü.

Peygamber Efendimiz, "Öldüren cehenneme gidecek. Ölen de cehenneme girecek." buyuruyor.

"Yâ Resûlallah! Öldüren öldürdü, cehenneme gidecek de ölenin suçu ne? O niye cehenneme gidiyor?" diye soruyorlar.

"Onun da elinde tabanca yok muydu? Silahını daha erken çekseydi ötekisini öldürmeyecek miydi? Niyeti o değil miydi? İşte ondan cehenneme gidecek."

"Haybeye gitmek" diye buna derler. Bundan daha güzel "haybeye gitmek" olmaz. İkisi de cehenneme gidiyor. Ne kadar fena!

Bu ne demek?

"Müslüman müslümanla çarpışmayacak, çatışmayacak. Müslüman müslümana silah çekmeyecek." demek. Bu ne güzel bir kâide! Ama gel de müslümanlara anlat.

Demek ki niyetinin kötülüğünden adam hem ölüyor hem de haybeye gidiyor, cehenneme gidiyor. O bakımdan niyet ihlâslı olmalı, niyet halis olmalıdır. Niyetin içinde art niyet, kötü maksat, kötü düşünce olmamalıdır.

İnsanlar nasıl kademeli kademeli düşünüyorlar; size onu anlatayım.

Belediye zabıtası gelmiş, bizim ahbaplardan bir tanesinin dükkânını mühürlemiş. Dükkâna kırmızı bal mumundan mühür yapmış, kilidini sarmış, mührü de damgalamış. Dükkân bir aylığına mühürlendi. Ne sebeptense bir ay ticaret yapamayacak, çok büyük zarar olacak. Belediye zabıtası laf dinlememiş, kilitlemiş. Adamın eli ayağı tutuşmuş. Beş-on sene önceki bir olay bu, İstanbul'da olmuş bir hadise.

Şimdi ne yapsın? Başı derde giren bir insan ne arıyor?

Dayı arıyor. O da itibarlı, nüfuzlu birisini aramış. Ayağı yaralı tavuk gibi ortalıkta dolaşmış; sonunda Belediye zabıta müdürünü tanıyan birisini bulmuş.

"Belediye zabıtası dükkânımı mühürledi. Sen müdürü tanıyormuşsun, iyi ahbabınmış, samimiymişsiniz, sınıf arkadaşıymışsınız; hadi şuna bir rica ediver de benim dükkânı açsın. Yoksa bir ay zarar edeceğim, mahvolacağım, içindeki eşyalar çürüyecek." demiş.

Kabul etmiş; "Tamam, olur" demiş. Belediye zabıta müdürüne telefon açmış;

"Aziz kardeşim, selamün aleyküm. -Veyahut merhaba, günaydın. Tipleri neyse, hangi kategoridense selamlar değişiyor.- Nasılsın, iyi misin? Canım, ciğerim! Yahu okulda ne kadar iyi ahbaplığımız, arkadaşlığımız vardı; tatilde ne güzel beraber oynardık, topa sen şöyle vururdun, ben böyle yapardım. Yahu sen İstanbul'a belediye zabıtası müdürü olmuşsun ha, tebrik ederim, gözlerinden öperim." demiş, telefonu kapatmış. Dükkân sahibi yanında bekliyor;

"E dükkânı aç demedin!"

"Sus" demiş, "Her şeyin bir sırası var."

"E ne olacak benim dükkânım?"

"Sabredeceksin" demiş.

Ertesi gün almış eline bir buket çiçek, bir kutu çikolata müdüre gitmiş; sarılmışlar, öpüşmüşler, kahveler, çaylar, tebrikler. Dükkâncı deli olacak.

"Yahu! Ne oldu, söylemedin mi?"

"Yok daha söylemedim, zamanı var." Ondan sonra;

"Aziz kardeşim! Gel bir akşam da beraber felekten bir gün çalalım, gece çalalım. Seni davet ediyorum." demiş, zabıta müdürünü oraya çağırmış. Artık Boğaz'da mı, Emirgan'da mı, Çamlıca'da mı? Zıkkımlandılar mı, ne yaptılar ne ettilerse o gece de öyle geçmiş. Dükkâncı deli olacak:

"Ya benim dükkânı söyledin mi?"

