M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 60.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

El-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Vessalâtu vesselamu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi ihsânin ilâ yevmi'd-din.

Emmâ ba'dü

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuha ve külle muhdesetin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibeha fi'n-nâr. Ve bi's-sennedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

İzâ kâne ehadüküm fakîran fe'l-yebde' bi-nefsihî fe-in kâne fadlun fe-'alâ 'ıyâli fe-in kâne fadlun fe-'alâ zî karâbetihî fe-in kâne fadlun fe-hâhunâ ve hâhunâ.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin rahmeti, selâmı, bereketi, ihsanâtı, ikramâtı dünyada âhirette üzerinize olsun. Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ hazretleri cümlenizi, cümlemizi sevdiği kullardan eyleyip iki cihan saadetine mazhar eylesin.

Şurada Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin mübarek hadîs-i şerîflerinden bir demet okumak, öğrenmek, taallüm etmek ve tefeyyüz eylemek üzere toplandık. Bu hadîs-i şerîflerin okunması ananevî olarak devam ediyor bizim bu tekkemizde.

Okumaya ve izaha başlamadan önce; başımızın tacı, rehberimiz, önderimiz, Efendimiz, Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruh-u pâkine bizlerden bir hediye-i Kur'âniye olsun diye ve tabii onun rızasıyla onun âlinin, ashabının, ezvacının, evladının, etbaının ruhlarına hediye olsun diye, hâsseten Peygamber Efendimiz'in mânevî vârisleri, ümmetin mürşidleri, emanet edildiği mübarek kişiler olan sâdât ve meşâyih-i turuk-u aliyyemizin Ebû Bekr-i Sıddîk ve Aliyyü'l-Murtazâ'dan müteselsilen Hocamız Muhammed Zahid-i Bursevî'ye kadar gelmiş geçmiş bütün büyüklerimizin, mürşidlerimizin, şeyhlerimizin, pirlerimizin ruhlarına hediye olsun diye, bu kitabı yazan Gümüşhaneli Hocamız Ahmed Ziyaeddin Efendi hazretlerinin ve kendisinden feyz aldığımız Hocamız Muhammed Zahid-i Bursevî Efendimiz'in, bu hadîs-i şerîfleri bize nakil ve rivayet etmiş olan ravilerin, alimlerin, fazılların, muhaddislerin ruhları için, bu beldeleri Allah Allah diyerek, canlarını, mallarını feda ederek fethetmiş, bize bırakmış olan Fatih Sultan Muhammed Han'ın ve mübarek ordusu mensuplarının ve yakın diğer diyarları fetheden fatihlerin, şehitlerin, gazilerin, mücahidlerin ruhlarına bizlerden bir şükrâne olarak hediye-i Kur'âniye olsun diye, cümle hayrât u hasenât sahiplerinin ve şu camimizi bina etmiş olan İskender Paşa'nın, bu camiyi asırlar boyu hizmette tutan, hayırları ilave olarak yapan kişilerin, bu camiden güzeran eylemiş olan imamların, hatiplerin, müezzinlerin, kayyımların, vâizlerin, din görevlilerinin, cemaatlerin ruhları için ve uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri dinleyemeye gelen siz kıymetli kardeşlerimin âhirete göçmüş olan bütün geçmişlerinin, sevdiklerinin, yakınlarının, dostlarının, gönüllerinden temenni olarak geçirdikleri kimselerin ruhları için, ruhları şâd olsun, kabirleri nur dolsun, cennet bahçesi olsun, makamları yücelsin, dereceleri artsın, nurları ve sürurları ve kabir istirahatları ziyade olsun diye ve biz yaşayan müslümanlar da Rabbimiz'in rızasına erelim, rahmetine nâil olalım, ömrümüzü rızâ-i Bâri'ye uygun geçirelim, huzuruna yüzü ak, alnı açık, sevdiği kullar olarak varalım diye, Allahu Teâlâ beldelerimizi ve sâir İslâm beldelerini her çeşit âfetlerden, musibetlerden korusun, bizi iki cihanda salim, bahtiyar, âfiyet üzere eylesin diye bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyup öyle başlayalım. Buyurun...

Okuduğumuz hadîs-i şerîfler Râmûzü'l-ehâdîs isimli hadis kitabının 60. sayfasında dördüncü hadis ve devamıdır. Bazıları meraklıdır, ilmin kaynaklarını bilmek ister, hakkıdır ve güzeldir. Onlar bilsinler ve kaynakları tahkik edebilsinler diye söylüyoruz.

Câbir radıyallahu anh'ten Ahmed b. Hanbel'in, Müslim'in, Ebû Davud'un ve diğer hadis alimlerinin rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz buyurdu ki;

İzâ kâne ehadüküm fakiran. "Sizden biriniz fakir, muhtaç ise." Fe'l-yebde' bi-nefsihî. "Evvela kendisinden başlasın."

Neye?

İhtiyacı olan şeyleri karşılamaya önce kendisinden başlasın.

Fe-in kâne fadlun. "Eğer kendisine ayırdıktan sonra bir fazlalık artıyorsa, dağıtılacak şeyde." Fe-'alâ 'ıyâlihî. "O zaman bakımıyla mükellef olduğu başka kimselere de dağıtsın." Fe-in kâne fadlun. "Bundan sonra yine biraz daha artarsa dağıtılacak şey." Fe-'alâ zî karâbetihî. "Akrabasından, kendisine yakın olan kimselere de dağıtılacak şeyden ayırsın." Fe-in kâne fadlun. "Yine de biraz artan miktar varsa." Fe-hâhunâ ve hâhunâ. "O zaman aklının uygun gördüğü şuraya şuraya dağıtsın."

Demek ki önce kendi ihtiyacını karşılamaktan başlayacak, eline gelmiş olan imkânı; sonra bu mertebe üzere etrafına, başkalarına verecek.

Dikkat edilirse; "Bu imkân benim elime geçti, ben bunun hepsinin üstüne otururum, hepsini lup diye yutarım." demiyor müslüman. İhtiyacı kadar alıyor, ihtiyacından fazlalık varsa, bakımıyla mükellef olduğu yakınlarına, akrabasına veriyor, ondan sonra şuraya şuraya veriyor. Demek ki bir kere tokgözlülük var. Bir kere sonsuz bir ihtiyaç hâli yok.

Adamın milyarları, trilyonları, bilmem neleri var; hâlâ devletin hazinesinde gözü, hâlâ bilmem şuradan buradan, nereden ne bulurum, yutarım diye... Dağları önüne koysan çatur çutur yiyor, yutuyor; denizleri önüne koysan, huup yutuyor, bitiriyor... Denizler, deryalar yetmiyor, gözü doymuyor... Karnı dipsiz ambar gibi, bir türlü tatmin olmuyor. Böyle değil.

Hatta Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir başka hadîs-i şerîfinde diyor ki; "Kâfir yedi mide ile yemek yer. Mü'min tek mide ile yer." Kâfirin yemekteki hırsına bak! Çünkü Allah'a tevekkülü yok. Mü'mine onun yediğinin yedide biri yetiyor da, gözü de tok oluyor. Ama kâfir önüne ne gelirse silip süpürüyor, silip süpürüyor…

Mü'minde böyle bir tokgözlülük olacak, bu bir. Bir de öteki insanlara karşı hizmet, yardım ve el uzatma duygusu olacak, fakir bile olsa. Bak, fakir önce kendisine ayırdı. Fakir, ihtiyacı var; yarına, öbür güne ayırmıyor; sağa, sola, etrafına veriyor. Fakir de eline biraz imkân fazla geçti mi demek ki sağa sola verecek. Bu İslâm'ın içtimaî yani sosyal anlayışının güzelliğini gösteriyor. Yani, "Ben kendim kazandım, istediğim gibi yerim, istediğim gibi harcarım; istersem atarım, istersem yakarım." diyemiyor.

Hatta İslâm'da bir kâide var, zaman zaman burada geçti: Lâ darara ve lâ dırâre fi'l-islâm. "İslâm'da mala zarar vermek yok. Senin malına birisi kasten bir zarar vermişse, sen de onun malına mukabele, karşılık olsun diye bir zarar vermeye hakkın yok." "O benim koyunlarımı öldürmüştü ben de onun koyunlarını öldürürüm. O benim camımı kırmıştı ben de onun camını kırarım." diyemiyorsun.

Ne yapacaksın?

Adalete müracaat edeceksin. Yani, mal, can telefi, eşya israfı yok İslâm'da. Her şey çok güzel ölçüler içine yerleştirilmiş.

Adam muhtaç ama, Fe-in kâne fadlun. "Eğer kendi ihtiyacını karşıladıktan sonra bir fazlalık varsa..." Hop ötekine, hop berikine, her tarafa dağıtacak. E böyle olunca, muhabbetli bir toplum olur, aç, açık kalmaz insanlar, yoksul, fakir kalmaz. Bizim şu andaki cemiyetimiz, cemaatimiz gibi olmaz veya dünyadaki başka yerlerdeki gibi olmaz.

