M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Miraç kandiliniz mübarek olsun

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Miraç kandiliniz mübarek olsun!

Üzerimizde Allah'ın lütfu çok, nimetleri sonsuz. Nimetlerine şükrederiz, hamd u senâlar olsun... Elimize imkânlar bahşetti; Avrupa'dan Kafkasya'ya, Orta Asya'ya kadar kardeşlerimize böyle güzel günlerde, güzel duygularımızı iletme imkânımız oluyor.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi nimetlerinden ayırmasın, rahmetine mazhar eylesin, iki cihan saadetine erdirsin. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sünnet-i seniyesine hüsn-ü ittibâ nasip eylesin. Cennette de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e komşu eylesin.

Ben bu Miraç kandili münasebetiyle, Buhârî'den ve Müslim'den rivayet edilmiş olan uzun bir hadîs-i şerîfi biraz hızlı bir şekilde okumak istiyorum. Râvisi Mâlik b. Sa'saa radıyallahu anh.

Tabi önce Miraç hakkında bilgi vermek lazım. Dinleyenlerin seviyesi farklıdır. İslâm'ı çok derinden, yakından bilenler olduğu gibi İslâm'a muhabbet edip bilgisi az olanlar, yeni yeni bilgilenen gençler olabilir, hanımlar olabilir.

Biliyorsunuz İsrâ ve Miraç, iki ayrı kelime. Arabî aylardan Receb ayının 26'sını 27'sine bağlayan bir mübarek gecede, hicretten üç yıl önce, Mekke-i Mükerreme'de, Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e nasip buyurmuş.

Mekke-i Mükerreme'den, Mescid-i Aksâ'ya kadar bir yeryüzü yolculuğu, buna İsrâ deniliyor. Ondan sonra da Kuds-ü Şerîf'ten yedi kat semayı, Sidretü'l-Müntehâ'yı geçip, Allahu Teâlâ hazretlerine kavuşup, Allahu Teâlâ hazretleriyle mülâkî olup, ondan emirler alması, Allah ile buluşması olayı; buna da Miraç deniliyor.

İki türlü olay var, iki bölümlü olay var:

Birisi İsrâ; Peygamber Efendimiz'in hicretinden üç yıl önce, yaşamakta olduğu Mekke-i Mükerreme'den Receb ayının 26'sını 27'sine bağlayan gece Kuds-ü Şerîf'e varması.

İkincisi Miraç; Kuds-ü Şerîf'ten de semâvâtı geçerek, Sidretü'l-Müntehâ'yı geçerek Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna varması, Allahu Teâlâ hazretlerinin kendisine nice ikramlar ve iltifatlarda bulunması.

İsrâ, Arapçada "geceleyin yolculuk yapmak" demek. Arabistan gündüzleri çok güneşli, çok sıcak, tahammül edilemeyecek, tahammül fersâ, meşakkatli olduğu için Araplar umûmiyetle yolculuklarında geceleri değerlendirirlerdi, geceleyin yola çıkarlardı. Ay olsun olmasın, gece yolculuğu güzel olurdu, serin olurdu. Kervanlar, yolcular gündüzleri dinlenir, geceleyin varacakları yere giderlerdi.

Gece yolculuğuna İsrâ deniliyor; esrâ - yüsrî - isrâen, "gece yolculuk yapmak" mânasına gelen bir kelime. Gece, Arapların sevdiği bir yolculuk zamanı.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Mescid-i Haram'dan, Kâbe'nin etrafını teşkil eden mübarek mahalden, mescitten, Mescid-i Aksâ'ya o gece gitti.

Oradan sonra da göklere çıkması olayına Miraç deniliyor. Miraç da kelime olarak urûc, "yükselmek" kelimesinden çıkmış olan bir tabir, o da ism-i âlet sîgasıyla. Mesela feteha, "açmak" kökünden miftah, açma aleti, anahtar mânasına geliyorsa; Miraç da urûc, "yükselmek" mânasından, "yükselmeye yarayan vasıta, âlet, merdiven" veya bazıları da yakıştırıyorlar "asansör" diyorlar.

Tabi o zaman asansör yoktu. Sonradan o da yükselme, yüksek katlara çıkma vasıtası olarak kullanıldı. Araplar mes'ad diyorlar, suud, sad'la kullanılan bir kelime...

Evet Miraç, "merdiven" gibi bir şey ama süratle çıkılıyor.

Peygamber Efendimiz İsrâ eylemiş, ondan sonra semalara urûc eylemiş. Hadîs-i şerîflerde urice bî diye geçer: "Ben çıkarıldım, göklere yükseltildim." mânası ile.

İsrâ kısmı, Peygamber Efendimiz'in Mekke-i Mükerreme'den, Medine-i Münevvere'ye varması kısmı. Kur'ân-ı Kerîm'de "İsrâ Suresi" diye bir sûre var, on beşinci cüz başı; orada açıkça geçiyor:

Allahu Teâlâ hazretleri;

Sübhâne'llezî esrâ bi-abdihî leylen mine'l-mescidi'l-harâmi ile'l-mescidi'l-aksa'llezî bâreknâ havlehû li-nüriyehû min âyâtinâ, innehû hüve's-semîu'l-basîr.

âyet-i kerîmesinde açıkça bunu beyan ediyor.

Sübhanellezî diye başlıyor: "Her türlü noksandan münezzehtir, her türlü kemâlâtın sahibidir, kudretin sahibidir o Allah ki."

Esrâ bi-abdihî. "Kulunu seyahat ettirdi." Leylen. "Geceleyin."

Gece olduğunu bundan anlıyoruz. Allah'ın bir yerden bir yere gece yolculuğu yaptırdığını anlıyoruz, âyet-i kerîmenin ifadeleri açık:

Leylen. "Geceleyin." Mine'l-mescidi'l-harâmi. "el-Mescidü'l-Haram'dan. Ortasında Kâbe bulunan, Mekke'deki o mübarek mescitten." İle'l-mescidi'l-aksâ. "el-Mescidü'l-Aksâ'ya."

"Bir gecede götüren, kulunu seyahat ettiren..."

Neden?

Linüriyehû min âyâtinâ. "Nice nice âyetlerimizden bazılarını, delillerimizden, mucizevî manzaralardan, temaşâlardan bir kısmını müşahede etsin, gözüyle görsün, temaşâ eylesin, diye."

"Mübarek kulu Muhammed-i Mustafâ'sını götüren Allahu Teâlâ hazretleri ne kudret sahibidir, şanı ne kadar yücedir, ne kadar hayran kalınacak, hayret edilecek kudreti vardır!" demek.

Sübhânellezî bunu ifade ediyor.

Allahu Teâlâ hazretleri, "Birtakım olağanüstü olayları, yerleri, bilgileri, sahneleri müşahede etsin." diye, Resûlü'nü Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya götürdüğünü bu âyet-i kerîmede bildiriyor.

İnsanların bu konuda yazdıkları, araştırmalar yaptıkları çeşit çeşit çalışmalar var. Söyledikleri sözler, kanaatler var.

Mekke gibi bir yerden, Kudüs gibi o zaman için fevkalade uzak sayılan, binlerce kilometre uzaktaki bir şehre, bir gecede gitmek, o zamanın imkânıyla insanların normal olarak yapabileceği bir şey değil... Ama burada mucize var, Allah yaptırıyor.

Allahu Teâlâ hazretleri kulunu bir gecede Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya götürdüğünü ve bunun büyük bir kudret ve şâyân-ı hayret bir şey olduğunu da beyan ederek; "Onu oradan oraya götüren Allah'ın şanı her türlü noksandan münezzehtir, her türlü kemâlâta sahiptir." diye âyet-i kerîmede bildiriyor.

