M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Şakîku Belhî -1

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Elhamdülillâhi rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâraken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Hamden kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih. Nahmedühû bi-cemîi mahâmidih. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhırîn, tâci ruusinâ ve kurreti a'yuninâ Muhammedini'l- Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l-cezâ.

Emmâ ba'd.

Şakîkuni'l-Belhî ve minhüm Şakîku'bnu İbrâhîme Ebû Aliyyini'l-ezdiyyü, min ehli Belh. Hasenü'l cer'i alâ sebîli't-tevekküli ve hasenü'l kelâmi fîh.

Birinci tabakadan olan evliyâullâh ve sâdât-ı sûfiyyenin birisi de Şakîk, babasının ismi de İbrahim olan Şakîku'bnu İbrahim. İbrahim oğlu Şakîk. Bu ''ke'' harfleri ''kaf''tır, yani Şakîk. Künyesi Ebû Ali ve nisbesi Ezdî. Arapların Ezd kabilesinden Ebû Ali künyeli Şakîku'bnü İbrahim el-Ezdî. Min ehli Belh Horasan'ın Belh ahâlisinden idi.

Arap kabilesinden olduğu halde orada ne işi var?

İslâm'ı yaymaya gitmişler. Orası bu ahâliyi fethe giden mücahitlerle, fatihlerle dolu. Özel şehirler kurmuşlar, yerleşmişler. Camiler kurmuşlar, etrafına mahalleler kurmuşlar. İslâm'ı yaşamışlar, öğretmişler, talim etmişler. Oralarda yayılmışlar, gelişmişler, çoğalmışlar evlat bırakmışlar, zürriyet bırakmışlar. Şecereleri, vesikaları sağlam. Ecdatları Arap ama oralara yerleşmiş kimseler. Şakîk de onlardan biri.

Hasenü'l-cer'i alâ sebîli't-tevekkül. ''Tevekkül yolunda, güzel gidişli bir kimse.'' Ve hasenü'l-kelâmi fîhi. ''Tevekkül konusunda güzel sözler de söylemiş.''

Bilhassa tevekkül vasfıyla tanınmış bir sûfi, bir ârif.

Tevekkül neydi?

Allahu Teâlâ hazretlerine dayanmak, güvenmek, onu kendisine vekil edinmek, böylece müsterih olmak. Kur'ân-ı Kerîm'de birçok âyet-i kerîmede Allah, kendisine tevekkül etmeyi biz kullarına emrediyor.

Fe-tevekkelû alellâh. ''Allah'a tevekkül ediniz.''

Fe-tevekkel alellâh; Ve tevekkel alellâh; Ve alellâhi fe-tevekkelû in küntüm mü'minîn.

''Müminseniz Allah'a tevekkül edin.'' diye.

Onlarca hadîs-i şerîf var, pek çok âyet-i kerîme var. Allah bilhassa bize; ''Bana tevekkül edin.'' diye emrediyor.

Bizim ne haddimize! ''Yâ Rabbi! Sen bizim vekilimiz ol.'' diyebilir miyiz?

Hâşâ sümme hâşâ!

Bizim ne kıymetimiz, kadrimiz var ki? Zerre bile değiliz. Üstelik günahkârız. Çünkü zerre zerredir ama günahı yoktur. Biz günahkâr olduğumuz için daha kötü durumdayız. Allah'ın âsî, mücrim zalûmen, cahûlen, ''çok zalim, çok cahil'' diye bildirdiği bir mahlûkuz. Birbirimizi yeriz, kurtlar gibi birbirimize saldırırız. Şu Bosnalılar'ın, şu Hersekliler'in, şu Bulgarlar'ın, şu Romenler'in… Tarihin dili olsa, mekânların dili olsa da müslümanlara sırf müslüman oldukları için yapılanları bir bilsek. Bir söylese, bir tecessüm etse, gözümüzden bir film olarak geçse. O zaman şu insanoğlundan nefret ederiz biz.

E tec'alü fîhâ men yüfsidü fîhâ ve yesfikü'd-dimâ'. ''Yâ Rabbi! Sen yeryüzünde insan mı yaratacaksın? Orayı fesada uğratan, kanlar dökecek olan o mahlûku mu yaratacaksın?''

Levh-i mahfûz'dan yaratılacak mahlûkun ne biçim bir mahlûk olduğunu görüyorlar. Allah celle celâlüh meleklere;

''Yeryüzünde halife olarak insanoğlunu yaratacağım.'' deyince;

''Yâ Rabbi! O mahlûku mu yaratacaksın?'' diye soruyorlar.

Bizim yüzümüz yok, elimiz boş, yüzümüz kara, Allah huzuruna kabul etmese nereye gideceğiz, kulum demese ne yapacağız? Ama; ''Bana tevekkül edin, bana dua edin.'' diyor.

Rabbimiz'in rahmetinin genişliğine bakın ki ''Benden isteyin, vereceğim."diyor.

Ve kâle Rabbüküm ud'ûnî estecib leküm. ''Siz benden isteyin, ben sizin yönelişinizi karşılıksız bırakmam, veririm.'' diyor. Duayı tavsiye ediyor. Kullarına, dua edince istediğini vereceğini söylüyor. Tevekkül etmesini istiyor. Seviyor Rabbimiz, kusurları affediyor. Rabbimiz'in rahmeti çok geniş.

Şakîk hazretleri, bilhassa tevekkül vasfıyla tanınmış, tevekkül ehlinden bir kimseydi, bu konuda da güzel tarifler yapmış, güzel sözler söylemiştir. Müellif Ebû Abdirrahmân es-Sülemî hazretleri, özellikle tevekkül yolunda gidişinin güzel bir gidiş olduğunu söylüyor.

Tevekkül olunca insan dünyaya da, dünya ehline de eyvallah etmez, yüzüne bakmaz, metelik vermez, padişah gelse oturduğu yerden kalkmaz, ayağını uzatmışsa toplamaz, zenginin yüzüne bakmaz. Para vermezse vermesin, dünya ile ilişkisi yok ki. Fakirlik olursa olsun, o Allah'a güzel kulluk yapmaya bakar. Tembel midir? Hayır asla. Çalışır, inler, terler, kazanır, getirir kardeşlerine yedirir. İbrahim-i Edhem çalışırdı, çalışırdı, çalışırdı, akşam zenbilleri gıda ile doldurur, tekkeye getirir, kardeşlerine yedirirdi. Tembellik değil bu, tevekkül. Allah'a dayanmak, Allah'tan korkmak, Allah'tan istemek, başkasından bir şey ummamak, başkasına da aldırmamak, bel bağlamamak mânasına ve daha geniş mânaları olan bir güzel vasıf. Allah'ın bize emrettiği bir vasıf. Allah'ın izniyle biz de tevekkül etmeyi öğrenmeliyiz.

Biz, Tevekkeltü alellâh. ''Yaparım bu işi, olur inşaallah.'' diye tevekkül etmeliyiz. Madem emrediyor, o zaman tevekkül etmeliyiz.

''Bir dükkan açacağım amma!?''

Tevekkül et, yürü, korkma!

''Şu işi yapmaya gideceğim ama olur mu olmaz mı?''

Tevekkül et, yürü. Tevekkül de bir emir. Çünkü Allah;

Ve men yetevekkel ale'llâhi fe-hüve hasbüh, diye bize garanti vermiş. ''Kim Allah'a tevekkül ederse, Allah ona yeter.'' Allah onu gayrıya muhtaç etmez, onun imdadına yetişir, ona yardımcı olur. Vaadi böyle. Tevekkülün sonucunun güzel olacağı Kur'ân-ı Kerîm'le sabit.

