M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

I. Yunus ile II. Yunus'u Ayırtedebilme

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Çok değerli kardeşlerim!

Allah cümlenizden razı olsun.

Biz burada ana yurdumuzdan çok uzak bir diyarda bulunuyoruz; sizler ve bizler. İşçi olarak geçim düşüncesiyle gelmişiz.

Bizim memleketimiz de güzel, burası da güzel... Allah'ın yarattığı bir yer. Hayatın şartları bizi bu tarafa sevk etmiş.

Bizim ülkemiz de bir zamanlar, bizim ana diyarlarımıza uzak bir yer idi. Sonra ecdadımız, sosyal bir hareket, tarihte emsali az görülen, bir coşkun akış ile kendi yurtlarını terk ettiler, imkânlarını bıraktılar. "Çabuk eskimesin." diye demirden çarık edindiler, azıklarını çıkınladılar, sırtlarına aldılar, sevdikleri ile vedalaştılar, terk-i diyar ettiler, Allah yolunda hizmete gittiler.

Karşılarına İran çıktı, karşılarına Ortadoğu çıktı, karşılarına Anadolu çıktı, karşılarına Balkanlar çıktı, karşılarına Almanya çıktı; Avusturya, Macaristan, Sicilya, Afrika çıktı.

Coşkun bir sel, tarifi mümkün olmayan bir coşkunluk! Sevgi dolu, fedakârlık dolu insanlar, ahlâk âbidesi insanlar; her birisinin hayatı efsane gibi. Hakkında şiir yazılacak, roman yazılacak insanlar. Şiirle dolu, duygu dolu insanlar. Çünkü duygunun kuvveti, insanı düz sözden ötelere götürür, şiire, şiiriyete, lirizme götürür. Duygu ne kadar kuvvetli ise insan hayatta o kadar başarılı olur. Duygusunun derinliği, enginliği, vüs'atı, genişliği nispetinde sanatını da görürsünüz.

Bu şahıslar üniversitede okumamışlar. Bu şahısların belki -menkabelere göre- bir kısmı oduncuydu. Gerçekten de öyle olabilir. Bir kısmı çiftçiydi, bir kısmı çobandı, bir kısmı da çok mütevazı esnaf idi; elinin emeği ile geçinen insanlardı. Ama üniversitelerin veremediği birtakım duygulara sahip insanlardı. Bugünkü üniversitelerde bulamıyorsunuz.

Ben üniversitede okudum, edebiyat fakültesinde okudum. İlâhiyat fakültesinde görev yaptım, Sakarya Mühendislik Akademisi'nde hocalık yaptım.

Yükseliş Mühendislik'te görev yaptım. Çeşitli çağdaş eğitim müesseselerini çok yakından biliyorum.

Yok!

O coşkunluk, o şevk, o ahlâk, o mutluluk o sevgi, hangi kaynaktan kaynaklanmış?

Bu sade insanlar, dünyada gözü olmayan insanlar, dünyalığa metelik vermeyen insanlar, nasıl olmuş da dünyanın en muhteşem devletini kurmuşlar? Kardeşim "imparatorluk" diyor; imparatorluk değil; "Devlet-i Aliyye, Yüce bir devlet!"

Yüce bir devlet kurmuşlar. Bu işi devlet kurmak gayesi ile de yapmamışlar. Allah rızası için işe girişmişler, ölmek için gitmişler; Allah yaşatmış. Mallarını vermek için gitmişler; Allah mal vermiş... Terk-i diyar etmişler; Allah ülke vermiş.

Enteresan bir durum! Emsalsiz bir durum, garip bir durum; bilmemiz gereken esrar dolu bir devre.

Mevlânâ'ya bakıyorsunuz: Altı cilt koca Mesnevî, binlerce mısra; aşk, sevgi, muhabbet, ahlâk, feragat, fedakârlık, din, iman, fazilet... Yunus'a bakıyorsunuz: Aşk, sevgi, kardeşlik, fedakârlık, tevazu, ahlâk-ı hamîde, her şey... Hacı Bektâş-ı Velî'ye bakıyorsunuz, öyle...

Hacı Bektâş-ı Velî. Askerler kendisini pîr edinmiş, yeniçeri ordusunun sembolü... Yeniçeri ordusunun merkezinde, başının tacı olan bir kimse.

Bu insanlar, bu sade insanlar, bu gözleri tok insanlar, bu merhametli insanlar, leyleğin kanadını tedavi eden insanlar, köpeğin ayağını saran insanlar. Hasta hayvanların tedavisi için ömür veren insanlar. İnsanlara hizmete kendisini adamış insanlar, adak insanlar. Çok enteresan insanlar... Allah onlara tarihin en büyük Devlet-i Aliyye'sini, en devamlı, en uzun devletini kurmayı nasip etmiş.

Kaç asır?

"Yedi asır" diyoruz...

Hayır!

Devlet-i ebed-müddet; "ebedî sürecek olan, yani cihan durdukça duracak olan bir devlet!"

Neden?

İsim değişiklikleri seni aldatmasın! Selçuklu da aynı, Karamanoğlu da aynı, Osmanlı da aynı, Türkiye de aynı. Halk aynı, toprak aynı, insan aynı, kültür aynı; levha değişiyor. Sadece levhada değişiklik var. Ama milletin akışında kesinti yok, devamlılık var.

Şimdi bu insanlar tarihte emsali görülmemiş bir başarı kazanmışlar. Resûlullah Efendimiz'in Asr-ı Saadet'inden sonra, sahabe-i kirâmın, tabiînin, tebe-i tabiînin başardığı başarı gibi bir başarı kazanmışlar. Nasıl onlar ümmî insanlardı, bedevî insanlardı. Cahiliye devirlerini kapatmak lazım. Çok, çok aşağı ama İslâmî devreye bakmaya gözünüz yetişmiyor. O kadar yukarıda, o kadar büyük bir değişiklik!

Sonra muazzam bir patlama tarzında, muazzam bir gelişme. Üç kıtaya kısa bir zamanda hâkimiyet. Bakıyorsunuz Çin hudutlarında, bakıyorsunuz Kafkasya'da. Bakıyorsunuz Sicilya'da, bakıyorsunuz Atlas Okyanusu'nda. Devesini Atlas Okyanusu'na sürmüş, İbn Nâfî... Sürmüş, dehlemiş, suyun içine girmiş, ayakları ıslanacak kadar gitmiş.

Elini kaldırıyor diyor ki;

"Yâ Rabbi! Senin dinini yaymak için buralara kadar geldim. Karşıma şu uçsuz, bucaksız deryayı çıkardın. Şahit ol ki bu deryayı geçebilseydim senin dinini öteye de götürürdüm. Ama buradan öteye gidemiyorum. Beni affet yâ Rabbi!"

Deryalar ancak durdurabilmiş. Dağlar yetmemiş; Pirene Dağları'nı geçmişler, Fransa'nın ortasına kadar girmişler, Avusturya'ya gelmişler, Balkanları geçmişler, Almanya'ya dayanmışlar. İsveç Kralı ile el ele tutuşmuşlar, İsveç'le ittifak yapmışlar.

İsveç nere, Osmanlı diyarı nere?

Fransa'ya emretmişler.

Alman kralına demişler ki; "Esir aldığın filancayı çıkar!"

Fransız kralına demişler ki; "O dans denilen edepsizce şey ne oluyor? Bırakın onu, yapmayın öyle! Kadın erkek sarmaş dolaş oluyormuş da oynuyorlarmış. Bir daha yapmayın öyle!"

Konstantıniyye'den, -İslâmbol'dan, İslâmpoli'den- oraya emir yağdırmışlar.

Bu adamların, bu mübarek adamların, bu Allah erlerinin başarısının sebebi ne idi?

Onu anlatmak için bu konuyu bir numune olarak öne koymak istedim. Çünkü Yunus bu başarının sırrını bilen bir insan. Bu başarının temellerinden birisi Yunus. Tasavvuf da Yunus'un temeli. Yunus, tasavvuf temelinde yükseliyor.

Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye, Yunus'un omzunda yükseliyor, Mevlânâ'nın omzunda yükseliyor, Hacı Bektâş-ı Velî'nin omzunda yükseliyor. Kuran onlar! Mânevî mimarları onlar, hakiki sahipleri onlar. Şimdi bu sırrı bizim de yakalamamız lazım. Bize de lazım, bizim de ihtiyacımız var. -Kardeşlerim çok güzel dile getirdiler- Biz de aynı hasret içinde, susuzluktan dudaklarımız çatlamış, bekliyoruz. Biz de muhtacız.