Allah bize her türlü maddî, mânevî, içtimaî, ailevî, ruhî, bedenî rahatsızlıklarımızı tedavi etmemiz için her türlü ilacı göndermiş, her türlü çareyi öğretmiş de insanlarda akıl yok, anlayış yok, iyilikten anlama kabiliyeti yok. Yani Allah'ın bize rahmetini anlayamıyor insanların çoğu. Allah âlemlere rahmet olarak peygamber göndermiş, kullarına merhamet ettiği için, önceden haber gönderip âhirette olacakları Kur'ân-ı Kerîm'le bildirmiş; bu iyiliklerden millet, insanlar anlamıyor. Yani, huysuz bir hastanın kendisi şifa bulsun diye, ağzına yaklaştırılan ilacı, kaşığı elinin tersiyle vurup devirdiği, şişeyi kırdığı gibi, huysuzluk ediyor yani insanoğulları.

Hasta insanlığın tedavisi İslâm'da. Bak, gazetelerde okuyoruz, nasıl deveyi hamuduyla yutuyorlar.

Neden?

İman yok da ondan. Nursuz da herif ondan. Âhiret inancı, mesuliyet duygusu, insafı ve merhameti yok. Bitmez tükenmez hırs… Ya o kadar parayı insan yiye yiye bitiremez. Ama rakamlar milyon değil, milyar milyar… Yani bin tane milyon bir araya geliyor, bir milyar ediyor. Ne milyarlar gidiyor.

Nereden gidiyor?

Yetimin, yoksulun parasından, senin benim gibi alın teriyle çalışan insanın parasından, fukaranın hakkından, herkesin hakkından yani.

Buna karşı ne olacak?

Devamlı bir kontrol, devamlı bir takip, devamlı bir reaksiyon olması lazım. Yani hem iyilik yapacaklar müslümanlar, hem de kötülükleri engelleyecekler. Bu iki vazifeyi anlayamıyorlar. İyilik yapmaya gayret ediyor, karınca kararınca, "Hocam elhamdülillah cami yaptırdım, çeşme yaptırdım." Hakikaten talebeye bakmış, burs vermiş.

Kötülükleri engellemek?

O tarafı yok. Halbuki emr-i mâruf, nehy-i münker var. Cihad var. Kötülükleri de engelleme çalışması var.

Bizim arkadaşlardan birisinden hudutta rüşvet istemişler. Sandalyeye oturmuş, rahat bir şekilde, oh oturmuş.

Hayrola?

"Ben bu rüşveti vermem, siz de beni bekletirsiniz. Bekleteceğiniz kadar bekletin. Rüşveti vermem." demiş.

Rahat bir şekilde oturmuş. Bakmışlar ki bu hacı efendiden rüşvet filan çıkmayacak... Böyle olacak insan. Yani mücadeleyi de azimli [yapacaksın...]

Ben bir kitap yazdım, Avrupa'da basıldı. Turizm bakanlığı parasını tahakkuk ettirecek. Tamam, aldık Turizm bakanlığından evrakı, Maliye bakanlığına gittik. Ankara'dayız o zaman, üniversitedeyim.

"Buyur evrakı. Ver paramı."

O zamanın parasıyla iki bin küsur lira para. Yani bir makale yazmışız, büyük bir kitapta, arkeolojik bir eserde, sanat tarihi kitabı, kuşe kağıt, kocaman şey. Dedi ki;

"Arkasına bu evrakın, kitabı eklemek lazım." Güldüm, dedim ki;

"O kitabın parası senin bana vereceğin paradan kat kat fazla, bana vermiyor ki, ben sana vereyim." Yani evrakın arkasına kitabı ekleyecekmişim. Zaten onun vereceği paradan fazla. Ondan sonra bana para verecekmiş.

Dedim, "Böyle şey olmaz!"

Gittik konuştuk ilgililerle filan, tamam. Oturdum... Adam dedi ki;

"Hocam buna çok vergi kesmek lazım." Ben sakallıyım, üniversitede hocayım. Hangi sebepten diyorsa yani, diyor ki;

"Buna çok vergi kesmek lazım."

"E ne yapalım, vergi pazarlığa mı tâbi, keseceksen kes." dedim.

Yani demek istiyor ki, çok vergi vermemem için, "hocam anlaşalım." demek istiyor. Ben şöyle rahat oturdum. Dedim ki [içimden];

"Sen ne keseceksen kes bakalım da ben de senin hakkından gelmesini bilirim." Yani, haksız bir şey yaparsa benim de müracaat edeceğim dostlarım var, en yukarıdan, en aşağıya kadar. Ensesini kaşıdı, alnını kaşıdı, kaşını kaşıdı, burnunu kaşıdı;

"Hocam gideyim müdürle bir konuşayım." dedi. Gitti geldi;

"Tamam hocam, hallettik." dedi.

"Neyi hallettin?" dedim.

"Vergiyi kesmeyecekmiş."

Fesübhanallah!

"Ya memleket bizim vergilerimizle kalkınacak, vergiyi kesmemek olur mu? Hak neyse onu kes. Ben vergi vermekten kaçan bir insan değilim ki. Biz devlet hazinesinden bir şey almak değil, vermeyi seven insanlarız. Gözümüz tok filan." dedim. Eninde sonunda, allem etti, kalem etti, bir şey almadı.

En sonunda ne dedi biliyor musun?

"Hocam valla, şu masanın üstünde, şu evraka imza atacak kalemimiz yok." dedi.

Ya devlet seni kalemsiz bırakır mı? Mümkün mü?

"Pekâlâ, al şu kalemi." dedim. Rüşvet diye değil de, devletime acıdığım için bir kalem verdim. İmzaladık filan, aldık parayı.

Yani mü'minin hali nerede imansızın hali nerede?

İslâm dertlerin devası. Bu adamların aklı olsa, bize gerici diye yan bakacaklarına, bizi yalvara yakara işlerin başına getirirler.

Neden?

Haram yemeyiz, rüşvet yemeyiz, Allah'tan korkarız, gece gündüz çalışırız. 11-12'ye kadar çalışırız. İş bitinceye kadar çalışırız. Hakkımızı aramayız. Fazlasını bağışlarız.

Bizim gibisini nereden bulacak?

Dünyanın safı, Allah'ın Allahlık adamıyız biz hepimiz. Ama kim daha akıllı onu Allah bilir.

Bizim yaptığımız mı doğru, başkasının yaptığı mı doğru?

Biz askerdeyken nöbet tutmayı zevk biliyorduk. Başkasının yerine de nöbet tutuyorduk.

Niye?

Nöbet tutmak sevap diye. Ötekisi nöbeti kaytarmayı seviyordu, nöbeti başkasının üstüne yıkmayı seviyordu. Biz de nöbeti almayı seviyorduk. Çünkü "Allah rızası için hudutta bekleyen insanın gözüne cehennem ateşi değmeyecek." buyuruyor Peygamber Efendimiz. Ama yine bu memlekette gerici olan biziz, bilmem ne olan biziz, mağdur olan biziz, öcü olan biziz, kötü olan biziz, takunyalı olan biziz, vesaire filan. Allah ıslah etsin. Onları da neden söylediklerini biliyoruz.

Dün akşam öğrendik ki Hâtem-i Esam hazretlerinden; günahkâra kızmamamız da lazımmış.

Ne lazımmış?

Acımamız lazımmış. Acıyoruz.

Allah ıslah etsin. Allah kurtarsın. Bu gidişle cehenneme, cump diye ateşe düşecekler, mahvolacaklar. Allah kurtarsın.

İzâ kâne yevmü'l-kıyâmeti nûdiye eyne ebnâü's-sittîn ve hüve'l-'umurü'llezî kâle'l-allâhü evelem nü'ammirküm mâ yetezekkerü fî-hi men tezekkera.

Abdullah b. Abbas radıyallahu anhümâ'dan bize naklolunduğuna göre Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğu yazılı kitabımızda;

İzâ kâne yevmü'l-kıyâmeh. "Kıyamet günü olduğu zaman..." Yani kıyamet kopacak, bu dünya bitecek, âhiret âlemi hayatı başlayacak, insanlar mahşer yerinde toplanacaklar. Dünya bitti artık, âhiret. Âhirette, mahşer yerinde nûdiye. "Nidâ olunur."

Kim nida eder?

Herhalde melekler nidâ eder. Bir nidâ, bir ses duyulur, bütün mahşer halkının duyacağı bir ses bu.

Nedir o nidâ?

Eyne ebnâü's-sittîn. 'Nerede altmış yaşını bulanlar? Nerede altmışlıklar, 60 yaşına ermiş olanlar?' Eyne ebnâü's-sittîn. 'Nerede altmış yaşındakiler? Ve hüve. "Bu 60 yaşı," el-'umurü'llezî. "O ömürdür ki," Kâle'llâhü. "Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'inde o yaş hakkında şöyle buyurmuştur."

Evelem nü'ammirküm. "Biz sizi ömür verip yaşatmadık mı dünyada, ey kullarım?"

Ne miktarda?

Mâ yetezekkerü fî-hi men tezekkera. "Bu yananlar, âhiretin gerçeklerini anlayanlar, kavrayanlar, vaazlardan ibret alıp halini düzeltenler, düzeltebilecek miktarda biz sizi dünyada yaşatmadık mı?'

Alelacele mi aldık sizi âhirete?

Fırsat vermedik mi size?

O kadar ömür vermedik mi?

Aklı olan kendisini toparladı; nasihatleri anladı, dinledi, halini düzeltti, doğru yola girdi. Siz niye düzeltmediniz?

Biz sizi o kadar yaşatmadık mı, onlar kadar?

Bahis konusu olan âyet-i kerîmedeki o yaştır, o 60 yaş.