Ve hüve min meşâhîri meşayihi Horâsân. ''Şakîk hazretleri, Horasan şeyhlerinin meşhurlarından idi.'' Ve ezunnuhû evvele men tekelleme fî ulûmi'l-ahvâl. ''Sanıyorum ki ilk defa, tasavvufî hallerin, dervişin başından geçen hallerin, makamların sözünü eden kişiydi. Evvela haller üzerinde, hal ilimleri üzerinde tekellüm eden,konuşan kişilerden biriydi.''

Bi-küveri horâsân. ''Horasan illerinde.''

Küre, cem'i, çoğulu,küver; il,vilâyet demek.

Horasan vilâyetlerinde, ilk defa tasavvufî hallerin ilmi üzerinde konuşan kimse olduğunu sanıyorum. Ondan öncesini bilmiyorum.'' demek istiyor. Ebû Abdirrahmân es-Sülemî hazretleri.

Kâne üstâze Hâtemi'l-esammi. Şakîk hazretleri Hâtem-i Esam hazretlerinin de hocasıydı, üstadı idi.''

Sahibe İbrâhime'bne Edhem. ''Meşhur İbrahim b. Edhem ile de karşılaşmışlığı, sohbeti arkadaşlığı var. Onunla arkadaşlık etti. Arkadaş ama Hâtem-i Esam isimli meşhur mübarek zâtın da hocası. Onu da çok seviyorum. O da sağır olmadığı halde esam, sağır lakabı almış olan kimse. Sağır değil ama bir nâhoş şeyi duymazlıktan gelmiş. Duymamazlık olunca o duyarlılık oluyor. Duymazlıktan gelmiş, böyle sağır diye geçiyor. Kulakları çok iyi duyuyor ama karşısındaki insan mahcup olmasın diye işi duymazlığa vurmuş. Kibarlığından, zerafetinden, karşısındaki insan üzülmesin diye. O şahıs Medine-i Münevvere'ye gelmiş, menâkıbı ileride geçecek, demiş ki;

''Peygamber Efendimiz'in sarayı, sahabe-i kirâmın sarayı nerede?''

''Burası Medine, burada saray olur mu, bu mübarek insanlar dünyaya rağbet mi etmiş?'' demişler.

''Peki bu saraylar ne?'' demiş.

''Şu şunun, bu bunun.''

''Eyvah! Demek ki Resûlullah'ın şehrini cebbarlar istila etmiş.'' demiş.

Dobra dobra konuşan, sözünü esirgemeyen, nasihatini söyleyen bir insan. Bu onu yetiştirmiş. Bazen hocaların kıymeti yetiştirdiği talebelerin büyüklüğünden de bilinir. Allah hepsinin şefaatlerine erdirsin.

Sahibe İbrâhime'bne Edheme ve ehaze anhü't-tarîkate. ''İbrahim b. Edhem'le arkadaşlığı, sohbeti var ama tarikati bu ondan almış.''

İbrahim b. Edhem hoca durumunda, Şakîk talebesi durumunda. Görüşmüşler demek. Sahibe, ahbablıkları, sohbetleri var. İbrahim b. Edhem'e yetişmiş, tarikat elini almış, tarikate intisabı ona bağlanarak olmuş.

Ahberenâ İbrâhimü'bnü Ahmede'bni İbrâhim el-Müstemlî icâzeten enne Ahmede'bne uheydi'bni Nûhi'bni Eyyûb, el-Bezzâze'l-Belhıyye, haddesahüm.

Kâle haddesenâ Ebû Salihin, Müslimu'bnü Abdirrahmân, el-Belhıyye. Kâle haddesenî Ebû Aliyyin Şakîku'bnü İbrâhîm el-Ezdiyyü, haddesenâ Abbâdü ya'nî ibne Kesîrin yekûlü an Hişami'bni Urvete kâle: Kâle lî Urveti: Kâlet Âişetü radiyallâhu anhâ: Kâne Resûlullâh sallallahu aleyhi ve selleme yekûlü: Allâhümme inne'l-hayra hayru'l-âhirati.

Bu kitabın müellifi, yüz tane mübarek, büyük zâtın hayatını, eserini yazmış. Usûlü; hayatı, ismi, memleketi hakkında bilgi veriyor.

O zaman için en şerefli meşguliyet hadis ilmiyle meşgul olmak olduğundan bu şahıs eğer bir hadis râvîsi ise aynı zamanda bunun rivayet ettiği bir hadisi yazıyor. Ondan sonra da bu şahsın söylediği güzel sözleri anlatmaya geçiyor. Önce hayatı, memleketi, ismi, babası vesaire hakkında bilgi veriyor. Burada hiç doğum tarihi, ölüm tarihi söylemedi. Demek ki onu tespit edememiş. Şu zamanda doğdu, bu zamanda öldü diyemiyor ama İbrahim b. Edhem'den tarikat almış, Hâtem-i Esam'ın hocası. O arada yaşayan bir kimse olduğu anlaşılıyor. Bu rivayet ile Hz. Aişe'den bir hadis rivayet ettiğini misal olarak veriyor. Demek ki Şakîk hazretleri hadis râvîsi, hadis de rivayet etmiş. Hangi kanaldan, hangi sened zincirinden? Şu okuduğum zincirden.

Burada (dipnotta) bu şahısların kim olduğuna ve ne zaman yaşadığına dair bilgiler var.

''İbrahim b. Ahmed b. İbrahim el-Müstemlî. Mesela bu Ebû İshak el-Müstemlî el-Belhî hadis hafızıymış.''

Kâne âlimen ârifen bi-ehâdîsi ehli Belh ve meşâyihihim.

''Belh ahalisinin hadislerini bilen ârif bir kimseydi.''

Ve't-tevârih, ''el-Müstemlî isimli şahıs tarih bilgisine de sahip bir kimseydi.''

Mâte bi-belh ''Belh'de öldü.''

Fî şühûri senetin sittîn ve seb'îne ve selâse mie. ''376 senesinin içinde, ayların birisinde Belh'te vefat etti.''

Bu kitabı yazan bu şahıstan duymuş, icâzeten, icazet yoluyla rivayet etmiş.

Enne Ahmede'bne Uheyde'bni Nûhi'bni Eyyûb el-Bezzâz el-Belhî. ''Kendisine rivayet etti diye söylemiş. O da demiş ki;''

Haddesenâ Ebû Sâlihin Müslimü'bnü Abdirrahmân el-Belhî.

Bu kimmiş?

Müslimü'bnü Abdirrahmân Ebû Sâlih el-Belhî Müstemlî Ömeri'bni Hârûni'bni Yezîdi'bni Câbiri'bni Seleme Ebû Hafs es-Sekafî el-Belhî el-Müteveffâ senete erbea ve tis'îne ve mie.

''194 senesinde vefat etmiş. Falanca şahsın divanında vazife gören, alim bir kimseydi.'' diye o komutanın, valinin adını söylüyor.

Ve kad mâte Müslimün hâzâ bi-Tarsûs. ''Tarsus'da ölmüş.''

Fî şehri ramazân senete erbaîne ve mieteyn. ''240 senesinde Ramazan'da Tarsus da vefat etmiş.'' Tarsus hudut gibiydi. Oralara cihada gelirlerdi. Ama Tarsus peygamberler şehri olduğu için bizimkiler orayı önceden almışlar, sevmişler, orada yerleşmişler. Bu zât da Tarsus'un ahalisindenmiş, kabri orada. Ya bellidir ya değildir. Ama ismini hatırımızda tutalım, araştıralım.

Demek ki hicretten 240 sene sonra Anadolu'nun Tarsus şehri müslümanların elinde, orada yaşıyorlar ve gömülüyorlar.