"Hayır, daha söylemedim, zamanı var, sabret."

Neden sonra evine çağırmış, ziyafet çekmiş, hediye vermiş. Bir gün telefon açmış;

"Aziz kardeşim! Merhaba, günaydın. Nasılsın, iyi misin?"

"İyiyim, hoşum canım, ciğerim."

Artık iki taraf birbirleriyle gayet samimi.

"Senin şu adamların benim çok sevdiğim bir arkadaşımın dükkânını bir aylığına mühürlemişler. Bir ilgileniver."

Adamın dükkânını öğleden sonra açmışlar, iş bitmiş.

Ne yaptı şimdi? Üç gün yaptığı iyilik halis muhlis miydi?

İslâm'a göre sıfır.

Neydi maksadı?

O dükkânın mührünü söktürmekti. Ama söktürmek için ne ağızlar yaptı, ne dalavereler yaptı. Tilki de kargaya yapmış. Bakmış ağzında kocaman bir peynir, ağzı sulanıyor, o da dalın üstünde, yakalayamıyor.

"Senin sesini çok özledim, ne kadar da güzel ötersin, bir ötsen de dinlesem çoktandır duymadım." demiş, kargaya bir yağ çekmiş. O da "gak" diye ötünce peynir aşağıya düşmüş, tilki de onu yemiş.

Şimdi onun yağ çekmesinin bir faydası var mı?

Yok. Maksadı peyniri almak.

İşte İslâm'da ihlâs bu. Bir insan yaptığı şeyi art niyetle yapıyorsa, sıfır! Halis niyetle yapacak, niyeti katıksız olacak. Arkasında bir başka düşünce, menfaat olmayacak. Bu olmadığı zaman olmuyor, Allah kabul etmiyor.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Böyle oyunları Allah kabul etmiyor. Tertemiz, pırıl pırıl olmasını istiyor.

Sonra, Allahu Teâlâ hazretleri mü'minlerin samimi olmasını istiyor. "Samimiyet" dediğimiz kelime, Arapça'da "nasihat" veya "nush" kelimesiyle ifade edilir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerifte şöyle buyuruyor:

ed-Dînü en-nasîhatü. "Din –tamamen- nasihatin ta kendisidir!"

"Nasihat" Türkçe'de ne mânaya kullanılıyor?

"Birisini karşısına alıp vaaz vermek, öğüt vermek" mânasına kullanılıyor. Arapça'da nasihat, "samimi olmak" demek. Din tamamen samimiyettir.

Diyorlar ki;

Kâlû li men yâ Resûlallah? Sahâbe-i kirâm soruyor; "Kime karşı samimiyet yâ Resûlallah? Müslüman dinde kime karşı samimi olacak?" Kâle. "Peygamber Efendimiz buyuruyor." Li'l-lâhi. "Allah'a karşı samimi olacak."

Buradan anlıyoruz ki en-nasîha öğüt mânasına değil, çünkü kul Allah'a öğüt veremez. Öğüt veremediği için zaten burada nasihat mânasına gelmediğini anlıyoruz, ortaya çıkıyor, kendimiz de görüyoruz.

"Allah'a karşı samimi olacak." Allah'ı aldatamaz. Allah insanın kalbini biliyor, kafasını biliyor, içinden geçenleri biliyor, söylemediklerini de biliyor. Allah'a karşı samimi olacak. Sımsıkı, içten duygularla bağlı olacak, bir.

Ve li resûlihî. "Resûlüne karşı samimi, sevgili, saygılı olacak." Ve li kitâbihî. "Kur'an'ına karşı samimi, sevgili, saygılı, bağlı olacak." Ve li eimmeti'l-müslimîn. "Müslümanların işlerini gören yönetici, başkan, alim, fazıl kimselere karşı saygılı ve bağlı olacak." Ve li-âmmetihim. "Ve müslümanların hepsine karşı."

Müslüman herkese karşı samimi olacak, açıkkalpli olacak, hakkı söyleyecek. Belki nasihatin "öğüt" mânasına gelmesi, sevdiğimiz insana açıkkalplilikle; "Bak kardeşim! Senin şu kusurunu görüyorum, bunu yapmasan iyi olur." demekten çıkmış olabilir.