Muhterem kardeşlerim!

Demek ki Allahu Teâlâ hazretlerinin bu âyet-i kerîmesi hakikaten insanı terleten bir âyet-i kerîmedir.

Rabbimiz bizleri sorgusuz sualsiz cennetine girenlerden eylesin.

Neden?

Çok iyi, matah insanlar olduğumuzdan mı?

Değil.

Sorulara cevap veremeyiz, mahvoluruz, ondan.

"Yâ Rabbi! Sen bizi sorgu sual açmadan, çaresini sen bilirsin, şöyle cennetine dahil ediver yâ Rabbi!" diyoruz.

Hani, Kastamonulu harbe gitmiş, bakmış ki gülleler patlıyor, insanlar şehit oluyor, ölüyorlar, can pazarı, kanlar akıyor, canlar yanıyor, kurşunlar vızlıyor. Bakmış ki vaziyet fena. Açmış elini dua etmiş;

"Allahım, sen benim canımı gülleye gapdurma. Gapdurursan da cart curt gışı gibi bagıtturma." Cart curt diye öten bir kuş var yani öyle bağırttırma beni diyor. "Derleyip, toplayıp cennetine dıhıvir yâ Rabbi!" dediği gibi biz de, Allah'ın bizi derleyip toplayıp bigayri hisab cennetine sokmasını istiyoruz.

Yoksa o günahkârlara, o ıslah olmayanlara, o emir tutmayanlara, o Allah'ın yolunda gitmeyenlere, Allahu Teâlâ hazretleri ne buyuracak mahşer günü?

Evelem nu'ammirküm. "Biz sizi yaşatmadık mı, muammer, ömürlü eylemedik mi?"

Ne miktar ömür?

"Uyanan, ibret alan, kendini düzelten insanın düzeltmeye fırsat olduğu kadar bir müddet biz sizi yaşatmadık mı?"

Pattadak mı aldık?

"Yâ Rabbi! Derleyip toparlanacaktım, tam..." filan diye yarım mı kaldı?

Hayır. Öyle değil.

Muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretleri yüzlerce, binlerce fırsat verir insanoğluna. Allahu Teâlâ hazretleri ömür boyunca her insana bir sürü yola gelmesi için ikazlar gönderir. Bir sürü fırsatlar hâsıl olur. Bir sürü benim gibi vâizleri dinlettirir, bir sürü kitapları okutturur, bir sürü nasihatleri, şu veya buradan kulağına getirtir, düşündürür ondan sonra... Yani kullarının doğru yola gelmesi için Allahu Teâlâ hazretleri çok lütuflarda bulunur. Ama kullar doğru yola gelmezler.

Ve hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki; "Allah bir kulunun yanlış yolu bırakıp da doğru yola gelmesine öyle sevinir ki! Öyle sevinir ki Allah o kulunun dalâleti bırakıp da hidayete gelmesine."

Nasıl sevinir?

"Çölde yolunu kaybetmiş insanın nihayet bir yol bulup da kurtulduğu zamanki sevinci kadar... Susuzluktan ölmek üzere bir insanın, pınarı bulup da şapur şupur suyu içip de hayatını kurtardığı zamanki sevinci kadar sevinir. Çoluk çocuğu olmayan bir insanın yıllar yılı doktor doktor dolaşıp, çare arayıp, çare bulamamışken, olmadık bir yaşta, yaşlı bir halde birden bir evlat sahibi olduğu zaman sevindiği gibi sevinir." gibi misaller veriyor Peygamber Efendimiz. Allah'ın nasıl sevindiğini biz anlayalım diye temsillerle böyle anlatıyor.

Onun için Allah lütf u kereminden bizlere eğer doğru yolu bulmamız için birtakım işaretler göndermişse; ya birisinin dudağından, ya rüyada, ya kitapta, ya başka türlü bir şekilde, bu fırsatları değerlendirmeliyiz. Bu fırsatlara kulak tıkamamalıyız. Bu ikazlara rağmen yanlış yolda devam etmemeliyiz. Çünkü ikaz olur olur olur da, bir zaman da pattadak ölüm geliverir, iş işten geçiverir, geçiverebilir. O bakımdan insan ikazı alır almaz düzelmeli, kendisini toparlamalı, yanlış yolu bırakmalı, günahı terk etmeli, sevaplı yola girmeli. Allah'ın sevgili kulu olmaya çalışmalı, gözünü açmalı, ömrünü zâyi etmemeli, başkaları uyanmışken bu uyumaya devam etmemelidir.

Altıncı hadîs-i şerîf:

İzâ kâne yevmü'l-kıyâmeti 'urriffe'l-kâfiru bi-'amelihî fe-cehade ve hâsame fe-yukâlü hâülâi cîrânüke yeşhedûne 'aleyke fe-yekûlü kezebû fe-yekûlü ehlüke ve 'aşîratüke fe-yekûlü kezebû fe-yekûlü ahlefû fe-yahlifûne sümme yüsmitühümüllâhu ve teşhedü 'aleyhim elsinetehüm fe-yüdhilühümü'n-nâre.

Ebû Saîd el-Hudrî hazretlerinden bu hadîs-i şerîf.

Bakın ne buyuruyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;

İzâ kâne yevmü'l-kıyâmeti. "Kıyamet kopup da âhiret âlemi başladığı zaman." 'Urriffe'l-kâfiru bi-'amelihî. "Kâfire yaptığı melanetler bildirilir." "Bak, sen dünyada iken şu hınzırlıkları yaptın, şu kâfirlikleri yaptın, şu günahları işledin, şu alçaklıkları irtikâp eyledin, şu haksızlıkları yaptın." diye bildirilir. Yaptığı ameller, işler kâfire bildirilir.

Fe-cehade ve hâsame. "Ama o bu ithamlardan sıyrılmaya gayret eder ve mücadeleye kalkışır." Kendisine melekler, "şöyle yaptın, böyle yaptın…" diye bildirdikçe; o inkâr eder, mücadeleye kalkar ve kendisini temize çıkartmak için böyle edepsiz bir gayretin içine girer.

Fe-yukâlü. "Onun üzerine denilir ki." Hâülâi cîrânüke yeşhedûne 'aleyke. "İşte şunlar komşuların, aleyhine şahitlik ediyorlar." Bunları yapmışsın, bu edepsizlikleri yapmışsın, bu günahları işlemişsin, bu haksızlıkları -yani kâfirin yaptığı neler varsa- bunları yapmışsın, bak komşuların şahitlik ediyor.

Fe-yekûlü kezebû. "'Yalan söylüyorlar.' der." İnkâr ediyor bak. Kâfir ya, orada da...

"Bak, komşuların söylüyorlar?

"Yalan söylüyorlar!" der.

Fe-yekûlü ehlüke ve 'aşîratüke. "Melek der ki; 'işte bak ailen söylüyor, aşiretin söylüyor.'" Fe-yekûlü kezebû. "Der ki; onlar da yalan söylüyor!" der. Kâfir, onları da tekzip eder. 'Yalan söylüyorlar.' der. Şahitleri inkâr ediyor birer ikişer.

Fe-yekûlü ahlefû. "Yok, "yemin ettiler' der, melek." Bu şahitler yemin ettiler, vallahi biz doğru söylüyoruz, bu böyle yaptı, gördük filan, yemin ettiler. Fe-yahlifûne. Veyahut da melek bu 'yalan söylüyor' diyen kâfirlere; "E o zaman yemin et onların yalan söylediğine, senin doğru söylediğine!" Yemin eder. Fe-yahlifûne. "Kâfirler yemini basarlar." Mahkeme-i kübrâ'da yalan söylüyor ve yalan yere de yemin ediyor.

Ha, sen yalan yere de yemin ettin mi?

Etti.

Sümme yüsmitühümüllâhu. "Böyle olunca Allah onları susturur." O kâfirleri susturur Allah. Artık konuşamazlar. Allah müsaade etmedi mi, dil dudak kıpırdamaz, konuşmaları mümkün değil. Susturur Allah. Şimdi yalan yere yemini de bastılar. Bu yemini de söyledikten sonra Allahu Teâlâ susturur onları.

Ve teşhedü 'aleyhim elsinetehüm. "Allah onları susturur, dilleri şahitlik eder."

Başka âyet-i kerîmelerden biliyoruz; elleri, ayakları şahitlik eder, azaları, cildi, yani derisi şahitlik eder. Hangi günahı, hangi azası yaptıysa o şahitlik eder. Âyet-i kerîmelerden biliyoruz. Kendi vücudunun azaları o kâfirin, o günahları yaptığına dair şahitlik yapar Allah'ın divanında. Hatta kâfirler der ki;

Lime şehidtüm aleynâ. "Yahu Allah Allah, sen benim vücudumsun, niye benim aleyhime şahitlik yaptın?" Kâlû entekanellâhüllezî entaka külle şey'in. "Her şeyi konuşturmaya kâdir olan Allahu Teâlâ hazretleri bizi konuşturtdu." Ne yapalım, susmak mümkün mü? Allah konuşturtunca, konuşmamak mümkün mü? Söyle deyince söylememek mümkün mü? Tabi bunlar âyetten.

Burada [şerhte] deniliyor ki; 'Yemin et!' denilir, yemin ederler. Allah sonra onları susturur. Lisanları, ağzındaki diller aleyhlerinde şahitlik eder.

Fe-yüdhilühümü'n-nâr. "Böylece Allah onları cehenneme sokar."