Kâle haddesenî Ebû Aliyyin Şakîku'bnü İbrâhîm el-Ezdî. ''Tarsus'da ölen bu şahıs, Şakîk hazretlerinden duymuş.''

Şakîk hadis râvîsi ama Şakîk'den Ebû Abdirrahman es-Sülemi'ye kadar hadisi nakleden isimleri söylüyor.

Ben bu teferruatı size niye anlatıyorum?

Bu hadîs-i şerîfler bu ciddiyetle okunmuş, dinlenmiş, yazılmış, nakledilmiş, her şey belli, onu anlatmak istiyorum.

Haddesenâ Abbâdü'bnü Kesîr es-Sakafî el-Basrî el-Âbid nezîl Mekke. Mekke'ye yerleşmiş. Yekûlü anhü'bnü'l-Mübârek mâ edrî men raeytü efdale min Abbâdi'bni Kesîrin fî durûbi mine'l- hayr.

''Bu râvi İbn Kesir hakkında -bizim kitabını neşrettiğimiz- İbnü'l-Mübarek hazretleri demiş ki;

''Mâ edrî men raeytü efdale min Abbâdi'bni Kesîrin fî durûbi mine'l- hayr. ''Çeşitli hayırlarda bu Abbâd'dan daha hayırlı kimse gördüm mü, görmedim mi bilemiyorum.''

Bu şahıs çok âbid, zâhid bir insanmış.

Fe-izâ câe'l-hadîsu fe-leyse minhü mâte bi-Mekkete. ''Çok hayırlı bir insan ama hadis konusunda sağlam değil.'' demiş. Dobra dobra söylüyorlar. Âbiddi, zâhiddi, hayırlı bir kimseydi ama hadis konusunda sağlam değildi.

Senete bid'în ve hamsîne ve mie. ''150 küsur senesinde Mekke'de vefat etmiş.''

Bu şahıs bizim Şakîk'a rivayet eden şahıs, Mekkeli âbid.

Hişâmü'bnü Urve. Hişâm b. Urve de; Hişamü'bnü Urvete'bni Zübeyri'bni'l-Avvâm. Zübeyr b. Avvâm'ın torunu.

el-Esedî Ebu'l-Münzir yervî an ebîhi ve gayrihî. ''Babasından ve başkalarından hadis rivayet ederdi.''

Ve hüve sikatün huccetün. ''Hişâm b. Urve çok güvenilen, sağlam insandı.''

''O söylemiş ise belge olacak kadar huccet kabul edilebilecek bir kimseydi.''

Tuvuffiye senete hamsün ve erbaîne ve mie. ''145 senesinde vefat etmişti.''

Hişâm b. Urve, o âbid Mekkeli rivayet etmiş. O da bizim Şakîk hazretlerine rivayet etmiş. Hişâm b. Urve kimden almış?

Kâle li Urvetü'bnü Zübeyr. ''Babasından almış, Zübeyr b. Avvamın oğlu.

Urvetü'bnü Zübeyri'bni'l-Avvâm el-Esedî Ebû Abdillâhi'l-Medenî ehadü'l-fukahâi's-seb'a. ''Medine'de yedi fakihden birisi. '' Tâbiin zamanında yedi meşhur fıkıh alimi vardı, Urve onlardan bir tanesi. Çok büyük bir alim.

Ve ehadü ulemâi't-tâbiîn. ''Urve b. Zübeyr, tâbiîn alimlerinden birisi idi.''

Yervî an hâletihî Âişete ümmü'l-mü'minîn. ''Müslümanların annesi Hz. Âişe'den hadis rivayet ederdi ki Hz. Âişe onun teyzesi oluyor.'' Urve'nin annesiyle, Hz. Âişe kardeş. Hz. Âişe validemize Ümmü'l-mü'minîn diyor.

Güzel bir şey duydum, onu size nakledeyim.

Müslümanların inancına göre Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem'in hanımları bizim neyimiz? Annelerimiz. Nereden belli? Allahu Teâlâ hazretleri, Kur'ân-ı Kerîm'de;

Ve ezvâcühû ümmehâtiküm. ''O Resûlullah'ın zevceleri, annelerinizdir.'' diyor.

Kur'ân-ı Kerîm'de bunu Allah söylüyor. O halde Peygamber Efendimiz'in hanımları hepimizin annesi, elhamdülillah çok şükür. Peygamber Efendimiz'in hanımları annemiz.

O halde Arapça hepimizin nesi?

Ana dili.

''Yazıklar olsun size ve bize ki ana dilimizi öğrenmemişiz!'' diyebilir miyiz bunun arkasından, taşı gediğine koyup da, hazır cevaplılıkla yapıştırır mıyız? Hem o mübareklerin evlâdı olalım, onlar bizim annemiz olsun hem de biz ana dilimiz Arapça'yı öğrenmemiş olalım. Yazık bize. O halde Arapça'ya çalışalım. Analarımızın dili olduğundan Arapça'yı güzelce öğrenelim. Öğrenelim de inşallah Ebû Nuaym el-İsfahânî'nin Hilyetü'l-evliyâ'sını açalım hızlı hızlı, tıkır tıkır okuyalım. Siz de hızlı hızlı dinleyin, izaha lüzum kalmadan öyle okuyalım, inşaallah.

Zaten bu Râmûzu'l-ehâdîs'i, bizim tekkede ilk önce öyle okurlarmış. Herkes eline kitabı alırmış, hocaefendi okurmuş, herkes hatim sürer gibi takip edermiş. İzah bilen yok. Ondan sonra iş, kısa tercemeye dökülmüş. ''Türkçe'sini bilmiyorlar bari tercemesini anlatalım.'' diye hadîsi bir okumuşlar bir kısa terceme yapmışlar. Onlardan not tutarak Abdülaziz Bekkîne hazretlerinin Râmûzu'l-ehâdîs tercemesi meydana gelmiş. Çok nefis bir tercemesi var. Mükemmel bir dirayetle terceme etmiş. Bizim zamanımızda terceme de kâfi gelmediğinden bir derste bir hadîs-i şerîfi ancak anlatabiliyoruz. Bundan sonrası nereye varır? Bundan sonrası inşaallah asla dönmek olacak. Ana dilimizi öğreneceğiz, inşaallah hızlı hızlı okuyacağız.

Dipnotları okumanın faydası oldu.

Kâlet Âişetü ümmü'l-mü'minin. ''Müslümanların annesi Hz. Âişe radiyallahu anhâ dedi ki;'' Âişetü bintü Ebî Bekri's-Sıddîk. ''Ebâ Bekir es-Sıddîk hazretlerinin kızı Hz. Aişe'', radiyallahu anhümâ, ''Allah her ikisinden de, babasından da ondan da de razı olsun.'' Etteymiye, ''Kureyş'in Teym kabilesinden, Teym kolundan idi.''

Mekke'de bir arkadaşla taksiye bindim.

''Hacılar, umreciler Mekke'ye gidiyoruz. Burası Peygamber Efendimiz'in doğduğu şehir, Mekke Kureyşliler'indi, Kureyş boyunun idi. Şimdi bu Suudlular var ama asıl Kureyşliler nerede?'' diye şoföre sordum. Başını salladı;

''Ben Kureyşliyim.'' dedi.

''Hangi kabiledensin?'' dedim.

''Teym Kabilesindenim.'' dedi.

Hz. Âişe validemizin memleketindenmiş. Ama fukaracık, külüstür bir taksisi vardı. Suudlular kanatlı kuyruklu şeylerle geziyorlar, dağdan gelmeler. Necit'ten gelmiş, Mekke'yi ele geçirmek için epeyce savaşmışlar. Mekkeliler'le problemleri de var. O şahıs da, Peygamber Efendimiz'in evlatlarından ama geçinmek için külüstür bir takside taksicilik yapıyordu. Sübhânallah!

