M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 78.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü li'llâhi rabbi'l-âlemîn hamden kesiren tayyiben mübâreken fîhi alâ külli hâlin ve fî külli hîn kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve lî-azîmi sultânih. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ hayra halkıhî seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-ümûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibeha fi'n-nâr. Ve bi's-sennedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

İkbeli'l-hakka mimmen etâke sağîrün ev kebîrün ve in kâne bağîdan ev beîden ve'rdüdi'l-bâtıle alâ men câe bihî min sağîrin ev kebîrin ve in habîben karîbâ.

An ibni abbas. Revâhu'd-Deylemî.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Allahu Teâlâ hazretleri dünyada da âhirette de sizleri bahtiyar eylesin. Sevdiklerinizle beraber cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.

İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan rivayet olunduğuna göre Peygamber Efendimiz'in kıymetli ve sevgili amcası Abbas'ın oğlu alim, fâzıl, genç bir sahabe olan Abdullah'ın rivayet ettiğine göre, Deylemî isimli alimin Müsnedü'l-Firdevs isimli kitabında geçtiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuşlar ki;

İkbeli'l-hakka mimmen etâke sagîrün ev kebîrün ve in kâne bagîdan baîdâ.

İkbeli'l-hakka. "Hakkı kabul et." Mimmen etâke. "Sana gelen kim olursa olsun."

Gelen kimsenin söylediği, getirdiği bilgiyi, söylediği sözü hak ise kabul et.

Sagîrün ev kebîrün. "Gelen isterse küçük olsun isterse büyük olsun."

Yaşça küçük olabilir, mevki makam, rütbe bakımından küçük olabilir.

"İster küçük olsun ister büyük olsun, hakkı söylemişse, hakkı tebliğ etmişse sana gelen kimseden onu kabul et."

Bir tekit daha var:

Ve in kâne bağîdan ev baîdâ. "Kızdığın bir insan bile olsa..."

Bağîd, mebğûd mânasına; "kendisine buğz edilen bir kimse, sevmediğin bir kimse."

Be'îd, "uzak" demek. "Sana çok uzak olan, senin kızdığın, sevmediğin bir kimse bile olsa, küçük de olsa, büyük de olsa, hakkı söyledi mi kabul et."

Verdidi'l-bâtıle. "Bâtılı da reddet, kabul etme." Alâ men câe bihî min sagîrin ev kebîr. "Büyükten, küçükten kim o bâtılı karşına getirmişse." Ve in kâne habîben karîbâ. "Senin sevdiğin habib, mahbup bir kimse bile olsa..."

Bu da "mahbup" mânasına. Ve karîb. "Yakın bir kimse olsa…"

Neseben karabet olur, fikren karabet olur, daha başka şeyler olabilir.

Bu hadîs-i şerîfi hepimizin çok iyi hatırında tutması lazım. Etrafımızdaki olaylar, bize söylenen sözler, nasihatler, konuşmalar, okuduğumuz yazılar, makaleler, kitaplar, ikiye ayrılır: Ya haktır, gerçektir, doğrudur...

Hani ne diyoruz?

Ve'l-ba'sü ba'de'l-mevti hakkun. "Öldükten sonra dirilmek haktır, gerçektir, olacaktır."

Ya haktır ya bâtıldır. Bâtıl da "boş" demek, "asılsız" demek. "Bir şey bâtıl oldu." demek, "Boşa çıktı." demek. "Namazı bâtıl oldu, boşa çıktı." mânasına.

Ya haktır, ya bâtıldır.

Mü'min ne yapacak?

Daima hakkı hürmetle karşılayacak, hakkı tutacak, haktan yana olacak, hakkı kabul edecek. Acı da olsa, tatlı da olsa, sevdiği insan da söylese, sevmediği insan da söylese, küçük de söylese, büyük de söylese; hakkı kabul edecek, hakikati kabul edecek, doğruyu kabul edecek.

Bâtılı da; sevdiği, yakını, anası babası, kardeşi, dostu, karısı kocası, evlâdı, akrabası, taraftar olduğu kişi vesaire söylese bile reddedecek.

"Olmaz öyle şey, yapmam o işi!" diyecek. Yapılmayacak bir şey teklif ediyorsa, "Yapmam." diyecek. Söz olarak söylüyorsa, "Hayır." diyecek, kabul etmeyecek.

Başka bir hadîs-i şerîf vardı, ben onu dergimizin bir makalesine yazmıştım. Orada da Peygamber Efendimiz aynı mânada buyuruyor ki;

Zül mea'l-hakkı haysü zâle. "Hak nereye giderse hakla beraber git, haktan ayrılma."

O tarafa gitti, peşinden git; bu tarafa geldi, peşinden gel; şuraya çıktı, oraya çık; buraya indi, oraya git. Haktan ayrılma. Hak nereye giderse, nereye zâil olursa, ne tarafa doğru kayar giderse sen de haktan ayrılma, onun yanında ol.

"Yok ben buradaydım, değişmem."

Niye değişmeyeceksin? Hak o tarafa gitti, o tarafta olursun.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Öyle yüksek, öyle güzel, o kadar kıymetli bir prensip ki Türkiye'deki insanlar sırf bu prensibe uysa Türkiye dünyanın bir numaralı, en kuvvetli, en ileri devleti olurdu.

Osmanlı'dan beri çektiğimiz nedir?

Haksızın haksızlığını kabul etmeyip hakkın karşısına dikilmesi ve uğraştırmasıdır. Hak sahibini de bıktırıyor, hak için çalışan insanı da bezdiriyor.

Hocamız (Mehmed Zahid Kotku) cennetmekânı hatırlıyorum:

"Şurayı bırakıp köyüme gitmek istiyorum." demişti.

Akıllısı geliyor, delisi geliyor; eza ediyor, zulmediyor, tabi iftira eden oluyor, şöylesi oluyor, böylesi oluyor, kıskananı oluyor, haset edeni oluyor vesaire. İnsanın canına da tak diyor.

Hakkı tutmak büyük sevaptır; bâtılı desteklemek, bâtıldan yana olmak da çok büyük vebaldir. Kur'ân-ı Kerîm'de li-ebîhi Âzere diyor.

İbrahim aleyhisselam babası Âzer'e ne dedi?

Tabi müfessirler "buradaki baba iki mânaya gelir." diyor. Bir, kendi babası Âzer'di; ikinci rivayet; babası Âzer değildi ama baba makamında amcasıydı, onun için "baba" diye hitap ediyor.

Türkiye'de bu moda vardır, mesela bazı kimseler bazı kimselere "baba" diye hitap ediyor. Onun gibi galiba.

Ne dedi?

E tettehizü esnâmen âliheh. "Elinizle yaptığınız sanemleri, putları kendinize tanrılar mı ediniyorsunuz? Olur mu böyle şey?"

"Bunlar bâtıl; bunları tanrı edinmek olur mu? Olmaz böyle şey!" diyor.