Kolay bir şey değil. Zaten kolay olmadığı için, şâyân-ı taaccüb, hayret edilecek bir şey olduğu için mucize. İsrâ ve Miraç mucizesi; kolay bir iş değil. Kimsenin yapamayacağı bir şey ama Allah kuluna nasip etmiş.

Tabi Peygamber Efendimiz bu sözü söyleyince inkâr etmişler. Müşrikler demişler ki;

"Olmaz böyle şey!"

Normal olarak olmaz ama, peygamber olunca olur. Kendin gitmeye kalksan gidemezsin. Ama Allah, Habîb-i Edîbi, Muhammed-i Mustafâ'sını götürdü. Amennâ ve saddaknâ, kesin, çok açık bir bilgi. Tabi Peygamber Efendimiz; Allah "bildir" diye emrettiği için bu olayı bildirdi. Mekke'nin müşrikleri hop oturdular, hop kalktılar:

"Olmaz böyle şey, inanmayız!" dediler.

Hatta Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'e koşarak geldiler:

"Buyur, bak, işte duydun mu senin arkadaşının en son söylediği sözü?" dediler.

"Arkadaşı" diye Peygamber Efendimiz'i kast ediyorlar.

"Ne söylemiş?"

"Güya Mekke'den kalkmış, Kuds-ü Şerîf'e gitmiş; oradan da göklere çıkmış."

"Öyle söyledi mi? Siz uydurmuyorsunuz, söyledi değil mi?"

"Evet o söyledi, kulaklarımızla duyduk."

"Tamam. Eğer siz uydurmuyorsanız o söylediyse doğrudur. Biz o Habîbullah'tan, o Resûlullah'tan, daha daha nice olağanüstü şeyleri gördük, her gün nice mucizelerini görüyoruz."

Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz cevap verdi, o sıddîklık lakabını oradan aldı; sıddîklık sıfatını öyle kazandı. Tereddütsüz kabul etti.

Ve mâ yentiku ani'l-hevâ.

"Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem boşuna konuşmaz ki madem öyle söylemiş, iman ettim." dedi. Sonradan tabi Resûlullah'ın yanına gitti, ondan da dinledi, tamam.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu olayı nasıl anlatmış? Size şimdi bu hadîs-i şerîften izah edeceğim. İnkâr mümkün değil, mü'minlerin bildiği bir şey. Hatta şimdi yirminci yüzyılda kâfirler bile inkâr edemezler. Mekke'nin müşrikleri cahil olduğundan inkâr edebilirlerdi.

Neden?

Zavallılar, medeniyetten haberleri yok, Allah'ın kudretine imanları yok, dünyadaki olağanüstü olayları inceleyip anlayacak iz'anları, irfanları yok; inkâr ederler. Ama yirminci yüzyılın insanı nelerin olabileceğini çok iyi biliyor. Şimdinin müşrikleri, şimdinin kâfirleri bunu inkâr edemezler. Çünkü çevremizdeki hadiselerin içinde o kadar olağanüstülükler var ki...

Tabi biz mü'minler de biliyoruz ki oldu, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Kuds-ü Şerîf'e vardı.Ertesi gün inkâr etmişler:

"Söyle bakalım, Mescid-i Aksâ'nın kaç kapısı vardı, kaç penceresi vardı? Hadi bakalım, doğru mu gördün, yanlış mı gördün?" diye başlamışlar, imtihan yoluyla Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e soru sormaya...

Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Terledim, onların bu inkârlarından, inatlarından sıkıldım ama Allah o zaman da lütfeyledi, gözümden perdeleri kaldırdı, Mescid-i Aksâ gözümün önüne getirildi."

O da bir başka olağanüstü durum. Allah, Kuds-ü Şerîf'teki Mescid-i Aksâ'yı, Mekke'de oturan kulunun gözünün önüne getirir, gösterebilir.

Resûlullah Efendimiz:

"Ne soruyorsunuz, sorun bakalım!"

"Kaç kapısı var?"

"Bir, iki, üç, dört, beş, altı... Şu kadar."

"Kaç penceresi var?"

"Bir, iki, üç, dört, beş..."

Söyledi. Ne sordularsa detayını söyledi. Tabi o zaman sustular kaldılar.

Hatta Allah'tan bir olay meydana gelmiş. Peygamber Efendimiz Kuds-ü Şerîf'e giderken hızlı bir süratle gittiğini söylüyor. Mekke-i Mükerreme'ye doğru bir kervan geliyormuş. O kervanın da bir devesi kaybolmuş, bulamıyorlar. Peygamber Efendimiz yukarıdan giderken gördüğü için Arada tepeler var, dağlar var, göremiyorlar. o arayanlara seslenip işaret edip "Oradadır." diye devenin yerini bildirmiş. Onlar da gidip bulmuşlar. Bu da tabi Allah'ın bir hikmeti...

Mekke-i Mükerreme'ye döndüğü zaman;

"Söyle bakalım, sen böyle iddia ediyorsun, 'İsrâ ve Miraç mucizesi oldu.' diyorsun ama delilin ne?" demişler.

Peygamber Efendimiz demiş ki;

"Ben giderken yolda falanca kervan devesini kaybetmişti, deveyi arıyorlardı. 'Şuradadır!' diye seslendim, isterseniz gidin, sorun."

Hakikaten sonradan o kervana sormuşlar. Onlar da;

"Gökten bir ses geldi; 'Deveniz şu taraftadır!' diye; gittik, bulduk."

İşte bu da, bu işin maddeten olduğunu gösteriyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in Kuds-ü Şerîf'i gördüğünü ifade ediyor.

Ondan sonra da Kuds-ü Şerîf'ten, peygamberlerin hepsiyle buluşup, onlara imamlık edip, o mânevî "Miraç" denilen merdiven, asansör, göğe yükselme vasıtası, her ne ise tabi Peygamber Efendimiz'in bildiği, bilmeyenin de havsalasına, aklına sığmayacak. Ama çok güzel bir şeymiş. Peygamber Efendimiz bir başka hadîs-i şerîfinde o Miraç'ın çok görkemli, çok güzel bir şey olduğunu da söylüyor. Demek ki çok hoş bir şey... Oradan göklere çıktığını bildiriyor.

Şimdi biz Buhârî ve Müslim'in hadîs-i şerîfini tebberrüken okuyalım, vaktin kısalığı nispetinde biraz da hızlı geçelim. Tabi Buhârî ve Müslim, bizim için hadis kaynaklarının en kıymetlilerinden; en kıymetli, en sahih hadisleri ihtiva eden iki mübarek hadis kitabı.

Beynemâ ene fi'l-hatîmi ve rubbemâ kâle fi'l-hıcri mudtacian..

Peygamber Efendimiz'in ifadelerini, Buhârî ve Müslim'in rivayetinden size okuyorum:

"Ben Hatîm'de şöyle yaslanmış iken..." diyor, Peygamber Efendimiz.

Hatîm dediği yer neresidir?

Kâbe'de yarım daire şeklinde, at nalı şeklinde çevrili bir alçak duvar var. İki tarafından girilebiliyor. Güneyinde Kâbe var. Orası şöyle bir salon kadar mekân. İşte oranın adı Hatîm...

"Ben orada yaslanmış iken."

İzâ etânî âtin. "Birden bana –gelen- bir şey geldi..."

Bir melek.