Ve kânet tesûmu'd-dehr. kânet min a'lemi'n-nâsi bi'ş-şi'ri ve kânet tesûmü'd-dehr. ''Lakabı Ümmü Abdillah imiş.''

''Ebû Bekir'' diyoruz. ''Ebû''lu kelimeler erkekler için künye oluyor. Ama kadın olunca ''Ümm'' diyeceğiz. Mesela ''Ebu'd-Derdâ'' diyoruz, radiyallahu anh. Karısının adı Ümmü'd-Derdâ. Bunun da künyesi, ''Ümmü Abdillah'', Abdullah'ın annesi. Hz. Âişe annemizin künyesi Ümmü Abdillah imiş.

Kânet min a'lemi'n-nâsi bi'ş-şi'ri.

''Hz. Âişe validemiz Arap şiirini en iyi bilen insanlardandı.''

Ve kânet tesûmu'd-dehr. ''Bütün sene oruç tutardı.''

Mübarek Hz. Âişe Validemiz haram günler hariç her gün oruç tutardı.

Tüvüffiyet senete seb'in ve hamsîn. ''57 senesinde, hicretten 57 yıl sonra vefat etmiştir.''

Ve düfinet bi'l-Bâkî'. ''Baki kabristanına defnedilmiştir.''

Neresine defnedildi?

Eskiden türbesi vardı, şimdi dümdüz, dümdüz değil de dalgalı toprak. Bu Vehhâbîler bütün türbeleri yerle bir etmişler. Onun için hiçbir şey görülmüyor. Neresi Hz. Osman'ın kabri, neresi Hz. Âişe'nin kabri, neresi hangi mübareğin kabri? Belli değil, dümdüz. Bir arsa gibi, ot da yok, ağaç da yok. Şimdi Baki kabristanı öyle bir yer. Oraya defnedilmiş. Ne buyurmuş Hz. Âişe anamız;

Kâne Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme yekûlü. ''Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem derdi ki: - bir defa söylememiş, sık sık söylermiş.-''

Kâne yekûlü; ''Demeye devam ederdi.'' demektir. Ne dermiş?

Allâhümme inne'l-hayra hayru'l-âhırati. ''Ey Allah'ım! Muhakkak ki asıl hayır, âhiret hayrıdır.'' Dünya gelip geçer. Mühim olan âhiret hayrıdır. Allâhümme dediğine göre, ''Muhakkak ki asıl hayır, âhiret hayrıdır, bana âhiret hayrını ver.'' demek istiyor.

Allâhümme inne'l-hayra hayru'l-âhirati.

''Asıl hayır âhiret hayrıdır.'' dermiş.

Ahberanâ Muhammedü'bnü Ahmedi'bni Saîdini'r-Râziyyü. Müellif Sülemî, ''Bu şahıs bize haber verdi.'' diyor.

Kâle haddesene'l-Hüseynü'bnü Dâvûde el-Belhî. ''Dâvûd el-Belhî ona söylemiş.''

Kâle haddesenâ Şakîku'bnü İbrâhîm. Tercüme-i hâlini okuduğumuz Şakîk, üçüncü râvi. Şakîk'ten birisi duymuş, bizim müellife nakletmiş. Şakîk'ten evvel arada iki halka var.

Şakîk kimden öğrenmiş?

Haddesenâ Şakîku'bnü İbrâhîm haddesenâ Ebû Hâşimini'l-Übülli. ''Ebû Hâşim isimli şahıs ona rivayet etmiş.''

An Enesin radıyallahu anhu. ''Enes radıyallahu anh'den rivayet etmiş.'' İsimden de okuyalım. Ebû Hâşim el-Übülli kimmiş?

Basra'ya dört fersah mesafedeki Übül beldesinde doğmuş bir şahısmış.

Metrûkü'l-hadîsi daîfün. ''Hadis konusunda zayıftır. Hadîsi pek kabul edilmez.'' diyor.

M

âte ba'de's-seb'îne ve mie. ''170 senesinden sonra vefat etti.''

Übilli'nin zayıf bir râvi olduğunu söylüyor. O da Enes radıyallahu anh'den rivayet etmiş.

Enesü'bnü Mâliki'bnü'n-Nadri'bni Damdami'bni Zeydi'bni Harâm el-Ensârî el-Buhârî. ''Bu Ensardan bir kimse.''

Hademe'n-Nebiyye sallallahu aleyhi ve sellem işrîne sinîn. ''20 sene Efendimiz'e hizmet etmişti.''

Ve şehide Bedren; ''Bedir Savaşını gördü.'' Enes radıyallahu anh Bedir savaşına katılmış.

Mâte senete tis'în. ''90 senesinde vefat etti.''

Ev ba'dehâ; ''veya ondan bir iki sene sonra.''

Ve kad câveze'l-mie; ''100 yaşını geçmiş olarak vefat etti.''

Ve hüve âhiru men mâte bi'l-Basrati mine's-sahâbe. ''Sahabeden Basra'da en son ölen kişi Enes radıyallahu anh'dır.''

Buradan rivayet geliyor:

Kâle, kâle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem; ''Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:'' diye Enes radıyallahu anh bize rivayet ediyor.

Men ehaze mine'd-dünyâ mine'l-halâli, hâsebehullâhu bihî ve men ehaze mine'd-dünyâ mine'l-harâmi azzebehullâhu bihî üffin li'd-dünyâ ve mâ fîhâ mine'l-beliyyât halâlühâ hisabun harâmühâ azâbün.

Men ehaze mine'd-dünyâ mine'l-halâl. ''Kim dünyalık mal mülk, eşya vesairenin helal olanından elde ederse, malik olursa'' hâsebehullâhu bihî. ''Allah onu, ondan hesaba çeker.''

Helal maldan hesaba çeker. Malı helalden elde ettin, kazandın tamam ama bu malın sana yüklediği görevleri yaptın mı? Zekâtını verdin mi?

Çünkü insan zengin oldu mu, parası oldu mu onun gereği olan bir takım vazifeleri var. Zengine zekât vermek gerekiyor. ''Bu malının zekâtını verdin mi?'' diye sorar, bir. Sonra ''Nereye harcadın?'' diye sorar. Çünkü helalden kazanmak da sorulur. Helal malı kötü yere harcadıysa o da vebal. Olmadık yere harcamış.

''Üç katlı, kocaman bir köşk yaptım, misafirler gelecek diye büyük yaptım.'' diyor. Külahıma anlat, ben çevireyim sen de içine konuş, dolsun kelimeler, hiç de öyle değil ! İsrafa mı, boş yere mi, yanlış yere mi, günaha mı, ters bir işe mi harcadı; Allah onun hesabını sorar.

Üffin li'd-dünyâ. ''Öf be dünyaya! İllallah dünya!'' Ve mâ fîhâ mine'l-beliyyât. ''Ve içinde olan belalardan, musibetlerden dolayı dünyaya yuh be!''

Hani böyle bir şeyi istemediğimiz, bir şeyden yıldığımız zaman biz de ''İllallah be!'' deriz.

Üffin li'd-dünyâ. ''Üf dünyaya!'' İstemediğini belirten bir ifade.

Halâlühâ hisâbün ve harâmühâ azâbün. ''Helali hesaptır, haramı azaptır.''

Peygamber Efendimiz'in dünyanın kıymetsiz olduğuna, dünyaya rağbet etmemek, meyletmemek gerektiğine dair hadîs-i şerîfleri çoktur. Bunun içinde hadis bakımından tenkid edilmiş bir zayıf râvî var ama net ve sahih hadîsi şerîflerde de Resûlullah Efendimiz;

Mâli ve li'd-dünyâ? ''Benim dünya ile ne işim var?'' buyurmuş.