Babası veya amcası. Gerçekten öz babasıysa öz babasına bile hakkı söylemiş oluyor. Amcasıysa yakını, sevdiği.

Ve in kâne habîben karîben diyor; "Sevgili ve yakın bir kimse bile olsa."

Bu hadîs-i şerîfte böyle buyuruluyor. Hakkı söyledi.

Hakkı söylemeyen insan mesul olur.

"Hakkın söylenileceği yerde susan dilsiz şeytandır." diyor, şeytan-ı ahras buyuruyor Peygamber Efendimiz. Hakkın söyleneceği yerde durmayacaksın, söyleyeceksin.

"Yok, öyle olmaz, bu yanlış; doğruyu söylemiyorsun, işin doğrusu şudur!" diyeceksin.

Mesela diyor ki;

"Toplantılarda, konuşmalarda birisi birisini çekiştiriyorsa gıybetini yapıyorsa..."

Kün li'r-recüli nâsıran. "Gıybeti yapılan insana yardımcı ol." Ve li'l-kavmi zâciren. "Gıybet yapan kimseleri, o topluluğu da men eylemeye çalış, engellemeye çalış." Ve kum anhüm. "O toplantıdan kalk, o toplantının tadı bereketi kalmadı, kalk bakalım oradan!" diyor Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem.

Tabi insan sevdiği toplantıya gider. Toplantıya gitti. Birisi kalktı, onu bunu çekiştirmeye, gıybetini yapmaya girişti. Fakat toplantının tadı kalmadı, diyecek ki;

"Böyle yapmayın, günahtır, ayıptır."

Ve o gıybeti yapılan kimseyi müdafaa edecek, savunacak ve oradan kalkacak, gidecek. Tadı kalmadı. Böyle hareket edilse, hak böyle tutulsa, bu mânada insanlar hakka gönül vermiş insanlar olsa; hak hakikat gelişir, böyle rüşvetler olmaz, böyle haksızlıklar olmaz, böyle dolandırıcılar olmaz, böyle yetimin malı, milletin malı sömürülmez, domuz gibi yenilmez, böyle rezaletler olmaz.

Herkes birbirini destekliyor. Koca bir şebeke; bir kişi değil, iki kişi değil, üç kişi değil, beş kişi değil, küçük değil, büyük değil, tepeden tırnağa, baştan ayağa…

Neden oluyor?

Hakkı tutan insan yok. Hakkı tutan insanlar az. Söylediği zaman kötü oluyor, itiliyor, kakılıyor, dışlanıyor. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovuyorlar. Atasözü olmuş. Büyükler bunu söylemiş. Bu atasözünü duyunca bizim ağlamamız lazım.

"Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar!"

Ya burası İslâm diyarı, İslâm diyarında böyle bir şey âdet olur mu? Böyle bir atasözü çıkmalı mıydı?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ne diyor?

Efdalü'l-cihâdi kelimetü hakkın inde sultânin câir. "Cihadın en faziletlisi, en üstünü, zalim sultanın karşısında hak sözü söylemek, dobra dobra konuşmaktır"

"Öldürür, hapse atar!"

Hakkı söyleyecek, dobra dobra söyleyecek.

Allahu Teâlâ hazretleri Yasin sûresinde ne buyuruyor?

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Ve câe min aksâ'l-medîneti racülün yes'â. "Şehrin ta aksasından, ötesinden bir mübarek adam koşa koşa geldi." Kâle yâ kavmî't-tebiû'l-mürselîn. "'Ey kavmim! Allah'ın emrini size getiren bu mürsellere tâbi olun, sözlerini dinleyin.' dedi."

Adamları yakalamışlar, kendilerine Allah'ın haberlerini getiren mübarek insanları yakalamışlar, öldürmeye kast etmişler, meydanda toplanmışlar, canlarına kast edecekler. Gönderilenler, mürsel.

Va'drib lehüm meselen ashâbe'l-karyeti iz câehe'l-mürselûn. "Mürseller, oraya gönderilmiş kişiler, vazifelilar, ilahî vazifeyle gönderilmiş insanlar."

Kavim onları; "Bizim dinimize karışıyorsun, dinimizi devirmeye çalışıyorsun, düzenimizi bozmaya çalışıyorsun." diye öldürmeye kalkmış. Adamlar darağacının yanında.

O uzaktan, hem de yes'a, say ederek, koşarak, ihtiyar hâliyle koştura koştura geliyor, diyor ki;

Yâ kavmî't-tebi'u'l-mürselîn. "Ey kavmim, ne yapıyorsunuz; bu mübareklere tâbi olun, Allah'ın emirlerini getiren bu insanların sözlerini dinleyin!"

İttebiû men lâ yes'elüküm ecren ve hüm mühtedûn. "Sizden bir ecir mi istiyor bunlar, para mı almak istiyor, ücret mi istiyor? Sizden ücret istemeyen, hidayet üzere olan, hakkı doğruyu söyleyen bu insanlara tâbi olun."

Dedi ama dinlemediler. Onu da şehit ettiler. Şehit olmak pahasına, canı pahasına hakkı söyledi.

Muhterem kardeşlerim!

Biz Yâsîn sûresini nasıl okuyoruz? Bu millet Yâsîn sûresini nasıl okuyor? Yâsîn sûresini çoğu bilir. Nasıl Kur'an okumak bu? Nasıl ibret almak?

Kur'ân-ı Kerîm'deki kıssalar niçin söylendi?

"İbret alınsın." diye değil mi?

Niye?

Va'drib lehüm meselen ashâbe'l-karyeh. "O kavmin, o köyün ahalisini onlara bir misal olarak zikreyle ey Resûlüm!" diye niye Allahu Teâlâ hazretleri Yasin sûresinde bu olayı anlattı?

Düşünmek lazım değil mi?

Veyahut "Her sabah Yasin sûresini okuyoruz. Acaba bu sûre neden bahsediyor?" diye merak etmek lazım değil mi? Okumak lazım değil mi?

Söz, Allah'ın kelamı. Sıradan söz değil, Allah'ın Kur'ân-ı Kerîm'i. Ve müslümanlar Allah'ın kelamını bilmiyorlar, öğrenmiyorlar, okumuyorlar. Hepsi İngilizce öğreniyor, hepsi çocuklarını koleje gönderiyor, hepsi kurslara gidiyor, mesleğini geliştirmek, mesleğinde yükselmek için Amerika'ya gidiyor, İngiltere'ye gidiyor, dünya için böyle çalışıyor. Allah'ın dinini, Kur'an'ını, kitabını öğrenmek için Arapça öğrenmeye heves etmiyor, çalışmıyor, gayret etmiyor.

Bundan sonra Hakla beraber olmaya dikkat edelim, haktan yana olmaya, doğruyu takip etmeye, doğruyu söyleyeni sevmeye, sevmesek bile doğruyu kim söylerse söylesin kabul etmeye kendimizi alıştıralım. Prensibi değiştirelim, hayatımızın prensibi değişsin.