Bu mübarek zatların öyle tatlı bir âlemleri var ki öyle hoş halleri var ki. İlâhilerinden dinlediniz, kitaplarda yazılı. Gönülleri hazine, hazine-i esrar; sırlar hazinesi gönülleri.

Bir şeyi amaç edinmişler:

Allah'a güzel kulluk etmek.

Bir şeye sımsıkı sarılmışlar:

İlâhî aşk.

Zaten aşk varsa, sevgi varsa; "Bu Allah'a karşı olan sevgidir." demişler. Çünkü güzellikleri de yaratan O, her güzeli yaratan O, her güzelliğin sahibi O!

İnna'llâhe cemîlün. "Allah güzeldir." Yuhibbü'l-cemâl. "Güzelliği sever." buyrulmuş.

"Her güzelliğin kaynağı O olduğu için sevginin hakikisi O'na olmalıdır, O'nadır. Gerçek budur." diye, sevgiyi ikiye ayırmışlar:

1.

Aşk-ı hakîkî.

2.

Aşk-ı mecâzî.

Hakiki aşk, Allah'a duyulan sevgi.

"Yâ Rabbi! Sen bu kâinatı yaratmışsın. Şu tepeden tırnağa çiçek açmış ağacı sen icat etmişsin, sen var etmişsin. Bu arının bu balını ona yaptıran sensin. Bu güle bu kokuyu veren sensin. Şu güneşi ışıl ışıl ışıtan sensin. Şu mehtabı, romantik bir manzara halinde tepemize şey yapan (getiren) sensin. Her güzellik senden." diye fâil-i hakîkîyi anlamışlar, fâil-i hakîkîyi sezmişler. Eşyanın zâhirî görünümü altındaki sahibini, Hâlik'ını tanımışlar, sevmişler.

Öteki sevgi ne, öteki aşklar ne?

Aşk-ı mecâzî. Mecazi, hakiki değil. Uydurma; mecaz yoluyla, cevaz yoluyla, laf olsun diye söylenmiş şey. Yoksa yalnız O sevilmeye değer.

Biz bir şeye "güzel" diyoruz.

Güzel!

Güzel'in karşısına da ne diyoruz?

"Fena" diyoruz.

Fena!

Bu nasıl?

Fena.

Ne haldesin, nasılsın?

Çok fenayım.

Durum nasıl?

Çok fena.

Fenâ ne demek?

"Fâni olan" demek, "baki olmayan" demek.

O fani olanı, bir zaman sonra yok olacak olanı, o kadar sevmemişler ki "fani" kelimesi, "fena" kelimesi "kötü" kelimesinin yerine geçmiş.

Fena, "yok olmak" demek.

Fenâfillah, "Allah'ta yok olmak" demek; fenâfirresûl, fenâfişşeyh filan...

"Yok olmak" demek.

Yokluğu fena görmüşler, varlığa sarılmışlar. Hakiki varlığın sahibine sarılmışlar. Ötekiler gözlerine bir hayal gibi görünmüş.

Muazzam, bir taşkın, coşkun sevgi; şiirlerinde, hareketlerinde, davranışlarında görülüyor. İşlerinde görüyorsunuz. Bitmez, tükenmez bir enerji sahibi olmuşlar; o enerji ile hareket etmişler.

İşte onun için "Yunus'u bir numune olsun." diye anlatmak istiyorum. Yoksa tarihimizde, kültürümüzde isimsiz binlerce Yunus var, milyonlarca Yunus var.

O kadar büyük bir tarihimiz var ki o kadar güzel bir tarihimiz var ki o kadar güzel bir kültürümüz var ki. Bizi o kadar toplayacak, bize o kadar malzeme verecek, bizi o kadar besleyecek bir kültürümüz var ki bir hazine!

Kapısı şurada ama biz burada sefil, perişan. Hazine orada, kapalı.

Kûh-i nûr diye meşhur bir elmas vardır. Büyük elmasların özel isimleri oluyor. Çünkü üç tane, beş tane, on tane; çok nadir elmaslar.

Kûh-i nûr; yani "nur dağı" demek. Kûh-i nûr isimli elmas, Hindistan'da taşlık bir tarladan çıkmış. O tarlanın sahibi de o tarlayı kaç defa ekmek istemişse de mahsul alamamış. Canı sıkılmış, tarlasını bırakmış, memleketini bırakmış, gurbetlere gitmiş; sefalet içinde ölmüş. Ama tarlasında, dünyanın sayılı elmaslarından birisi çıkmış.

Büyüklerimiz ne diyorlar?

O mâhîler ki deryâ içredir, deryâyı bilmezler.

"Balık suyun içinde, sudan haberi yok."

Etrafı su. Sudan çıktığı zaman çırpınmasından anlayacak. Ortam değişince anlayacak. Biz de öyleyiz. Biz de balıklarız. Yirminci yüzyılın balıkları... Sizler ve bizler bir kültür hazinesi, deryası içinde yüzüyoruz ama deryadan haberimiz yok!

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin bir Farsça beyti var:

Mâ im gîl-i müştî der kef-i kudret mütekallib.

V'ez gaflet-i ki gilkâre-i mâ kû.

"Biz Allah'ın kudreti elinde, şekilden şekle giren bir kilci çamuru gibiyiz."

Kilci çamuru alır, çömlek yapar, tas yapar, kâse yapar, vazo yapar, testi yapar, ibrik yapar.

"Biz, Allah'ın kudreti elinde kilci çamuru gibi şekilden şekle giriyoruz da, bize şekil veren O da; hâlâ gafletimizden; 'Nerede bizim kilcimiz? Nerede bizi şekillendiren?' diyoruz. Halbuki O'nun elindeyiz, O'nun yanındayız."

Yunus da diyor ki;

İşitirem sözünü.

Göremezem yüzünü.

Yüzünü görmekliğe.

Cânım viresim gelir.

Söze bak!

Ne kuvvetli söylüyor, ne tatlı söylüyor, ne kestirme söylüyor! Hiç uzatmıyor işi. Pat, on ikiden.

Hemen şeyi söylüyor:

"Sözünü işitiyorum yâ Rabbi!"

Âsârını görüyorum. Allah'ın zâtı bilinmez; âsârından, ef'âlinden, ikramından, ihsanından, in'âmından bilinir.

"İşitirem sözünü, göremezem yüzünü."

Musa aleyhisselam gibi içine bir ateş düşmüş.

Hani;

Rabbi erinî enzur ileyk. diyen Musa aleyhisselam.

"Yâ Rabbi! Sen Tur Dağı'nda bana hitap ettin, bu nasıl hitap! Sesini duyuyorum ama göster cemâlini de seyredeyim!"

Kale len terânî. "Yâ Mûsâ! Bu kolay değil, sen beni göremezsin! Görmen mümkün değil!" Velâkin ünzur ile'l-cebeli fe ini'stekarra mekânehû fe-sevfe terânî. "Şu karşıdaki Tur Dağı'na şöyle bir bak! Eğer Cenâb-ı Mevlâ'nın tecellîsine o dağ dayanabilirse sen de o zaman görebilirsin! Bak bakalım, dayanabilecek mi?"

Felemmâ tecellâ rabbühû li'l-cebeli cealehû dekken ve harra mûsâ saikâ.

Bir tecelli-i ilâhî oldu. Ne olduysa Tur Dağı'nın kayaları parça parça parçalandı.

Nasıl bir olay?

Kaya parçalanıyor. Allahu Teâlâ hazretlerinin tecellîsinden kayalar parça parça parçalanınca Musa aleyhisselam baygın, yere düştü.

İşitirem sözünü.

Göremezem yüzünü.

Yüzünü görmekliğe.

Canım viresim gelir.

Hani, "yüz görümlüğü" derler. Ne sanatlar karıştırıyor! Bir söz söylüyor ama neler neler karıştırıyor Yunus! Damat evlenir. Gelinin duvağını kaldırır ama kaldıracağı zaman bir takı takar. Bilezik, yüzük, altın bir şey takar. "Yüz görümlüğü" derler. Yüzünü görmeye (canını veriyor.)

İşitirem sözünü.

Göremezem yüzünü.

Yüzünü görmekliğe.

Canım viresim gelir.

Dervişin nesi var?

Bir canı var. Bir tatlı canı var.

"Onu vereceğim geliyor."

Ama "Canımı veresim geliyor." derken de ne kadar canının çektiğini de anlatıyor.