Yani kâfir Mahkeme-i Kübra'da bile kâfirliğini, edepsizliğini yapıyor ama Allah'ın adaletinden kaçması mümkün değil. Allah onun diline kendi aleyhine şahitliği yaptırtır, azasına, derisine, eline, ayağına, koluna, bacağına şahitlik yaptırtır ve onu cehenneme atar.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi bir kere terbiyeli kul eylesin; haramlara, günahlara, yasaklara bulaştırmasın. Şöyle vicdanımızın rahat ettiği, dinî bakımdan mutlu olacağımız bir şekilde güzel bir ömür sürmeyi nasip etsin Allah. Günahlardan, haramlardan uzak, şeytanlıktan, nefsaniyetten, böyle çirkin işlerden uzak, asaletli, edepli, hayırlı, uğurlu, güzel, tatlı bir ömür sürmeyi Allah nasip etsin. Huzuruna da sevdiği, razı olduğu bir kul olarak varmayı nasip eylesin. Defter divan açıp hesaba çekmeden, bigayri hisab bizleri cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.

Yedinci hadîs-i şerîf.

İzâ kâne 'aleyküm ümerâu ye'murûneküm bi's-salâti ve'z-zekâti ve'l-cihâdi fî-sebîlillâhi fe-kad harramallahu aleyküm sebbehüm ve hallet le-kümü's-salâtü halfehüm.

Taberanî'nin Amr isimli sahabeden rivayetine göre Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;

İzâ kâne 'aleyküm ümerâu. "Sizin başınıza..." Ye'murûneküm bi's-salâti ve'z-zekâti ve'l-cihâdi fî-sebîlillâh. "Namazı emreden, zekât vermenizi tavsiye eden ve Allah yolunda cihad etmenizi organize eden, tavsiye eden yöneticiler, idareciler, emirler, amirler, geçtiği zaman." Fe-kad harramallahu aleyküm sebbehüm. "Allah sizlerin onlara sövmenizi yasakladı."

"Eğer amirler, yöneticiler size namaz kıldırtıyorlarsa, 'kılın' diyorlarsa, 'zekât verin' diyorlarsa, 'Allah yolunda cihad edin' diyorlarsa, namaz kılmanızı, zekât vermenizi, Allah yolunda cihad yapmanızı organize ediyorlar, bu işleri götürüyorlarsa, tamam, o zaman onlara sövmeyin, sövmenizi Allah yasak kılmıştır size." Sebbetmek, "sövmek, aleyhinde konuşmak" demektir. Onu yasak kılmıştır.

Ve hallet le-kümü's-salâtü halfehüm. "Ve onların arkasında namaz kılmak size helal olmuştur." Onlar imamlığa geçerler, siz de arkasında namaz kılabilirsiniz diyor. "Sövmeyin, arkalarında namazı kılabilirsiniz, kılın." diyor.

Muhterem kardeşlerim!

En yüksek idareci Peygamber Efendimizdi, her şeyin en yükseği olduğu gibi. O aynı zamanda devlet başkanıydı. Ve çarşıya pazara gidip orada da çarşı pazarın işlerini düzenlerdi. Elçiler kabul edip elçileri de dinlerdi. Başka civar devletlere elçiler de göndermişti. Ordunun başına geçip savaş da yapmıştı. Hem komutandı, hem devlet adamıydı, hem yöneticiydi, her şeydi, her şeyin en yüksek rütbelisiydi Peygamber Efendimiz.

Tabii ondan sonra da Hulefâ-i Raşidîn, yani doğru yol üzere giden Resûlullah'ın sünnet-i seniyesine, Kur'ân-ı Kerîm'e uygun yönetim, yönetme işini yapmış olan, yönetimi sağlamış olan halifeler gelmiştir. Böyle idareciler yaşamıştır.

Yönetim, amirlik, başkanlık tehlikeli bir iştir. Çünkü selahiyetleri, maddî imkânları, saltanatı, debdebesi vardır; şımarabilir insan. Tehlike buradadır. Sahâbe-i kirâmdan vâli olanlar vardı ama valilik sarayına gitmemişler, kıyafetlerini değiştirmemişler, ibadetlerini aksatmamışlar, şatafatlı elbise giymemişler; mütevazı yaşamışlar.

Ama herkes aynı durumda duramamış. Tatlı, hoş; herkes el pençe divan duracak, önünde arkanda muhafızlar, askerler, konaklar olacak, para pul gani, emrettiğin şey oluyor filan... Bu gibi fırsatlar insanları şımartır. Zenginlik, mevki makam insanı şımartır. Şımaranlar da olmuştur.

Allah müslümanların başına hayırlı yöneticiler nasip etsin.

Hayırlılıkla hayırsızlığın çizgisi nedir? Bu heriflere ne zamana kadar tahammül edilir, ne zamandan sonra sigorta atar da tencerenin, tasın kapağı fırlar, düdüklü tencerenin lastiği patlar? Ne zaman iş biter yani?

İşte bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buna benzer hususların olabileceğini bildiriyor. Yani başınıza ileride, devlet olduğu için İslâm ve bütün cihana yayıldığı için, İslâm'ı tebliğ etmek için, yaymak için her tarafa seferler yapılmaya Peygamber Efendimiz'in zamanında teşebbüsler başladığı için, elbette yöneticilerin kusurluları, komutanların, amirlerin, emirlerin hatalıları olabilir. İşte onların hata derecesinin nereye kadar, hatalarına karşı nasıl davranmak gerektiğine dair bir hadîs-i şerîf bu.

"Eğer o başınıza geçen adamlar, size namazı emrediyorlar, kılıyorlar, kıldırıyorlarsa; zekâtı emrediyorlar, topluyorlar, kullanıyorlarsa; cihadı Allah yolunda organize ediyorlar, yapıyorlarsa, düşmanlara savaşı yapıyorlarsa, ordu tanzim ediyorlarsa, İslâm'ı yaymaya çalışıyorlarsa; o zaman onların şahsî eksiklikleri, kusurlulukları, yönetimdeki ufak tefek hataları dolayısıyla ihtilaf çıkartmayın, arkasında namaz kılabilirsiniz, aleyhlerinde de konuşmayın." diyor.

Tabii bu, "onları murakabe etmeyin, ne yaparsa eyvallah deyin" mânasına değildir.

Nereden biliyoruz?

Nitekim, Hz. Ömer halife olduğu zaman cemaatten birisi kalktı, o hutbedeyken, dedi ki; "Ya Ömer! Eğer halifeliğin zamanında hatalı iş yaparsan seni kılıcımızla düzeltiriz, eğrilik yaparsan kılıcımızla doğrulturuz." dedi.

Demek ki eğriyi doğrultma vazifesi; emr-i mâruf, hakkı tavsiye etmek konusunun en önemli mercii, muhatabı yüksekteki insanlar. Onlara hakkı tavsiye etmek çok daha önemli oluyor. Çünkü Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Efdalü'l-cihad kelimetü hakkın 'ınde sultânin câir. "En sevabı çok olan cihad, zalim hükümdarın karşısında hak sözü söylemektir." Zalim adam, hak sözü söylemek lazım.

Tabii hak sözü söyleyecek, haksızlığı, rüşveti, hırsızlığı engelleyecek, vesaire vesaire. Bu vazifeler sosyal ve idarî sahadaki vazifelerdir bunlar yapılacak. Ama, "Namazı emrediyor, zekâtı emrediyor, cihadı terk etmiyor, ana vazifeleri yapıyorsa; sövmeyin, saymayın, arkasından dedikodu yapmayın. Namaz kılarsa, kıldırıyorsa, arkasında namaz kılın. Biz bu adamın arkasında namaz kılmayız demeyin." demiş oluyor Peygamber Efendimiz.

Sekizinci hadîs-i şerîf:

İzâ kânet 'ınde'r-racüli'mraetâni fe-lem ya'dil beynehumâ câe yevme'l-kıyâmeti ve şıkkuhû sâkıtun.

Ebû Davud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, el-Hâkim, İbn Hibban, İbn Asâkir, Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet etmişler bu hadîs-i şerîfi. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

İzâ kânet 'ınde'r-racüli'mraetâni. "Bir adamın yanında iki karısı varsa, iki kadınla evlenmişse, iki hanımı varsa." Fe-lem ya'dil beynehumâ. "Aralarında adaletle muamele yapmıyorsa." Câe yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde gelir." Ve şıkkuhû sâkıt. Yarısı düşük olarak gelir." Vücudunun yarısı düşük olarak gelir.

Yani yarım iş yapmış; bir tarafa yüklenmiş, iltifat etmiş vesaire, öbür tarafa iyi, adaletli muamele yapmamış. Onun için yamuk gelir. Yarısı düşük olarak gelir.

İslâm'da dört kadına kadar evlenmeye izin vardır.

Fenkihû mâ tâbe le-küm mine'n-nisâi mesnâ ve süulâse ve rubâ' fe-in hıftüm ellâ ta'dilû fe-vâhideten ev mâ meleket eymânüküm. "İki kadın alabilirsiniz, üç kadın alabilirsiniz, dört kadın alabilirsiniz. Ama aralarında adalet etmekten korkarsanız, o zaman bir tane ile iktifa edin." diye âyet-i kerîme var. Bu âyet-i kerîmede dörde kadar müsaade gösteriliyor.