"Ben bundan sonra hakkı tutacağım, söyleyen kim olursa olsun hakkı destekleyeceğim. Söyleyen kim olursa olsun bâtılı reddedeceğim." diyebilmeliyiz.

İkterebeti's-sâ'atü ve lâ yezdâdü'n-nâsü ale'd-dünyâ illâ hırsan ve lâ yezdâdûne mina'llâhi illâ bu'dâ.

İbn Mes'ud radıyallahu anh'ten bir ikinci hadîs-i şerîf:

İkterebeti's-sâatü.

Biz istiyoruz ki hanımlar da âyetleri, hadisleri öğrensinler, onlar da dindar olsunlar, onlar da Allah'ın emrini tutsunlar, o yolda yürüsünler.

Onun için camimizi tâdil ettik, arkadaşlara rica ettik; "Yan taraftaki evleri alın." dedik, alt taraflarını kadınlara ayırdık, kadınlar tarafına video koyduk, mikrofon koyduk; "Ses gitsin, dinlesinler." diye o kadar uğraşıyoruz.

Bu camide kadınlar için abdest alma yerleri yok. Kadın abdest alacak, dışarıdan gelmiş; "Hadis dersi dinleyeceğim." diye, Gölcük'ten gelmiş, İzmit'ten gelmiş, Bolu'dan gelmiş, Lüleburgaz'dan gelmiş. Burada, İskenderpaşa camiinde kadınlar için yüz numara yok.

"Bir yüznumara yapalım, kapısını açalım." dedik, komşularla cengi cidal:

"Bizim tarafa yüznumaranın kapısını açamazsın!"

Ya senin hiç mi insafın yok, hiç mi Allah'tan korkmazsın? Gelen caminin cemaati istifade edecek.

"Efendim, bize koku gelir."

E senin evinde yüznumara yok mu? Komşunun yüznumarası yok mu? Zaten orada pencereler var. Böyle insafsızlık olmaz.

Evet ikinci hadîs-i şerîfe, izahına geçelim. Bu da İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan.

"Saat yakınlaştı."

Ne saati? Hangi saat yakınlaştı? es-Sâatü dediği zaman, hani ismi 'elif lam'lı, mâruf harf-i tarifli es-sâatü demek, "o saat" demek. "Dünyanın kopacağı saat" demek, "kıyamet" demek.

İkterebeti's-sâatü. "Kıyametin kopma saati yakınlaştı."

Neredeyse koptu kopacak.

Ne yapmak lazım?

"Eyvah, kıyamet kopuyor, alâmetleri belirdi." diye insanların tevbe etmesi lazım, hak yola girmesi lazım, dindar olması lazım, günahlardan kesilmesi lazım, sevaplı işlere yönelmesi lazım, yalvarması, yakarması, ağlaması lazım.

"Aman yâ Rabbi!" demesi lazım, secdelere kapanması lazım, "Aman yâ Rabbi, beni kahrına uğratma, gazabına uğratma, helâk etme yâ Rabbi!" demesi lazım.

Öyle değil mi?

"Yarın kıyamet kopacak, biraz sonra kıyamet kopacak." deyince, duyunca insan ne yapar veyahut Allah korusun biraz sonra, "Harp patladı." deseler insan ne yapar? Yahut "Biraz sonra seni alacaklar, idam sehpasına götürecekler." deseler, bir insan ne yapar?

Aklı başından gider, heyecanından ne yapacağını şaşırır:

"Allah!" der, abdest alır, namaz kılar; "Müsaade edin iki rekât namaz kılayım." der.

İkterebeti's-sâatü. "Kıyamet yakınlaştı." Ve lâ yezdâdü'n-nâsü ale'd-dünyâ illâ hırsâ. "Ama insanların dünyaya olan hırsı artıyor, daha fazlalaşıyor."

İnsanlar dünyaya karşı hırsları bakımından daha da azgınlaştılar, daha da arttılar.

Yahu kıyamet kopuyor, dünyanın ne kıymeti var, hele kıyamet kopacağı zaman ne kıymeti var? Kopacak, başına yıkılacak her şey. Hiçbir kıymeti kalmıyor. Kıyamet yaklaşıyor, insanların da dünyaya olan hırsları, tamahları, bağlılıkları, hevesleri ziyadeleşiyor, azgınlaşıyor.

Ve lâ yezdâdûne mina'llâhi illâ bu'den. "Ve böylece de Allah ile mesafeleri uzaklaştıkça uzaklaşıyor. Uzaklık artıyor."

Onların dünyaya hırsı arttıkça Allah ile aralarındaki mesafe de uzaklaşıyor. Allah'tan uzaklaşıyorlar, Allahu Teâlâ hazretlerinden uzaklaşıyorlar. Her yerde hâzır ve nâzır olan, her şeyi bilen…

Ve hüve meaküm eyne mâ küntüm. "Sen nerede olursan ol seninle olan" Allahu Teâlâ hazretlerinden...

O sana yakın, sen ondan gafil, cahil, fersah fersah uzakta.

Neden?

Dünyaya hırsı artıkça Allah ile mesafesi uzuyor, uzaklaşıyor. İşi tatsız tarafa gidiyor.

Ne yapacağız?

Bir ara bizim arkadaşların arasında; "Mehdi çıktı, çıkacak." sözleri heyecan uyandırdı. Arkadaşlar, ihvânımız iki grup oldu. "Mehdiciler" diye bir grup meydana geldi. Gün vermeye başladılar:

"Mehdi 289 gün sonra çıkacak, 288 gün kaldı, 286 gün kaldı." demeye başladılar.

Tabi Mehdi çıkacak; eyvah, kıyamet alâmetlerinin önemlilerinin birisi Mehdi'nin çıkması, bir heyecan, bir telaş, yapacağı inşaatı yapmaktan vazgeçenler oldu. Her şeylerini ona göre düzenlemeye başladılar.

Tabi Allahu Teâlâ hazretleri gayptan, gayba ait bilgileri biliyormuş gibi söylemeye kalkışandan hoşlanmaz. Büyüklerimizin nasihati vardır:

"'Gaybı biliyorum, gayptan haber veriyorum.' diye tavır takınma!" der.

Büyüklerimizin nasihatlerini bastırıyoruz, ihvânımız da evlerinde odalarına koyuyorlar:

"Kerametfuruşluk yapma, gayptan bilgi verme pozisyonuna düşme!" diye.

Bir de; "Öyle insanlara da yaklaşma!" diye. Tabi bunların hepsi imtihan. Yapanlar da samimiyetle yapıyor, arkadaşımız, ihvânımız; bir şey demiyoruz, dostumuz ama hareket yanlış. Böyle bir telaş yaptılar...

Ben de o zaman onlara dedim ki; "Siz böyle Mehdi çıkıyor, kıyamet alâmeti" diye heyecanlanıyorsunuz. Ben size bundan daha heyecan verici bir şey söyleyeyim:

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki;

İzâ mâte'l-insânü fe-kad kâmet kıyâmetühû. "İnsan öldü mü onun kıyameti kopmuş demektir."