"Canımı vereceğim geliyor!"

Ne kadar şevk duyduğunu da anlatıyor. Usta Yunus rahmetullahi aleyh. Allah derecesini yüksek eylesin. Mekânı, makamı âlâ olsun.

Yunus böyle tatlı bir insan, nurlu bir insan, usta bir insan. Lirik bir insan, şiirli bir insan, edip bir insan, zarif bir insan.

Yunus oduncu olabilir mi?

Olabilir.

Çünkü bizim oduncularımız bile Yunus gibi olur. Bizim kültürümüzün oduncusu bile Yunus gibi olur. Olabilir. Çünkü onlar unvana bakmazlar. Kasten, tevazu için odunculuk yapar. Tevazu için hizmetçilik yapar. Tevazu için hela süpürür.

Sübhanallah! Sen onlara akıl erdiremezsin. Bakarsın hırpani görürsün, bakarsın perişan görürsün, bakarsın boynu bükük görürsün. Deryadır, anlayamazsın. Çünkü görmeye göz lazım! Herkes göremez! Onlar kendisini saklar.

Mevlevîlikte ilk hizmet, yüznumaralarda hizmet. Ondan sonra mutfakta hizmet... Ondan sonra şu hizmet, ondan sonra bu hizmet. Üç sene sonra dervişliği tamam olacak.

Bazı tarikatlerde diyar diyar gezecek.

Yunus Emre de gezmiş.

Gezdim Urum ile Şamı.

Dolaşmış. Anadolu'yu görmüş, Suriye'yi görmüş.

Yukarı illeri kamu.

Yukarı illere de gitmiş. Kafkasya'ya, Kırım'a da. Oralarda da Türk ve müslüman var; Rus sonradan geldi. Bizim sevgimiz bitince, kardeşliğimiz bitince, dostluğumuz bitince, yardımlaşmamız bitince geldi!

Yukarı illeri de dolaşmış.

Gezdim Urum ile Şam'ı.

Yukarı illeri kamu.

Çok aradım bulamadım.

Şöyle garib bencileyin.

"Benim gibi zavallısını, miskinini, garibanını bulamadım; en garip bendim." diyor.

"Baktım, en garip kendimi gördüm." diyor ama derya!

O zaman biz olsaydık, Yunus karşımıza gelseydi, kim bilir ona nasıl bakardık?

İşte bir derviş, üstü tozlu, saçı sakalına karışmış, elbiseleri eski, üzerinde kırk tane yama var. Çarıklı, değnekli biri.

Onun için büyüklerimiz ne diyor:

"Her gördüğünü Hızır bil!"

Belli olmaz, her gördüğünü Hızır bil!

Kemal amcamız anlatıyor:

"Şam'da bulunduğum sırada, Golan tepelerinde bağlar vardı." diyor.

"Üzüm toplarken, boylu poslu bir adam atladı, geldi." diyor.

"Allah rızası için bana biraz üzüm ver." demiş.

Bağın sahibi de gitmiş; -biz tabir olarak "nafiye" deriz "nefaye" deriz- ufacık tefecik, pek değerli olmayan üzümlerden vermeye kalkmış. Öbür tarafta koca koca salkımlar duruyor, bir buçuk kilo, iki kilo salkımlar, güzel, iri üzümler duruyor. Onlardan vermeye kalkmış.

"Hayır, onlardan istemiyorum; şunlardan ver!" demiş.

"Onlar satılık, onlardan veremem!"

"Yahu, verirsen onlardan ver; bunlardan verirsen almam!"

Naz ediyor şimdi. Dilenci ama naz ediyor.

"Almazsan alma!" demiş.

Almazsan alma ama cebinden paraları çıkarmış, şu kadar deste.

"İmtihanı kazansaydın sana bu paraları vermeye gelmiştim, Ama sen buna layık değilmişsin!" demiş, paraları cebine koymuş, duvardan atlamış gitmiş.

Şimdi o kadar para, deste ile para. Adam arkasından koşturmuş, duvardan aşağı bakmış; kimse yok.

Dün yatsı namazını kılıyoruz. Örümceğin birisi çıktı. Namazdayız.

Farz namazı bitirdik. Arkadaşlar örümcek arıyorlar. Yok, örümcek yok. Duvarda delik yok, başka bir yer yok. Yalnız orada asılmış bir montgomeri var. Montgomeriyi evirdiler çevirdiler, içine baktılar dışına baktılar; örümcek yok.

Neden?

İmtihanı kaybettin, ondan.

Hakk'ın divanında örümceğe aldırmadan duracaktın, namazı öyle kılacaktın. Örümceğe takıldın, baktın. O vazifesini gördü, gitti.

Yunus, şair; biz de şair bir milletiz. "Şair bir milletiz." demek kolay ama biraz şöyle enini boyunu anlatayım; anlatacak şeyler çok:

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Belh'ten gelmiş. Belh; Horasan'da, Hazar Denizi'nin daha doğusu, İran'dan öte… Orayı geçmiş, İran'ı geçmiş, Anadolu'ya öyle gelmiş. Hazar Denizi'nin doğu tarafında, Harezmşahlar ülkesinde. Oralarda alimdir, hâfızdır; tefsir okur, hadis okur, fıkıh dersi verir; vaktini böyle geçirir, tedrisle, vaazla vakit geçirir. Ciddi.

Mevlânâ hazretleri diyor ki;

"Bizim orada alimin şiirle meşgul olması ayıp sayılırdı." diyor.

"Bak bak, hafif meşreplik yapıyor, koca alim olmuş, şiirle meşgul oluyor!"

"Fakat Anadolu'ya geldim; bu milletin hâli bir başka türlü." diyor.

Anadolu ahalisi için bizim ecdadımızı için; "Bunların hâli başka!" diyor.

"Bunların yanında şiirden daha kıymetli şey yok. Şiiri çok seviyorlar! Ben de onun için sözlerimi şiir tarzında söyledim." diyor.

"Onun için Mesnevî'yi şiir tarzında söyledim." diyor.

"Harezm'de olsaydı, beni ayıplarlardı. Ama Anadolu'da şartlar böyle gerektiriyor. Onun için böyle söyledim." diyor.

Biz de, her zaman camide vaaz veriyoruz. Ama tuttuk, böyle bir salonda bir konuşma yapıyoruz.

Neden?

"Camiye gelemeyen insanlar da gelsin." diye. "Daha geniş, daha yeni bir kitleye şu İslâm'ın güzelliğini, sevgiyi, kardeşliği, tasavvufu anlatalım." diye.

Bizim dedelerimiz acayip şiir hastası; ama tatlı bir hastalık bu. O kadar şiir hastası ki siz hiç lügat kitabının şiir tarzında yazıldığını duydunuz mu?

Lügat!

Bizim dedelerimiz lügati şiir tarzında yazmışlar.

Var! Manzum lügat.

Farsça'dan Türkçe'ye manzum lügat. Arapça'dan Türkçe'ye manzum lügat...

İlmihal kitabının şiir tarzında yazıldığını belki duymuşsunuzdur. Fıkıh kitabını şiir tarzında yazmışlar. Tefsir kitabını belki duymamışsınızdır; tefsir kitabını şiir tarzında yazmışlar. Hadis kitabını; -benim incelediğim, meslekî bazı çalışmalar dolayısıyla doktora dolayısıyla incelediğim hadis kitabını- şiir tarzında yazmışlar. Tepeden tırnağa şiir.

"Ben burada Mevlânâ ile ilgili, Yunus Emre ile ilgili, tasavvufla ilgili konulardan bahsedeceğim." diye, kardeşin birisi bir not göndermiş. İsim yok, ismini saklıyor. Şiir yazmış: "Uygun görürseniz birkaç tane mısra da okuyun." diyor. Çünkü bizim içimizde şiir zevki ölmemiş.

Avustralya'ya gelmiş, işçilik yapıyor, sıkıntı çekiyor. Ford'da çalışıyor, boya kokusunu çekiyor, rahatsızlanıyor, "Zehirlenmeyeyim." diye yoğurt yiyor. Ama damarlarındaki dedesinden gelme şiir zevki devam ediyor, depreşiyor.

Birkaç tane okuyacağım.