Peki, niye İslâm birden fazla kadınla evlenmeyi helal kılmıştır, meşru saymıştır, teaddüd-ü zevcât İslâm'da niçin vardır?

Çünkü bir kadın himayeye, yardıma muhtaçtır. Kocası savaşa gitti, öldü; dul kaldı. Şöyle oldu, böyle oldu; evde kaldı. Şu veya bu sebepten, eksiğinden, kusurundan evlenemedi… Tabii bu kadınların böyle açıkta kalması sosyal yönden birçok zararlar meydana getirir, birçok tehlikeler oluşturur ve bu kimseler mağdur olurlar. Onun için eğer himaye imkânı varsa bir beyin, birkaç tanesini alması meşru oluyor. Ama burada şart adalettir ve İslâm'ın ilk devirlerinde gerçekten de böyle olmasa o şehitlerin arkada kalan çocuklarına kim bakardı?

Herkes savaşa gidiyor, çarpışıyor, ciddi çalışma devresi. Onun için böyle bir müsaadeyi Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de müsaade buyurmuş. Ama adaletle hareket edemezseniz o zaman bir tane olsun. Ya dördüne birden veya üçüne birden veya ikisine birden adaletle muamele edecek.

Adalet nasıl olur?

Aldıklarını eşit verecek. Entari almışsa bir ona, bir ona, bir ona alacak. Yemeklik getirmişse bir ona, bir ona, bir ona verecek. Ziyaretleşmesi eşit olacak. Her akşam birisiyle beraber, ötekilerinin yanına hiç uğramıyor. Öyle şey yok. Orada da adalet olacak. Peygamber Efendimiz adaletle, sıra kimin diye [sorar] sıra ile şey yapardı [beraber olurdu], himayesine aldığı müslümanların anneleri olan zevceleri ile.

Peygamber Efendimiz'in teaddüd-ü zevcâtının, yani niçin hanımlar aldığının her birisinin makul ve güzel sebepleri var; niçin aldığını [ve] gayet haklı olduğunu görüyoruz. Ve adalet ederdi.

Eğer bu adaleti sağlayamamışsa bir kimse, o zaman kıyamet gününde, mahşer yerine yamuk olarak, bir tarafı sâkıt, düşmüş olarak gelecek. Tabii o adaletsizliğin de cezasını çekecek demektir.

Gayrimüslimlerin, hıristiyanların İslâm'la mücadelelerinde İslâm'a saldırmak için ve kendi ülkelerindeki ahali müslüman olmasınlar diye dillerine doladıkları husus budur. İslâm teaddüd-ü zevcâta müsaade ediyor. İslâm'dan önceki [milletlerde] de teaddüd-ü zevcat var.

Mesela, Amerika'da Mormonlar vardır. South Lake City'i kendilerine mekân edinmişlerdir, o 48-50 cumhuriyetten bir tanesi. Orada onlar da çok karılıdır. İslâm'dan mı etkilendiler bilmiyorum; içki içmezler, sigara içmezler, vesaire filan. Mormonlar. Teaddüd-ü zevcât vardır Avrupa'da da.

Medenî kanunlarla bir kişi ile evleneceksin denilen ülkelerde de fiilî teaddüd-ü zevcât vardır. Gayriresmî, gayriahlâkî teaddüd-ü zevcât vardır. Yani adam evlidir ama metresleri vardır. Adam evlidir ama işi ve gözü dışarıdadır. Bir sürü günah işlemektedir.

İslâm'da teaddüd-ü zevcât vardır ama terbiye, ahlâk, namus vardır. Bir kadına yolda giderken, yolda gidiş esnasında tabii olarak gözü takılmasından ayrı, ikinci bir bakış dahi günahtır. Birinci bakış normal, tabii, ikinci bakış şeytandandır; bakamaz.

Ve bizim prensibimiz de nazar ber kadem kaidesi vardır; "bakışı ayağının ucunda olacak," gözü yerde yürüyecek, etrafa bakmayacak.

Açık bir pencereden, açık bir kapıdan bir adam içeriye baksa ne sayılır İslâm'a göre?

İzinsiz o eve girmiş sayılır. Camdan baktı, girmedi. Hayır, bakışı da girmeyecek. Evin içine bakmayacak.

İslâm bu kadar önem vermiştir [mahremiyete]. Ama, kadınlara da demiş ki, "Siz de örtünün." O da örtünecek. Erkeğe de demiştir ki, "Gözünü kolla, bakma." Kadına da demiştir. Kadın erkeklere bakamaz, "Aman şu uzun boyluymuş, fidan gibiymiş…" O da bakamaz. Kadın da bakmaz, erkek de bakmaz. Namus, ahlâkî öğreti, aile saadeti getirmiştir, karı kocanın birbirine sadakatini, bağlılığını getirmiştir.

Fransa'da bir arkadaş anlatıyor, militer, askeri ateşe olarak oraya gitmiş. Orada bir Fransız ile tanışmış. Ahbap olmuşlar, sevmişler birbirlerini, gidip geliyorlar. Bir gün gelmiş, "İntihar edeceğim!" diyor Fransız.

Niye, niye intihar edeceksin?

Karım beni aldatıyor.

Ayrıl.

"Bizim kanunlarımızda, Katoliklik'te evlendikten sonra boşanmak yok."

Hoppala… Ne kadar kötü. İslâm'da böyle şey yoktur.

Avrupalılar müslümanlar niye çok kadınla evleniyor diye İslâm'ı kötülemeye çalışırken İslâm'ı kötülemiyor, Allah'ın müsaadesini kötülüyor, Allah'la harp ediyor. Kendi toplumlarında da olan birşeyi inkar ediyor. Ama fiilen kendisi birçok kadınlarla düşüp kalkıyor. Fiilen falancanın gayrimeşru çocuğu, falanca şehrin valisi oluyor, bilmem ne oluyor.

İzâ kâne demü'l-haydati fe-innehû demün esvedü yu'rafü fe-izâ kâne zâlike fe-emsikî âni's-salâti ve izâ kâne'l-âharu fe-tevaddaî ve sallî fe-innemâ hüve 'ırkun.

Hz. Âişe validemizden bir hadîs-i şerîf. Kadınlarla ilgili.

Mâlum kadınların hayız, âdet denilen, tabii olarak tabiatlarında olan, aşağı yukarı bir ayda bir, bir hafta, on gün devam eden bir kan gelme durumları vardır. Buna âdet görme veya hayız denilir. Bu durumda bir kadın hayız gördüğü günlerde namaz kılamaz, camiye gelemez, Ramazansa oruç tutmaz ama orucunu sonra yani temizlendiği zaman öder, tutamadığı zamanın oruçlarını. Ama camiye gelemez, Kur'an okuyamaz, namaz kılamaz. Hayız, âdet, aybaşı hali dediğimiz hal.

Bu konuda Hz. Âişe validemizin rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz diyor ki;

İzâ kâne demü'l-hayda. "Eğer hayız kanı ise gelen, hani kadından." Fe-innehû demun esvedü yu'rafü. "O mâlum biraz koyulaşmış renk gibi, kara renk gibi kandır." Fe-izâ kâne zâlike fe-emsikî ani's-salâti. "Böyle olduğu zaman namaz kılmazsın çünkü hayız hali vardır, namaz kılmazsın." Tabii oruç vaktiyse oruç da tutmaz. Yani hayızlı, âdetli insana yasak olan şeyleri yapmayacak. Kur'an tutamaz, okuyamaz filan.

Ve izâ kânel âharu. "Eğer kan böyle değilse, o zaman." Fe-tevaddaî. "Abdest al." Ve sallî. "Namazını kıl." Fe-innemâ hüve ırkun. "Çünkü bu bir özür kanıdır, bir damar çatlamasındandır. Normal olarak rahimden gelen o hayız kanı değildir." buyurmuş.

Bu kadınların aybaşı hallerini hem kadınların bilmesi, hem de evli kocalarının bilmesi lazım gelir. Çünkü aybaşı halindeyken ailevî münasebet de olmaz. O da haramdır, yasaktır. Kadının saklaması günahtır, erkeğin de bilerek o günlerde [münasebete] kalkışması günahtır. Bunları bilmek lazım. Ve bir de bunların intizamını bilmek lazım. Efendim hangi şartlarla aybaşı kanıdır, hangi şartlarla mazeret kanıdır, onları da öğrenmek lazım.

Bu konuda ilmihal bölümünü kadınların güzel okuması, erkeklerin de güzel okuması tavsiye olunur. Bu işler ince işlerdir. İnsanın namazı olmaz, orucu olmaz, helal işi harama döner, günaha girer, Allah'ın gazabına uğrar sonra. Onlara dikkat etmek lazım.

Onuncu hadîs-i şerîf:

İzâ kâne li'l-abdi 'ındellâhi derecetün lem ye iyyâhâ ibtilâhü fi'd-dünyâ sümme sabberahû 'ala'l-belâi li-yünîlehû tilke'd-deracete.