İnsan öldü mü bitti; onun kıyameti kopmuş demektir.

Ölümle mesafen ne kadar? Bir saat sonraya çıkacağına bir senedin var mı? Yarına çıkacağına bir senedin var mı?

İstikbale ait bir şey yapacağımız zaman ne diyoruz?

"Yarın inşaallah saat 10'da buluşalım." diyoruz.

"İnşaallah" ne demek?

"Allah dilerse, Allah murad ederse..."

"Benim elimde bir şey yok, ne yapayım, belki yaşatmaz, belki ölürüm, belki gidemem" diye "inşaallah" diyoruz.

Ve lâ tekûlenne li şey'in innî failün zâlike ğaden illâ en yeşâallâh.

Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de Peygamberimize de öyle buyurmuş:

"'İnşaallah' demeden 'Yarın bir şeyi şöyle yapacağım.' deme. 'Allah dilerse' de, o şart ile söyle." diye Efendimiz'e de öyle emretmiş.

Onun için biz de "inşaallah" diyoruz. "İnşaallah" demek lazım, ne olacağını bilmiyoruz. Hemen ölebiliriz. Bir saniye sonra ölebiliriz. Şu sözleri tamamlayamadan ölebiliriz.

Çok tesir etmiş bir olaydı; Ankara'da mahallemizde bana; "Cuma hutbesini sen oku." dediler. Çıktım cuma hutbesi okuyorum, arkadan bir gürültüler oldu, takırtılar oldu, pat diye birisi düştü. Eh, hutbeyi bozmadık, hutbeyi okuduk, Cuma namazını kıldık, arkadaki insanın yanına vardık ki innâ lillah ve innâ ileyhi râciun adamcağız cuma namazı esnasında, hutbe esnasında düştü, öldü.

Onu ailesi camiye ne gözle gönderdi? Kim bilir neler söyledi. Belki camiden gelirken; "Bakkala uğra, şunu al, bunu al." dedi, belki "Ekmek almayı unutma, evde ekmek yok." dedi. Ama ekmek filan gelmedi işte. Ne olacağı belli olmuyor.

Ölüm insanın başında; nerede, ne zaman belli olmaz.

"Ölüm insanın kıyameti" demek olduğuna göre, bizim her zaman titrememiz lazım. Biz dervişiz, tasavvuf erbabıyız, takvâ yolunun yolcularıyız.

Ne demek dervişlik?

"Ölüme hazır olmak mesleği" demek. Derviş, ölüme hazırlıklı olandır. Dervişlikteki emirler; insanı ölüm hâline hazırlıklı bir tarzda gezen, hazırlıklı, devamlı müteyakkız bulunan bir insan hâline getirmek tedbirleridir.

Millet dervişliğin farkında değil. Millet derviş olmuş, ahd-u peymanın, ders almanın, el almanın beyat olduğunun farkında değil. Öyle gafil ki el almanın, beyat olduğunun farkında değil. Hem el alıyor, ders alıyor, hem hocasını dinlemiyor.

Öyle şey mi olur?

İnne'l-ahde kâne mes'ûlâ. "İnsan ahdinden sorumludur."

"Ahdettin, peyman eyledin, söz verdin, niye sözünden döndün?" diye Allah soracak.

Madem ki ölüm bize bu kadar yakındır, o halde bu dünya hırsı neden?

Bunu bırakacağız. Âhirete rağbet edeceğiz, âhirete hazırlanacağız, işlerimizi hemen ölecekmiş gibi tanzim edeceğiz. Hazırlıklı bulunacağız. Vasiyetimiz yastığımızın altında olacak. Borçlarımızı ödemiş olacağız. Günahlardan kendimizi çekmiş olacağız. Abdestli gezeceğiz. Dilimiz zikirli olacak, kalbimiz Allah Allah diyecek.

Böyle hazırlıklı devam edene, böyle niyet edene temûtûn kemâ teîşûn, "Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz." buyurmuş Peygamber Efendimiz.

Bir gün böyle bir hal üzere ölmek de nasip olur. Abdestliyken, dili Allah Allah diyorken, kalbi pırıl pırılken bir yerde ruhunu teslim ediverir.

Allah bize, cümlemize hüsn-ü hâtimeler nasip eylesin. Dünya hırsını bırakmayı nasip etsin, âhirete rağbet edenlerden eylesin. Dünya hırsıyla günahlara dalanları da onlardan kurtarsın, günahlardan korusun, kurtarsın, şeytanın dizginlerinden, bağlarından kurtulmayı nasip eylesin. Rahman'ın yoluna girmeyi, o yolda çalışmayı Mevlamız cümlemize nasip eylesin.

Altıncı hadîs-i şerîf:

Uktülü'l-vezeğa velev fî cevfi'l-Ka'beti.

Bu da İbn Abbas radıyallahu anhümâ' dan.

Vezag denilen bir hayvan var; zararlı, zehirli bir hayvan, Arabistan diyarında olan bir hayvan.

Vezag denilen hayvan nasıl bir hayvandır, zararları nelerdir, neler yapar?

Ben de bilmiyorum karşılığı nedir, onu bulmak lazım. "Keler" diyorlar, kertenkeleden iri, yeşil renkli, kayaların arasında dolaşan, zehir taşıyan birtakım mahlûklar... Onlardan birisi demek ki.

Uktülü'l-vezağa. "Bu cins mahlûku gördüğünüz zaman öldürün." Velev fî cevfi'l-Ka'be. "Kâbe'nin içinde bile görseniz."

Cevf "iç" demek, cevfi'l-leyl. "Gecenin içi, ortası demek." Cevfi'l-Kâbe, "Kâbe'nin ortası." İnsanın cevfi, "karnı" demek, "ortası" demek oluyor.

Kâbe'nin içinde bile olsa ki Kâbe nedir?

Kâbe mübarek mahaldir. Orada ceng ü cidal olmaz, vuruşma, öldürme olmaz.

"Orada bile olsa öldürün." diyor.

Hadîs-i şerîfleri bilmek, daha doğrusu, dinimizin ahkâmını bilmeye biraz hevesli, gayretli ve dikkatli olmak çok önemli bir şey. Bizim hacı kardeşlerimiz hacda, Arafat'ta suyun, çeşmenin başına gitmişler. Kocaman bir akrep, fırt diye meydana çıkmış. "Öldürün!" demişler birileri, ötekiler de "yok" demişler, "İhramlısınız, öldürmeyin!" demişler.

"Öldürün, öldürmeyin" derken, o kıpırtıdan o telaştan, hayvan hızlı da hareket ediyormuş. Hacı efendi anlatıyor:

"Hocam kaçamadım da, yıldırım gibi geldi, bacağıma bir saldırdı, soktu." diyor.

Koca, dağ gibi bir insan, şişman, yüz on, yüz yirmi kilo, boylu bir insan.