Bizim bir hoca vardı; kendisinden Arapça öğrendiğimiz alim bir kimse. O diyordu ki;

"Biz gençliğimizde, yeni bir dîvân çıktı mı, bir şairin yeni bir dîvânı çıktı mı, hemen kapardık, alırdık, başından sonuna okurduk. En güzel olan mısraları, şiirleri hemen ezberlerdik." diyor. Şimdi bu kardeşimizin de bana gönderdiği şiirin bazı mısraları çok hoşuma gitti, onları size okuyacağım. Yunus'un nasıl, ne kadar soyut zamanlara bile tesir ettiği gösteren bir misal. "O kardeşin de gönlü olsun." diye, biraz da düzelterek okuyacağım:

Yunus benim halvetimdir, bilseniz,

Söz ondan geldiğini görseniz,

Hep kardeşiz, iman ile ölseniz,

Bu haberi size demeye geldim.

Kalbim yaz der, ben de onu yazarım,

Tasdik olunmazsa, hemen bozarım,

Yunus söyler, ben dörtlüğü düzerim,

Bu haberi size vermeye geldim.

Ufak düzeltmeler yaptım. Vezinde bozukluklar var, onları düzelttim.

Ben Yunus değilim, onun sesiyim.

Son asrın miskini, habercisiyim.

Mevlânâ değilim, onun süsüyüm.

Ben size bu haberi vermeye geldim.

Melekler ordusu yardımcı bize.

İnananlar artık gelin yüz yüze.

Kuvvet bulsun İslâm, çıksın hep düze.

Ben size bu haberi vermeye geldim.

Allah'ın dostları göründü göze.

Korkutamaz artık atom ve füze.

Dayanamaz artık o nurlu güce bize.

Sizlere bunu demeye geldim.

Üstelik mesleği başka ama duygularını şiir tarzında ifade edebiliyor.

Yunus Emre evliyâullahtan, pek çok pek çok değerli büyüklerimizden bir tanesi, önde gelen bir tanesi. İçimizde yaşıyor. Bak bu kardeşimiz de; "Ben onun halvetindeyim." diyor. Rüyasına giriyor, onunla konuşuyor, görüşüyor. Hâlâ içimizde; ruhaniyetiyle yaşıyor.

Yunus Emre. Şiirlerini seviyoruz, ilâhilerini okuyoruz, dinliyoruz. Arabayla giderken dinliyoruz, kendi aramızda konuşuyoruz, çocuklarımıza öğretiyoruz. Faydalı. İçindeki fikirler bizi etkiliyor, çocuklarımızı etkiliyor; bir vaaz kadar tesirli.

Size enteresan bir haber: Yunus bir tane Yunus değil. Bizim şu şiirlerini okuduğunuz Yunus bir tane değil, birkaç tane Yunus var.

Nasıl I. Murad var, II. Murad var, III. Murad var, IV. Murad var, V. Murad var. I. Murad, Kosova Savaşı'nı kazanmış olan; ondan sonra şehit olmuş mübarek, Allah şefaatine erdirsin. V. Murad, Osmanlıların son zamanında yetişmiş.

Fatih Sultan Mehmed, II. Mehmed. IV. Mehmed var, avcı Mehmed; Haçova Savaşı'nı kazanmış, Avusturya'nın iki yüz bin kişilik ordusunu yenmiş.

I. Selim var; pala bıyıklı, sinirli, asabî. Yavuz Selim var. Yavuz, "kötü" demek; yahşi "güzel" demek Türkçe'de. Yavuz "fena" demek. Yavuz Selim; pek fazla kızdırmaya gelmez, ne yapacağı belli olmaz. Yavuz!

Ordu isyan etmiş. Çaldıran tarafına doğru giderken, gitmeyelim vs. Çadırına silah atmışlar. Atına çıkıyor, diyor ki;

"Rahatını seven karısının yanına gitsin! Ben cihada gidiyorum, benim gibi düşünen ardımdan gelsin!"

Mısır'a giderken hava yağmurlu. Meşhur Şemseddin Kemalpaşazâde'nin atı çamurda, şöyle biraz ayağını oynatınca, padişahın kaftanına çamur geliyor. Sultanın o güzelim kaftanı çamurlanıyor. Şemseddin Kemalpaşazâde sapsarı kesiliyor.

Acaba ne olacak şimdi?

Kaftanını çamurlamış olan bir insana ne yapacak?..

Yavuz Selim gayet sakin;

"Bu kaftanımı alın, bu kaftanımı yıkamayın! Çamuru aynen kalsın! Alimlerin atının ayağının çamuru bizim için şereftir! Bunu kabrime götürün, sandukamın üstüne koyun!" diyor.

Şimdi Yavuz Selim'in sandukası üzerinde o çamurlu kaftan duruyor.

Alim sevgisine bak! Alime hürmete bak! İlme verdiği kıymete bak! Ötekisi can derdinde, yüzü sapsarı kesiliyor. Yavuz Selim kızacak da, "Kesin şunun kafasını!" mı diyecek, derken o; "Bu kaftanı alın, sakın çamurunu yıkamayın! Bunu sandukamın üstüne örtün!" diyor.

Bir de şey daha demişti, malum:

"Ben öldüğüm zaman şu kutuyu benimle kabrime beraber gömün!"

Sedef işlemeli, güzel, büyükçe bir çekmece.

Ölmüş, Allah rahmet eylesin.

"Vasiyet etti, bu kutuyu da gömeceğiz." diyorlar.

Başkaları diyor ki;

"İslâm'da kabre eşya gömmek yok! Mücevher filan gömmek yok. Eski kavimlerin âdetleri, böyle şey olmaz!"

Olur!

Olmaz!

"Onun da bir bildiği vardır; 'Gömün.' dediğine göre gömelim."

"Hayır, olmaz, şer'an muhalif iş yapılmaz! Padişah da olsa vasiyet de etse yapılmaz!"

"Peki, açalım!" diyorlar.

Kilitli. Uğraşıyorlar, uğraşıyorlar; uğraşırken kapağı açılıyor. Tabi kapak açılınca, biraz denge bozulunca, içinden bir sürü kâğıt etrafa saçılıyor. Kâğıt; yüzük değil, gerdanlık değil, elmas değil, pırlanta değil, yere kâğıtlar saçılıyor. Alıp bakıyorlar ki fetvalar. Hangi işi yapmışsa fetvasını almış da öyle yapmış. Sormuş şeyhülislâma, öyle uygulamış.

Şeyhülislâm orada, kendi fetvalarını çekmecede görünce, 'Kabre bunlar konulsun!' diye ettiği vasiyetten Yavuz Selim'in maksadının ne olduğunu anlıyor.

"Ah Yavuz!" diyor. "Kendini kurtardın, beni yaktın!" diyor.

Çünkü "Fetvaya göre yaptım." diyecek. "Yâ Rabbi! İşte alim, ne dediyse ben sadece onu uyguladım." diyecek.

Şimdi Yunus da birkaç tane. Tabi ansiklopediyi açsak "Yunus" ismini arasak, bir sürü Yunus göreceğiz; o ayrı. "Yunus" isminde birçok şair olabilir. Ondan ayrı, bizim tek bir şahıs sandığımız, ilâhilerini dinlediğimiz Yunuslar bir tane değil.

Bir Yunus var, ben ona I. Yunus diyorum. Yunus the first. "I. Mehmed, I. Murad" der gibi bir I. Yunus var; bir de II. Yunus var. Yunus the second. Bu ikisi önemli. Ondan sonra daha başka Yunuslar var ama onları ansiklopedilerden baksınlar, araştırsınlar. Yalnız ben burada, bu ikisi üzerinde durmak istiyorum:

I. Yunus, aşağı yukarı 1320 yıllarında vefat etmiş; vesikalarda var. Ama bilimsel bir konferans olmasını istemiyorum. Onun için onları anlatmak istemiyorum. Mevlânâ'dan biraz daha genç, Mevlânâ'yı görmüş bir şahıs. Bir eserinin, er-Risâletü'n-Nushiyye'sinin sonunda 707 hicrî tarihi var; 1307 eder. O zaman da sağ olduğunu, o eseri yazmasından anlıyoruz. Bir başka yerdeki kayıtlardan da, 1320'lerde öldüğünü anlıyoruz.

"Osmanlı Devleti 1299

1300'de kurulmuş." deniliyor Osmanlı Beyliği ve daha başka beylikler var. Daha Orhan Gazi'nin devri olmadan, o sıralarda yaşamış bir kimse olarak görülüyor. Bu, I. Yunus.

Yunus hakkında çeşitli araştırmacıların konuşmaları var, yazıları kitapları var, iddialar var. Herkes Yunus'a "benim" demek istiyor, sahip çıkmak istiyor.