İnnâ mâ ene ke-râkibün istezalle tahte'ş-şecera. ''Ben, bir ağacın gölgesinde birazcık istirahat eden, dinlenen, bir süvari gibiyim. Dünya işte o gölgelik, biraz dinlenip sonra kalkıp gideceğim.

Bu rivayet zinciri ile sıra, hayatını okumakta olduğumuz Şakîk hazretlerinin sözlerine geldi. ondan iki hadis rivayet etti. Birincisi Peygamber Efendimiz'in Allahümme inne'l-hayra hayru'l-âhirati; ''Asıl hayır, âhiret hayrıdır.'' buyurduğu hadîs-i şerîf.

İkincisi, ''Dünyanın helali hesaptır, haramı azaptır. Öf dünyadan, illallah dünyadan!'' diye buyurmuş olduğu hadîs-i şerîf.

Şakîk hazretleri buyurmuş ki el-âkıl ''aklı başında olan, uyanık olan, akıllı olan bir insan'' Lâ yahrucu min hâzihi'l-ahrufi's-selâse. ''Şu üç kelimeden, ibareden hariç olamaz, şu üç cümlenin anlattığı durumun dışında olamaz, dışarı çıkamaz.''

Neymiş bu üç durum?

''Kendisinden daha evvelce sâdır olmuş olan suçlardan korkar durumda olması. Akıllı ise bir insan, evvelce işlemiş olduğu günah bâbından sayılacak şeylerden daima korkar.''

Ah ben gençliğimde şunu yapmıştım, ah ben cahilliğimde bunu yapmıştım, ah ben o kalın kafalılığım zamanında, yobazlığımda şöyle etmiştim, böyle etmiştim!'' filan, diye eski günahlarından dolayı içinde bir korku olur. Akıllı insan geçmişini, hatasını günahını düşünür, içinde bir korku bulunur.

Ve's-sâni, lâ yedrî mâ yenzilü bihî sâaten ba'de sâatin. ''İkincisi, kendisine Allah tarafından ne takdir gelecek, onu bilemez. Ondan da korkar.''

Bir dakika sonra ne olacak bilmiyoruz. Amerika gelip bomba mı atacak, füze mi patlatacak, zelzele mi olacak? Çernobil'in emsali, bir yerde bir atom santrali patlasa, kaç sene sonra millet ölüyor da ondan sonra aklımız başımıza geliyor. Bilemeyiz ki ne gelecek, ne olacak? Ondan da korkar.

Ve's-sâlis; ''üçüncüsü'' yehâfü min ibhâmi'l-âkıbeh. ''Âkıbetinin müphemliğinden de korkar.''

Kimse ilerde ne olacağını bilmiyor.

Lâ yedrî mâ yuhtemu lehû. ''Hangi amel üzere ömrü mühürlenecek, bitecek. ‘Acaba iyi bir insan olarak mı, kötü bir insan olarak mı âhirete göçecek' diye de korkar.''

Demek ki akıllı ise üç şeyden korkacak;

''Bir, geçmiş günahlarından; iki, şimdi başına gelebilmesi muhtemel belalardan,musibetlerden, yağacak olan şeylerden; üçüncüsü, de sonunun ne olacağından.''

Peki korkup ne yapacak?

Tedbir alacak. Emin olmayacak, güvenmeyecek, havâi olmayacak, laubâli olmayacak.

Geçmiş için ne tedbir alınabilir?

Geçmiş için insan tevbe eder, istiğfar eder. Çünkü Allah, tevbe ve istiğfar eden nâdim ve pişman olanın günahını affedeceğini bildiriyor.

''Affet yâ Rabbi! Hakikaten çok edepsizlik ettim, günah işledim. Bağışla yâ Rabbi!'' der.

Ve bağışlanması için zikir yapar, dua eder, Kur'an okur, hayır yapar, sadaka verir gözyaşı içinde yapabildiği ibadetleri yapar ki eski günahları affolsun.

''İkincisi, acaba başıma gökten bir bela yağar mı, bir şey olur mu?'' diye hazırlıklı olur.

Dervişlik ölüme hazırlıklı olmaktır. Onun için ''Dervişler, hazır askerler'' demişlerdir. Şu anda ölecek olsan hazır mısın?

Hazırlığı yok, tevbesi yok, işi berbat, evinde, işyerinde pürüzleri var. Temizlenmemiş bir sürü hesabı var, kapatılmamış işleri var. Hazırlıklı değil. Bu derviş değil.

Bir adamı anlatayım; Osmanlı terbiyesi ile yetişmiş. Cumhuriyet'in ilk yıllarına da ulaşmış. Mühim bir şahsiyet.

İşe yeni başladı; her tarafa dikkat ediyor, adamlarını tanımaya çalışıyor. Bir gün bakmış, muavinlerinden bir tanesi saat dörtte, dairenin kapısından çıkmış, sokakta, tıpış tıpış gidiyor. Masası camın yanında, camdan görmüş. Zili çalmış, hademeyi çağırmış;

''Bu adam mesai saatinde nereye gidiyor?'' demiş.

''Hık, mık.''

''Konuşsana be adam, ne saklıyorsun?''

''Efendim işte...''

''Söylesene be adam!''

''Efendim o dindardır da, namaz vakti olduğundan camiye gidiyor.''

''Çağır onu!'' demiş.

Adam da paldır küldür koşmuş, muavinin arkasından yetişmiş. Bu da camdan bakıyor. Tamam, müstahdem kapıdan çıktı, muavine yetişti, fıs fıs bir şeyler konuştu. Muavin devam ediyor, geriye dönmedi. Müstahdem gelmiş, gene zili çalmış.

''Ne oldu, ne dedi?''

''Namazdan sonra.'' dedi, demiş;

''Git, derhal çağır! Şimdi istiyorum.'' Paldır küldür, paldır küldür müstahdem nefes nefese yine koşmuş.

''Fesübhanallah, bu yeni müdürden de…'' demiş. Sokağın köşesinde yine adamı yakalamış. Bir şeyler konuşmuşlar. Bu da bakıyor;''Böyle ne oluyor?'' diye.

Kaşlarını çatmış muavin;

''Namazdan sonra dedik ya be adam!'' O da azarlamış. Süklüm püklüm müstahdem gelmiş.

''Ne dedi?''

''Gelmedi efendim, namazdan sonra gelecekmiş.''

Artık bu kalkmış odada, bir o tarafa bir bu tarafa geziniyor. Sinirli. Kafesin içindeki aslan gibi bıraksan yiyecek. Geldiği zaman mauvinin hali harap. Muavin biraz sonra namazı kılmış, gelmiş. Camdan onun geldiğini görünce;

''Şimdi ben senin çarkına okurum, feleği başına geçiririm.'' diye düşünmüş.

Adam kapıyı çalmış. Ne öyle mahcup, ne de korkan bir insan hâli var. Gayet de ciddi.

''Müdür bey, beni istemişsiniz, buyurun'' demiş. Müdür onun böyle gayet vakur, korkmaz, heybetli ciddiyetinden biraz afallamış. Süklüm püklüm olacak;

''Efendim, kusura bakmayın.'' filan, diyecek sanıyor. Böyle gayet pervasız;

''Birader olmaz ki böyle, arkandan iki defa müstahdemi gönderiyoruz, gelmiyorsun, biz bu dairede müdürsek sözümüzün dinlenmesi lazım değil mi?'' Adam yine gayet ciddi.

''Ben sizi niçin dinleyeyim?'' demiş.

Müdür;''Ne demek? Ben senin müdürünüm, beni dinleyeceksin!''