"Küt diye, ağaç gibi yere devrildim." diyor.

Bir sokuşta küt diye devirmiş. Hemen almışlar hastaneye götürmüşler, serum takmışlar.

Bizim yanımıza geldi; daha Arafat'tayız, vakfe yapacağız, vakfedeyiz, çadırdayız.

"Hocam, serum taktılar ama şu anda soktuğu yer, ayağım ustura alınmış da derilerim yukarıya doğru cırt cırt kesiliyor gibi, oradan öyle acı geliyor." diyor. "Usturayla doğranıyormuş gibi acı geliyor." diyor.

Eh, zararlı mahlûk. Zararlı mahlûk öldürülür. Dininin ahkâmını insanın iyi bilmesi her yerde lazım oluyor.

Aşağıdaki hadîs-i şerîf de bu mevzuda:

Uktülü'l-hayyâti sağîrehâ ve kebîrehâ ve esvedehâ ve ebyedahâ fe-inne men katelehâ min ümmetî kânet lehû fidâen mine'n-nâri ve men katelethü kâne şehîdâ.

Taberanî'den rivayet edilmiş.

Efendimiz buyuruyor ki:

"Yılanları öldürün, küçüğünü, büyüğünü, karasını beyazını öldürün. Benim ümmetimden kim bunları öldürürse onun cehennemden kurtulmasına bedel olur, fidâsı olur."

Ve men katelethü. "Kim o sokan yılan tarafından ölürse, öldürülmüş olursa." Kâne şehîdâ. "Şehit olur."

Tabi anlaşılıyor ki zehirli yılan. Zehirli yılanlar sıcak yerde çok olur. Akrep de çok olur, yılan da çok olur. Efendimiz zararlı olduğu için öldürülmesini buyurmuş.

Bir başka hadîs-i şerîf var. "Evinizde yılan gördüğünüz zaman" diyordu, bu Râmûz'un başında, "Yılana deyin ki; 'Süleyman aleyhisselam'la yaptığın anlaşma gereği çık git.' Eğer çıkmazsa, gitmezse öldür." diyor.

[Mehmed Zâhid Kotku] Hocamız cennetmekâna sordum:

"Hadîs-i şerîfte niye böyle buyurulmuş?"

Arif insanların hâli başka, alim olmak yetmiyor. Bir şeyler bilmek için mektep medrese görmek, unvan almak, doktor, doçent, profesör olmak bir şey değil.

Dedi ki;

"Evladım, yılan görünümünde cinler olur, o söz onlaradır. Yılan görünümündedir, cindir, Süleyman aleyhisselam'la yaptıkları ahit onlara hatırlatılır, çekilir giderler. O zaman bir cin öldürmüş olmazsın, yılan sanıp da bir cin öldürmüş olup da başını derde sokmazsın." diye söyledi.

Uktülü'l-fâile ve'l-mef'ûle bihî fî ameli kavmi Lûtin ve'l-behîmete ve'l-vâkıa ale'l-behîmeti ve men vakaa alâ zâti mahremin fa'ktülûhü.

Ahmed b. Hanbel, mezhep sahibi, İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan rivayet eylemiş.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

Uktülû. "Öldürünüz!" el-Fâile ve'l-mef'ûle bihî. "Yapanı ve yaptırılanı."

Ne bu?

Fî ameli kavmi Lût. "Lut kavminin amelini kendisi yapan ve üzerinde yapılmasına müsaade eden kişiyi öldürün!"

Tabi bu "lûtilik" diye de geçiyor; lûtilik, şimdi "homoseksüellik" diyorlar. Tabi her iki taraf da çok büyük bir günah işlemiş oluyor.

Ve'l-behîme.

Bak, millet ne kadar cahil; bir de bazı hayvanlara karşı böyle tacizler oluyor, o da öyle.

Ve'l-vâkıa ala'l-behîme. "Bir hayvana tasallut eden kimse." Ve men vakaa 'alâ zâti mahremin. "Evli olup mahremi olan kimseyle de nikâhla olmayan, gayri meşru ilişki yapanı da öldürün!" diye bu hadîs-i şerîfte geçiyor.

Biliyorsunuz İslâm'da, İslâm ceza hukukunda zânînin cezası, -zina eden kimse eğer evliyse- recmedilmektir. Şartları vardır, ahkâmı vardır, fıkıh kitaplarında geniş olarak yazılmıştır.

Şimdi biz onu bir tarafa bırakalım; dinin bu kadar büyük bir cezayla cezalandırdığı, böyle korkunç bir günah, böyle müthiş bir günahın dünyada ve Türkiye'de ne kadar yaygın olduğunu düşünelim. Maalesef �'u "müslüman" denilen Türkiye'de…

Dünyada öyle rezil insanlar var ki gazeteler yazmıştı, İngiltere'de iki erkek papazın karşısına geliyorlar, diyorlar ki; "Bizim nikâhımızı kıy!"

Bre ahlâksız, edepsiz, utanmaz, arlanmaz! Senin dinle imanla ne ilişkin var ki papazın karşısına geliyorsun, bir de ondan bu işin resmen nikâhın tescil edilmesini istiyorsun?

O da ayrı bir rezalet! Belki mevzuatları bakımından, kendisini evli saydırmak için, belki devletten hani evlilere bir zam, bir yardım olduğundan da yapmış olabilirler. Çünkü şarlatan, alçak! O durumda olup o kötü fiili işleyenlerden dernek kuranlar var.

Bizim memlekette de bunun şubesini açanlar var. Bizim memlekette de bunları dergilerde ballandıra ballandıra anlatan, resimlerini çeken, onlarla röportaj yapanlar var. Gitmiş bilmem hangi artist, falanca çirkin eve, oradaki kadınla röportaj yapmış, gazete onu neşrediyor. Aman yâ Rabbi!

Tabi aslında böyle şeyler müslümanın değil.

Kul li'l-mü'minîne yeğuddû min ebsârihim. "Ey habibim, mü'minlere söyle, gözlerine sahip olsunlar, namahreme bakmasınlar." Ve yahfazû fürûcehüm. "Namuslarını korusunlar, kollasınlar."

Ve kul li'l-mü'minâti yağdudne min ebsârihinne ve yahfazne fürûcehünne. "Kadınlara da söyle; onlar da gözlerine sahip olsunlar, onlar da namahreme bakmasınlar, onlar da namuslarını korusunlar."

İslâm bakmayı bile yasaklıyor. İslâm'ın ne kadar güzel olduğunu buradan görün. İslâm namahreme bakmayı bile yasaklıyor. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem buyurmuş ki;

"Gözler de zina eder!"

Aman yâ Rabbi!

"Eller de zina eder!"

Aman yâ Rabbi!

Gözün zinası nedir?

Gözün zinası kendisine helal olmayan harama bakmaktır.

Elin zinası nedir?

Helal olmayan kimseye el uzatıp dokunmasıdır. İslâm, bakışı bile uygun görmüyor.