Bazısı; "Yunus Eskişehirli. Kabri Sakarya kenarındaki Sarıköy'de, Sivrihisar yakınında." diyor. Eskişehir Turizm Derneği Yunus'u dîvânını basmış, Abdülbaki Gölpınarlı konferanslar vermiş: "Yunus Eskişehirli, Sarıköylü." diye.

Bir münakaşa, bir iddia gidiyor.

Ama ben de ziyaret ettim. Karaman'da, merkezde bir cami var. Orada da Yunus'un kabri var. Karamanlılar da diyorlar ki; "Yunus Karaman'lıydı."

Arşiv vesikalarından bir vesika çıkarıyorlar. "İşte burada 'Yunus Bey' diye bir isim geçiyor, belki bu olabilir." "Karamanoğlu Mehmed Bey'den mülk almış, yazıya geçmiş." diyorlar.

Daha başka yerlerde de var. Salihli'de, Kula'da var, Bursa'da var. "Bu Yunus Emre'nin kabridir." diye bir sürü yerde var.

Şimdi tabi bilimsel bir araştırma yapmak lazım, bunun ne olduğunu anlamak lazım. Çeşitli iddiaların geçerlilik derecesini irdelemek lazım. Kontrol etmek, ayıklamak lazım. Bilim adamının işi bu. Bayağı ciddî bir iş; bilim adamının dedektif gibi çalışması lazım.

Ben sadece sonucu söyleyeyim; iddiaların tenkidini burada yapacak vaktimiz de yok. Sonucu söyleyeyim: Ne o, ne o; Aksaray'ın Kırşehir'e yakın bir yerinde, bir Sivrihisar daha var. Eskişehir Sivrihisar ayrı. Bir Sivrihisar daha var. Orada Taptuk Emre'nin mezarı da var. Onun yanında görünmüş olduğu söylenen Yunus da, kabri de orada ve orası Kırşehir'e yakın.

Hani menkıbelerde deniliyor ya; kıtlık senesi olmuş, Yunus aç kalmış. Köylünün mahsulü bitmemiş. Demişler ki;

"Kırşehir'de Hacı Bektaş-ı Velî var. Varlıklı bir insan, çevresinde çok zenginler var. Kendisi hayırsever, alim, fâzıl, kâmil bir insan. Git ondan iste!"

O da dağdan bir çuval, bir sepet neyse bir yük alıç toplamış. Hediye olarak alıcı götürmüş. Alıcı verecek, yerine buğday alacak. Bir gün geçmiş, iki gün geçmiş, Hacı Bektaş-ı Velî;

"Getirdiğin alıca teşekkür ederim. Bunun karşılığında sana buğday mı vereyim, himmet mi vereyim; hangisini istersin?" diyor.

Yunus gafil;

"Ben himmeti ne yapayım? Bana buğday lazım, karnım aç; buğday isterim." diyor.

Tekrar soruyor, tekrar soruyor… Sonunda onun istediği buğdayı verip gönderiyor.

"Hacı Bektaş ile ilgisi var." deniliyor ya, Hacı Bektaş ile ilgisi olan bir insan, ta uzaktan öbür tarafa gitmek için yolda büyük vasıta, bir araba mı kullanacak? Yakın yer olması lazım. O eski devirde, o koca mesafeler kolay aşılır mı? Hacca giden insan, bir senelik nafakasını eve bırakıyor; altı ay gidiyor, altı ay geliyor. Eskiden şimdiki gibi kolay değil. Yakın olması lazım.

Onun için Yunus; Aksaray'a bağlı Sivrihisar'ın bir köyünden. Eskişehir'den değil, Karaman'dan değil, Kula'dan değil.

Kula neresi, Kırşehir neresi?

Karaman neresi, Kırşehir neresi?

Bizim Osmanlılar göçebe olduğuna göre, Domaniç yaylalarına, Bilecik taraflarına göçtüklerine göre; o yıllarda, o hudutta yerleşme var mı yok mu? O bile şüpheli.

Sivrihisar'ın birkaç tane olduğunu bile anlayamamışlar. -Bir de İzmir'de Seferihisar var.- Daha başka yerlerde de hisar gibi sivri dağ oldu mu, "Sivrihisar" adını alır; birkaç tane var.

Onun için bu bizim Yunus, I. Yunus, Aksaraylı. Şimdi Aksaray da il oldu. Aksaraylılar varsa içinizde övünebilirler; Yunus, Aksaraylı. Aksaray'ın Kırşehir'e yakın yerinden, "Sivrihisar" isimli nahiyeden bir kimse. Bu muhakkak.

Bu Yunus, Hacı Bektaş ile ilgili. Tabi bazı kimseler; Hacı Bektaş ile ilgili olmasını istemiyor, kıyamıyor.

"Yunus gibi bir insan, Bektaşî olursa yazık olur, elden kaçar." diye düşünüyorlar.

"Hayır, Yunus Bektaşî değildir!" diye itiraz başlıyor.

"Olamaz! Çünkü bak, Yunus namazı emrediyor, Yunus ibadetlere saygılı, Yunus zikir erbabı." diye itiraz ediyorlar.

Ama yine onların bilmedikleri bir başka nokta var: Hacı Bektaş da onların sandığı gibi Bektâşî değil!

Hacı Bektaş, Bektâşî değil. Hacı Bektâş da namaz kılar, hacca gitmiş.

İçkinin de aleyhtarı. Hacı Bektaş da namazlı niyazlı, ibadet ehli bir insan, içkinin aleyhtarı. Bektâşîler içki içer. Hacı Bektaş içki hakkında kendi kitabında buyurun, bakın ne diyor? Kendisinin yazdığı Makâlât isimli kitaptan.

"İçki murdardır, haramdır!"

"Murdar" kelimesini kullanıyor. O devirde içkiye "süçi" derlerdi. Eski Anadolu Türkçe'sinde süçi, "içki" demektir.

"İçki murdardır, haramdır, şeytan fiilidir."

"Şeytan içki içirip, insanları haktan saptırır." diye âyet-i kerîmeyi biliyor, onu söylüyor.

"Ve içkinin bir damlası bir kuyuya damlasa murdar olduğundan, kuyunun suyunu çekip çıkarmak lazım gelir. Değiştirmek lazım gelir." diyor.

O söylüyor!

"O kuyunun suyu dışarıya döküldüğü zaman, dökülen yerde ot bitse, o otu koyun yese, takvâ ehli insanlar, o koyunun etini yemezler." diyor.

Hacı Bektâş-ı Velî içkinin bu kadar aleyhinde olan bir zât. Ben bunu Tercüman Gazetesi'nde yazdım. Bakın, Hacı Bektâş-ı Velî kitabında böyle diyor. "Bektâşiler bilsinler." diye, "Haramı işlemesinler." diye yazdım.

Sonra da diyor ki;

"Bir insanın içi, kalbi temiz olmalı, huyları güzel olmalı. İçinde hırs, tama', buhul, adâvet gibi çeşitli kötü huylar varsa abdest almakla, dışını yıkamakla temiz olmaz!"

Hacı Bektaş diyor.

"Şimdi bu neye benzer?" diyor.

"Bir şişenin içine içkiyi koysalar..." diyor.

-Burada yine içki misalini veriyor. İyi ki veriyor da, biz bunları anlatarak, Bektâşîlere; "Bakın, sizin hürmet ettiğiniz kimse böyle diyor. Yapmayın bu haramı!" demek istiyoruz.-

Gerçi Hacı Bektaş "İçki içebilirsiniz." dese, içebilirler mi?

Yine içemezler; çünkü Allah, "İçmeyin." diyor. Bunun ötesi yok.

O zaman; "Hacı Bektaş kim oluyor, falanca kim oluyor?" denir.

Ama Hacı Bektaş diyor ki;

"Bir şişenin içine içkiyi koysalar, ağzını sımsıkı kapatsalar, bir deryanın kenarına getirseler, on yıl dışını yıkasalar; şişe yine temiz olmaz. Çünkü içinde içki vardır, murdardır, pistir!" diyor.

"Onun için içinden kibri kini, hasedi öfkeyi çıkar, kötü huyları at; için temiz olsun." diye misal veriyor.

Yunus söylemiş, Hacı Bektaş ne demiş? Yunus söylemiş, o ne demiş? Yan yana asalım. Aynen Hacı Bektaş'ın söylediklerini söylüyor. Sözleri, anlatımları aynı. Yunus Emre sanki Hacı Bektaş'ın eserini şiire çevirmiş.