"Allah hangi kulu sever?" onu arıyoruz. "Tasavvuf yolunda hak yol hangisidir, bâtıl yol hangisidir?" onu tespit etmeye çalışıyoruz. Allahu Teâlâ hazretleri şeriate uyan, sünnete uyan, bid'atten kaçınan, takvâya sarılan, ihlâslı olan, samimi olan insanların ibadetlerini kabul ettiğinden, insanın o vasıflara sahip olması lazım. Eğer bir yolda, bir tasavvufî yolda takvâ yoksa günahlardan sakınma çekinme, Allah'tan korkma yoksa o yol sıfırdır, kıymeti yoktur. Eğer o yolda ihlâs yoksa kıymeti yoktur. Niyet iyi değilse, kıymeti yoktur.

Onun için tasavvufî yollar ikiye ayrılır:

Bir; hak yol, hak tarikatler.

İki; batıl yol, batıl tarikatler.

Hak yolun, hak tarikatin Efendimiz'in sünnetine uygun, Kur'an yolu, takvâ yolu olduğunu anladık.

Batıl yollar nedir? Bâtıl tarikatler nasıl çıkmıştır? Çeşitleri nelerdir?

Batıl yolların çeşitlerinden birisi: Yol aslında iyidir, iyi olan hoca vefat ettiği zaman yerine ehliyetli bir insan geçmemiştir; yönetim liyakatsiz bir insanın elinde kalmıştır. Muhakkık insan gitmiştir, mukallid insan kalmıştır. İşin ehli değildir, yol yozlaşmıştır; böyle olabilir. Hoca efendi, şeyh efendi çok alim, çok fazıl, çok mübarek, kerametleri görülen bir insan ama arkasından bir evlat, bir ihvan, bir halife yetişmemiş. Vefat ediyor. Vefat edince başa birisi geliyor, oturuyor ama işin tadı kaçıyor. Çünkü adamın bilgisi, görgüsü, ehliyeti, liyakati yok. O zaman yolun adı iyi ama yöneticisi kötü. Arabanın markası iyi, şoför fena; gidiyor, bir yere vuruyor, kaza oluyor. Böyle olabilir.

Dünkü soruların içinde böyle şeyler vardı.

Bir adam namaz kılıyor, oruç tutuyor; şeyhlik yapamaz mı?

Yapamaz. Bu bir ehliyet işi. Herkes şeyhlik yapamaz, herkes yöneticilik yapamaz. Bilgisi, ehliyeti, lisansı, diploması olması lazım, bu işi yapabilecek bir insan olması lazım. Olmazsa olmaz.

Sonra, bazı tarikatlere gayri İslâmî kaynaklardan, İslâm dışında bilgiler, âdetler sızmıştır. Mesela İran'daki bazı tarikatlere eski İran dini olan Zerdüştîlik'ten bazı malzemeler girmiştir; yol bozulmuştur. Hindistan'da, Hindistan'ın batıl inançlarından bazı motifler, işler girmiştir; tarikat bozulmuştur. Adamlara bakıyorsun; tavırları, kılıkları, yaşamları, işleri, güçleri acayip. Detayına girmiyorum, böyle acayip taifeler var. Bazı hükümdarlar onları memleketlerinden sürmüş, bazıları da muhakeme etmiş, idam etmişler. Böyle olanları da var. Mesela Şamanizm'den bazı motifler girmiş. Şamanist idi, müslüman oldu ama Şamanizm'in, Şaman dininin âdetlerini bu tarafa taşıyor. Tırnaklar uzun, görünüm gayri İslâmî, tavırlar sözler inançlar batıl.

Neden?

Eski kültürler tesir etmiş.

Anadolu'da öyle yollar var ki Hititliler'den tesir gelmiş. Anadolu'nun ta İslâm'dan önceki, ¬pre-Islamic çağlarındaki Hititliler'den, Etiler'den, Asurlular'dan inanç kalıntıları var; millet onları yaşıyor. Onları hâlâ bir şey sanıyor; İslâm'la hiç ilgisi yok. İşte böyle karışmalar olabiliyor.