İbn Şâhin, Zeyd b. Cariye'den, o babasından, o da dedesinden rivayet etmiş bu hadîs-i şerîfi. Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki;

İzâ kâne li'l-abdi 'ındellâhi dereceh. "Kulun Allah katında, Allah yanında." Lem yenelhu iyyâhâ. "Henüz ona vermediği bir derece varsa..." 'Şu kulumu şu dereceye çıkartayım.' diyor ama henüz o dereceyi vermemiş, çıkartacağı bir derecesi varsa… " Allah'ın çıkartmak istediği, o kulu yükseltmek istediği bir derece murat etmişse Allah. " İbtilâhü fi'd-dünyâ. "Bu kuluna bir müptelalık verir, bir musibet, bir sıkıntı, bir bela, bir hastalık…" Sümme sabberahû. "Sonra bu verdiği belaya, iptilaya, musibete sabır nasip eder o kula." Sümme sabberahû 'ala'l-belâi li-yünîlehû tilke'd-deracete. "Bu dereceye çıksın." diye.

Demek ki sevgili kullarının derece kazanması için kula bela gelebilir. Onun için Allah'ın mukadderatına karşı insan metin, sabırlı, edepli olmalı, edebe mugayir isyan, itiraz ve bağırıp çağırma, feryâd ü figân yapmamalı. "Allah'ın takdiri böyleymiş." diyecek, kader-i ilâhîye sabredecek, eğer hoşuna gitmeyen bir şeyse… Hoşa giden bir şeyse tabii insan teşekkür ediyor, şükrediyor, hamd ediyor, yüzü gülüyor. Ama üzücü bir şey olduğu zaman kaşları çatılıyor, ağzı açılıyor, gözü yumuluyor, feryatlar, figanlar, itirazlar, şikayetler, yanmalar, yakılmalar, dertlenmeler; sevapları götürüyor. Sevap kalmıyor o zaman. Sabredecek, yutacak, tahammül edecek ki sevabı kazansın, o dereceye çıksın.

On birinci hadîs-i şerîf:

İzâ kâne yevmü'l-cumu'ati nâdeti't-tayru et-tayra ve'l-vuhûşu el-vuhûşa ve's-sibâ'u es-sibâ'a selâmün 'aleyküm hâzâ yevmü'l-cumu'ati.

Deylemî Hz. Ali Efendimiz'den rivayet etmiş. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Cuma günü oldu mu, kuşlar kuşlara, vahşi hayvanlar vahşi hayvanlara, kurtlar, çakallar, öteki kurtlara, çakallara 'selamün aleyküm, size selam olsun." Hâzâ yevmü'l-cumu'a. "Bu cuma günüdür' der."

Cuma gününün kıymetini kurtlar, kuşlar biliyor, gafil insanlar bilmiyor. Bazı işyerleri var, arkadaşlarımız gelip şikâyet ediyorlar; cuma günü katiyen izin vermiyor. Yazıklar olsun! Yazıklar olsun öyle işyerlerinin başındaki insanlara!

Neden?

İşyerlerinin kazançlarını haramlaştırıyorlar, çünkü cuma saatinde iş yapmak haram. Ve o insanın cumaya gitmesini engelliyorlar. Memleketin mânevî kalkınmasını engelliyorlar ve memleketin ahlâkî dejenerasyonunu destekliyorlar. Ondan sonra da feryâd ü figan ediyorlar;

Neden anarşi var, neden hırsızlık var, neden şu var, neden bu var?

Tabii, tabii olur. Sen diken ektikten sonra ne bitmesini bekliyordun? Karpuz mu bitmesini bekliyordun? Senin ektiğine göre, ne ekersen onu biçersin.

Sen, Japonya'da bankalarda bile memurların toplanılıp toplanılıp mâneviyat eğitiminden geçirildiklerini biliyor musun?

Bilmezsin tabii! Japonya onun için ileri gidiyor. Mâneviyatı bizim kadar şuursuzca, aptalca ve gayri ilmi şekilde hücum eden başka ülke yok gibidir. Ruslar bile bizi geçti şimdi. Ruslar bile Ortodoksluk mortodoksluk filan diyerek dinlerine sarılmaya başladılar, Ortodoks birliği filan diyorlar. Dinin karşısına çıkan bir bizim memleket kaldı. Komünistlerden de beter bir bizim memleket kaldı! Bu kadar saçmalık, görülmüş bir şey değil!

Yunanistan'da papazlar her şeye hakimdir. Amerika'da papazlar her şeye hakimdir. Almanya'da papazlar, kardinaller her şeye hakimdir. Fransa'da, İngiltere'de hakimdir. Kraliçe milli İngiliz Anglikan kilisesinin ruhanî lideridir. Washington senatosu, meclisi seçimlerden sonra reisicumhuru dinî törenle göreve başlar. Bir Türkiye'de dine düşmanlık, Allah'la mücadele var. Resmen ve alenen ve aydınlık namına ve münevverlik namına ve çağdaşlık namına… Bu kadar dangalaklık olmaz! Yani insan dünyayı bilir…

Materyalist insan olsa insan, yani materyalist; "Ben paradan anlarım arkadaş, menfaatten anlarım, başka bir şeyden anlamam." dese; dindar yetiştirmekte milletin menfaati olduğu için dindar olur insan.

Rus Ortodoks kilisesi çok doğru bir kilise de ondan mı Ortodoksluğu tutuyor, Ortodoks birliğini, Slav birliğini müdafaa ediyor?

Hayır. İşine geldiği için. Birçok milleti o din çatısı altında, menfaat orada olduğu için, toplayabileceği için ona sarılıyor.

E peki sen niye bu fırsatı kaçırıyorsun elinden?

İşte bak adam hırsızlık yapmayacak, arsızlık yapmayacak, bulduğu parayı getirecek teslim edecek, namuslu çalışacak, hak yemeyecek, adam öldürmeyecek, namusa tecavüz etmeyecek.

Daha ne istiyorsun ya?

Polisin işi yüzde 99 azalacak, yüzde bir kalacak. Eğer memlekette dinsiz yüzde birse yüzde bir kalacak.

İstemiyor musun?

Mahkemelerde sinek avlamaya başlayacaklar. Dolaplarla kapıların aralarına örümcekler yuva kuracaklar; gelen yok, geçen yok, davacı olan yok, bir şey yok.

İstemiyor musun?

Mahkemelerimiz fabrika gibi çalışıyor. On binlerce, 100 binlerce dava. Herkes herkesten şikayetçi. Çünkü herkes herkese binbir türlü haksızlık ediyor, oyun oynuyor. Mahkemeler kadar Türkiye'de fabrikalar çalışsaydı, Merih'te parsel yapmaya başlardık, fabrika kurmaya başlardık şimdi. Türkiye'de mahkemelerin çalıştığı kadar fabrikalar çalışsaydı… Bu kadar ters iş olmaz ki!

Neden oluyor bu?

Maneviyatsızlıktan oluyor.

Bak, Osmanlı zamanında Türkiye'ye gelen seyyah Baron de Busbek diyor ki; "Mahkemeleri bomboştur bu Osmanlıların. Kadı'nın yanına gitmezler. İhtilafları yoktur çünkü birbirleriyle iyi geçinirler. Haksızlık yapmazlar çünkü, eğer haksızlık olursa, mahallenin eşrafı, yaşlıları, büyükleri, hocaları işi hallederler, mahkemeye lüzum kalmaz."

O mu daha iyi, bugünkü durum mu daha iyi?

Adaleti sağlayacağım diye mahkemeye gidiyorsun, avukat işi ters götürüyor, karşı tarafla anlaşıyor. Savcı rüşvet alıyor, hakim bilmem ne yapıyor. Polis bilmem ne yapıyor… Haydi bakalım ayıkla pirincin taşını.

Şimdi demin bir arkadaş geldi, diyor ki; "Falanca yerde bir tesis kuracağız. Bir arkadaş bu tesis kurmak için olan yeri satacak."

Kaça satacak?

"Yüz bin marka. Kendisi doksan yedi bin mark harcamış, yüz bin mark istiyor. Üç bin markla satacak yani."

Ne yapmış, ne var burada?

"Yer kendisinin değil, ormanın."

Bir tesis kurmuş mu üstüne?

"Hiçbir tesis kurmamış."

Peki o yüz bin markı, yani 700-800 milyonu ne diye istiyor?

"Bilmem bu işleri geçirtmiş ormandan, müsaadeleri almış."

Yahu ortada hiçbir şey yok, yani bu parayı 800 milyonu nereye harcadın?

Daha ortada hiç tesis mesis yok, 800 milyon gitmiş. Bu memlekette gelişme, kalkınma olur mu?

Ahlâk bozukluğundan işte bak… Daha ortada bir şey yok, ormanın arazisini kiralamaya bu kadar masraf gidiyor, üstüne tesis kuracak da, işletme yapacak da, para kazanacak da memleket kalkınacak. Ahlâk olmayınca batar ülkeler. Ahlâkla ilerler.

İzâ kâne recülâni fi'l-meclisi yedehaddesâni fi'l-fıkhi fe-lâ yeclis ileyhimâ sâlisun hattâ yeste'zinehümâ.

Ömer radıyallahu anh'ten,

Diyor ki Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfte;

"Bir toplantıda, bir yerde iki adam bir ince, fıkhî bir mesele üzerinde konuşuyorlarken üçüncü şahıs onların izni olmadan yanına sokulmasın."

Bu edebe ait, bir âdâb-ı muâşerete ait bir tavsiye. İki kişi konuşuyorlar. Şimdi biz bir şey yapacağız, bakıyorum etrafımızda bir kalabalık;

"Buyurun, bir ihtiyaç mı, bir işiniz mi var?"

"Yok."

E niye geldin?