Fe-kaddeme mâ beyne hâzihî ilâ hâzihî fe'stehraca kalbî. "Benim göğsümü -şuradan şuraya kadar- yardı, açtı ve kalbimi çıkardı." Sümme ütîtü bi-tastin min zehebin memlûetin îmânen. "Sonra önüme içi iman dolu bir (altın) leğen getirildi." Fe-ğusile kalbî bi-mâi zemzem. "Kalbim orada zemzem suyu ile yıkandı." Sümme huşiye sümme üîde. "Sonra tekrar dolduruldu, yerine konuldu."

Demek ki Resûlullah Efendimiz İsrâ ve Miraç mucizesinden önce mânevî bir muameleden geçiyor:

Şöyle Hatîm'de uzanmışken melek geliyor, göğsünü yarıyor, kalbini iman dolu altından bir tasta, zemzem suyu ile yıkıyor. İmanı sapasağlam, dopdolu... Sonra kalbini yerine yerleştiriyor.

Sümme ütîtü bi-dâbbetin dûne'l-bağli ve fevka'l-hımâr. "Sonra önüme bir binek getirildi. Katırdan biraz küçükçe ama merkepten biraz daha büyükçe." Ebyad. "Beyaz renkli bir binek." Yükâlü lehü'l-burâku. "Ona Burak deniliyordu."

Merkepten biraz büyük, katırdan biraz küçük; bu boyda bir mahluk getirildi, binek getirildi.

Yedau hatvehû inde aksâ tarfihî. "Öyle bir mahluk ki ben ata biner gibi ona bindim ama bir adımı gözünün gördüğü en uzak noktaya atıyordu, öteki adımını tekrar en uzak noktaya atıyordu."

Öyle hızlı adım atan, öyle hızlı giden bir mânevî varlık, binek.

Fe-humiltü aleyhi. "Ben ona bindirildim."

Peygamber Efendimiz; kalbi temizlenmiş, imanla doldurulmuş, zemzem suyuyla yıkanmış şekilde ona bindirildiğini anlatıyor.

Fe'ntaleka bî-Cibrîlü hattâ ete's-semâe'd-dünyâ. "Cebrâil beni onu üstüne bindirdikten sonra yanında aldı, götürdü, nihayet en yakın semaya geldik."

es-Semâe'd-dünyâ, "en yakın sema" demektir, "dünya seması" demek değildir. Arapça bilenlere burada kısa bir açıklama yapayım. Bazıları öyle yanlış tercemeler yapıyorlar.

"En yakın semaya Cebrâil ile geldim."

Fe'stehteha. "Semanın açılmasını istedi."

Biliyorsunuz;

Fe-kânet ebvâbâ. "Semanın kapıları vardır."

Mânevî kapıları vardır.

Şimdi biz burada neyi anlıyoruz, neyi dinliyoruz, neyi anlatıyoruz?

Bizim şimdiye kadar görmediğimiz, bilmediğimiz şeyleri gören, bilen Resûlullah'ın lisanından anlamaya çalışıyoruz. Olayın esrarengizliğini, mânevîliğini, ihtişamını sezmeye çalışıyoruz, zevkine varmaya çalışıyoruz.

Cebrail aleyhisselam'la Peygamberimiz en yakın semanın kapısına geldiler. Demek ki geçiş yok, kapısı var. Cebrail aleyhisselam birinci semada kapının açılması istedi.

Fe-kîle: Men hâzâ? "Denildi ki; 'Kim o?'"

Hani kapı vurulunca, içeriden "Kim o?" denilir ya.

Kâle: Cibrîlü. "Cebrail dedi ki; 'Cebrail'"

"Ben Cebrailim" demek istiyor.

Kîle: Ve men meake? "Yine oradan Cebrail'e soruldu: 'Peki, senin yanındaki kim?'"

Tabi soran birinci semanın, en yakın semanın kapısının bekçisi olan melek.

Bu semanın kapıları nedir, nasıldır? Melekler nasıldır?

Görmeyen bilmez; anlamaya çalışın, o kadar...

"Yanındaki kim?"

Kâle: Muhammedün. "Cebrâil dedi ki; 'Yanımdaki de Muhammed.'"

Kîle: Ve kad ürsile ileyhi? "Ona davet gönderildi mi, gelmesine, geçmesine müsaade var mı?"

Kâle: Neam. "Cebrâil aleyhisselam; 'Evet.' dedi."

Kîle: Merhaben bihî. "Melek o zaman; 'Ona selam olsun, merhaba!' dedi."

Merhaba; "Hoş geldin, sefa geldin!" mânasına, Arapça bir tabir.

Fe-ni'me'l-mecîü câe. "Ne hoş bir gelişle geldi!"

"Hoş geldi, sefa geldi!" demek.

Fe-fütiha. "Semanın kapısı açıldı." Fe-lemmâ halastü fe-izâ fîhâ Âdem. Kapı açılınca, oradan geçince bir de baktım ki." diyor Peygamber Efendimiz; "Karşımda Âdem Atamız aleyhisselam."

Birinci semanın kapısı açılınca Ebü'l-beşer, insanlığın babası Hz. Âdem atamızı gördü.

Fe-kâle: "Cebrail diyor ki." Hâzâ ebûke Âdemü. "Bu senin ceddin, baban Âdem!"

İnsanların hepsinin babası olduğu için Peygamber Efendimiz'e; "Bu senin baban Âdem!" diyor.

Fe-sellim aleyhi. "Ona selam ver!" Fe-sellemtü aleyhi fe-redde's-selâm. "Ben Âdem aleyhisselam'a selam verdim; o da selamımı aldı." Sümme kâle: "Sonra -Peygamber Efendimiz'e- dedi ki." Merhaben bi'l-ibni's-sâlih ve'n-nebiyyi's-sâlih. "Ey salih peygamber, sana merhaba olsun! Ey salih evlat, oğul, sana merhaba olsun!" diye, Âdem atamız aleyhisselam Peygamber Efendimiz'e "Merhaba!" dedi

Sümme saide bî hattâ ete's-semâe's-sâniyeh. "Sonra beni tekrar yükseltti."

Kendisi Burak'ta, Cebrail yanında, birinci semada Âdem aleyhisselam'la görüştükten sonra geçtiler.

Ne güzel değil mi? Sahneler gözünüzün önüne geliyor mu bilmiyorum...

İkinci semaya geldiler.

Fe'steftah. "İkinci semanın kapısı açılsın." diye Cebrail aleyhisselam yine açılmasını istedi. Mihmandar ya, Peygamber Efendimiz'i götürmekle görevli.

Fe-kîle: Men hâzâ? "Yine soruldu: 'Kim o?'" Kâle: Cibrîl. "Dedi ki; 'Ben Cebrail'im.'" Kîle: Ve men meak? "Yanındaki kim?" Kâle: Muhammedün. "Yanımdaki de Muhammed-i Mustafâ, Allah'ın Resûlü." Kîle: Ve kad ürsile ileyhi? "Ona davet gönderildi mi, gelmesine müsaade olundu mu, izin gönderildi mi?" Kâle: Neam. "Evet." Kîle: Merhaben bihî fe-ni'me'l-mecîü câe fe-fütiha. 'Ona merhaba olsun, ne hoş geldi, ne hoş gelişle geldi!

İkinci semânın kapısı da açıldı. Fe-lemmâ halastü. "O kapıdan da içeri geçince üste çıkınca." İzâ Yahyâ ve Îsâ ve hüme'bne'l-hâlete. "Bir de baktım ki Yahya ve İsâ aleyhimesselam."

Hem Yahya aleyhisselam var hem İsâ aleyhisselam.

Bunları da açıklıyor:

Hümâ. "O ikisi." İbnâ el-hâleh. "Bu ikisi teyze çocukları, iki kız kardeşin çocukları."