''Hayır efendim.''

''Ne demek hayır?''

''İzah edeyim, efendim.'' demiş. ''Ben Allah'ın kuluyum. Beni Allah yarattı. Bana bu varlığı Allah verdi. Beni besleyen, büyüten O, varlığım, her şeyim O'ndan. Allah'ın kuluyum ben. Benim bu dünyadaki vazifem, Allah'a kulluk etmek. Ama Allah Peygamber göndermiş, ''Ona da itaat edin.'' buyurmuş. Onun için Resûlullah'a itaat de vazifem. Allah'ı sevmemin, Allah'ın kulu olmamın gereği Resûlullah'a tâbi olmak. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden sonra bu vazife halifelerine geçmiş. Onun için Resûlullah'ın halifesidir diye onlara da itaat etmem lazım. Resûlullah'ın halifesi de devletin her işini tek başına kendisi yapamadığından her dairenin başına vekiller tayin etmiş.''

Eskiden bakanlara vekil derlerdi, şimdi bakan diyorlar.

''Efendim vekil de, kendisi bütün işleri yapamadığından her şehre birer müdür tayin eder, o da onun vekili olmuş olur. Memurlar da müdüre Allah'a itaatinin bir gereği olarak itaat eder. Çünkü silsile-i merâtible Allah'a itaat etmesi gerekiyor. Amma asıl itaat edilmesi gereken Allah. Bir emir buyurduğu zaman Hayye ale's-salâh ''Namaza gel ey kulum! '' Hayye ale'l-felah ''Kurtuluşa gel ey kulum!'' diye çağırıyor. ''Ey kullarım! Namaza gelin.'' diyor. Asıl kulluk etmem gereken Rabbim, bana doğrudan doğruya bir emir verince aradaki vekillerin hükmü kalmaz. Ben o zaman onları dinlemem. Benim vazife anlayışım budur, müdür bey.'' demiş. ''Eğer, bunu anlayamıyorsanız, kabul etmiyorsanız, mührü getireyim, buyurun, istifa ediyorum, ayrılıyorum.''

İzin de istemeden kapıyı tak vurmuş çıkmış. Adam düşünmüş kalmış. Çünkü şimdiye kadar hiç memurluk, amirlik, müdürlük neden olur, niye itaat edilir, diye düşünmemiş.

Zili çalmış;

''Daireden bir iki adam çağırın bana.'' demiş, çağırmışlar.

''Bizim bu muavin nasıl bir adamdır? Müdürü dinlemiyor, mesai saatinde camiye gidiyor.''

''Efendim o bu dairenin direğidir. O gitti mi, yıkılır. Öyle bilgilidir ve öyle çalışkandır. Sabah namazından sonra gelir ve masasındaki bütün evrakı temizlemeden masasından kalkmaz. Yedi, sekiz, dokuz, on, on bir olur, gece yarısı olur… ‘Yarına belki çıkarım, belki çıkamam. Devletin işi, halifenin işi yarına kalmasın.' diye bütün evrakını, işini bitirir ondan sonra evine gider. Hiç iş bırakmaz. Ertesi gün buraya gelen bir insan, bir işle karşılaşmaz. Bütün işleri bitirmiş olur. Onun masasında iş olmaz. Müthiş kıymetli, bilgili, güzel ahlâklı, salâbet-i dîniyye sahibi bir insandır.'' demişler.

''Ben biraz sorgu sual açtım, istifa etmeye kalktı.'' demiş.

''Efendim o namaza gider ama akşam namazından sonra da, yatsıdan sonra da çalışır. Onun için mühim olan iştir. Daha mühim olan ibadettir, bu böyledir.'' demişler.

''Pekalâ öyleyse.'' demiş, ensesini kaşımış kalmış. Ne yapsın?

İstifasını kabul etmemiş. Ötekisine bir şey dememiş, ses çıkaramamış. Tanıdıkça bilgisine, görgüsüne, ahlâkının güzelliğine, vakarına hayran kalmış. Bir zaman gelmiş bu defterdar daha yüksek bir yere terfi olmuş. Bakanlıkta, vekâlette daha yüksek bir yere çıkacak. Naz yapmış yukarıya, demiş ki;

''Kabul etmem bu yeni görevi. Bir şartım var.''

''Nedir?'' demişler.

''Benim muavinim defterdar olacak. Onu defterdar yaparsanız ancak kabul edebilirim. Yoksa olmaz.''

Onu da çağırmış. ''Ben gidiyorum ama yerime seni müdür yapmalarını istedim.'' demiş.

''Müdür bey teveccühünüze teşekkür ederim. Ben zaten muavinlik görevinin sorumluluğu altında eziliyorum. Şu hizmeti bitirmeme az bir zaman kalmıştı, beni yakmayın.'' demiş. Ondan sonra; ''Ben burada vazifemi yapayım, kim gelirse gelsin, benim müdürlükte gözüm yoktur.'' demiş.

Derviş ölüme hazırdır. Allah; ''Gel bakalım, kulum! Hadi artık dünya bitti. Yürü âhirete!'' dese; ''Peki.'' diyebiliyorsa o derviştir. Diyemiyor mu? Takıntısı, bağlantısı, borcu, hesabı var, kimsenin bilmediği karışık işleri var. Derviş değil. Sonra insanın başına heybetiyle melekü'l-mevt geldiği zaman; ''Ver bakalım canını!'' dediği zaman, o manzara karşısında ter dökerken; acaba aklına başka bir şey gelecek mi? Lâ ilâhe illallâh diyebilecek mi, diyemeyecek mi?

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Temûtûn kemâ teîşûn. ''Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz.''

Allah diyerek, lâ ilâhe illallâh diyerek yaşayacak ki en sonunda melekü'l-mevt geldiği zamanda Allah ve lâ ilâhe illallâh diyebilsin. Derviş onun için zikir yapıyor. Bir bakıma ölüm için egzersiz yapıyor. Ölüm anında ızdıraplarına rağmen, damarlarındaki kanın, canın çekilmesindeki sıkıntılara rağmen lâ ilâhe illallâh diyebilmenin egzersizini yapıyor.

Onun için korkacak. Geçmiş günahlarından tövbe edecek. Şimdi başına gelebilecek şeylere karşı da hazırlıklı olacak. Ecel gelebilir, Azrâil dönemeçte karşısına çıkabilir, zelzele olabilir,vesaire.

Bizim uçak havada kaza yaptı. Ben bulunduğum koltuktan bir uçtum, öndeki adamın sırtına binmişim. Önümdeki adamın gideceği daha başka bir yer yoktu, önünde bölme vardı. O da tavanı deldi, kafası oraya girdi. Havada böyle bir kaza geçirdik, boynumdaki rahatsızlık bir kaç ay geçmedi. Uçak fite başladı, aşağı gidiyor.

İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn.

''İşte ömür burada bitti.'' dedim. Bir anlık bir şey bu.İkincisi ne diyor?

Lâ yedrî mâ yenzilü bihî sâaten ba'de sâatin. ''Bir an sonra ne olacağını bilmez, ondan da korkar.''

Derviş ona da hazırlıklı olur.

Üçüncüsü; sonunda iş ne olacak, ömrü nasıl mühürlenecek, nasıl bitecek onu da bilmez ve ona da hazırlanır.

İzâ câe ecelühüm fe-lâ yeste'hirûne sâaten ve la yestaktimûn. "Ecel geldiği zaman te'hir de olmaz ta'cil de olmaz.''

O anda canını alırlar. Yapamadığı iş geride kalır, yarım kalır. İçki masasındaysa orada ölür, günah, kumar masasındaysa orada ölür. Hangi yolda ise; camideyse camide ölür. Allah hüsn-i hâtime nasip etsin.