Ama bakışı uygun görmediği gibi bunun tedbirlerini de alıyor, kadına diyor ki;

"Ey hanım, örtün, ziynetlerini sakla!"

Ziynetler nedir?

Kadının Allah tarafından verilmiş, cezbedici olan güzel tarafları. Tepeden tırnağa örtecek, göstermeyecek, belli etmeyecek.

Ne deniliyor ona?

"Blucin." Kalın kumaş, ince değil, baktığın zaman öbür tarafı görünmez. Benim cübbeden öbür taraf görünüyor, ince, keten bu, bundan dışı görünüyor. Evet, blucin görünmez ama kendisine öyle bir elbise yapıyor ki sımsıkı, giyinmemiş gibi.

Belli etmemek esas. Hem göstermeyecek hem de uzvunun şeklini belli etmeyecek. İslâmî giyim bu.

Muhterem kardeşlerim!

Erkekler de kusurlu. Şu anda pantolon giyen kardeşlerimizin hepsi kusurlu.

Neden?

Vücutlarının şekli belli oluyor.

"Ne yapacağız hocam?"

Niye hoca camide cübbe giyiyor, hiç düşünmediniz mi?

"Şekli belli olmasın." diye.

Niye cübbe bol?

"Şekli belli olmasın." diye. "Tesettür olsun." diye.

Pantolon giyiliyor. Bu pantolona ne diyorlar?

"Frenk pantolonu" diyorlar. Bu bizim ecdadımızın âdeti değil. Bizim ecdadımızın âdeti, bol bir şey giymekti, hiçbir şeyi belli olmazdı. Şalvardı; hem çok rahattı hem de çok sıhhî idi.

Alman söylüyor: "Şalvar, pantolondan çok daha sıhhîdir, yirmi küsur faydası vardır." diyor. Alman, bizim arkadaşımıza söylüyor.

Tabi üzengiye ayağını koyar benim ecdadım; Bismillâhirrahmânirrahîm dediği zaman ayağını yüz seksen derece hop atın üzerinden kaldırır, öbür tarafa atar.

Neden?

Şalvarı var, cübbesi var. Topkapı Sarayı'nda Fatih Sultan Mehmed Han'ın kaftanını gördüm; dört yerden yırtmaçlı. Hani arkadan yırtmacı biliyoruz biz, pardösülerde arkadan yırtmaç var. Bu yandan da yırtmaçlı, bir iki üç, bir de ön taraf, dört tarafı yırtmaçlı.

Neden?

Ata biniyor mübarek. "Hareketine mâni olmasın." diye. Cihad edecek, kılıcı alacak, Allah yolunda buradan Avusturya'ya kadar gidecek, Viyana'yı muhasara edecek, Almanya içlerine akın yapacak.

Bu pantolonlarla olur mu?

Olmaz. Daha Sofya'ya gelmeden dizi delinir, poposu yırtılır, arası ayrılır. Bir namaz kılarken sökülür.

Ecdadımız böyle değildi. Biz şimdi kıyafetimizin hepsini değiştirdik. Frenk gömleği, kulaklı gömlek, Frenk pantolonu, Frenk kıyafeti, Frenk blucini, streç…

Streç mi diyorlar, o daracık pantolonlara? Terziye gidiyor, sanki "öyle bir sıkı olsun ki araya kâğıt koymak istesen bile sığmayacak. İnce bir şey bile sığmayacak kadar sımsıkı" diyor. Bunlar bizim âdetimiz değil.

"Âdeti bırakalım da hiç olmazsa dinimizi kurtaralım, tesettürü sağlayalım." diye ne yapacağız?

Örtüneceğiz, örtecek kadar uzun giyeceğiz. Ceketimizi uzun yapacağız, ceket olmayacak pardösü olacak. Gidersin pardösü giyersin, ceket giymeyi bırakırsın, ceket yerine pardösü olur.

İş yerinde ne yapacağım?

İş yerinde de önlük kullanırsın, olur biter. Ben üniversitede önlük kullanırdım. Önlük modasını çıkardım. Doktorlar gibi önlüğümü giyerdim, derse öyle giderdim.

Öyle yanlış kıyafetler yok! Her şeyi düşünmemiz lazım. Akıllı insan yaptığı işi düşünür, sebebini düşünür, öyle iş yapar.

Bu kravatın mânası ne?

Boğazına sıkıştırıyorsun. Birisi gelse aşağıdan tutsa, yukarıyı biraz daha sıkıştırsa adam boğulacak. Hazır. "Gel beni boğ." der gibi. Alt tarafından tut, üst tarafındaki düğümü çek; adam boğulsun.

Bunun ne mantığı var?

Bu Frenk gömleklerinin kulaklarının ne mantığı var?

Mantığı yok. Bir de eskiden kola vardı, kolalanırdı, trafik kazası geçirmiş gibi adam başını sağa sola kıpırdatamazdı; mantıksız. Bir İspanyol paça çıktı, paçalar kocaman, bir o tarafa sallanırdı, bir o tarafa sallanırdı; herkesin paçası çamurluydu.

Değil miydi?

Arka taraftan, topuktan yere sürünürdü. Olmaz!

Hocamız (Mehmed Zahid Kotku) cennetmekân bir gün benim pantolonuma baktı, biraz ona benziyor, tabi ben dikkat etmeye çalışıyorum ama tenkit etmişti rahmetullahi aleyh, cennetmekân, nur içinde yatsın, Allah himmetlerine, teveccühlerine erdirsin.

Tabi ben ne yapmış oluyorum?

Hakkı söylemiş oluyorum.

Sizin de birinci hadîs-i şerîfe göre ne yapmanız gerekiyor?

Sevmediğiniz bir insan bile söylese haktan yana olmanız gerekiyor. Bir de sevdiğiniz insan söylerse tabi haydi haydi kabul edilir.

Evet, İslâm bir kere kılık kıyafeti düzenlemekle işe başlamış. Bir, bol kıyafet giyilecek; erkek de öyle kadın da öyle. İki, birbirleriyle ihtilaf olmayacak, karışım olmayacak. Haremlik selamlık olacak, ayrılık olacak.

Eskiden tramvaylarda ayrıymış. Ben İstanbul'un o hâline yetişmedim. Belki yaşlı dedelerimiz yetişmiştir. Kadın binerse arka taraftan, orta yerdeki perde bir öteye kadınlar kısmından ön tarafa doğru gidermiş. Kadına öncelik tanınırmış.

Şimdi düşünün kadın erkek aynı kalabalıkta, aynı otobüse, tramvaya biniyor. Hızlı tramvay, yavaş tramvay, neyse...

Ne oluyor?

Mahvoluyor. Erkek de mahvoluyor, kadın da mahvoluyor, İslâm da mahvoluyor, Müslümanlık da ayaklar altında kalıyor. Çünkü kadının her tarafından öteki insanlar sarmış oluyor, sarılmış oluyor. Temas oluyor, değme oluyor, hissetme oluyor. Çok kötü şeyler oluyor.