Kâle: Hâzâ Yahyâ ve Îsâ fe-sellim aleyhimâ.

Cebrâil aleyhisselam Peygamber Efendimiz'e yine hatırlatıyor:

"Bak bu Yahya ve İsa'dır; bunlara selam ver."

Fe-sellemtü fe-reddâ. "Ben onlara selam verdim, onlar da selamımı aldılar, iade ettiler." Sümme kâlâ: "Sonra dediler ki:" Merhaben bi'l-ahi's-sâlih ve'n-nebiyyi's-sâlih. "Merhabalar olsun bu salih kardeşe, merhabalar olsun bu salih peygambere!" dediler.

Kardeş çünkü, bütün peygamberler birbirlerinin kardeşleridir. Ah, "kardeş" demek.

Sümme saide bî ile's-semâi's-sâliseh. "İkinci semayı da geçince Cebrail aleyhisselam beni üçüncü semaya getirdi." Fe'stefteha. "Kapısının açılmasını istedi." Kîle: Men hâzâ? "'Kim?' diye soruldu." Kâle: Cibrîl. "Ben Cebrâilim." dedi.

Kîle: Ve men meak? "Melek tekrar: 'Yanındaki kim?' diye sordu." Kâle: Muhammedün. "Cebrâil: 'Yanımdaki Muhammed'dir." dedi." Kîle: Ve kad ürsile ileyhi? "Ona izin gönderildi mi, gelmesine müsaade var mı?" Kâle: Neam. "'Evet' deyince:" Kîle: Merhaben bihî fe-ni'me'l-mecîü câe. "Hoş geldin, hoş gelişle geldin, merhabalar olsun sana!" dedi. Fe-fütiha. "Kapı açıldı."

Bu üçüncü semada.

Fe-lemmâ halastü. "Orayı geçince." İzâ Yûsufu. "Peygamber Efendimiz karşısında Yusuf aleyhisselam'ı gördü."

Kâle: Hâzâ Yûsufu fe-sellim aleyhi. "Cebrâil aleyhisselam; 'Bu Yusuf'tur, ona selam ver!' dedi." Fe-sellemtü aleyhi fereddâ. "Peygamber Efendimiz selam verince o selamı aldı." Sümme kâle: Merhaben bi'l-ahi's-sâlihi ve'n-nebiyyi's-sâlih. "Sonra 'Merhabalar olsun salih kardeşe, merhabalar olsun salih peygambere!' diye Yusuf aleyhisselam da Peygamber Efendimiz'e merhaba eyledi."

Sümme saide bî hattâ ete's-sema'r-râbiah. "Sonra beni tekrar aldı –götürüyor, devam ediyor- dördüncü semaya getirdi." Fe'stefteha. "Semanın kapısının açılmasını istedi." Kîle: Men hâzâ?

Oradan; "Kim o?" dendi.

Kâle: Cibrîl. "Ben Cebrail" dedi. Kîle: Ve men meake? "'Yanındaki kim?' diye soruldu." Kâle: Muhammedün. "Cebrail aleyhisselam; 'Yanındaki de Muhammed' dedi. Kîle: Ve kad ürsile ileyhi? "Ona izin gönderilmiş miydi?" Kâle: Neam. "Cebrâil aleyhisselam; 'Evet gönderilmişti.' dedi."Kîle: Merhaben bihî fe-ni'me'l-mecîü câe fe-fütiha.

Hep aynı şeyler oluyor, bütün melekler vazifeli, hepsi 'İzin var mı?' diye soruyorlar. İzin varsa; "Hoş geldin, ne güzel gelişle geldin, merhabalar olsun!" diyorlar...

Muhterem kardeşlerim!

Ben bunu başka vaazlarımda da söylüyorum, burada yeri gelmişken yine söyleyeyim:

Sema böyle bomboş değil, mânevî tabakalar halinde; bekçileri var, melekler var, kapıları var... Her şey müsaadeli geçiyor. Hatta Cebrâil aleyhisselam'a soruluyor; "Ben Cebrail'im" diyor.

Hatta Peygamber Efendimiz için; "Onun geçmesine müsaade var mı? Allah'tan izin gönderildi mi?" diye soruluyor da öyle geçiyor.

İbadetler de böyle. Yapılan ibadetler, namazlar, oruçlar, sadakalar, haclar; onlar da semada melekler tarafından kontrol edilir, durdurulur. Eğer yukarı çıkmaya layık değilse geri gönderilir muhterem kardeşlerim!

Devam edelim:

Fe-lemmâ halastü izâ İdrîs.

Peygamber Efendimiz dördüncü semada kiminle karşılaştı?

İdris aleyhisselam'la.

Cebrâil aleyhisselam tanıtıyor:

Kâle: Hâzâ İdrîs, fe-sellim aleyhi. "Bu İdris'tir, selam ver!" dedi. Fe-sellemtü aleyhi fe-redde. "Selam verdim, selamımı aldı." Sümme kâle: Merhaben bi'l-ahi's-sâlihi ve'n-nebiyyi's-sâlih. "Merhaba olsun salih kardeşe, salih peygambere!" dedi.

Sümme saide bî hattâ ete's-semâe'l-hâmiseh. -Böyle semaları çıkıyoruz.- "Sonra beşinci semaya çıktım." Festefteha. "Cebrail kapının açılması istedi." Kîle: Men hâzâ? "'Sen kimsin?' diye soruldu." Kâle: Cibrîl. "Ben Cebrail'im." dedi. Kîle: Ve men meake?"'Yanındaki kim?' diye soruldu. Kâle: Muhammedün. "Cebrâil aleyhisselam; 'O da Muhammed'dir.' dedi." Kîle: Ve kad ürsile ileyhi. "Ona müsaade olunmuş mu, izin gitmiş mi?" Kâle: Neam. "Evet gitmiş." Kîle: Merhaben bihî fe-ni'me'l-mecîü câe. "Yine melek tarafından:'Merhaba ne hoş geldi, sefa getirdi!' denildi."

Fe-lemmâ halastü.

Beşinci semanın kapısını da geçince kiminle karşılaştı?

Fe-izâ Hârûn. "Hârun aleyhisselam'la karşılaştı." Kâle: Hâzâ Hârûnü fe-sellim aleyhi. "Cebrâil; 'Bu Harun'dur, buna selam ver!' dedi." öğretti.

Fe-sellemtü aleyhi. "Ben de Harun aleyhisselam'a selam verdim. Fe-redde's-selam. "O da selamı aldı."

"Aleyküm selam" dedi.

Sümme kâle: Merhaben bi'l-ahi;'s-sâlihi ve'n-nebiyyi's-sâlih. "Sonra: 'Salih kardeşe, -peygamberlerin hepsi birbirinin kardeşi- salih peygambere merhabalar olsun!' dedi."

Sümme saide bî hattâ ete's-sema's-sâdisete.

Altıncı semaya geliyoruz.

Fe'stefteha. "Cebrâil aleyhisselam altıncı semanın da kapısının açılmasını istedi. Kîle: Men hâzâ? "'Kim o?' dendi." Kâle: Cibrîl. 'Ben Cebrail'im.' dedi." Kîle: Ve men meake? "Yanındaki kim?" dendi." Kâle: Muhammedün. "Muhammed." Kîle: Ve kad ürsile ileyhi? "Denildi ki; 'Ona izin gitmiş miydi, gönderilmiş miydi?'" Kâle: Neam. "Evet." Kâle: Merhaben bihî fe-ni'me'l-mecîü câe. "'Merhaba ne hoş geldi, sefa getirdi!' denildi."