Her zaman söylediğim, hatırımdan hiç gitmeyen bir misal var. Osmanlı şairlerinden birisi ''İçki içmeyeceğim.'' diye tevbe etmiş. Sonra da pişman olmuş, yine içmiş. Tevbesini bozmuş, bir de şiir yazmış. Ayıplamamak da lazım ama ibret olsun diye söylüyoruz, isim de söylemiyoruz.

Tevbe ettim ki etmeyem tevbe,

Tevbeye tevbe-i nasûh olsun.

Tevbesinden pişman olmuş. ''Tevbeler tevbesi, bundan sonra tevbe etmem.'' diyor. Tevbe etmemek hususunda azmini ifade ediyor. ''Tevbeye tevbe-i nasûh olsun. Bundan sonra asla tövbe etmeyeceğim, içkiyi bırakmayacağım.'' demek istiyor. Bu beyti söylemiş olan bir insanın ölümü nasıl olur, tahmin edin. Tabi ki meyhanede, içki masasında olmuş. Sen kendi kendine azmetmişsin, söz vermişsin, ''İçkiye tevbe etmeyeceğim.'' demişsin. Tevbe etmedin, sonun böyle oldu.

Allah celle celalüh hüsn-i hâtimeler nasip etsin. Sona hazırlanmak lazım. Güzel hal üzere olmaya çalışmak, eli her türlü günahtan çekmek, her türlü hayrı işlemek lazım.

Allah insanın canını hayır yolunda alsın. Ya camiye giderken, ya hacca giderken, ya cihatta, güzel bir yerde, ya Kur'an okurken, ya oruçluyken, ya zikir halindeyken. Hüsn-i hâtime nasip etsin.

Ve bi-isnâdihî kâle semi'tü Şakîkan yekûl. ''Yine aynı rivayet zinciriyle Şakîk'in şöyle dediğini duymuş.''

Kimdir bu?

Semi'tü Şakîkan yekûl; ''Rivayet yine Hâtem i Esam'dan.''

İhzer ellâ tehlike bi'd-dünyâ ve lâ tehtem fe-inne rizkake lâ yü'tâ li-ehadin sivâk. ''Dünya ile helak olmamaktan kork.''

İnsanoğlu dünyaya dalar, "Rızık kazanacağım, para sahibi olacağım, ev yaptıracağım.'' derken helak olur gider. Böyle ölmemek konusunda hazer üzere ol, dikkat üzere ol! ''Telaşlanma, sakin ol, çünkü nasıl olsa senin rızkını başkasına verecek değiller rahat et.'' diye anlıyorum.

Kale ve semi'tü Şakîkan yekûl. Aynı zât, Hâtem-i Esam hazretleri. ''Şakîk'ın şöyle söylediğini duydum, dedi.''

İsteidde izâ câeke'l-mevtü lâ nes'elü'r-rac'ate. ‘ Tes'elü' de olabilir. İsteıd, ''Hazırlan, hazırlıklı ol!'' İzâ câeke'l mevtü, ''Ölüm geldiği zaman'', lâ nes'ele'r- rac'ate, ''Geri dönmeyi isteyemeyeceğiz.'' Veya; lâ tes'elü'r-rac'ate, ''Geri dönmeyi isteyemeyeceksin.''

''Ecel geldi mi, geri dönmeyi istemeye hakkın yok, geri dönmek mümkün de değil. Onun için hazırlığını yap. Biz de dervişlik bakımından bu hazırlığı iyi görüyoruz. Büyüklerimiz de nasihatleriyle bizi hep ona hazırlamaya çalışmışlar.

Bosna olayından sonra düşündüm, bu kardeşlerimin yerine kendimi koydum. ''Ne kadar hazırlıksız yakalanmışlar?'' diye düşündüm. Arkadaşları topladım. ''Bir insanın böyle olağanüstü bir durumda yanında bir şeyler olması lazım, bir liste yapın.'' dedim. 20–25 kalem bir şey yazdılar. ''Bir zelzele olsa veya düşman geliyor olsa, ‘şuradan şuraya gideceksin' deseler; hemen hazırda fermuarlı bir çantan olacak, hop alacaksın Ölüme hazırlanmak, hazırlıklı olmak lazım.

Yarın öbür gün Türkiye Bosna-Hersek gibi olursa, ne yaparız? Amerika gelir bize de nokta atışları yaparsa ne yaparız? Veya Bulgar, Rus'la anlaşıp Sırp'la birleşir de, Trakya'dan yürürse ne yaparız? İnşaallah yürüyemez. Kur'ân-ı Kerîm ne diyor?

Ve eıddû lehüm mesteta'tüm min kuvvetin. ''Gücünüzün yettiği kadar onlara karşı kuvvet hazırlayın.''

Türhibûne bihî adüvvallâhi ve adüvveküm. ''Allah'ın düşmanlarını ve sizin düşmanlarınızı korkutacak hazırlıkları yapın.''

Adam korksun. Bilsin ki herkesin elinde, evinde silah vardır ve bunlar ölümden korkmazlar. Bu çeşit şeylere alışkındırlar ve hazırlıklıdırlar.

Allah'ın çeşitli hikmetleri var. Her işte hikmeti var. ''Müslümanlar birleşsin, uyansın, düşmanların asıl niyetlerini görsün, kalleşliklerini anlasın, her yerde birbirini tutsun, desteklesin, ihtilafı, gevşekliği birbirleriyle uğraşmayı, kavgayı, gürültüyü bıraksın.'' diye, ibret olarak böyle imtihan ediyor. Ama hâlâ o caminin ahalisi, bu caminin ahalisiyle kavga eder, o tekke ahalisi bu tekkenin ahalisini çekiştirir, iki müslüman komşu birbirini, incir çekirdeğini doldurmayacak şeyden dolayı hırpalar, birbirlerinin aleyhine konuşur, görüşür. O zaman Allah'ın cezası gelir, Allah korusun. Allah bizi kahrıyla değil, lütfuyla ıslah eylesin.

Ve bihî kâle; semi'tü Şakîkan yekûlü.

Yine aynı senet ile Şakîk el-Belhî hazretlerinin şöyle söylediğini Hâtem-i Esam hazretleri naklediyor. et-Tevekkülü en yetmainne kalbüke bi-mev'ûdillâh. Bu sözünde tevekkülü tarif ediyor.

et-Tevekkülü en yetmainne kalbüke bi-mev'ûdillâh. ''Tevekkül Allah'ın vaadine kalbinin güvenmesidir.''

Allah vaat etmiş yapacak, Allah vaat etmiş verecek, lütfedecek. Ortada bir şey yok ama Allah'ın vaadi var, tamam.

''Vaadine itimat etmek ve kalbinin onunla mutmain olması, tevekkül budur.''

Büyüklerden bazıları tevekkül denemesi için yiyecek, içecek, su bir şey almadan çöle çıkmışlar. Çöle çıkılır mı? Bakkal yok, kasap yok, para, pul, ot, ağaç yok, kul işte. Tabii böyle Allah'ı denemek doğru değildir. Şeriat'in emri; kayyit ve tevekkel'dir. ''Deveni bağla ondan sonra tevekkül et.'' Tedbirini al, ondan sonra tevekkül et. Tedbirin kâr etmediği yerler vardır. Tedbir senin vazifendir, fiilî duandır. Sen tedbirini alacaksın, tevekkülünü de yine yapacaksın.

Ve bihî kâle Şakîkun. Hâtem-i Esam yoluyla gelen rivayete göre, Şakîk-i Belhî hazretleri buyurmuş ki;

Tu'rafu takva'r-racüli fî selâseti eşya. Fî ahzihî ve men'ıhî ve kelâmih. ''Kişinin -adamın, er kişinin, mert kişinin- takvâsı üç şeyle belli olur.''