Hıristiyanlık'tan, Yahudilik'ten girme bazı şeyler oluyor. Mesela Peygamber Efendimiz çok net olarak;

Lâ rahbâniyyete fi'l-İslâm. "İslâm'da ruhbanlık yoktur. Dünyayı terk edip, cemiyetten kaçıp bir köşeye çekilmek yoktur. Bu dinin ruhbanlığı cihattır." buyuruyor.

Hizmet yapacaksan, gir Allah yolunda cihat et. Cemiyeti terk edip dağ başlarında, mağaralarda kendi başına yaşamak uygun görülmemiş. Bunlar; Hıristiyanlık mistisizminden, Yahudilik mistisizminden geçmiş olan şeyler.

İslâm'da bu yok. İslâm mutasavvıfı bir meslek sahibi. Çalışıyor, elinin emeğini yiyor. Hatta onun için meslek teşekkülleri tasavvufun etkisinde kalmıştır. Meslek teşekkülü olduğu halde meslek teşekkülünün pîri vardır, şeyhi vardır. O törenler vesaire tam bir tarikat disiplinindedir. Yiğitbaş-ı Velî vardır, Ahî Evran var Kırşehir'de. Bunlar o bilgiyi gösteriyor, sembolize ediyorlar. Elinin emeğini yer, çalışır. Kimseye yük olmaz. Kazandığının fazlasıyla da başkasına hayır yapar. İslâm mutasavvıfları onun bunun sırtından geçinen kimseler değildir; kazanır, kazandığını tekkesinde fukarâya kendisi yedirir. Kendisi babalık yapar, evladına bakar gibi yapar. Onun bunun yardımını almaz, onlara faydalı olur.

İşte Hıristiyanlık'tan, Yahudilik'ten, Şamanizm'den, Hinduizm'den veya Zerdüştîlik'ten girmiş inançlar oluyor, bozulabiliyor.

Tarikat biraz gizli bir şey olduğundan, herkes de içindeki maksadı tam söylemediğinden toplumun içinde asırlarca sessiz sedasız yaşayabiliyor. Özellikle kültürün zayıf olduğu, kültürsüz yörelerde, dağlarda, köylerde yaşayabiliyor. Eğitimin kuvvetli olmadığı, gerçeklerin tam öğretilmediği yerlerde yaşayabiliyor.

Sonra yeni bir tip tarikatçilik var: "Sosyetik tarikatçılık."

Kadın dudaklarını boyuyor, saçı açık, yanaklarını allamış, mini etek giyiyor; mutasavvıfmış! Geceleri Mevlânâ hazretlerinin ruhuyla buluşuyormuş, Mevlânâ hazretleri buna Mesnevî'yi Türkçe söylüyor.

Külahıma anlat!

Öyle şey olur mu?

Namaz yok, niyaz yok. Kelime oyunlarıyla etrafına adam topluyor; sosyetik. Bir de Allah'ın yolunda doğru düzgün giden insanları da beğenmiyor.

Ne diyor?

"Efendim bunlar softa, ham, yeşil, olmamış daha, acı, ekşi, bunlarda iş yok. Bak biz sosyetikiz, hiç kimseye bir şey demiyoruz; içki içen buyursun içsin, dans eden buyursun dans etsin, boyanan boyansın, açılan açılsın, saçılan saçılsın."

Herkesin de hoşuna gidiyor.

"Her şey serbest, ne güzel! Oh! Herkes istediğini yapıyor."

Bunları gördük. Fakültemizden, Ankaramız'dan, İstanbulumuz'dan biz bunları biliyoruz. Modern, sosyetik, sanatsever, hafsalası geniş.

Öyle şey olmaz. İnsan yeni bir din çıkaracak değil! Daha önceki derslerde söylediğimiz gibi Kur'an'a uyacak. Allah Kur'an'ı indirmiş, peygamber göndermiş, sünnet-i seniyyeye uyacak.

Bir de "tuzak tarikatler" var. Benim bu tasnifimi, sınıflandırmamı başka hiçbir yerde göremezsiniz. Tasavvuf kitaplarını açın, tarikatlerin sınıflandırılması içinde göremezsiniz.

Tuzak tarikat nedir?