Râviler bunları niye böyle detaylı anlatıyorlar?

Sebep şu sevgili kardeşlerim!

Resûlullah'ın ağzından nasıl çıkmışsa öyle yakalamışlar, fotoğraf gibi aynen...

Tekrar kısa söylese olmaz mı?

Hayır!

Aynen söylemenin bir başka bereketi var, hem aynı söylemekte doğruluk var, o bakımdan aynen söylerler.

Altıncı semada da melek tarafından; "Hoş geldin!" dendi.

Fe-lemmâ halastü fe-izâ Mûsâ. "Kapıdan geçilince orada Musa aleyhisselam'la karşılaştı. Kâle: Hâzâ Musâ fe-sellim aleyhi. "Cebrâil; 'Bu Musa aleyhisselam'dır; ona selam ver!' dedi." Fe-sellemtü aleyhi. "Ona selam verdim." Fe-redde aleyye's-selam. "O da selamı bana iade eyledi."

Selamın iadesi ne demek?

"es-Selâmü aleyküm!" deyince, "Ve aleyküm selam." demek. "Selama karşılık vermek" demek. "Kabul etmiyorum, al geri!" demek değil; yanlış anlaşılmasın.

Sümme kâle: Merhaben bi'l-ahi's-sâlihi ve'n-nebiyyi's-sâlih. "O da; "Salih kardeşe, salih peygambere selamlar olsun, merhabalar olsun!" diye Peygamber Efendimiz'e merhaba eyledi."

Muhterem kardeşlerim!

Salih ne demek?

Salih; "iyi" demek, "her bakımdan uygun, müsait" demek.

Fe-lemmâ tecâveztü bekâ.

Bakın şimdi bir olay oluyor:

Peygamber Efendimiz Musa aleyhisselam'ın yanınadan geçerken, Musa aleyhisselam ağladı.

Kîle lehû: Mâ yübkîke? "Soruldu: 'Seni ne ağlattı, durup dururken niye ağladın, seni ağlatan sebep ne?'" Kâle: Ebkî li-enne ğulâmen buise ba'dî yedhulü'l-cennete min ümmetihî ekserü mimmen yedhulühâ min ümmetî. "Dedi ki; 'Şundan ağlıyorum ki benden sonra peygamber gönderilmiş bir delikanlı, bir genç, -Peygamber Efendimiz'i kast ediyor- onun ümmetinden cennete, benim ümmetimdekilerden daha fazlası girecek.'"

Musa aleyhisselam ümmetine acıyor, ondan ağlıyor. Tabi her peygamber kendi ümmetini evlatları gibi seviyor, hiçbirisinin cehennemde yanmasına gönülleri razı değil, hepsi cennete girsin istiyorlar:

"Hay Allah! Yine beceremediler, hepsi cehennemlik oldular." diye üzülüyor peygamberler.

Sümme saide bî ile's-semâi's-sâbiah.

-Son semaya geldik-

"Sonra Cebrail aleyhisselam beni aldı, yedinci semanın kapısına getirdi."

Fe'stefteha. "Açılmasını istedi." Kîle: Men hâzâ? "'Kim o?' dendi." Kâle: Cibrîl. "'Ben Cebrâilim.' dedi." Kîle: Ve men meake? "'Yanındaki kim?' dendi."

Melek soruyor tabi.

Kâle: Muhammedün. "'O Muhammed'dir.' dedi." Kîle: Ve kad buise ileyhi? "Ona elçi gönderilmiş miydi?"

Burada buise ileyhi diyor, daha önceki cümlelerde ürsile geçiyordu. Bakın hadis râvileri aynen koruyorlar; kelimesini bile değiştirmiyorlar.

Kâle: Neam. "'Evet.' deyince." Kâle: Merhaben bihî fe-ni'me'l-mecîü câe. "'Ne güzel gelişle geldi, merhabalar olsun ona!' dendi." Fe-lemmâ halastü.

Yedinci semada bakın kiminle karşılaşıyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz?

Fe-izâ İbrâhîm. "Bir de baktım ki İbrahim aleyhisselam karşımda." Kâle: Hâzâ ebûke İbrâhîmü fe-sellim aleyhi. "Cebrâil dedi ki; 'Bu senin deden, baban.'"

"Baba" derler ama çok eski, babasının babasının babasının babası. çok eski. Bize göre "dede" demek:

"Bu senin ecdadından ceddin İbrahim aleyhisselam; ona selam ver!" dedi.

Cebrâil takdim etti, Peygamber Efendimiz'e tanıttı.

Fe-sellemtü aleyhi fe-redde's-selâm. "Ben de İbrahim aleyhisselam'a selam verdim; o da selamıma karşılık verdi." Fe-kâle: Merhaben bi'l-ibni's-sâlih ve'n-nebiyyi's-sâlih. "'Ey salih oğul, merhaba sana! Ey salih peygamber, merhaba sana!' dedi."

"Evlat" diye, "oğul" diye hitap etti İbrahim aleyhisselam.

Sümme rufiat lî sidretü'l-müntehâ. "Sonra bana Sidretül-Müntehâ'nın önündeki perdeler kaldırıldı, o gösterildi."

Sidretü'l-Müntehâ'yı gördü.

Sidre, Arapçada "sedir ağacı" dediğimiz, "boylu poslu büyük ağaç" demek.

Sidretü'l-Müntehâ, "en uzak mekandaki sidre" demek. Tabi o ağaç nasıl bir ağaçsa, gökte nasıl bir mahiyeti varsa, "yaprakları böyle, dalları böyle" diye çok tarif edilmiş.

"Sidretü'l-Müntehâ gösterildi."

Fe-izâ nebikuhâ mislü kılâli'l-hecera ve izâ verakuhâ mislü âzâni'l-fîleh. "Yaprakları filin kulakları kadar." diye tarif etti Peygamber Efendimiz.

Cebrâil aleyhisselam diyor ki;

Kâle: Hâzâ sidretü'l-müntehâ. "Bu Sidre-i Müntehâ'dır."

Fe-izâ erbaatü enhârin. "Bir de baktım ki dört tane nehir var." Nehrâni bâtınen ve nehrâni zâhiren. "İki tane bâtın nehri, iki tane zâhir nehri." Kultü: Mâ hâzâni yâ cibrîl? "Dedim ki: 'Bu ilk ikisi ne? Bunlar nasıl nehirler yâ Cebrail?'" Kâle: Emme'l-bâtınen. "Bâtında olan, içte olan iki nehir." Fe-nehrâni fi'l-cenneh. "Bunlar cennette iki nehirdir." Ve emme'z-zâhiren. "Dıştaki iki nehir." Fe'n-nîlü ve'l-Furâtü. "Birisi Nil'dir, birisi Fırat'tır." Sümme rufia liye'l-beytü'l-ma'mûr. "Sonra bana Beytü'l-Ma'mûr gösterildi, perdeleri kalktı."

Beytü'l-Ma'mûr gökyüzünde nerededir?

Kâbe'nin ta yukarısına rastlayan, yedi kat semadan yukarıda Beytü'l-Ma'mûr. Meleklerin Allah'ı tesbih ederek etrafında devrettikleri, bir giren meleğin bir daha girmesine sıra olmayacak şekilde meleklerin girip ziyaret ettikleri, el-Beytü'l-Ma'mur, mânevî bir mekân...

Kultü: Yâ Cibrîlü ma hâzâ? "'Bu nedir?' dedim." diyor Peygamber Efendimiz.