Yani biz ikimiz, bir iş yapacağız yani, ne dolduruyorsunuz ortalığı? Bakıyorsun bir yere, hop birçok kimse dolmuş oturmuş;

"Buyur, hayrola, bir şey mi var?"

"Hiç."

Niye geldin oturdun? Ya mahrem konuşacaksa buradaki iki kişi?

Yani işi olmayan ötekinin işine karışmasın. Ötekilerden izin alsın. Fıkıh meselesi bile olsa demek ki, dinî mesele bile olsa, "Müsaade eder misin, ben de gelip dinleyebilir miyim?" desin. Çünkü belki mahrem bir şey konuşur, ailevî bir şey konuşacaktır, mahremdir, sana duyurmak istemeyebilir. İzin alacak.

İslâm'da çok güzel kaideler var. Kapalı bir kapıdan içeri girmek için kapı çalınır, izin istenir. Hem de kapının karşısında böyle durulmaz; ya arka dönük durulur, ya yan durulur.

Neden?

Doğrudan doğruya kapı açıldığı zaman içerisini görmeyeyim diye. Çünkü belki açan kimse kocası geldi sanır başörtüsüz çıkar. Yapmaması lazım ama veya başka bir şey olur. Ya yan dönecek, ya arkası dönecek kapıyı çaldıktan sonra. Kapıyı çalacak, öyle girecek. İki kişinin yanına sokulurken, "Müsaade eder misiniz, konuşmalarınıza ben de katılabilir miyim?" diyecek, izin alacak. Bunlar güzel şey.

"İki kimse konuşurken." diyor başka bir hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz, "konuşurken etrafa bakınıp da konuşuyorlarsa, yani şöyle iki tarafa bir bakınıyor öyle konuşuyorsa; bu dinleyen kimse bunun sır olduğunu bilsin, başka kimseye açmasın." Çünkü iki tarafa bakınıyor "kimse var mı?" diye, öyle söylüyor. Demek ki sır, bunu başkasına açamaz. İslâm böyle, incelikleri var.

Ve sonuncu hadîs-i şerîf:

Bakıyorsun bir yere, hop birçok kimse dolmuş oturmuş;

"Buyur, hayrola, bir şey mi var?"

"Hiç."

Niye geldin oturdun? Ya mahrem konuşacaksa buradaki iki kişi?

Yani işi olmayan ötekinin işine karışmasın. Ötekilerden izin alsın. Fıkıh meselesi bile olsa demek ki, dinî mesele bile olsa, "Müsaade eder misin, ben de gelip dinleyebilir miyim?" desin. Çünkü belki mahrem bir şey konuşur, ailevî bir şey konuşacaktır, mahremdir, sana duyurmak istemeyebilir. İzin alacak.

İslâm'da çok güzel kaideler var. Kapalı bir kapıdan içeri girmek için kapı çalınır, izin istenir. Hem de kapının karşısında böyle durulmaz; ya arka dönük durulur, ya yan durulur.

Neden?

Doğrudan doğruya kapı açıldığı zaman içerisini görmeyeyim diye. Çünkü belki açan kimse kocası geldi sanır başörtüsüz çıkar. Yapmaması lazım ama veya başka bir şey olur. Ya yan dönecek, ya arkası dönecek kapıyı çaldıktan sonra. Kapıyı çalacak, öyle girecek. İki kişinin yanına sokulurken, "Müsaade eder misiniz, konuşmalarınıza ben de katılabilir miyim?" diyecek, izin alacak. Bunlar güzel şey.

"İki kimse konuşurken." diyor başka bir hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz, "konuşurken etrafa bakınıp da konuşuyorlarsa, yani şöyle iki tarafa bir bakınıyor öyle konuşuyorsa; bu dinleyen kimse bunun sır olduğunu bilsin, başka kimseye açmasın." Çünkü iki tarafa bakınıyor "kimse var mı?" diye, öyle söylüyor. Demek ki sır, bunu başkasına açamaz. İslâm böyle, incelikleri var.

Ve sonuncu hadîs-i şerîf:

İzâ kâne yevmü 'arafete ğaferallâhu li'l-hâcci'l-hâlisı fe-izâ kâne leylet müzdelifete ğaferallâhu li't-tüccâri fe-izâ kâne yevm ğaferallâhu li'c-cemmâline fe-izâ kâne yevmü remyi cemrati'l-'akabete ğaferallâhu li's-sü'âli fe-lâ halkun yahduru zâlike'l-mevkıfe illâ ğaferallâhu le-hû.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten bu hadîs-i şerîf. Çok müjdeli bir hadîs-i şerîf ama hadis alimleri biraz sıhhatli bulmadıkları için aşağıya şerhler düşmüşler. İbnü'l-Cevzî biraz serttir, o "mevzu hadis" demiş. Bazıları da "münker hadis" demişler. İbn Asâkir'de, İbn Hibbân'da, Deylemî'de, vesairede, Dârekutnî'de olan bir hadîs-i şerîf.

Ama bizim hocamız kitabına bunu aldığına göre, başka yerlerden deliller de olduğu için bunun doğru olmasına kâni olduğundan yazar, Gümüşhaneli Hocamız; yani, o aşağıdaki sözleri söylüyor ama ben hadis alimi olarak bunun mânasının doğru olduğuna kâniyim mânasına gelir, o bunu buraya yazdığına göre. Gümüşhaneli Hocamız demek ki uygun görüyor.

Okuyalım bu hadîs-i şerîfi.

İzâ kâne yevmü 'arafe. "Arefe günü olduğu zaman." Hicaz'da, hacılarla ilgili bu konu.

Hacılar Arefe günü ne yaparlar?

Arafat'a çıkarlar.

"Arefe günü olduğu zaman da." Ğaferallâhu li'l-hâcci'l-hâlis. "Allah halis niyetli hacıyı mağfiret eder Arafat'ta." Fe-izâ kâne leyletü müzdelife. "Müzdelife gecesi olunca..." Yani Arefe gününün akşamı, Arafat'tan yola çıkılıyor, Müzdelife'ye geliniyor. "Müzdelife gecesi olduğu zaman." Ğaferallâhu li't-tüccâr. "Ticaret maksadıyla oralara gelenleri de Allah mağfiret eder."

Aslında hacıların bir kısmı hacıdır, bir kısımları seyyahtır, yani turisttir, bir kısımları tüccarlardır, bir kısmı işte böyle niyeti neyse ona göredir. Ama Müzdelife gecesi olduğu zaman ticaret amaçlı hac yapmış olanları bile affeder Allah. Mal götürmüştür, bir şey satmıştır, oradan da bir şey alacaktır, işi bedavaya getirecektir. Halis hacı değil, başka şeyi, karışık hesapları var. Onu bile affeder Müzdelife gecesinde.

Fe-izâ kâne yevmü münâ. "Mina gecesi olduğu zaman, yani ertesi gece olduğu zaman." Ğaferallâhu li'c-cemmâlin. "Allah devecileri de affeder."

Deveci ne arıyor orada?

Hacı devesini kiralamış, binmiş, hacca gelmiş, o da onun yanında tıpış tıpış yürüyor, hac bittiği zaman devesini alıp gidecek. Kirada hayvanı. O deveciyi bile affeder.

Neden?

Orada bulunuyor diye, güzel yerde bulunuyor diye onu da affeder.

Fe izâ kâne yevmü remyi cemreti'l-'akabe. "Akabe cemresini atma yani büyük şeytanı taşlama günü, bayramın birinci günü olduğu zaman." Ğaferallâhu li's-su'âl. "Allah dilencileri bile affeder." Yani, kimisi de oraya dilenmeye geliyor.

Hacılar sadaka veriyorlar, para veriyorlar diye dünyanın her yerinin sakatları orada koleksiyon halinde karşınızda. Kafadan bacaklılar, elden ayaklılar, bacağı şuradan dönmüş, şuradan çıkmış... Hilkat garibesi bütün insanları galiba birtakım şebekeler topluyorlar, hacının güzergahına böyle sıra sıra diziliyor. Sanki insan bir müzede geziyormuş gibi;

Allah Allah bu acayip mahluk ne?

İnsan galiba.

Bu hangisi?

Bu bilmem ne, bilmem ne!

Tabi insanın merhameti coşuyor, üç riyal buna, beş riyal ona. O paralar keşke onlara gitse de bir işe yarasa. Sanıyorum onları akşam, kim bilir hangi şebekenin reisleri topluyor, şey yapıyor [yiyor.]

Bir kadıncağız içeride bana dert yanıyor, çarşaflı;

"Benim kocam ayda bir eve gelir." diyor.

Ee? Sana kim bakıyor?

"Ben kendim çalışıyorum." diyor.

Evin kirasını kim veriyor?

"Ben kendim veriyorum."

E o adam utanmıyor mu, yani bir eve maaş getirmiyor mu?

"Ne maaş getirmesi; ayda bir gelir, maaş alır, gider." diyor.

Muhterem kardeşlerim!

Aklıma geldi ki gelin, 'Mağdur Kadınlara Yardım Derneği' diye bir dernek kuralım. En efelerimizi içine seçelim. Pos, pala bıyıklı, yumruğu kuvvetli, bu heriflerin hakkından gelelim. Valla ciddi söylüyorum. Böyle bir derneği kuralım. Çünkü kadıncağız; müslüman, mütedeyyin, çarşaflı; çalışıyor, elinin emeğiyle kazanıyor. Herif bir ay nerede sürtüyorsa sürtüyor…

Ben bu adamı görsem, kavga ederim. Sakın İskenderpaşa'nın vâizi birisiyle kavga etti diye duyarsanız, birden beni ayıplamayın. Çünkü bizim sigortalarımız var. Ama o da atabilir. Bir zaman gelir bizim de sigortalar pat diye attığı zaman ne olacak?