Adam takvâ ehli mi, takvâsız mı? Cıvık mı, kavi mi? Sağlam müslüman mı, çürük müslüman mı? Allah'tan korkan mı, korkmayan mı? Üç şeyinden anlaşılır.

Fî ahzihî ve men'ıhî ve kelâmihî. ''Almasından, vermemesinden ve konuşmasından anlaşılır.''

Alırken helal almaya gayret ediyor, haram ise almıyor, alışında bir kontrol mekanizması çalıştırıyorsa;

''Bu haramdır, istemem.''

''Çok para yahu, bu tepilir mi?''

''Çekil başımdan, sen şeytan mısın? Ben haram şeyi istemem.'' deyip itebiliyorsa, helali alabiliyorsa, işte bu adam takvâ ehli, Allah'tan korkan bir insan. Alışından anlaşılır. Ve men'ıhî. ''Vermeyişinden, men edişinden anlaşılır.''

Haram olan şeyi yapmamakta, haram olan yola gitmemekte, başkalarını, kendisini ve nefsini engellemekte.

''Ey nefsim oraya gitme! O işi yapma!'' diye kendisini kontrol edebiliyorsa, başkasını, oğlunu, kızını, karısını uyarabiliyor, ''Öyle yapamazsın!'' diyebiliyorsa, oradan anlaşılır.

Ve kelâmihî. ''Sözünden de.''

Yalan söylemiyor, dobra dobra doğruyu konuşuyor, hakikati ifade ediyor, yalancı şahitlik yapmıyor, hakkı söylemekten çekinmiyor, zalim sultanın karşısında bile doğruyu çatır çatır söylüyor. Konuşmasından anlaşılır, takvâ ehlidir.

Alışından, engelleyişinden, konuşmasından anlaşılır.

''Ben takvâ ehli bir kimseyim.''

''Ama sen haramı alıyorsun, deveyi hamuduyla yutuyorsun. Takvâ ehli değilsin. Gidilmeyecek yere gidiyorsun, başkalarına da müsaade ediyorsun.''

Peygamber Efendimiz'in sünnetinin bir çeşidi de ''takrirî sünnet''tir. Yanında bir şey yapıldığı zaman Peygamber Efendimiz engellememişse, o iş câiz demektir. Çünkü kötü bir şey olsaydı Resûlullah engellerdi. Engelleme görevi de olacak. Sözüne de sahip olacak; dürüst konuşacak, doğru sözlü olacak, eğri sözü olmayacak, hakkı söyleyecek. Kendisinin, anasının babasının, menfaatinin aleyhinde bile olsa, zâlim sultanın karşısında bile olsa, dobra dobra hakikati söyleyecek.

Ve sonuncu cümle;

Ve bihî kâle semi'tü Şakîkan; ''Şakîk-i Belhî –hazretlerinin- şöyle dediğini işittim.''

Ve süile bi-eyyi şey'in ya'rifü'r-racülü ennehû ashâbe'l kılle. ''Bir insanın fakirliği nereden anlaşılır? diye sorulduğu zaman; kâle, Şakîk-i Belhî hazretleri buyurdu ki;''

Bi-enne külle şey'in ye'huzü mine'd-dünyâ ye'huzü fî hâlin yehâfu in lem ye'huzü en ye'sem. ''Bir insanın fakirlik mertebesine eriştiği şurdan anlaşılır ki…''

'' Bir insan dünyalıktan bir şeyi alıyorsa, almadığı zaman günah işleyeceğinden korkuyorsa işte o zaman fakirlik mertebesini yakalamış, onu elde etmiş demektir.''

Bu mübareklerin hayat felsefeleri bizimki gibi değil. Biz, ''bir evimiz olsa, bir arabamız olsa, bir işimiz olsa, paramız, pulumuz, yazlığımız, kışlığımız olsa, vesaire vesaire, olsa da olsa…'' diye düşünürüz. Bunlar da Peygamber Efendimiz;

El-Fakru fahrî; ''Fakirlik benim medâr-ı iftiharımdır.'' buyurdu, miskinlerle düşüp kalktı, dünyalığa meyletmedi diye ve bir insanın dinindeki, imanındaki samimiyeti yokluk zamanında belli oluyor diye, fakirliği bir makam olarak, yüksek bir mertebe olarak görmüşlerdir. İnsan zenginlikten kolay kolay vazgeçemiyor. Ve o fakr hâline, fakîr-i ilâhî, fakîr-i hakîkî olma hâline ulaşamıyor.

''Bir şey aldığı zaman, almadığı zaman günah işleyeceğini düşünüyorsa, ondan alıyorsa işte o zaman bu ashâb-ı fakrdandır. el-Fakru fahrî makâmına ulaşmış, iyi bir derviş demektir.'' diyor.

Almadığı zaman nasıl günah olur?

Almadığı zaman artık kâde'l-fakrü en yekûne küfren rivayeti var. Fakirlik herkesin tahammül edebileceği bir şey değildir. İnsan çıldırır, çığırından çıkar, yanlış işler yapabilir, günaha dalabilir. O zaman, haram olan bir şeyin bile ölmeyecek kadar yenmesi helal oluyor. Ancak zaruret halinde, ızdırâr halinde, onun gibi bir sebepten alıyorsa o zaman hakiki fakirdir. Mecbur olduğu için alıyor, aksi takdirde almayacaktı.

Medine de ben, böyle Afrikalı bir kadıncağız gördüm, kenarda oturmuş. Birisi getirdi, para verdi.

''Teşekkür ederim.'' dedi. Yolun kenarında oturmuş;

''Ben bugünlük bir şeyler aldım. Başkasına ver.'' dedi. Fukara, perişan, yolun kenarına oturmuş. Herhalde bir odası, modası yoktur zavallıcığın. Sokağın kenarında yatıyordu.

Ama dayanamayacak gibi, ibadet yapamayacak gibi, ibadetleri yapamadığından dolayı günaha girecek gibi olduğu sebepten alıyor ise o zaman, tamam. O, fakirliğine zarar vermiyor. Bunlar böyle düşünmüşler. Bunların halini anlamak çok zor. Onların halini yaşamak, bizim için hiç mümkün değil. Biz çok muhallebi çocuğuyuz. Bu gibi şeylere biz hiç alışmamışız. Bu gibi tecrübeleri ve deneyimleri düşünmüyoruz.

Hatta kitap yazanların kitaplarına, dipnotlarına bakıyorum. Böyle konular geldi mi aşağı bir dipnot döküyorlar, döktürüyorlar:

''İşte dinimiz zenginliği yasaklamamıştır…'' Kıvrım kıvrım kıvranıyor. İlle bir tevil çaresi arıyor. Gönlü razı olmuyor, tahammül edemiyor. Öyle bir hal, ''Eyvah! Fakirlik gelse, halim nice olur?'' diye korkusundan, dipnotla tevil etmeye çalışıyor.

Peygamber Efendimiz sahabeden birisinin, genç birisinin eline bir şey vermiş.

''Al.'' demiş.

''Yâ Resûlallah! Benden daha muhtaç birisine verin.'' Deyince;

''Delikanlı bak! Allah sana, sen bir şey istemeden verdiyse, al.'' demiş.

Allah bizi kimseye muhtaç etmesin. Ama açgözlü de etmesin. Açgözlülükten dolayı günahlara da düşürmesin. Helalinden kazanmak nasip etsin. Helal kazancımızla da hayır hasenât işlemeyi nasip eylesin.

Fâtihâ-yı Şerîfe mea'l-Besmele

Sayfa Başı