O bakımdan Yunus'la Hacı Bektaş'ın çok yakından ilgisi var. Ama Hacı Bektaş da, Yunus da sünnet-i seniyyeye bağlı, imana bağlı; ibadetlere farzlara bağlı, iyi insanlar. Millet bunu bilmiyor, sonraya bakıyor; öncekileri de böyle sanıyor. Onun için birtakım yanlışlıklar oluyor.

Bu I. Yunus'un şiirlerinin dili, biraz daha eski. Dilini herkes anlayamaz. Vakit olsaydı şimdi size şuradan birkaç şiir okuyacaktım. O okuyacağım şiirleri anlamanız mümkün değil.

Keleci bilen kişinin.

İşini sağ ede bir söz.

Ne demek?

İnsan bilemez.

Keleci; "söz" demek.

Mesela Yunus şöyle demiş:

Derviş bağrı baş gerek.

Gözü dolu yaş gerek.

Koyundan yavaş gerek.

Sen derviş olamazsın.

Böyle demiş.

Derviş bağrı baş gerek,

Gözü dolu yaş gerek,

Koyundan yavaş gerek,

Sen derviş olamazsın!

Şiir şöyle başlıyor:

Dervişlik der ki bana.

Sen derviş olamazsın.

Gel de diyeyim sana.

Sen derviş olamazsın.

Dövene elsiz gerek.

Sövene dilsiz gerek.

Derviş gönülsüz gerek.

Sen derviş olamazsın.

Derviş bağrı baş gerek,

Gözü dolu yaş gerek,

Koyundan yavaş gerek,

Sen derviş olamazsın.

Umman'a dalmayınca.

Mürşide ermeyince.

Hak nasip etmeyince.

Sen derviş olamazsın.

Böyle diyor Yunus.

Yunus hakkında şiirler yazılmış, piyesler yazılmış.

Necip Fazıl merhum, Yunus Emre diye bir tiyatro eseri kaleme almış. Orada çeşitli sahnelerde Yunus'u canlandırıyor ve şiirlerini söylüyor. O da orada şöyle yazmış:

Derviş bağrı taş gerek.

Gözü dolu yaş gerek.

Koyundan yavaş gerek.

Sen derviş olamazsın.

"Taş gerek!" diyor.

Hayır, dervişin bağrı taş olmaz! Olmadığını burada şiirlerinde göstereceğim. Yunus, bağrının taş olmasını tenkit ediyor.

Dervişin bağrı taş gibi olur mu, kaskatı olur mu?

Taş olmaz!

"Baş" olacak ama baş nasıl oluyor, kafa nasıl oluyor?

"Bağrında baş nasıl oluyor?" diye baş'ı anlamadıkları için taş'a çevirmişler. Haksızlık etmişler.

Aslında baş, "yara" demek.

Bağrı başlı, gözü yaşlı. "Bağrı yaralı, gözü ağlamada."

Baş; eski Türkçe'de "yara" demek.

Baş kelimesinin bu mânasını bilirsek şiiri anlarız:

"Derviş bağrı baş gerek."

Dervişin gönlü yaralı, boynu bükük, kalbi kırık olacak, dertli olacak.

Aşk derdiyle hoşem, el çek ilâcımdan tabib.

dediği gibi dertli olacak, kalbi yaralı olacak. Yunus da öyle diyor, Mevlânâ da öyle diyor, Fuzûlî de öyle diyor. Daha başka şairler de öyle diyor. Anlamadıkları için taş şekline çevirmişler.

Yunus'un dilini herkes anlayamaz. Şuradan bazı şiirleri okusam çok güzel şiirler var ama neşredenler anlamamış ki dinleyenler anlasın. Şunu birisi neşretmiş, bir de edebiyatçılar. Bunu bir başkası neşretmiş. Daha başka kitaplar var. Güzel, Allah razı olsun ama anlayamamışlar. Yunus'u anlamak kolay değil.

Yunus'u anlamak için altı şey var:

1. Arapça bilecek. Arapça bilmezse olmaz.

2. Farsça bilecek. Farsça bilmezse olmaz.

3. Eski Türkçe'yi bilecek.

Baş, "kafa" demek değil, "yara" demek; bilecek. Sayru, "hasta" demek. Sınık, "kırık" demek. Keleci, "söz" demek. Bunları bilecek. Bilmezse Yunus'un şiirini anlayamaz.

Mehmed Ali Hoca ile evinde bant dinliyoruz. Çok güzel, artistik güzel sesle bant doldurmuşlar, Yunus'un şiirini. Yunus'un şiirini anlayamamış ki doğru okusun. Dilini anlamak lazım, Türkçe bilmek lazım.

"Ben Türkçe bilmiyor muyum?"

Biliyorsun ama o zamanın Türkçe'sini bilmek lazım.

4.

İslâm'ı bilmek lazım. İslâm'ı bilmeyen anlayamaz. Alman, Fransız ve saire Yunus'u nereden anlayacak? İslâm'ı bilecek ki anlayabilsin.

5. Tasavvufu bilmesi lazım. Tasavvufu bilmesi lazım. Tasavvufu bilmezse Yunus'un hiçbir şeyini anlayamaz. Hiçbir şiirini doğru düzgün anlayamaz.

Yunus'u anlamak için bir altıncı şey daha var:

6. Hacı Bektaş'ıı bilmesi lazım. Hacı Bektaş'ı bilmeyen, Yunus'u anlayamaz! Yunus'un şiirlerinin canını kaybeder, özünü kaçırır. Hacı Bektaş'ın Makâlât'ını okuyacak, Hacı Bektaş'ın ne dediğini öğrenecek. Hacı Bektaş'ın tasavvuf anlayışını bilecek. O anlayışa göre Yunus'un şiirlerini değerlendirecek. Öyle olmazsa anlayamaz.

Mesela bir şiirinde diyor ki;

Şeriat, tarikat yoldur varana.

Ma'rifet, hakîkat andan içeru.

Andan içeru; "ondan daha ötede, daha derinlerde, daha ilerilerde."

Bu ne demek?

Hacı Bektaş-ı Velî diyor ki;

"Dört tane kapı var: Şeriat kapısı, tarikat kapısı, mârifet kapısı, hakikat kapısı. Bunlar dört tabakadır, dört kattır. En aşağı katı şeriat, ondan sonra tarikat, ondan sonra mârifet, ondan sonra hakikat."

Bunu bilecek. Uzun izahları var. Nasıl olduğunu açıklayan izahları var.

"Şeriat ehli, âbidlerdir. Bunlar yel gibidir, eserler tozarlar. İnsana yel de lazım. Yel olmasa harman yapılmaz, dane samandan ayrılmaz. Esmese, insanlar kokudan helâk olurlar. Yel de lazım. İşte bu şeriat ehli, yel gibidir." diyor.

"Tarikat ehli, ateş gibidir. Gece gündüz yanarlar, yakılırlar, Allah deyu yanıp dururlar. Bunlar da iyi, güzel, ama mârifet ehli su gibidir. Su gibi durudur, su gibi arıdır. Su gibi hayat vericidir, su gibi şifa vericidir. Ama asıl hakikat ehli –onlar- toprak gibidir. Toprağa bak. Toprak gibidir, mütevazıdır; ama her şeyin aslıdır. Bitki toprakta yetişiyor. Allah bizleri topraktan yaratmış. Her şeyin aslı toprak. Hakikat ehli toprak gibidir." diyor.

Uzun izahları var. Bunları bilmeyen, Yunus'un şiirlerini tam anlayamaz, anlayamazlar.

Tabi biz burada Yunus'u çok akademik bir tarzda, bilimsel bir tarzda anlatacak değiliz. Çünkü maksat o değil. Ama bu sene "Yunus Emre yılı" olmuş, inşaallah Türkiye'de de anlatacağız. Bunlar bilinmeyen şeyler. Siz bugün duydunuz. Bunları Türkiye'de de anlatacağız. Bunların böyle olduğu bilinecek.

Bir de II. Yunus var.

I. Yunus'u tanıttık, işte Aksaraylı.

Bir de II. Yunus var:

Bu II. Yunus da Bursa'da. Çelebi, ârif, kibar, zarif, bağrı yanık, tatlı dilli, güleç yüzlü, şeriate bağlı, namaz ehli, haccı seven bir insan. Bu da Emir Sultan''n dervişi. I. Yunus'tan bir buçuk asır sonra yaşamış; 150 yıl geçmiş. Arada çok zaman var, çok zaman geçmiş.