O zaman böyle bir şey olabilir. Allah ıslah etsin. Bize de sabır versin. Sabrım taşıyor.

Adamın işi ne?

Adamın işi; karıya, çoluk çocuğuna bakmak. Üç tane çocuk da varmış. Karıya, çoluk çocuğa bakmak, gıdasını, yatacağını, giyimini temin etmek… Herifin, alçağın vazifesidir. Adamın vazifesidir bu. Hatta kadın doğurduğu çocuğa süt vermek zorunda değildir. Meme emdirmek zorunda değildir.

Neden?

Bebek bile olsa yedirmek, içirmek kocanın vazifesi olduğundan, gitsin sütanne bulsun, çocuğa baksın diyebilir anne. İslâm bu kadar kadınların hukukuna riayet ediyor ve kadının Müslümanlığından bilistifade bu kadar [zulmediyor.] İyi, böyle dört tane karı alsa, her birinden dört maaş, ayda bir dört gün yanlarına uğrasa, geçimin yolunu bulacak herif.

E bu haksızlığı nasıl engelleyeceğiz?

Bir dernek kuralım. Bu gibi adamları yakalayalım yakasından, tam aybaşında geleceği zaman. Orada duralım. İki yakasını bir araya bir getirelim. Şöyle bir de yukarıya kaldıralım. Ayağı yerden bir kesilsin. Sen bu zulmü niye yapıyorsun bu müslüman hatuna diyelim. Çünkü Allah zulme razı gelmez. Mazluma yardım etmeyi de sever.

Bu mazluma kim yardım edecek şimdi?

Şimdi bu maaşı vermese, herif pos bıyıklı, belki de dövecek. Onu da bilmiyoruz. Bu isteyerek vermiyor ama o herhalde zorbalıkla alıyor.

Muhterem kardeşlerim!

Çok zulümler oluyor. Etrafta, dünyada çok zulümler oluyor. Mazlumlara, mağdurlara yardımcı olalım. Herkesi adalete davet edelim. Toplum kuvvetli olursa, böyle herifler, böyle nahoş şeyleri yapmaya fırsat da bulamazlar. Toplumun kuvvetli olması lazım. Yüreğim yandı da fırsatı bulmuşken onu da size açmak istedim.

Demek ki, "Büyük şeytanı taşlama günü, Cemre-i Akabe'de, dilencileri de affeder Allah." diyor. Oradan açtık sözü hani, her çeşit dilenciyi getiriyorlar, önümüze yığıyorlar.

Nuhterem kardeşlerim!

Tabii gelen insana sadaka verir de insan, asıl fakirleri kendimiz arayıp bulmalıyız. Gerçek fakirleri. Fakirleri sevmek İslâm'ın, Peygamber Efendimiz'in âdedi olarak töresidir. Fakirleri seveceğiz. Fakir mahallelerden dostlar edinelim. Araa fakir mahallelerine gidelim. Bazı cumartesi, pazarlar da fakir mahallelere gidelim. Emirgan'a çay içmeye, Beykoz'a keyif yapmaya değil de arada bir de fakir mahallelere gidelim. Fakirle beraber ağlayalım. Biraz da onların ızdıraplarını görelim. Hakiki fakirleri tespit edelim, yardım edelim.

Geçen sene bir şey anlattılar, ben yurtdışındaydım, yüreğim parçalandı. Bizim ihvanımızdan bir yaşlı kadıncağızmış. Evi yokmuş veya İstanbul surlarından birisinin deliğinde barınıyorlarmış. Bir oğlu varmış, o da akıl özürlüsüymüş. Kış gününde bunları o sur, kale kovuğunda bizim arkadaşlar bulmuşlar. On beş gündür yemek yememişler. Çocuk akıl özürlüsü, kadın ihtiyar, bir deri bir kemik kalmış. Müslüman kadın, ihvanımızdan.

On beş gün aç kalmışlar yahu! Ne biçim dünyadayız?!

Yani o mahallede hiçbir insan görmüyor mu şu karşı tarafta iki kişi yatıyor diye. Veyahut bizim aramızdaki ihvanlık, kardeşlik nasıl bir ihvanlık, kardeşlik ki birbirimizden niye haberimiz olmuyor?

Gerçi onları bulan yine ihvanımızdan, kadın derneğimizden kadınlar bulmuş ama 15 gün sonra bulmuş.

Bu işleri güzel yapmak lazım. Bu noktaya, bu kerteye getirmemek lazım. Önceden bu hayırları yapmamız lazım. Yiyoruz, içiyoruz, karnımız tok, sıhhatimiz yerinde ama yazık işte, Allah'ın bir mağdur kulu, ihtiyar bir ağzı dualı kadıncağızdı, yanında da özürlü bir evlâdı vardı.

Niye buna sahip çıkmamış toplum? Biz daha yakını sayılırız. Niye biz sahip çıkmamışız?

Bilememişiz.

Ben beynimden vurulmuşa döndüm. Yani, içim hâlâ acıyor. Tabii birkaç gün bakmışlar, hastaneye götürmüşler. Aç insana birden yemek versen de olmuyor. Koluna serum takmışlar, bilmem ne filan. Birkaç gün sonra da dünyasını değiştirmiş, ölmüş.

Bunlar yirminci yüzyılın yüz karasıdır. Öbür tarafta bidonlarla lüks lokantaların önünde lüks yemekler atılıyor. Adam çayın, çay bardağının üçte ikisini içiyor, üçte birini bırakıyor. Nezaketmiş, kibarlıkmış. Ben kurutma kağıdı olsa içini bile kurulayacak kadar içiyorum. Sonuna kadar.

Neden?

Öyle kibarlık mibarlık anlamam. Damlasını bile ziyan etmem. Tabağı sonuna kadar sıyırıyorum, yağı bile kalmasın.

Neden?

İsraf, israf haram. Benim bulduğum bu şeyi, bulamayan nice insan var.

Muhterem kardeşlerim!

Onun için bizim Müslümanlıklarımızda kusur var. Sizin ve benim ve bütün müslümanların Müslümanlıklarında çok büyük kusurlar var. Biz çok daha başka türlü çalışmalıyız. Çok daha aktif olmalıyız. Çok daha gayretli olmalıyız. Arayıp bulmalıyız. Fakiri arayıp bulmalıyız.

Demek ki, dilencileri bile affeder Allah. Tabii iyi niyetle gelmemişti onlar. Halkın merhametini istismar için gelmişlerdi orada; dilendiler, para toplayıp gidecekler.

Bir tanesini bizim arkadaş yakalamış Mekke'de. Koluna sargıyı sarmış, kanları üstüne çıkmış. "Allah rızası için bir şeyler..." filan, dileniyor orada. Telaffuzundan Türk olduğunu anlamış. Kolu da kanlı.

"Ne var kolunda?" demiş.

İşte bilmem ıvır zıvır ne dediyse.

"Aç bakalım." demiş.

Zorla üstüne çullanmış, açtırmış. Ciğer sarmış oraya, hiçbir şey yok. Turp gibi herif. Polis de gelmiş tabii onların o mücadelesinde. Almış götürmüş. Topladığı paralar da müsadere edilmiş. Allah'ın mübarek diyarında, Allah'ın rızasına uygun olmayan iş yapmak hayır getirmez insana. Onun misâli bu. Çok misaller var anlatabileceğim.

Fe-lâ halka yahduru zâlike'l-mevkıfu illâ ğaferallâhu lehû. "Bu hacca iştirak eden insanlardan hiçbir Allah'ın mahluku, kulu kalmaz ki Allah onu mağfiret etmesin."

Bunu başka hadîs-i şerîflerden de biliyoruz. Bu hadîs-i şerîf kusurlu olabilir rivayet bakımından. Öteki alimlerin dediğini doğru kabul etsek. Ama Gümüşhaneli Hocamız kitabına aldığına göre, demek ki doğru olduğu kanaatinde. Ama başka hadîs-i şerîflerden biliyoruz ki, hacının günahları mağfiret olur. Annesinden doğmuş gibi döner evine. Hatta, "Acaba Allah beni affetti mi?" diye düşünürse, ilk günahı o zaman kazanmış olur. Tereddüt bile etmeyecek, Allah günahları affetti diye.

Ama nedir şartı?

Helal para ile hacca gitmek. Onun için takvâ ehli bazı insanlar hacca gidecekleri zaman, arkadaştan giderlermiş borç para alırlarmış. Borca ihtiyacı yok.

"Ver bana…"

Hac parası kaç para?

Yirmi otuz milyon.

"Arkadaş, bana 30 milyon borç ver." Tamam, o parayı alırmış. Çünkü borç para helaldir. O para ile hacca giderlermiş. O da bir kurnazlık tabii. Kendi parasında bir kusur varsa, haccına zararı olmasın diye.

Allah bizi tertemiz, helal paralar kazananlardan eylesin. Sevdiği, razı olduğu ibadetleri yapanlardan eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kul olarak gidenlerden eylesin.

Fâtiha-ı şerife mea'l-Besmele.

Sayfa Başı