Kâle: Hâze'l-beytü'l-ma'mûr. "Bu el-Beytü'l-Ma'mûr'dur." Fe-izâ hüve yedhulühû külle yevmin seb'ûne elfe melekin. "Bu eve her gün yetmiş bin melek girer." İzâ haracû minhü. "Dışarı çıktıkları zaman." Lem yeudû ileyhi. "Sonra bir daha ona giremezler."

Sıra gelmez. Her gün yetmiş bin melek geliyor da sıra gelmiyor. İlk girene, bir daha girmek nasip olmuyor. Öyle bir Beytü'l-Ma'mûr burası...

Sümme utîtü bi-inâin min hamrin ve inâin min lebenin ve inâin min asel. "Sonra diyor ki Peygamber Efendimiz: 'Bana üç tane kap getirildi; inâin min hamr, 'cennet şarabından bir kap' ve inâin min leben, 'cennet sütünden bir kap' ve inâin min asel, 'cennet balından bir kap.'"

Bal, süt ve meşrubat.

Hamr, "Cennet şarabı, meşrubatı."

Fe-ehaztü'l-leben. "Süt kabını aldım." Fekâle: Hiye'l-fıtratü'llletî ente aleyhâ ve ümmetüke. "Cebrâil dedi ki; 'Bu senin ve ümmetinin üzerinde bulunduğu fıtrattır.'"

"Resûlullah'ın sütü alması, fıtratı tercih etmesi" demek. Tabi bu da ne demek, muhterem kardeşlerim:

"İslâm dininin insan tabiatına uygunluğu" demek. Fıtrata, yaradılışa müsait, ahkâmı yaradılışa ters değil.

"Bir misal ver hocam da yaradılışa ters nedir anlayayım, yaradılışa uygun nedir anlayayım."

Bakın mesela İslâm'da nikâh, Peygamber Efendimiz'in sünnetidir. Evlenmek sevaptır, evlilik insana birçok sevaplar kazandırır. Evine yiyecek içecek getirdiği zaman, yedi yüz misli sevap alır, çoluk çocuğunu yetiştirince sevap alır.

Hanım çocuğunu emzirince sevap alır, cihat etmiş gibi ecir kazanır. Karı koca birbirlerine güzel muamele ettikleri zaman sevap kazanırlar. Bir sürü sevap kazanırlar. İşte bu, insanın tabiatı. Erkek ve dişiden yaratılmış. Aile kuruyorlar, çocukları oluyor. Bu böyle...

Fıtrata aykırılık nedir?

Evlenmemek, bekâr durmak veya evlenmemeyi dinin bir esasıymış gibi ortaya koymak; işte fıtrata aykırılık.

Bizim dinimiz insan tabiatına, çevreye en uygun dindir. Çevrenin korunması için de İslâm'ın ayakta olması, İslâm'ın devreye girmesi lazım, müslümanların çalışması lazım. Çevreyi de İslâm dini korur, insanın ruhunu da İslâm dini korur, bedenini de İslâm dini korur. Çünkü fıtrat dinidir, her şey tabiî, her şey güzel, her şey olurunca, her şey akış istikametine uygun; akış istikametine ters değil.

Bizim arkadaşlarımızdan bir albay, Fransa'da ateşe olmuş. Fransızlarla da tanışmış tabi.

Bir gün tanıştığı bir Fransız, morali çok bozuk bir şekilde yanına gelmiş, demiş ki;

"Sayın filanca intihar edeceğim!"

"Niçin intihar ediyorsun?"

"Karım beni başkasıyla aldatıyor."

"Boşan!"

"Hayır, bizim Katoliklik'te boşanmak yoktur."

Bak, İslâm'da boşanmak var. Evet, boşanmak iyi bir şey değil:

Ebğadu'l-halâli ila'llahi et-talâk. "Allah'ın en sevmediği helâl, boşanmaktır."

Ama bazen de gerekiyor; bak adam intihar etmesin. Madem ötekisi bununla yaşamak istemiyor, boşansın. Normali bu.

Dininin yasaklaması dolayısıyla adam boşanamıyor, intihar edecek. İntihar insanı ebediyyen cehennemlik yapıyor. Zaten kâfir olunca cennetlik olmuyor da. Ama böyle bir hükmün yanlışlığını beyan etmek istiyorum.

Peygamber Efendimiz'in sütü tercih etmesinden, fıtratı tercih etmesinden, sütü tercih edince de Cebrail aleyhisselam'ın; "Tamam, güzel bir şey yaptın, fıtratı tercih ettin." demesinden sonra devam ediyor.

Bizim için büyük bir şeref tabi. Bizim dinimiz fıtrat dinidir, çağın dinidir, çağlar üstü dindir, ileriye doğru kıyamete kadar insanlığın aradığı dindir. Çünkü fıtrat dinidir:

İnsanın tabiatına uygun; olağanüstü, olağandışı, akıl dışı, mantık dışı şeyler yok. Her şey insanın tabiatına, fıtratına uygun. Sütle sembolize edilmiş olarak bu rivayette karşımıza geldi.

Sonra diyor ki Peygamber Efendimiz:

Sümme fürida aleyye hamsûne salâten külle yevmin. "Sonra bana her bir günde elli namaz farz kılındı."

"Elli vakit" demek istiyor.

Fe-raca'tü. "Ben de bu farzı telakkî ederek, Allah'ın bu emrini aldıktan sonra döndüm, geri yolculuk başladı." Fe-merartü alâ Mûsâ. "Musa aleyhisselam'a uğradım."

Musa aleyhisselam'ın yeri neresiydi?

Altıncı sema idi, hatırlayalım. Altıncı semâda Musa aleyhisselam'la karşılaşınca;

Fe-kâle: Bime ümirte? "Musâ aleyhisselam Peygamber Efendimiz'e soruyor: 'Rabbinin huzuruna vardın, onunla mülakî oldun, görüştün, konuştun, sana hitap eyledi, emirler bahşeyledi, lütfetti; ne emretti sana, sen neyle emrolundun?'" Kultü: Ümirtü bi-hamsîne salâten külle yevmin. "Ben Musa aleyhisselam'a dedim ki; 'Her gün elli namazla emrolundum.'"

Kâle: İnne ümmeteke lâ testetîu hamsîne salâten külle yevmin ve innî vallahi kad cerrabtü'n-nâse kableke ve âlectü benî isrâîle eşedde'l-muâleceti fe'rci' ilâ Rabbike fe's'elhü't-tahfîfe li-ümmetike.

Musa aleyhisselam Peygamber Efendimiz'e böyle demiş. Ne buyurmuş; merakla, şevkle dinleyelim:

"Bak, senin ümmetin her gün elli namaza tahammül edemez, güç yetiremez. Vallahi ben senden önce insanları tanıdım, denedim ve peygamberliğim sırasında benî İsrâil'e, onları doğru yola çekmek için çok çareler buldum, çok yollardan onları ıslah etmeye çalıştım, onları doğru yola çekmek için çalışma yaptım. İnsanları tanıyorum, hâlet-i rûhiyelerini biliyorum. Günde elli vakit namaza tahammül edemezler. Rabbine geri dön, bu miktarı hafifletmesini, azaltmasını iste!" dedi Musa aleyhisselam.

Fe-raca'tü fevedaa annî aşren. "Ben de geri döndüm, Mevlâm'a arz ettim. Allahu Teâlâ hazretleri benden on tanesini kaldırdı."

Kırk vakit namaza inmiş oluyor.