Bu Yunus başka, o Yunus başka. Ama bu Yunus da, I. Yunus'u aratmayacak güzel şeyler söylemiş, çok tatlı şeyler söylemiş. Tabi "Yunus" adını gören; "Hah, bizim Yunus'un şiiri." diye derlemiş, toplamış.

I. Murad'la II. Murad'ın karıştığı gibi... II. Mehmed'le, IV. Mehmed'in karıştığı gibi...

II. Mehmed, Fatih Sulltan Mehmed... IV. Mehmed daha başka, çok yıllar sonra yaşamış. Bir şiiri var, çok güzel bir şiir:

İmtisâl-i câhid-ü fillâh olubdur niyyetüm.

Ehl-i küfrü serteser kahreylemekdür niyyetüm.

Fazl-ı Hakk u himmet-i cünd-i ricâlullah ile.

Ehl-i küfrü serteser kahreylemekdür niyyetüm.

Böyle bir şiir.

"Mehmed" isimli bir kişi yazmış. Herkes sanıyor ki Fatih Sultan Mehmed yazmış.

Hayır, bu IV. Mehmed'in şiiri, Avcı Mehmed'in şiiri. II. Mehmed, bizim Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'u fetheden, Dîvân'ında hiç böyle bir şiiri yok.

Nedense -genç olduğundan galiba- hep âşıkane şiir yazmış, hiç böyle konulara değinmemiş, temas etmemiş. Hayret ediyorsunuz, Fatih Sultan Mehmed'in herhalde hep yakması gereken şiirleri elimize geçmiş. Biraz daha vakti olsaydı, onları atardı, yakardı. Hep âşıkane şiirleri var, hiç o şiir yok. Birbirine karışmış.

Yunus'un şiirleri de karışmış. Bizim ve sizin en çok beğendiğiniz ve bestelenen, bestelendiği zaman mânası anlaşılan, rahatlıkla mânasını anlayabildiğimiz şiirler, II. Yunus'un, I. Yunus'un değil. Bursalı Yunus'un.

Şol cennetin ırmakları.

Akar Allah deyu deyu.

Çıkmış İslâm bülbülleri.

Öter Allah deyu deyu.

Bu, Bursalı Yunus'un, I. Yunus'un değil. I. Yunus'un dili daha eski, onu erbabı hemen anlar.

----------------

Sordum sarı çiçeğe.

Neden benzin sarıdır?

Bursalı Yunus'un, I. Yunus'un değil.

Dağlar ile taşlar ile.

Çağırayım Mevlâm seni.

Seherlerde kuşlar ile.

Çağırayım Mevlâm seni.

Bursalı Yunus'un. Çünkü dilini gayet rahat anlıyoruz. Üslubu, kafa yapısı tam onun.

Canım kurban olsun senin yoluna.

Adı güzel, kendi güzel Muhammed.

Şefaat eyle bu kemter kuluna.

Adı güzel, kendi güzel Muhammed.

Bursalı Yunus'un…

Bir mübarek sefer olsa da gitsem.

Kâbe yollarında kumlara batsam.

Bursalı Yunus'un. Öteki Yunus'un değil.

I. Yunus bazen aşırı sözler söylüyor. Söylediği sözlerden insan ürperiyor.

Mesela diyor ki;

Cennet cennet dedikleri.

Birkaç köşkle birkaç hûri.

İnsan ürperiyor; bunu nasıl söyler?

Cennet cennet dedikleri.

Birkaç köşkle birkaç hûri.

İsteyene ver anları.

Bana seni gerek seni.

Bu, I. Yunus'un. Tam kafa yapısı, üslubu, cesareti, pattadak söyleyişi; I Yunus'un bu. Çünkü ötekisi demez.

Ötekisi çok tatlı söyler. Bu ilk iki mısrada, insanı biraz terletiyor:

Cennet cennet dedikler.

Birkaç köşkle birkaç hûri.

"Vay! Bu adam cenneti kötülüyor mu ne yapıyor? Hurileri küçümsüyor mu ne yapıyor?" diyorsun.

Ama sonunda affediyorsun.

İsteyene ver anları.

Bana seni gerek seni.

"Ha, bu Mevlâ'yı istiyormuş da ondan gözü başka bir şey görmüyormuş. Âşık, dîvâne, adamakıllı âşık, gözü başka bir şey görmüyor." diye, o zaman mazur görüyorsun.

I.Yunus'un bütün şiirleri böyledir. I. Yunus'un şiirlerinde bu ifadeler vardır.

Mesela diyor ki;

"Bin defa hacca gitmiş olsan, bir kez gönül yıktın ise olmaz." diyor.

Bir tek gönül yıktın ise.

Şol kıldığın namaz değil.

Yetmiş iki millet dahi.

Elin yüzün yumaz değil.

Bu I. Yunus.

Neden?

Bak, sataşıyor. Sataşmalı; sert, sivri şeyleri var. Ama tatlı; insanın hoşuna gidiyor.

"Bir gönül yıktığın zaman, kıldığın namaz değil!"

"Canım, kalp kırmak günah, namaz kılmak sevap."

Ama bu bunu götürmez; öyle söylüyor.

Namazı namaz olur, namazdan sevap olur. Kalp kırdığı zaman günah olur, günahtan da ceza çeker. Bunlar birbirini götürür; negatif pozitif, kâr zarar hanesine. Ama namaz namazdır. Namaza sataşmasana!

Yok; I. Yunus duramaz, sataşır:

Bir tek gönül yıktın ise.

Şol kıldığın namaz değil.

Yetmiş iki millet dahi.

Elin yüzün yumaz değil.

"Yetmiş iki millet, başka milletler; -müslüman'ın dışında- onlar da ellerini yüzlerini yıkıyorlar. Sen 'Abdest aldım.' diye ne böbürleniyorsun? Asıl, huyun güzel olsun!" demek istiyor.

Sonucu güzel olduğu için affediyoruz ama sözlerini de biraz cüretli buluyoruz.

I. Yunus böyledir. Hem dili eskidir; hem de kafa yapısı, gönül yapısı biraz serttir. Mübarek biraz sert. Buna "celâlli" derler.

Ne demek?

Sinirleniyor. Ters bir şey gördü mü azarlayıcı.

Bazı dedeler vardır böyle; aksakallı, eli bastonlu. Birinde bir yanlış iş gördü mü hemen bakarsın baston havada. Çocuk, komşunun eriğini çalmaya duvarın üstüne çıkmış. Hacı dede onu gördü mü, tamam. Çocuk bastonu kafasına yer.

"Seni! Niye hırsızlık yapıyorsun?" diye sert, celâlli...

Mesela bazı kabirlerin sahibi de celâlli oluyor, dokundurtmuyor. Greyder getiriyorsun, greyder bozuluyor. Uğraşan insan hasta oluyor. Operatör düşüyor, bayılıyor, hastaneye kaldırılıyor.

Neden?

Mezarın sahibi celâlli, müsaade etmiyor.

Bazısı mütevazı oluyor; "Yıksınlar mezarımı, kıymeti yok." diye aldırmıyor; bazısı da, "Dokundurtmam mezarıma!" diye celâlli...

Ankara'da Hacı Bayram-ı Velî'nin yanından, Bentderesi'ne kıvrılarak bir yol iner. Geliş yolu var, gidiş yolu var; ortasında bir kabir. Kabri kaldıramamışlar. Herkes biliyor, Ankara'da herkes söylüyor. İnanan mühendisler var, inanmayan mühendisler var.

Demişler ki;

"Yol ortasında kabir olur mu? Yıkın şunu!"

Greyder çalışmıyor... Oraya kadar gidiyor, çalışmıyor!

"İnin aşağıya! Beni aldatıyorsunuz, beceriksiz herifler!" filan diye mühendisin birisi, greyderin üstüne kendisi çıkmış, götürmek istemiş, düşmüş. Bakmışlar ki mezarı kaldıramayacaklar, ortada bırakmışlar. Yolu bir bu tarafından, bir o tarafından geçirmişler. Gül Baba mı ne ise tam ortada duruyor.

Bazısı celâlli oluyor. Yunus Emre celâlli. I. Yunus celâlli, II. Yunus cemâlli. Birinde celâl sıfatı var, ötekisinde cemâl sıfatı var. O âşık, o da âşık; ikisi de âşık…

Hacı Bektâş-ı Velî'nin, onun daha evvelinden Ahmed-i Yesevî hazretleri'nin zamanından beri tasavvufta dört makam var:

1. Âbidler.

2. Zâhidler.

3. Ârifler.

4. Âşıklar.