İhsan Süreyya Sırma bizim fakülteden mezun talebemizdi, şimdi profesör oldu. -Biz de böyle profesör olan talebelerimizi laf arasında söylüyoruz ki "Bak, profesörün hocasıyız" diye. - Tarihçidir. Fransa'da doçentlik yaptığı için Fransızcası iyi; kalemi kuvvetli, konuşması da güzel. O anlatıyor:

Bir sefir, Galatasaray Sultânîsi'ni yöneten saray ağalarından, hadım ağalarından birisine iki tane Avrupalı çocuk getirmiş. Saray ağası, Dârussaâde ağası; sarayda itibarı olan, protokolde yeri olan, konağı olan bir ağa. Ama çoluk çocuğu yok. Demiş ki;

"Ağam! Bu iki çocuk size emanet, size veriyoruz, buyurun. Bunlara Kur'an öğretin, İslâm'ı öğretin. Mahalle mektebine gönderin. Namaz kıldırın, kılmazlarsa dövün. Eti sizin kemiği bizim. Bunları size veriyoruz. Yalnız sizden istediğimiz, haftada bir gün bunları bizim sefarete gönderin, gelsinler, başka bir şey istemiyoruz. Sizin evde kalsınlar; siz onun babası olun, hanımınız validesi olsun; aman bu iki çocuğu müslüman olarak yetiştirin."

Ağa memnun olmuş. Allah Allah, Avrupa'dan iki tane çocuk geliyor, ne âlâ! Almış, beslemiş, Galatasaray Sultânîsi'ne kaydetmiş. Çocuklar mahalle mekteplerinde okumuşlar, ebced okumuşlar, Kur'an okumuşlar, Amme cüzünü bitirmişler, sûreleri ezberlemişler, idâdiye, sultâniye derken okumuşlar, tahsillerini tamamlamışlar.

Bir tanesi Bektaşî tekkesine devam etmiş; Bektaşî şeyhinden icazetnâme almış, Bektaşî tarikatinde şeyh olmuş. Ötekisi de Hariciye kalemine yani dışişleri bakanlığına girmiş, orada yükselmiş, bir mevkiye gelmiş.

Fakat günün birinde bu iki çocuk fraklarını redingotlarını giymişler, melon şapkalarını papyon kravatlarını takmışlar; Allah'a ısmarladık, yallah, Avrupa'ya gitmişler. Misyoner olarak yetişmişler. Birisi bir şeyh makamı da almış, ondan sonra gitmiş.

Arabistan'da Lawrance, Osmanlılar'a karşı halkı nasıl organize etti? Nasıl kabilelerde namaz kıldırdı, nasıl vaazlar verdi; öyle yetişiyorlar.

Bir de böyle şeyler var. Halkın; tasavvufun kıymetini bilmesi, rağbet etmesi dolayısıyla, halkın Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî hazretlerine, Hacı Bayrâm-ı Velî'ye hürmet etmesinden, İsmail Hakkı-i Bursevî'ye âşık olmasından, Eşrefoğlu Rûmî'ye bayılmasından tuzak tarikatler kuruluyor. İnsanlar tuzak tarikatlere çekiliyor; ondan sonra onlara başka telkinler yapılıyor.

O halde ne olacak?

Bunlardan sakınacağız. Hak din ve batıl dinler olduğu gibi, hak yol ve batıl yollar da var, hak tarikat ve batıl tarikatler de var. Ölçüyü verdik; doğruluğunun, eğriliğinin terazisini gösterdik.

Nedir?

Kur'ân-ı Kerîm'dir, hadîs-i şerîftir, şeriat-i garrâdır.

Evet, bid'atlerden sakınan, sünnete uyan, Kur'an yolunda yürüyen, takvâyı esas almış, ihlâslı bir yol olursa, öylesini bulursan kaçırma. Ona mutlaka bağlan ki Allahu Teâlâ hazretlerinin sevgili kulu olabilesin.

Allahu Teâlâ hazretleri bize hakkı hak olarak göstersin, ona uymayı nasip etsin. Batılın batıl olduğunu feraset-i imâniye ile anlayıp ondan korunmayı nasip ve müyesser eylesin.

Bi hürmeti esrar-ı sûretil Fâtiha

Sayfa Başı