Fe-raca'tü ilâ Mûsâ fe-kâle mislehû. "Tekrar geri dönmeye giriştim ama Musa aleyhisselam'la yine karşılaşınca; 'Yine tahammül edemezler.' diye evvelki sözlerini söyledi. Fe-raca'tü fe-vedaa annî aşren. "Yine Rabbime geri dönüp müracaat ettim; on daha indirdi, otuz vakit oldu." Fe-raca'tü ilâ Mûsâ fe-kâle mislehû. "Dönüşte Musa aleyhisselam ile tekrar karşılaşınca, 'Yine yapamazlar.' dedi, eski sözleri gibi tekrar etti." Fe-raca'tü fe-vedaa annî aşren. "Tekrar Rabbim'e döndüm, tekrar on daha indirdi, kaldı yirmi." Fe-ümirtü bi-aşrin salevâtin külle yevmin. "Tekrar döndüm Rabbime, nihayet on salât kaldı." "Musa aleyhisselam ona da itiraz edip, 'Git, azaltmasını iste!' deyince." Fe-raca'tü. "Tekrar döndüm Rabbime, dilek diledim, istedim ki azaltsın." Fe-ümirtü bi-hamsi salevâtin külle yevmin. "Allahu Teâlâ hazretleri her gün beş namazı emretti." Fe-raca'tü ilâ Mûsâ. "Musa aleyhisselam'a tekrar geri dönünce." Fe-kâle: Bime ümirte? "Musa aleyhisselam sordu: 'Sonuç ne oldu, Allah sana ne emretti, ne ile emrolundun?' dedi." Kultü: Ümirtü bi-hamsi salevâtin külle yevmin. "Sonuç olarak her gün beş vakit namaz kılmakla, emredilmiş oldum.' dedi." Kâle: İnne ümmeteke lâ testetîu hamse salevâtin külle yevmin. "'Senin ümmetin günde beş vakit namaz kılmaya da güç yetiremez yâ Muhammed!' dedi." Ve innî kad cerrabtü'n-nâse kablek. "'Ben bu halkı senden önce denedim; bunların huylarını, hallerini biliyorum.' dedi." Ve alectü benî isrâîle eşedde'l-muâleceti. "'Benî İsrâil'i doğru yola getirmek için çok çalışmalar yaptım. Mânevî ilaçlarla onları tedaviye çalıştım. Olmaz, yapamazlar!' dedi." Ferci' ilâ Rabbike fe's'elhü't-tahfîfe li-ümmetik. "'Yine Rabbine dön; ümmetin için bu beşi de indirsin.' diye söyledi." Kâle: "Peygamber Efendimiz o zaman buyurmuş ki." Seeltü Rabbî hattâ istahyeytü. "'Rabbim'den o kadar istedim ki artık -Rabbim'den- utandım.' dedi." Lâkinnî erdâ ve üsellim. "'Artık bu sonuca razıyım ve selametlik diliyorum.' dedi."

Musa aleyhisselam'a böyle cevap verdi. "Beşi de indir demeye utanıyorum artık." dedi. Ona razı olduğunu söyledi.

Sonra da Musa aleyhisselam'a;

"Hadi Allah'a ısmarladık, Allah sana selamet versin! Ben razıyım." demiş oluyor.

Fe-lemmâ câveztü. "Yanından geçince." Nâdâ münâdin: "Bir münâdî seslendi."

Bu Allah tarafından bir melektir veya bir sestir:

Emdaytü farîdatî ve haffeftü an ibâdî. "Farîzamı, emrimi yerine getirdim, tahakkuk ettirdim. Kullarıma da meşakkati hafiflettim, zahmeti az verdim!" diye bir nidâ geldi.

Mevlâ farzını ibkâ ediyor, yerine getirtmiş oluyor, emrini buyurmuş oluyor ve kullarına da azaltmış oluyor.

Benim okuduğum kitapta, rivayet burada kesilmiş.

Revâhü'l-buhârî ve müslimün an Mâlik İbn-i Sa'saa diye burada bitiyor.

Tabi bu hadîs-i şerîflerin başka rivayetleri vardır. Hadis kitaplarında başka başka rivayetler vardır. O rivayetlerden biliyoruz ki bir müslüman, bir mü'min, Peygamber Efendimiz'in ümmetinden bir kul, bu beş vakti kıldığı zaman, Allah ona elli vaktin sevabını verecek.

Bunu başka nereden biliyoruz?

Her iyiliğin en aşağı mükâfâtının bire on olduğundan biliyoruz. Beşin on katı elli ettiğinden; "Elli vaktin sevabını Allahu Teâlâ hazretleri verecek." demektir.

Bu uzun hadîs-i şerîfi size niçin okudum?

Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in kendi ifadesinden Miraç'ı nasıl anlattığını size bildirmek istedim:

Efendimiz nasıl görmüş? Miraç'taki olayları, vakıaları nasıl yaşamış? Onu kendi mübarek lisanıyla, kelimeleriyle sahabe-i kirâma nasıl anlatmış?

Onlar da dinlemişler, bize rivayet etmişler. Bu çok güzel bir şey, çok önemli bir şey, çok tatlı bir şey.

Onun için size bu Miraç kandilinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ifadesiyle Miraç'ı anlatmaktan mutluyum, çok zevk duyuyorum.

Tabi burada görülüyor ki bizim Mevlid yazarı Süleyman Çelebi bu hadîs-i şerîfleri okumuş, Mevlid kitabını bilgi dolu bir gönül ile kafa ile yazmış.

Hani şairler hayal güçlerini çalıştırırlar, akıllarına geleni yazarlar, şairlik namına hayal gücüyle yalan yanlış şeyleri söylerler ya, Süleyman Çelebi öyle değil. Ben görüyorum ve hayranlığım günden güne artıyor; Allah şefaatine erdirsin, cennette makamını yüceltsin, rütbesini a'lâ eylesin. Mübarek, hep hadîs-i şerîflerden okuduğu bilgileri Mevlid'e geçirmiş.

Onun için Mevlid kitabının Miraç bölümü de çok güzel yazılmış, çok müeddibâne, aynı zamanda çok müteeddibâne; bize güzel âdâbı öğreten, hem de edepli bir insanın ifadesiyle yazılmış, çok güzel bir bölüm.

Biliyorsunuz ecdadımız şair ruhlu insanlardı, hassas insanlardı, iç âlemleri çok zengin insanlardı. Mevlânâ gibi şöhreti dünyaya taşmış insanlardan, Yunus gibi herkesin sevdiği insanlardan bunu biliyorsunuz. İç dünyaları çok renkli, çok zengin insanlardı.

Din de onlar için şi'riyyet doluydu, "hassaslık ve güzel duygular" doluydu.

Onun için onlar bu konuları şiir halinde yazmışlar, mevlidler halinde yazmışlar. Bu Miraç'la ilgili konuları da mîrâciyye denilen eserlerle; Miraç'a dair kasîdelerle, manzumelerle anlatmışlar.

Sonra başka hassas kimseler de çıkmışlar, bu mîrâciyeleri bestelemişler; şahane güzel bestelerle tekkelerde okunmuş. Böylece bu güzel geceler son derece derin duygularla, ibadetlerle, gözyaşlarıyla, çok tatlı bir şekilde ihya edilmiş.

Bu eğitimlerin sonucunda sevgi dolu, Allah aşkıyla dolu yürekler, birbirlerini seven insanlardan oluşmuş çok güzel bir toplum, bütün insanlığa sıcak bakışlarla bakan bir ümmet meydana gelmiş.

Süleyman Çelebi bu hadîs-i şerîfleri okumuş, Mevlid kitabını bilgi dolu bir gönül ile kafa ile yazmış.