En yüksek makam, aşk makamı. Onun için hep aşktan bahsediyor. Konunun hep "aşk teması" üzerinde dönmesi ondan...

Gümüşhaneli Hocamız kitap yazmış, tasavvufî bir kitap. Hadis alimi, ciddi alim. Gece uyku uyumazmış. Daima ilimle, irfanla, irşadla meşgul olurmuş. Tasavvufî kitap yazıyor.

Ne diyor?

"En yüksek makam, aşk makamıdır."

Bu benzerlik nereden geliyor?

Ahmed-i Yesevî, Abdülhâlik-ı Gücdevânî hazretlerinden feyz almış, Nakşî Tarikati'nin Hâcegâniyye kökünden feyz almış.

Hacı Bektâş-ı Velî de, Ahmed-i Yesevî'den feyz almış. Bizim Gümüşhaneli Hocamız da, yine Nakşibendî Tarikatı'nın İmâm-ı Rabbânî kolundan, Müceddidiyye kolundan feyz almış; aynı noktaya çıkıyor.

En yüksek makam, âşıklık makamı. Hakk'a âşık olmak, her işi Allah sevgisi ile severek yapmak. Gözün hiçbir şeyi görmemesi. İşte onların âlemi, halleri bu...

O şahısların, mübareklerin bir şiirini okuyarak konferansı bitireyim.

Bu insanların o yaşayışlarından ne kadar mutlu olduklarını, ne kadar zevk aldıklarını, ne kadar feyz aldıklarını, ne kadar memnun olduklarını tarife imkân yok. Onu anlatan bir şiir ile konuşmayı bitiriyorum. I. Yunus'un coşkun bir şiiri.

Diyor ki;

Canlar canını buldum.

Bu canım yağma olsun.

Assı ziyandan geçtim.

Dükkânım yağma olsun.

Biraz açıklamamız lazım. Kelimeler I. Yunus olduğu için açıklanması gerekiyor:

Canlar canını buldum. "Canımın canını buldum."

Canlar canı.

Kim?

Mevlâ'yı buldum.

Bu canım yağma olsun.

Eski Türklerde ziyafet verilirmiş; "Buyurun, yiyin yemekleri!" denilirmiş. Ondan sonra, tabak çanak ne varsa hepsi hediye olarak verilirmiş. Buna hân-ı yağma denirmiş; "yağma sofrası."

Herkes bütün her şeyi yanına alır gidermiş. Kaşıklar, çatallar, tabaklar, ibrikler, bardaklar, sürahiler, kovalar... Hepsi gidermiş.

"Canlar canını buldum, bu canım yağma olsun!"

"Muradıma erdim. Bu canım yağma olsun." diyor.

Assı ziyandan geçtim.

Dükkânım yağma olsun.

Assı, "fayda" demek, "kâr" demek.

Assı ziyandan geçtim. "Kârdan, ziyandan geçtim, dükkânım yağma olsun."

"Gözüm görmüyor. Artık bu gibi şeylere aldırmama durumuna geldim. Çünkü muradıma erdim, aradığımı buldum." demek istiyor.

Ben benliğimden geçtim.

Gözüm hicabın açtım.

Dost vaslına eriştim.

Gümânım yağma olsun.

İnsanın Allah'ı bulması, kendinden geçmesi ile mümkün oluyor. Varlıkla, benlikle, kibirle, ucubla olmuyor; onu bildiriyor.

Ben benliğimden geçtim. "Benliğimi bıraktım." Gözüm hicabın açtım. "Gözümden perdeyi açtım." Dost vaslına eriştim. "Sevdiğim Hâlık'ımın, Mabud'umun vuslatına eriştim. O'na kavuştum." Gümânım yağma olsun. "Eski şüphelerim, tereddütlerim yağma olsun!"

Onlar geride kaldı.

Benden benliğim gitti.

Hep mülkümü dost tuttu.

Lâ mekâna kavm oldum.

Mekânım yağma olsun.

Benden benliğim gitti; kendimi kaybettim, arada yokum. Hep mülkümü dost tuttu. "Vücudumu, varlığımı hep Allah'ın varlığı kapladı." Lâ mekâna kavm oldum. "Lâ mekân iline, mekânsızlık iline kavm oldum."

Hani Şeş cihetten ol münezzeh Zülcelâl dediği gibi Süleyman Çelebi'nin...

Yukarıda aşağıda, önde arkada, sağda solda diyemezsin ki Allahu Teâlâ hazretleri mekândan münezzehtir.

Şeş, altı.

Şeş cihetten ol münezzeh Zülcelâl.

Bî-kem ü keyf âna gösterdi cemâl.

"Mirac gecesi, o mekândan münezzeh olan Allahu Teâlâ hazretleri, nasıllığı, niceliği bilinmez bir tarzda, cemâlini Rasûlullah'a gösterdi." dediği gibi...

Lâ mekân iline, mekânsızlık iline kavm oldum.

Mekânım yağma olsun. "Eski, geride kalan, bu mekân duygusu yağma olsun."

Taallûktan üzüşdüm.

Ol dosttan yana uçdum.

Aşk divanına düşdüm.

Dîvânım yağma olsun.

"Mâsivâ ile olan bağlardan; Allah'tan gayrı, boş olan şeylerden kendimi kopardım."

Üzmek, "koparmak" demek. Üzüşmek; "kopuşmak, aradaki bağların kopması."

Bilinip izah edilmesi gerekiyor.

Taallûktan üzüşdüm.

Ol dosttan yana uçdum.

"Bağları kopardım, dergâh-ı ilâhîye doğru uçtum."

Aşk divanına düşdüm.

Dîvânım yağma olsun.

"Aşk meclisine geçtim, -benim aşağıdaki- dîvânım yağma olsun."

Alsınlar artık, kıymeti yok.

Varlık çün sefer kıldı.

Dost andan bize geldi.

Vîran gönül nur doldu.

Cihanım yağma olsun.

"Varlık, benlik gidince dost tecelli etti. Dost ondan sonra bize geldi."

Andan, "ondan sonra" demek.

Vîran gönül nur doldu.

Cihânım yağma olsun.

"Gönlüm nur doldu; ilâhî nurla artık cihan yağma olsun."

Geçtim bitmez sağınçdan.

Usandım yaz u kışdan.

Bostanlar başın buldum.

Bostanım yağma olsun.

"Bitmez tükenmez olan sayılardan, çeşitli varlıklardan geçtim. Yazdan kıştan usandım. Asıl ilâhî bostanı buldum."

Bostanlar başın buldum.

Bostanım yağma olsun.

"Buradaki bostanım yağma olsun."

Yunus ne hoş demişsin.

Bal u şeker yemişsin.

Ballar balını buldum.

Kovanım yağma olsun.

"Ey Yunus! Şu sözü ne hoş söylemişsin. Sözlerin; sanki bal yemiş gibi, şeker yemiş gibi tatlı. Ballar balını buldum, kovanım artık yağma olsun."

"Öteki dostlar da istifade etsinler; onlar da yesinler, içsinler, o ilâhî lezzetleri tatsınlar." demiş oluyor.

Allahu Teâlâ hazretleri, o kendisine eren evliyâ kullarının hallerini bizlere de nasip eylesin. Onların tattığı o zevkleri, o şevkleri, o duyguları bizler de tanıyalım; bizlere de ihsan etsin. O duyguları yaşamak ve tatmak bizlere de nasip olsun.

Onlar nasıl böyle, Allahu Teâlâ hazretlerine ermenin coşkunluğunu, zevkini tatmışlarsa Allahu Teâlâ hazretleri bize de bu dünyada iken, o makamlara ulaşmayı nasip eylesin. Ahirette de sevdiği, razı olduğu kullar olarak huzuruna varmayı; cennetiyle, cemâliyle, sevdiği kullarla müşerref olmayı nasip eylesin.

Allahu Teâlâ hazretleri, mü'minlerin arasındaki ihtilafları, kötülükleri, dargınlıkları, kırgınlıkları izale eylesin. Sevmeyi onlara öğretsin, sevmenin tadını tattırsın. Müslümanların birlik ve beraberliğini nasip eylesin.

Ümmet-i Muhammed'in tekrar aziz olduğunu; izzetini, ikbalini, itibarını, iyiliğini, hoş hallerini, güzel günlerini cümlemize göstersin. O güzel günlerin gelmesi için her türlü imkânımızla hizmet etmeyi, o imkânları hazırlamayı, o şartları hazırlamayı, o hususta çalışmayı Allah cümlenize, cümlemize nasip eylesin.

Sayfa Başı