Onun için her şeyi düşünerek yapmamız lazım.

İslâm böyle ayırmış. Tesettürle ayırmış, mekân olarak ayırmış. Bir de mesela bizim köyde kahvenin, çarşının olduğu sokaktan kadınlar geçemezdi. Böyle bir şey yoktu.

Çarşıdan, pazardan alışveriş ne olacak?

Erkekler yapardı. Şimdi kadınlar çarşıya çıkıyor, pazara çıkıyor, sutyeni alıyor, "Acaba bana gelir mi gelmez mi?" diyor. Tezgahtar da bakıyor; "Küçük gelir, büyük gelir." diyor.

Aman yâ Rabbi! Olmaz ki!

"Bu kumaş bana yakışır mı yakışmaz mı?"

Kuyumcuya gidiyor, yüzükleri takıyor; "Yakıştı mı, güzel oldu mu? Şunu çıkarır mısın?" bilmem ne...

Olmaz ki! İslâm'da böyle şeyler yok. İslâm bunları derece derece engellemiş; namusu korumuş, nesli korumuş, aileyi korumuş, ahlâkı korumuş.

Şimdi ne olmuş?

Şimdi gazeteler, mecmualar, dergiler, televizyonlar felaket. Müstehcenliği o kadar alışkanlık hâline getirdiler ki şimdi müstehcenlik hakkında millette reaksiyon bile kalmadı.

"Olmaz böyle şey, bu kadarı da fazla!" diyecek bir itiraz da kalmadı. Bu da büyük bir felaket.

Neden büyük felaket?

Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki;

"Benî İsrail'in alimleri günah işleyenlerin yanından geçerken; 'Bu günahtır, yapmayın.' dediler. Onlar dinlemedi. Ertesi gün oradan geçerken, alim, onların o günahı yine işlediğini görünce geçti, gitti. 'Dün söyledim.' dedi, geçti gitti."

Bu doğru değil. Madem o, günahı tekrar ediyor, alim de hatanın hata olduğunu söylemeye devam edecek. "Bu yaptığınız günahtır, dün söylemiştim, bugün niye yapıyorsunuz, şöyledir böyledir…" diye yine söyleyecek.

Gücü yeterse yaptırmayacak, gücü yetmezse söyleyecek.

Gücü yeterse yaptırmayacak. Niye "gücü yeterse" diye söylüyorum?

Sen baba mısın, dede misin; çocuğuna, torununa gücün yeter mi?

Yeter. O zaman sen onlara yaptırmama durumundasın, söyleme durumunda değilsin. Yaptırmayacaksın.

Gücü yetince yaptırmayacak. Gücü yetmezse nasihat edecek, söyleyecek. Ona da gücü yetmezse içinden; "Aman yâ Rabbi! Sen beni bunların şerrinden koru, ben buna razı değilim." diyecek.

Biliyorsunuz hadîs-i şerîfe göre bu da imanın en aşağı derecesidir,.

İslâm böyle. Reaksiyon kabiliyetini kaybedince ne oluyor?

"Allah onların kalplerini birbirlerine vurdu, benzetti."

Benî İsrail'in aliminin, abidinin kalbi de günahkârının kalbine benzedi.

Neden?

Günaha reaksiyon kalmadı. Günaha karşı aksülamel kalmadı. Onun için kalpleri birbirine benzedi, hepsi birden helâk oldular.

Nasıl olacak?

Günaha hiçbir yerde, hiçbir zaman rıza gösterilmeyecek. Günahın çokluğu, iyi insanın onun günah olduğunu söylemesine bir mâni teşkil etmeyecek; onu alıkoymayacak. Söyleyecek:

"Bu yanlıştır, yapmamak lazım, yapmamanız lazım." diyecek. Lisan-ı münasip ile...

Ben etrafımdaki kardeşlere işin kolayını buldum, ceza yazıyorum;

"Sana elli lira ceza, beş yüz lira, beş bin lira ceza." diyorum.

"Niye hocam?"

"Sol elinle yedin, beş bin lira ceza."

"Sana on bin lira ceza."

"Niye hocam?"

"Takkesiz namaz kıldın."

"Sana şu kadar ceza, bu kadar ceza…"

Biraz şaka gibi oluyor ama öbür taraf da hiç olmazsa yaptığı şeyin yanlış olduğunu anlamış oluyor; ben de söylemiş oluyorum, rahatlıyorum. "Elhamdülillah, yarı şaka yarı ciddi hiç olmazsa o işin yanlışlığını söyledim." diyorum. Söylemediğim zaman; "Niye ben bunu söyleyemedim?" diye, gece akşam yatıncaya kadar içimde bir üzüntü, bir dert oluyor.

"Ben hoca olduğum halde niye söyleyemedim? Niye oada onun günah olduğunu söyleyemedim?" diye çok mahcup oluyorum, çok korkuyorum. Allah; "'Niye söylemedin?' diye bana sorar." diye korkuyorum.

İslâm böyle engellemiş ama işte dünyanın hâli bu. Dünyanın hâli fena. Kıyamet yakın, aklınızı başınıza toplayın.

İkrai'l-Kur'âne fî külli şehrin kâle innî ecidü kuvveten kâle fa'kra'hü fî işrîne leyleten kâle innî ecidü kuvveten kâle fa'kra'hü fî aşrin kâle innî ecidü kuvveten kâle fa'kra'hu fî seb'in ve lâ tezid alâ zâlike.

Bu rivayet Abdullah İbn Amr'den. Ebû Dâvud, Müslim ve Buhârî'de var. Altındaki bir rivayeti daha beraber okuyalım:

İkrai'l-Kur'âne fî külli şehrin ikra'hü fî hamsin ve işrîne ikra'hü fî hamse aşrete ikra'hü fî aşrin ikra'hü fî seb'in lâ yefkahühû men yekraühû fî ekalle min selâs.

Bu da Ahmed b. Hanbel'in rivayeti, Abdullah İbn Amr'den. Her ikisi de Abdullah İbn Amr radıyallahu anhümâ'dan.

Kim bu zât-ı muhterem?

Mısırı fetheden Amr İbn Âs var, onun oğlu; alim, fâzıl Abdullah İbn Amr. O da Kahire'de. Kahire'de bir Amr camii var; o da oranın köşesinde medfun. Allah şefaatine erdirsin. Sahabe. Bir beldede bir sahabe, o beldenin önderidir, lideridir, âhirette o beldenin müslümanları onun arkasından cennete gidecek. Elhamdülillah ziyaret etmek nasip oldu.

Bu Abdullah İbn Amr İbnü'l-Âs rivayet etmiş. Rivayetlerin ikisini de okuyalım.

Peygamber Efendimiz birincisinde diyor ki;

İkra'i'l-Kur'ân. "Kur'ân-ı Kerîm'i oku." Fî külli şehrin. "Her ayda."