Hani şairler hayal güçlerini çalıştırırlar, akıllarına geleni yazarlar, şairlik namına hayal gücüyle yalan yanlış şeyleri söylerler ya, Süleyman Çelebi öyle değil. Ben görüyorum ve hayranlığım günden güne artıyor; Allah şefaatine erdirsin, cennette makamını yüceltsin, rütbesini a'lâ eylesin. Mübarek, hep hadîs-i şerîflerden okuduğu bilgileri Mevlid'e geçirmiş.

Onun için Mevlid kitabının Miraç bölümü de çok güzel yazılmış, çok müeddibâne, aynı zamanda çok müteeddibâne; bize güzel âdâbı öğreten, hem de edepli bir insanın ifadesiyle yazılmış, çok güzel bir bölüm.

Biliyorsunuz ecdadımız şair ruhlu insanlardı, hassas insanlardı, iç âlemleri çok zengin insanlardı. Mevlânâ gibi şöhreti dünyaya taşmış insanlardan, Yunus gibi herkesin sevdiği insanlardan bunu biliyorsunuz. İç dünyaları çok renkli, çok zengin insanlardı.

Din de onlar için şi'riyyet doluydu, "hassaslık ve güzel duygular" doluydu.

Onun için onlar bu konuları şiir halinde yazmışlar, mevlidler halinde yazmışlar. Bu Miraç'la ilgili konuları da mîrâciyye denilen eserlerle; Miraç'a dair kasîdelerle, manzumelerle anlatmışlar.

Sonra başka hassas kimseler de çıkmışlar, bu mîrâciyeleri bestelemişler; şahane güzel bestelerle tekkelerde okunmuş. Böylece bu güzel geceler son derece derin duygularla, ibadetlerle, gözyaşlarıyla, çok tatlı bir şekilde ihya edilmiş.

Bu eğitimlerin sonucunda sevgi dolu, Allah aşkıyla dolu yürekler, birbirlerini seven insanlardan oluşmuş çok güzel bir toplum, bütün insanlığa sıcak bakışlarla bakan bir ümmet meydana gelmiş.

Bu hadîs-i şerîfi burada bitirmiş olduk. Bir de Sübhânellezî esrâ... âyetini okumuş olduk.

Miraç'la ilgili bir âyet, bir hadis okumuş olduk.

Bir de tabi yanımda getirdiğim kitaplardan Abdülkâdir-i Geylânî Efendimiz'den size bir mesaj iletmek istiyorum:

Abdülkâdir-i Geylânî Efendimiz, bizim bağlı olduğumuz pîrlerimizden birisi. Bizim şeyhlerimiz en aşağı beş tarikate bağlı olmuş, daha fazla tarikatlere de sonradan bağlanmışlar.

Birisi de Kâdirî tarikati. Kâdirî tarikatinin pîri Abdülkâdir-i Geylânî Efendimiz'in; dinî günleri, geceleri çok tatlı tatlı rivayetlerle anlatan güzel bir kitabı var. Oradan bir hususu anlatıp da size bir mesaj vermek istiyorum. Açıkçası size bir hayırlı işi yaptırıp sevap kazandırmak istiyorum.

Abdülkâdir-i Geylânî Efendimiz, bu Receb'in yirmi yedisi ile ilgili bir hadis yazıyor.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet olunmuş ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuş:

Men sâme yevme's-sâbii ve'l-ışrîne min Receb. "Kim Receb ayının yirmi yedisini oruçlu geçirirse." Kütibe lehû sevâbü sıyâmü sittîne şehren. "Altmış ay oruç tutmuş gibi sevap yazılır."

Kısa bir hadîs-i şerîf.

Altmış ay oruç ne eder?

Bir insan beş sene devamlı oruç tutmuş gibi sevap kazanacak. Efendimiz'den böyle bir rivayet var. Ebû Hüreyre radıyallahu anh rivayet etmiş.

Ne zaman tutulacak bu?

Receb'in yirmi yedisinde. Bugün, konuşmayı yaptığımız şu zaman Receb'in yirmi altısındayız. Receb'in yirmi altısını yirmi yedisine bağlayan bu gece, akşam namazından sonra Miraç gecesidir.

Bu geceyi herkes, camilerde aşk ile şevk ile ihya etmeye çalışacak, ibadetler edecek, dualar edecek; bu güzel gecenin sevaplarından istifade etmeye çalışacak.

Bir de yarın var. O bakımdan size yarın için şimdiden bir mesaj iletmiş oluyorum, hem de Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinden...

Bu hadîs-i şerîfe göre demek ki yarın oruç tutacağız. Sevabı da altmış aylık oruç tutmuş olmanın sevabına denk. Bir ay otuz gün olduğuna göre, "1800 gün" oruç tutmuş olmak gibi bir sevap bahis konusu oluyor.

Demek ki sevgili kardeşlerim!

Size konuşmalar yaparken bizim metodumuz bu. Sevaplı bir şeyi size önceden haber veriyoruz, dinliyorsunuz. "Dinleyince yapın, o sevabı kazanın." diye çok öncelerden böyle sevaplı şeyleri haber veriyoruz.

İşte bugünden de, yarın oruç tutmanın sevaplı olduğuna dair bir hadis okuyarak, size yarın oruç tutabileceğinizi hatırlatmış oluyoruz.

Onun için durumunuz müsaitse yarın oruç tutun.

Tabi hanımlar mesela mazeretli günlerinde oruç tutamazlar. Hastalar oruç tutamaz, ihtiyarlar, çocuklar, mazeretli olanlar tutamaz. Ama sağlam olup da sevap arayan binlerce, milyonlarca kardeşimiz var. Onlara hatırlatıyoruz, hem de Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin kitabından bir hadis okuyarak... Yarın Receb'in yirmi yedisinde oruçlu olun.

Bu gece Miraç gecesi, "Miraç gecesinin ertesi günü oruç tutmak sevap" diye bu da hatırınızda kalsın, defterinize yazın! Etrafınıza da söylersiniz, önümüzdeki senelerde de dinleyenler belki bu oruçları tutar, bu sevapları kazanırlar.

Zaten size bu üç aylar gelmeden önce de konuşmalarımızda belirtmiştik. Bu üç aylar; "Receb, Şaban, Ramazan" çok sevaplı aylardır. İşte Receb artık bitiyor, yirmi altısına geldik, üç gün kaldı. Ondan sonra Receb gidecek, Şaban ayı gelecek. O da mübarek bir ay.

Ondan sonra muhteşem Ramazan ayı gelecek.

"Receb ayı, tevbe ayı" idi; bu ayda oruç tutmak çok sevaptı.

Onun için oruçlarınızı arttırmaya çalışacaktınız. Bakın bu yarınki oruç, altmış aylık sevaba sahip bir oruç olmuş oluyor. Böyle güzel ibadetleri yapın. Oruç çok sevaplı bir ibadettir. Allah, mükâfâtını tutuluşunun güzelliğine göre verir.

Allah o sevaplara erdirsin. Sonuç olarak rahmetine mazhar eylesin. Sevdiği, razı olduğu kul eylesin. Hem dünyada mutlu yaşayın, sıhhatli, afiyetli, huzurlu, saadetli, hür, kimseye muhtaç olmadan yaşayın; hem de âhirette Allah, cennetiyle, cemâliyle cümlenizi, cümlemizi müşerref eylesin.

Tekrar hepinizin Miraç kandillerinizi tebrik ederim. Nice böyle mutlu, mübarek günlere, sevaplı gündüzlere, gecelere erişmenizi; sevaplı ibadetler yaparak Allah'tan bol mükâfâtlar, ecirler kazanmanızı; Allah'ın rahmetine ermenizi, rızasına vâsıl olmanızı dilerim, temenni ve niyaz ederim.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Sayfa Başı