Ne demek?

Bir ayda oku, oku, oku, bitir. "Bir ayda bir hatim indir." demek.

Sonra ne demiş?

Kâle innî ecidü kuvveten. "Yâ Resûlallah! Ben kendimde daha kuvvet hissediyorum, daha çabuk okuyabilirim."

İnnî ecidü kuvveten. "İçimde bir kuvvet görüyorum." Kâle fa'kra'hü fî işrîne leyle. "O zaman yirmi günde oku." Kâle innî ecidü kuvveten. "Ben içimde daha hızlı okuma kuvveti hissediyorum. Daha hızlı okuyabilirim." Kâle fe'kra'hü fî aşrin. "On günde oku. Hatmini on günde tamamla." Kâle innî ecidü kuvveten. "Yâ Resûlallah! Ben daha hızlı okumaya kuvvet hissediyorum; içimde bir kuvvet seziyorum, buluyorum." Kâle fe'kra'hü fî seb'in. "Yedi günde oku, bir haftada oku." Ve lâ tezid alâ zâlike. "Bundan da daha hızlı okumaya, süratini daha fazlalaştırmaya kalkışma." dedi.

Yedi günde, haftada bir.

Onun için Pakistanlı kardeşlerimiz bizden çok daha alim insanlar. Onların alimleri çok yüksek alimler. Çok kıymetli kitaplar basmışlar. Kur'ân-ı Kerîm'in çok güzel çeşitleri var orada, hadis kitaplarının çok güzel neşriyatları var; kuvvetli. Oradaki Kur'ân-ı Kerîm'leri aldım da, bazıları kütüphanemde hatıra olarak var, Kur'ân-ı Kerîm çeşitleri...

Kur'ân-ı Kerîm'i yediye bölmüş, kenarına yazmış. Onlar her bölüme "menzil" diyorlar:

Birinci menzil; Fâtiha'dan başlayacak;

Euzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillahirrahmânirrahîm. Elif lâm mîm… vesaire.

Oraya geldiği zaman birinci menzil tamam. İkinci menzil, üçüncü menzil… yedinci menzil. Yedi menzil.

Biz otuz sayfaya ne diyoruz?

"Cüz" diyoruz. Yirmi sayfaya bir cüz diyoruz, otuz tane cüz var.

O ne diyor? Yedide birine "menzil" diyor.

Bu neye göre?

İşte bak bu hadîs-i şerîfe göre. Yedi günde hıfz etmeye göre, hatmetmeye göre.

Hatırınızda olsun, daha fazla hızlı okursanız Peygamber Efendimiz, Abdullah ibni Amr'a; "Artık bundan da hızlı yapma." demiş

Ben hadisin şerhinden hatırlıyorum ki Abdullah İbn Amr sonradan pişman olmuş. İhtiyarladığı zaman bu kadar hızlı okumakta zorlanmış.

İnnî ecidü kuvveten dedi ya, "Ben kendimde kuvvet hissediyorum, daha hızlı yapabilirim." Sonradan o kuvvet kalmayınca, ihtiyarlayınca; "Keşke Resûlullah'ın ilk dediğini tutsaydım." demiş.

İbadetlerde devamlılık önemlidir, işin önünü sonunu, evvelini âhirini düşünüp, ölçülü bir tarzda ibadetleri öyle yapmak lazım. Fazla fazla yapıp da sonra bıraktığı zaman iyi olmaz.

Onun için hiç olmazsa ayda bir ne yapmamız lazım?

Hatmetmemiz lazım.

Bu ne demektir?

"Günde bir cüzü bitirmek" demektir.

Bu ne demektir?

"Kur'ân-ı Kerîm'i hızlı okuyabilecek hâle gelmek" demektir.

Şimdi Kur'ân-ı Kerîm'i hiç bilmeyenler; "Vay benim başıma gelenler! Ben zaten kekeleyerek yarım sayfa okuyamıyorum, ömrümde bir tane hatim indirmedim." diyecek.

Kur'an Allah'ın kelamıdır, öğrenecek.

Aşağıdaki rivayet yine Abdullah İbn Amr'dan ama Ahmed b. Hanbel rahmetullahi aleyh rivayet etmiş.

İkrai'l-Kur'âne fî külli şehrin. "Kur'an'ı bir ayda, her ayda hatmedin, okuyun." İkra'hü fî hamsin ve işrîne. "Yirmi beş günde hatmedin." İkra'hü fî hamse aşrete. "On beş günde okuyun." İkra'hü fî aşrin. "On günde okuyun." İkra'hü fî seb'in. "Yedi günde okuyun." demiş.

Bu rivayette arkasında şu ilave var:

Lâ yefkahühû. "Anlayamaz, derinliğine âyetin mânasını takip edemez." Men yekraühû fî ekalle min selâsin. "Üç günden az zamanda okuyan kimse."

Vır vır vır…

E ne oldu, ne dedi?

Anlayamaz. Çok hızlı gitti.

Maksat nedir?

Anlamaktır. Onun için üç günü zikrediyor ama "Üç günden az okuyan da bundan bir şey anlayamaz." diyor.

Demek ki buna bakarak; "En aşağı üç günde oku." demişler. Ortası "yedi gün." Normali de Kur'ân-ı Kerîm'i bir ayda hatmetmek lazım. Daha da geçe bırakmamak lazım. Kur'ân-ı Kerîm'le meşgul olmak lazım.

Millet Kur'ân-ı Kerîm'le ünsiyet etmiyor. Kur'ân-ı Kerîm'e böyle bağlı değil. Böyle okuyamıyoruz, Allah bizleri affetsin.

Hacı baba caminin dışında oturuyor, bir kavak kütüğünü deviriyorlar, tık oraya koyuyorlar, güneşli havada, Yeni caminin önündeki kumrular gibi oraya diziliyorlar. Sen yolcusun mesela, gelmişsin, gidiyorsun. Oh güneşlen... Hacı babaların hepsi sakallı, elinde baston vesaire.

"es-Selamu aleyküm."

"Aleyküm selam."

Namaza yarım saat var, gelmişler oraya oturmuşlar, dışarıda duruyorlar:

"Sarı öküz ne yaptı, efendim tarlanın mahsulü ne oldu?" Bilmem ne?

Ya gir içeri, Kur'ân oku. Yarım saatte insan bir cüzü bitirir, o günkü vazifeyi bitirir. Biraz ezberini ilerlet. Kur'ân-ı Kerîm'in ne kadar çok âyetini bilirse cennette mü'minin derecesi o kadar yüksek olacak.

Ona çalışmak lazım değil mi?

Ona çalışmak lazım.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi Kur'ân-ı Kerîm'i sevenlerden, ona güzel bağlananlardan, sarılanlardan, onu çok okuyanlardan, içindeki ahkâmı hayatına tatbik edenlerden, uygulayanlardan, böylece Kur'ân-ı Kerîm'in şefaatine erenlerden eylesin.

Fâtiha-ı Şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı