M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Kadir gecesi ve Mubarek bir Belde

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Allah'ın en sevdiği, en mübarek beldede bulunuyoruz, mübarek bir kandil akşamındayız. Bir sürü mübareklik üstümüzde, etrafımızda... Daha doğrusu biz bu akşam Allah'ın rahmetinin deryasına batmış, dibini boylamış durumdayız. Allah'a hamd ü senâlar olsun.

Biliyorsunuz burada kılınan bir namaz, Mekke-i Mükerreme'de kılınan bir namaz, insana; başka yerlerde kılınan yüz bin namazın sevabı kadar çok sevap kazandırıyor. Burada bir namaz, başka yerlerdeki yüz bin namaz kadar sevabı çok kazandırıyor.

Öyle bir mübarek yerdeyiz ki böyle bir yere harcadığımız para, uçak parası vesaire, bir namazla tamam. "Hepsi helal olsun, feda olsun." denilecek duruma geliyor.

Yüz bin namaz... Günde beş vakit namazdan yüz bini beşe bölersek yirmi bin gün eder. Yirmi bin günü de yüze bölersek iki bin iki yüz. Üçe daha böleceğiz. İki yüzü üçe bölersek yetmiş küsur eder. Yetmiş küsur yıl, insan beş vakit namaz kılmış olacak kadar... Burada bir namazda o kadar sevap alıyor.

Leyletü'l-kadri hayrun min elfi şehr.

Biliyorsunuz Kadir gecesi de bin aydan daha hayırlıdır. Bin ayı da on ikiye böldüğümüz zaman seksen küsur sene ediyor; o da bir ömür.

Burası da öyle. Burada bir namaz kılıyorsun, bir ömür boyunca kıldığın namaz kadar sevap alıyorsun. Elhamdülillah.

Kaçırılır mı? Parası olur da, sıhhati olur da, imkân bulur da, vize alır da bir insan böyle şeyi kaçırır mı?

Kaçırmamalı! Bu nimetin kıymetini bilmeli, kaçırmamalı. Elhamdülillah, Allah nasip etti, biz şu anda bu nimetin içinde bulunuyoruz. Çok şükür.

Eğer şükrederseniz...

Le in şekertüm le-ezîdenneküm. "Siz eğer nimetin kadrini kıymetini bilir de şükrederseniz ben sizin nimetlerinizi çoğaltırım, arttırırım."

"Şükretmesini biliyor, daha çok vereyim." diye daha çok verir.

Ve le in kefertüm sümme inne azâbî le-şedîd. "Ama eğer nimetin kadrini bilmezseniz, göz yumarsanız, kör olursanız, görmezseniz, benim azabım şiddetlidir." buyuruyor Allahu Teâlâ hazretleri.

Biz çok şükrediyoruz, sonsuz şükürler olsun, Allahu Teâlâ hazretlerine hamd ü senâlar olsun ki kulları arasından biz yüzü kara, âciz, nâçiz kullarına nasip etti bu güzel diyarlar uçurdu, deryalardan geçirdi, kuş gibi yere indirdi, buraya getirdi. En güzel otellerde, sıcak sular, soğuk sular, havlular, yemekler, lokantalar, etler, kebaplar, tatlılar, tuzlular, meyveler…

Burası İbrahim aleyhisselam'ın duasına mazhar olmuş bir belde olduğundan, -dağlarının hepsine bakın, çatır çatır siyah kayadır; çatlamıştır, çatır çatırdır. Burada on binden fazla tepe vardır. Saymakla bitmeyecek kadar büyük sayıda tepeler var ama hep kayadır. Bu kayalık yerde, ekin bitmez yerlerde- Allahu Teâlâ hazretleri buraya gelen insanlara fazl u kereminden bereket veriyor. Türlü türlü nimetleri yiyoruz. Türkiye'de bulmadığımız nimetleri dahi burada yiyoruz. Bunların hepsi nimet; başkalarına nasip olmuyor, bize nasip olmuş.

Bu akşam her ne kadar insanda tabi bir mahzunluk oluyorsa da -akrabasının, hemşerilerinin yanında olamadığı için- ama daha güzel bir yerdeyiz. Belki mahzunluk şundan oluyor:

"O kardeşlerimiz de keşke burada olsalardı." diye öyle bir mahzunluk oluyor. "Biz bu nimetlere ermişiz, onlar da erselerdi." diye oluyor.

Hani Yasin suresinin ikinci sayfasında, Habîbü'n-Neccâr anlatılırken, -isim verilmiyor ama Antakyalı mübarek bir zât.-

Kîle'dhuli'l-cenneh. "Cennete gir." buyurmuş Allahu Teâlâ hazretleri. "Sen şehit oldun, buyur cennete gir." deyince;

Kâle yâ leyte kavmî ya'lemûn. Bima gafere lî Rabbî ve cealenî mine'l-mükremîn. "Kavmim, beni öldüren o cahiller, zavallılar bilmiyorlar. Beni şehit ettiler. Keşke bilseler Rabbim'in beni afv u mağfiret ettiğini, ikramlarına mazhar insanların arasına beni de aldığını, keşke bilseler." diye, temenni ediyor.

Öldürdüler; bak "Elleri kırılsın." demedi de; "Keşke onlar da bilselerdi." dedi. Öbür gelen mürsellerle beraber onu da şehit ettiler. "Yapmayın, etmeyin." dedi, diye, onu da şehit ettiler. Ama hemen cennetteki makamını gördü:

Kîle'dhüli'l-cennete. "Gir cennete!" diye Allahu Teâlâ hazretleri buyurunca diyor ki; "Keşke kavmim de cahillik etmeseydi, bilseydi keşke bu imanın ne kadar güzel olduğunu, cennetin ne kadar güzel olduğunu bilseydi." diye iyiliğini istiyor.

Biz de burada bu kadar nimetler içinde olduğumuzu anlayınca; "Keşke Türkiye'dekiler de yanımızda olsaydı; sevdiklerimiz, babalarımız, kardeşlerimiz, evlatlarımız, akrabamız, dostlarımız, yakınlarımız olsaydı." diyoruz.

Belki böyle bir şey var. Memnunuz, Allah'a hamd ü senâlar olsun, aziz ve muhterem kardeşlerim!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz insanların en şereflisi. İnsanlar da mahlûkatın en şereflisi.

Eşref-i mahlukât hangisi? Mahlûkatın en şerefli olanı hangisi?

Fil mi? Çok büyük. Zürafa mı? Çok uzundur. Kuş mu, balık mı? Ne?

İnsan. Mahlûkatın en şereflisi insanoğludur. Allahu Teâlâ hazretleri insanoğlunu eşref-i mahlukât kılmış.

"Mükerrem mahlûk kıldık, muhterem varlık kıldık." diye Kur'ân-ı Kerîm'de ispatlı.

Mükerrem olduğumuz, müşerref, şereflenmiş, yüksek, şerefli, haysiyetli, izzetli, itibarlı, kıymetli varlık olduğumuz Kur'an'dan belli. En şerefli biziz.

Bir de melekler var. Meleklerden de üstün olabiliriz. Eğer mü'min olursak, mü'min-i kâmil olursak, şeytana uymazsak, Allah'a isyan etmezsek, Allah'a itaatkâr kul olursak, o zaman melekten de üstün oluyoruz. Melekler günah işlemeyecek şekilde yaratılmış.

Lâ yahsûna'llâhe.. "Onlar Allah'a isyan etmezler, ne olursa onu yaparlar."

Tabiat kanunları gibi... Suyu kaynatırsan buhar olur, gibi. Onların vazifesi bu; neyle yüklenmişse vazifesi neyse onu yaparlar.

İnsanoğlunda hayrı ve şerri işlemeye imkân var. İsterse rakı içer, isterse plaja gider, isterse pavyonda eğlenir, isterse hırsızlık yapar, isterse bin bir çeşit günaha dalar. Mümkün; yapabilir. İsterse namaz kılar, oruç tutar, tesbih çeker, Kur'ân-ı Kerîm okur, haramdan kaçınır, günahlardan uzak durur, Allah'ın rızasını kollamaya çalışır. İki yol da mümkün. İmkân dairesinde, ikisini de yapabilir.

Allahu Teâlâ hazretleri bu dünyada imtihan için insanoğlunu böylece ihtiyarî bir durumda bırakmış. İstediği tarafı ihtiyar ediyor. İhtiyar etmek, "seçmek" demek. Bir tarafı seçiyor.

"Nereyi seçtin kulum?"

"Hayrı seçtim yâ Rabbi! İbadeti seçtim yâ Rabbi! Sana kulluk tarafını tercih ettim, nefsime ağır gelse de, uykusuz kalsam da, yorgunluk çeksem de, masraf olsa da, zahmet olsa da, sonunda hapse girmek veya şehit olmak olsa da senin yolundayım."

Tamam, serbestsin. Başkaları da başka türlü hareket etmişler; tarih boyunca görüyoruz. Namlı, azılı münkirler, kâfirler, zalimler var; firavunlar, nemrutlar, karunlar var; onları da biliyoruz. Ebû Cehiller, Ebû Lehebler var...

Bu dünyada insanoğlu serbest. İyi hareket ettiği zaman eşref-i mahlûkât iken, insanların en şereflisi oluyor.

Peygamber Efendimiz de eşrefü'l-mürselîn, Allah'ın gönderdiği -yüz yirmi dört bin deniliyor bir hadiste- peygamberler içinde en şereflisi, en yükseği o. Cennetteki makamların en üstününde olacak olan, Makâm-ı Mahmûd'un sahibi Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.

Allahu Teâlâ hazretleri sevmiş. Sevdiği bir kul olarak yaratmış. Her türlü güzelliği kendisine ihsan etmiş. İmkân bahşetmiş.

Eşrefü'l-mahlûkât. Eşrefü'l-mürselîn. Eşrefü veled-i benî Âdem. Seyyid-i veled-i benî Âdem. Seyyidü'l-evvelîne ve'l-âhirîn. Ekremü'r-rusül.

Ekrem ne demek?

"En soylu" demek.

Seyyid ne demek?

"Efendi" demek.

Eşref ne demek?

"En şerefli" demek.

Bütün bu vasıflara bi-hakkın Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz sahip. Kur'an'la belli, Kur'an'dan âyetlerle bunun böyle olduğu belli. Tarihten belli. Bir de tarih boyutu, tarihin derinliğine doğru, geriye doğru seyri var.

Mesela Levh-i Mahfûz'da Âdem aleyhisselam, lâ ilâhe ilallah sözünü görmüş:

"Allah'tan başka tanrı yok, mabut yok, ilah yok; sadece ibadet edilecek olan Allah, başka yok."

Lâ ilâhe ilallah.

Yüz yirmi dört bin peygamberin hepsinin, insanoğlu arasında öğretmeye çalıştığı en büyük hakikat bu:

"Allah'tan başka tapılacak, ibadet edilecek ilâh yok. Allah var, ancak Allah var, sadece ve sadece, bir tek: vâhidü, ehadü, ferdü's-samed, Allah.

Lâ ilâhe ilallah.

Yüz yirmi dört bin peygamberin hepsi bunun için çalışmış. O cümlenin arkasında da Muhammedün Resûlullah var:

"Muhammed Allah'ın elçisi. Muhammed Allah'ın gönderdiği mürsel. Muhammed Allah'ın resûlü."

Daha Âdem aleyhisselam'ın yaratılması zamanından bu işler belli.

Neden?

Mukadderatı yazan Allahu Teâlâ hazretleri evveli ve âhiri bildiği için ve Levh-i Mahfûz'a yazdığı için.

Bunun böyle olduğunu nereden anlayabiliriz? Acaba efsane mi, rivayet mi, zayıf rivayet mi, acaba hurafe mi?

Hayır, değil.

Ve iz kâle Rabbüke li'l-melâiketi innî câilün fi'l-ardı halîfeh.

Allahu Teâlâ hazretleri meleklerine buyurmuş ki...

Kur'ân-ı Kerîm bildiriyor; artık hiç münakaşa edilmeyecek deliller konuşuyor:

"Yeryüzünde, yeryüzüne hâkim olacak, halîfetullah olacak, eşref-i mahlûkât olacak insan cinsini yaratacağım." buyurdu, Allahu Teâlâ hazretleri.

Ezelde, bizim bilmediğimiz çok eski zamanlarda Kur'ân-ı Kerîm'de böyle bildiriyor.

İnnî câilün fi'l-ardı halîfeh.

İsm-i fâil istikbal ifade eder. "Ben bir şey yaratacağım, yeryüzünde halîfetullah sıfatına sahip olacak bir mükerrem, eşref mahlûkât yaratacağım ey meleklerim!" dedi.

Melekler ne dediler?

Kur'ân-ı Kerîm'den biliyoruz yine, biz bilemezdik.

Kâlû e tec'elu fîhâ en yüfside fîha ve yesfikü'd-dimâ'. "Yâ Rabbi! Orayı karmakarış karıştıran, ortalığı fesada boğan ve birbirinin kanını döken, o insan cinsini mi yaratacaksın?"

Daha yaratılmış değil. "Yaratacağım." diyor Allahu Teâlâ hazretleri. Melekler diyorlar ki;

"O insanları mı yaratacaksın, öyle yapacak insanları mı yaratacaksın?"

Melekleri nereden biliyorlar? Daha yok. "İnsanoğlunu yaratacağım." diyor daha.

İnnî câilun fi'l-ardı halîfeh.

Yaratacak. Nereden biliyorlar kan dökeceğini, savaş yapacağını, birbirleriyle çarpışacağını, zulmedeceğini? Nereden biliyorlar?

Levh-i Mahfuz'a yazılı. Allahu Teâlâ hazretleri takdir kalemiyle "Bunlar olacak." diye Levh-i Mahfuz'a yazmış. Olmadan yazmış.

"Tasarım" diyoruz değil mi? Bir evi yapmadan önce tasarımını yapıyorlar, kâğıdın üzerine çiziyorlar, ondan sonra ustalar evi ona göre yapıyor. Ama Allahu Teâlâ hazretleri olmuş ve olacakları Levh-i Mahfuz'a yazdı. Onun için melekler oradan; "Yâ Rabbi! Böyle bir mahluk yaratacakmışsın tamam ama bunlar harp edeceklermiş, darp edeceklermiş, birbirlerini keseceklermiş; kimisi kâfir olacakmış, kimisi mü'min olacakmış."

"Yâ Rabbi! Biz sana hamd ü senâ ediyoruz, seni takdis ediyoruz, sana ibadet ediyoruz. Biz varız ya; hiç günah işlemeyen, hiç âsi olmayan, sırf senin emirlerini tutan, nurdan mahluklar."

Melekler nereden yaratılmıştır?

Nurdan. Işıktan yaratılmış, nurdan yaratılmış mahlûklar. Hiç günah işlemiyorlar.

Allahu Teâlâ hazretleri buyurdu ki;

Kâle innî a'lemu mâ lâ ta'lemûn. "Ben sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum."

Demek ki melekler olacağını biliyor; Âdem aleyhisselam da biliyordu. Kendisi yaratıldığı zaman kendisinin neslinden bir Muhammed-i Mustafâ geleceğini biliyordu. Bu hurafe değil, efsane değil.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Küntü nebiyyen ve Âdemu beyne'l-mai ve't-tîn. "Âdem daha suyla toprak arasında, daha toprak suyla karılmamış, Âdem'in çamuru, yaratılacağı çamur daha oluşmamışken, ben peygamberdim."

Ne demek?

"Levh-i Mahfuz'a böyle yazılmış." demek. "Hakikî, sağlam delillerle konuşalım." diye bunları söylüyorum.

Peygamber Efendimiz'in İmam Buhârî'nin Sahih'inde yazılmış bir hadîs-i şerîfi var: Miraç'ta Musa aleyhisselam, Âdem aleyhisselam'la karşılaşınca, Peygamber Efendimiz müşahede eylemiş. Peygamberlere imamlık yaptı ya, göğün tabakalarına çıktığı zaman Miraç'ta hepsini gördü ya. Onlar da bizim bilemediğimiz esrarengiz şeyler…

Nasip olmayan bilmez. Mekke'ye gelmeyen Mekke'yi bilmez, Harem-i Şerîf'i bilmez, buradaki şeyleri bilmez. Tatmayan bilmez. Hiç tadını tatmamış olan bir insan muzla ananasın veya muzla mangonun tadını fark etmez. Arada ne fark var? Portakalla mandalinanın farkını bilemez. Ancak tadan bilir.

Musa aleyhisselam Harun aleyhisselam'a ne demiş? Asabi biraz. Sinirliymiş. Harun aleyhisselam'ın yakasına ve sakalına yapışmış, sakalını ve yakasını tutmuş…

"Ben Tur dağındayken sen bu adamların, bu buzağıyı yapıp da buna tapınmasına niye müsaade ettin?" demiş.

Sen git bakalım bir Firavun'un karşısına da, kendisine tapınılan bir herife; "Sen tapınılacak adam değilsin ya, ne oluyorsun?" diye söyle bakalım. Hadi göreyim, hanginizin yüreği varsa çıksın gitsin de söylesin görelim. Hadi bakalım...

Kesiyor adam. Millet onu tanrı edinmiş, tapınıyor. Firavun'a tapınıyor.

"Sizin için benden başka bir tanrı kabul edemem, yok öyle bir şey, ben sizin tanrınızım!" diyor:

Ene rabbükumü'l-a'lâ. demiş.

Lafa bak! "Ben sizin en yüce rabbinizim." diyor.

Sen misin bu sözü söyleyen, Allah da cezasını veriyor. Ama tanrılık davasına kalkmış.

Musa aleyhisselam gidiyor, hem de suçlu; bir kavgada bir yumruk vurmuş, karşı taraftan bir adam ölüvermiş. Bir de cinayet zanlısı, sanık. Şimdi yakalayıp ondan bile kafasını kesebilirler. "Sen birisini yumrukladın, öldürdün." diyebilirler. Muhakeme oldu, bilmem ne filan. Korkuyor.

Haşîtü diyor, ehâfü diyor; "Korkuyorum." diyor. Korktuğunu Kur'ân-ı Kerîm'den biliyoruz. Ona diyor ki;

"Git bakalım Firavun'a; bunları anlat!"

Lâ tehaf inneke ente'l-a'lâ. "Korkmayın; sen de korkma, Harun aleyhisselam da korkmasın. Korkmayın, ben sizin yanınızdayım, ben her şeyi görüyorum ve işitiyorum. Ben sizin Rabbiniz'im, korkmayın." diye gönderiyor.

O zaman Allah'tan aldıkları kuvvetle gidip söylediler. Ama herkes yapamaz. Yapılan işleri anlamak için kendinizi onun yerine koyun. Hadi bakalım, gidin söyleyin.

Adamcağızın birisi söyledi.

Nerede söyledi?

Anıtkabir'de merasim yapılırken; "Bu merasimleri yapmayın, Kur'ân-ı Kerîm'e uyun!" dedi.

Hop hapse aldılar, "Bir tarikatle, bir teşkilatla ilgisi var mı, yok mu?" diye, incelediler. "Eskiden solcuymuş da, sonradan tevekkel olmuş da, adamcağız kendiliğinden bunu yapmış." dediler. Ama çok kızdılar, hâlâ hapiste.

"Kur'ân-ı Kerîm'e uyun." dedi, diye neler oluyor. Öldürebilirler de, asabilirler de, hapiste çürütebilirler de… Hadi bakalım söyle; zor.

İbrahim aleyhisselam'ın yaptığı işi yapmak çok zor. Nemrut'un karşısına çık da konuş; onların putlarını kır. Çatır çatır bütün putlarını kır. Zor iş.

Musa aleyhisselam Miraç'ta ne yaptı? Gelelim bu hususa... Onun karakterini, şeciini -yabancı kelime kullanmıyoruz, hep Türkçesini arıyoruz- seciyesini anlatmak için bunları söyledik.

Hz. Ömer de asabi idi; Allah için. Peygamber Efendimiz de bazen asabileşirdi, şuradaki damarı fena halde kabarırdı. Kızdı mı oradaki damarı kabarırdı.

Kızmak var. Allah için kızmak var. Allah için sevmek var. Hareketlerinde her zaman tereyağı gibi yumuşaklık yok. Müslüman bazen çelik gibi olacak, bazen yay gibi olacak, bazen demir yumruk gibi olacak. Bazen kale gibi olacak, bazen arslan gibi olacak, bazen şahin gibi olacak, bazen kaplan gibi olacak.

Musa aleyhisselam böyle.

Aleyhisselam ne demek?

"Ona selam olsun."

Aleyh. Alâ nebiyyinâ ve aleyhisselam. "Hem bizim Peygamberimiz'e, hem ona salât ü selâm olsun. Seviyoruz, sevdiğimiz için çocuklarımıza "Musa, İsa" adını veririz, sakınmayız, gocunmayız.

Âdem atamızın yanına gelince ne demiş? Yan yana geldiler ya, ne demiş?

Ente'llezî tuhricünâ mine'l-cenneh. "Sen değil misin bizi cennetten çıkaran? Allah'ın emrini dinlemeyip de o ağaca varıp da, o meyveden yiyip de, cennetten çıkaran sen değil misin?"

Bak bak bak... Dedesine çatıyor.

Dedesine ne diyor?

"Sen de bizi niye cennetten çıkardın?" diyor; "Sabretseydin, yaklaşmasaydın o ağaca, o meyveden yemeseydin. Bizi cennetten çıkardın, dünyaya düştük, Firavunlar var, dinsizler, Karunlar var..."

O zaman Âdem aleyhisselam diyor ki; "Ya Musa! Takdir kaleminin yazıp da mürekkebinin kuruduğu bir olaydan dolayı mı beni ayıplamaya çalışıyorsun?" gibi...

Kader yazmış. Kaderde bu var. "Âdemoğlu yeryüzüne inecek." diye, "Nesli türeyecek." diye...

Beni bundan dolayı mı ayıpladın? Kaderi işaret ediyor; "Levh-i Mahfuz'a öyle yazılmış; ondan oldu bu." demek istiyor. Peygamber Efendimiz; "O zaman susturdu." diyor.

Musa aleyhisselam ne desin?

Kader, kader...

Âmentü bi'llâhi ve melâiketihî.

Allah'a inanıyoruz, meleklerine inanıyoruz.

Ve kütübihî. "İndirdiği kitaplara inanıyoruz." Ve rusülihî. "Gönderdiği peygamberlere inanıyoruz." Ve'l-yevmi'l-âhiri. "Âhirete inanıyoruz."

Âhirette Resûlullah Efendimiz'e kavuşacağız. Şimdi Mevlid kandilinde onun hatırasına konuşma yapıyoruz, cennette buluşacağız inşaallah, Allah lütfederse.

Yevmi'l-âhiri. Ve bi'l-kaderi.

Kadere de inanmışız.

Hayrihî ve şerrihî mina'llâhi Teâlâ.

Hepsi Allah'tan. Başına gelen olaylar Allah'tan. Üzülme ya...

Men âmene bi'l-kaderi emine mine'l-kader. "Kadere inanan kederden uzak olur."

Üzülme, ne yapalım, kaderdir, takdir-i ilahi...

Evet, şimdi Âdem aleyhisselam da Peygamber Efendimiz'in kendisinin evlatları arasından geleceğini biliyordu.

Başka kim biliyordu?

Bütün peygamberler biliyordu. Âhir zaman peygamberini hepsi biliyorlardı. Çünkü Allah bildiriyor. Çünkü her peygambere Allah; "Eğer sizin ümmetinizden birileri âhir zamana yetişirse, o zamana kadar devam ederse, yetişirse, o zaman bu peygambere tâbi olsunlar." diye tembih ediyorlar; "Âhir zaman peygamberi gelecek, ona tâbi olun." diyorlar.

Bu da Kur'ân-ı Kerîm'de var, bu da âyetle sabit. Mesela buraya Yahudilik gelmiştir, ondan sonra Hıristiyanlık yayılmıştır da şuraya Hıristiyanlık gelmemiştir, Yahudilik kalmıştır. Öbür tarafta Yahudilik de gelmemiştir de o eski peygamberin zamanındaki din vardır. Hepsi, bütün peygamberler "Âhir zamanda bir âhir zaman peygamberi gelecek." diye şanını, namını, kıymetini, izzetini, itibarını biliyorlardı. Hepsi, âhir zaman peygamberinin zamanında yetişmeyi, ümmetinden olmayı temenni ediyorlardı.

Başka kim biliyordu?

Meşhur İbrahim aleyhisselam biliyordu. Allah, İbrahim aleyhisselam'a emretti:

"Hadi bakalım, hanımını al; bu doğan, güzel, nur yüzlü çocuğunu, İsmail'i al, güneye doğru yürü, Ürdün'den, Filistin'den çölleri geç, çatır çatır siyah taşlı dağların arasında, ekin bitmez vadiye bu hanımını, bu güzel çocuğunu bırak gel, İbrahim!"

İbrahim ne demekmiş?

Ebün rahîmün demekmiş. "Çok merhametli."

İnne İbrâhime le-evvâhün halîm.

Kur'ân-ı Kerîm'de bildiriyor. Çok gözü yaşlı, çok rikkatli, çok halim bir insandı İbrahim aleyhisselam. Bakmayın Nemrud'a karşı aslanlığına. O zaman aslan ama kendisi çok merhametliydi. Hiçbir yemeği misafirsiz yememiş. Her zaman misafir çağırmış, hep misafirle yemek yemiş. Misafiri sevmiş filan.

İbrahim aleyhisselam merhametli ama oraya karısını bıraktı; şu Safa'nın olduğu yere, zemzemin olduğu yere, vadinin orta yerine Hacer annemizi, validemizi bıraktı. Yanına da İsmail aleyhisselam, çocuk, süt emen çocuk, İsmail aleyhisselam'ı bıraktı, gidiyor.

Hacer validemiz şaşırdı; kocası İbrahim aleyhisselam peygamber.

Hacer de İbrahim aleyhisselam'a inanmış, onun ümmetinden, mü'min kadın.

Dedi ki;

"Ya İbrahim! Bizi bırakıp gidiyorsun, bunu Allah'ın emriyle mi yapıyorsun, bizi kime bırakıp gidiyorsun?"

Dedi ki;

"Evet, Allah'ın emriyle."

"Eh, o zaman Allah bize kâfi gelir." dedi Hacer validemiz.

Bak, imanın güzelliğini görün. Madem Allah emretmiş; o zaman Allah bizi kayıracaktır.

Ama muhterem kardeşlerim!

Bunları, bu rivayetlerin tarihin içindeki cümlelerini alın, onları yaşayın:

Sen hanımını ve çocuğunu böyle tenha bir yere bırakabilir misin? Öyle bir rüya görsen bırakabilir misin?

Bırakılmaz, kolay kolay bırakılmaz. İbrahim aleyhisselam'ın Sâre isimli hanımından çocuğu olmuyordu. Kısırdı, çocuk olmuyordu. Sâre validemiz, Hacer validemizi cariye olarak hediye etti. Hacer validemizden bir çocuk oldu. Çocuk çok kıymetli. Bırakılmaz. Hanım da kıymetli, çünkü çocuk veriyor. O da kıymetli. Kavgacı, hani istenmeyen hanım olur da boşanır filan ama öyle değil.

Hacer validemizin tarafına dön, düşün; kocası bir kadını bırakıp gidiyor. Telaş içinde, heyecan içinde soruyor:

"Bizi bırakıp nereye gidiyorsun ya İbrahim?"

Gidiyor, içi kan ağlayarak gidiyor İbrahim aleyhisselam.

"Nereye gidiyorsun?"

"Allah emretti, bırakıp gidiyorum."

"O zaman Allah bize yeter."

Bak işte bu tevekkül.

"Tevekkül" ne demekmiş?

"Allah'a dayanmak." Allah yeter, Allah bana kâfi. Tevekkül ediyor tevekkeltü ale'llâh diyor. Ama ev yok, Hilton oteli yok, Mescid-i Haram yok, zemzem suyu yok, çarşı yok, pazar yok, insan yok, ev yok, ağaç yok, gölge yok, çimen yok, yiyecek yok...

Öyle bırakıyor. O da tevekkeltü ale'llâh diyor.

Bunlar büyük olaylar, unutulmayacak olaylar. Bunları insanın yaşaması lazım. İbrahim aleyhisselam şöyle tepeye gelince aşağıya doğru baktı, ellerini kaldırdı, gözyaşları içinde dua etti.

İnnî eskentü min zürriyetî bi-vâdin gayri zî zer'in.

Ellerini kaldırdı, dua etti:

"Yâ Rabbi! Ben senin emrin üzere kendi ailemden, çocuklarımdan bir grubu senin emrin vechiyle getirdim, bu ekin bitmez vadiye yerleştirdim. Emrin üzere burada bıraktım. Burada mescid yapılsın, insanlar burada ibadet etsinler." diye.

Tabi bunun böyle olacağını, olmadan bildiği için böyle dua ediyor.

Li-yükîmü's-salâh. "İnsanlar namaz kılsınlar." diye.

Mine'n-nâsi tehvî ileyhim. "Burası için insanların gönüllerine bir aşk şevk ver, ziyaret etmek şevki ver, insanlar ziyarete gelsinler."

Bak daha ev yok, orası daha çöl. İnsanlar gelsin.

Ve'rzukhüm mine's-semerât. "Burada bıraktığım şu evlatlarıma da, meyveler ikram et."

Semerât "meyve" demek, "mahsul" demek. "Her şeyin semeresi."

Mesela buğdayı ekersin, semeresi başak olur. İnciri ekersin, semeresi incir yemişi olur. Karpuzun çekirdeğini ekersin, karpuz olur.

Ve'rzukhüm mine's-semerâti leallehüm yeşkürûn. "Nimetler ver yâ Rabbi, türlü türlü nimetler ver; bunlara şükretsinler." dedi, dua etti.

Rabbenâ ve'b'as fîhim resûlen minhüm. "Bunların içinden bir peygamber çıkar." Yetlû aleyhim âyâtike. "Senin âyetlerini buraya toplaşacak olan insanlara bildirsin." diye dua etti.

Bak İbrahim aleyhisselam da Hz. Muhammed'in kendi neslinden geleceğini biliyor. Hatta o çocuklarının orada ölmeyeceğini, onların büyüyeceğini, oraya insanların toplanacağını, buraya hac yapılacağını biliyor, öyle dua ediyor. Bildiğine göre; "Yâ Rabbi! O bildiğim şeyler olsun." diye istiyor.

Bütün bunları niçin söylüyorum?

Kader kalemi Levh-i Mahfûz'a; "Bir büyük peygamber gelecek." diye yazmış. Herkes biliyor bunu. Peygamberler biliyor, Âdem aleyhisselam biliyor, İbrahim aleyhisselam biliyor, İsmail aleyhisselam biliyor. Hepsi biliyorlar.

Hatta yahudiler bekliyorlardı Peygamber Efendimiz gelmeden; "Onun gelmesi yakındır." diye bekliyorlardı muhterem kardeşlerim!

İşte biz böyle bir peygamberin ümmetiyiz.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e sormuşlar:

"Sen nasılsın, nicesin, evsafın, sıfatların, niteliklerin nicedir ya Resûlallah? Bize biraz kendinden bahsetsene." diye.

O zaman Peygamber Efendimiz kendisi hakkında ashâbına bilgi vermiş.

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Ene Muhammedü'bnü Abdülmuttalib. "Ben Abdulmuttalib'in torunu Muhammed'im."

Peygamber Efendimiz'in bir ismi Muhammed'dir. Muhammed, Kur'ân-ı Kerîm'de üç yerde geçiyor. Muhammed ismi üç yerde geçiyor. Birisi;

Ve mâ Muhammedün illâ resûl. Kad halet min kablihi'r-rüsûl.

İkincisi;

Mâ kâne Muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum velâkin resûlallâhi ve hâteme'n-nebiyyîn.

Bir tanesi Fetih sûresinde;

Muhammedün Resûlullah..

Üç yerde adının "Muhammed" olarak geçtiğini Kur'ân-ı Kerîm'de damgalı, tescilli, mühürlü biliyoruz.

Başka, ismi ne geçiyor?

Mesela Saff sûresinde "Ahmed" ismiyle geçiyor. Ahmed-i Muhammed. Peygamber Efendimiz'in isimleri birkaç tane.

Ene Muhammedü'bnü Abdilmuttalib.

Niye "Abdulmuttalib'in oğlu Muhammed'im" diyor?

Çünkü Abdulmuttalib dedesi, babası öldüğünden Muhammed'e kendisi baktı, büyüttü, besledi. Peygamber Efendimiz doğmadan evvel babası Abdullah vefat etmişti; dedesi büyüttü, ismini dedesi verdi.

Onun için "Abdulmuttalib'in Muhammed'i" derlerdi. Halbuki Abdulmuttalib'in oğlu Abdullah'ın oğlu Muhammed ama ene Muhammedü'bnü Abdilmuttalib. "Ben Abdulmuttalib oğlu, torunu Muhammed'im."

İnna'llâhe teâlâ halaka'l-halka fe-cealenî fî hayrih.

"Allahu Teâlâ hazretleri mahlûkatı yarattığı zaman..."

Yerleri, gökleri, melekleri, insi, cinni, dağları, taşları, ağaçları, kurtları, kuşları, balıkları, çiçekleri; her mahluku... Hepsi birer mahluk.

"Beni en hayırlı mahluk olarak yarattı."

İnsanı. Başka bir şey de olabilirdi. Kurtlar, kuşlar, hepsi bizim gibi birer mahlûk aslında, hepsinin canı var, hissi var, Allah'a ibadeti var. Hepsi Allah'ı tesbih ediyor da biz tesbihlerini duyamıyoruz. Var. Hepsinin Allah'a ibadeti var.

Biz kendimiz bir insanız, gelişmiş mahlûkuz, ötekilerin de az çok bilgisi var, hüneri var.

"Beni mahlûkatın en hayırlısı olan insan cinsinden yarattı."

Mesela cinlerden de olabilirdi; cinlerden değil, insanlardan yarattı.

Sümme ceale fırkateyni fe-cealenî fî hayrihim firkaten. "Sonra fırkalara ayırdığı zaman beni en hayırlı fırkada eyledi."

Peygamber Efendimiz'in soyu daima en hayırlı.

Sümme cealehüm kabâile fe-cealenî fî hayrihim kabîleten. "Sonra çeşitli kabileleri yarattığı zaman beni en hayırlı kabileden kıldı, en şerefli, en dindar, en müttakî kabileden kıldı. " Sümme cealehüm büyûten fe-cealenî fî hayrihi beyten. "Sonra -her kabilenin ahalisi var, evleri var, ev ev, hane hane- beni en hayırlı haneden eyledi." Ve ene hayrüküm beyten ve ene hayrüküm nefsen. "Ben sizin soyca, evce, asalet cihetinden en soylunuzum, en hayırlınızım ve nefis, kişilik olarak da, şahsen de en hayırlınızım."

Kendisi hakkındaki bir bilgisi böyle.

İkinci bir hadîs-i şerîf:

Ene seyyidü veled-i Âdem yevme'l-kıyameti. "Kıyamet gününde ben âdemoğulları mahşer yerinde toplandığı zaman, bütün âdemoğullarının seyyidi, efendisiyim." Ve lâ fahr. "Övünmek yok."

"Allah bunu vermiş ama ben mütevazı bir insanım; övünmeyi, böbürlenmeyi sevmem. 'Siz sordunuz.' diye söylüyorum. Övünmek maksadıyla söylemiyorum. Mahşer yerinde en şereflisi ben olacağım."

Bir.

Ve bi-yedihî livâü'l-hamdi. "Elimde hamd sancağı olacak."

Hamd sancağı Peygamber Efendimiz'in elinde şanlı şanlı dalgalanacak. Livâü'l hamd, "hamd sancağı" dalgalanacak. Bu çok büyük bir şeref. Herkes o bayraktan Resûlullah Efendimiz'i görecek; bütün iyi insanlar Peygamber Efendimiz'in bayrağının altına gelecekler. O bir işaret.

O bayrak orada dalgalandıkça, herkes o bayrağın altına girecek. Livâü'l hamd'in altına.

"Övünmek yok."

"Livâü'l-hamd elimde olacak."

Ve mâ min nebiyyin yevmeizin Âdem fe-men sivâhü illâ tahte livâî. "Bütün peygamberler, Âdem aleyhisselam ve Âdem aleyhisselam'dan sonra cihana gelmiş bütün peygamberler, o bayrağın altına gelecekler."

Musa aleyhisselam, İsa aleyhisselam, İbrahim aleyhisselam, Nuh aleyhisselam; hepsi o bayrağın altında, Peygamber Efendimiz'in bayrağının altında toplanacaklar.

Sonra?

Ve ene evvelü men tenşakku anhü'l-ardu ve lâ fahr. "İlk önce kabirden kalkacak, kabir açılıp da mahşer yerine ilk gidecek olan ben olacağım, övünmek yok, ama ilk şeref bana ait." Ve ene evvelü şâfiin ve evvelü müşaffein ve lâ fahr. "İlk defa şefaat imkânı kabul edilecek olan, şefaat edecek olan, şefaat etmesi de makbul olacak olan, şefaati kabul edilecek olan da ben olacağım; övünmek yok."

Bu, Allah'ın Peygamber Efendimiz'e verdiği makamları. Efendimiz böyle ifade etmiş. Âdemoğullarının içinde en yüksek makamda, Makâm-ı Mahmûd'un sahibi, bir. Livâü'l-hamd'in sahibi. İlk defa mahşer yerine gidecek olan. İlk defa şefaat edecek olan.

Başka bir hadîs-i şerîfinde şöyle buyuruyor:

Ene seyyidü'l-mürselîne izâ büısû ve sâbikuhüm izâ vüridû ve mübeşşirühüm izâ eblisû ve imâmühüm izâ secedû ve akrebühüm meclisen ize'ctemeû etekellemü fe-yüsaddikunî ve eşfeu fe-yüşeffiunî ve es'elü fe-yu'tînî.

"Baas oldukları zaman ben peygamberlerin efendisiyim."

"İnsanlar ba's, ba'de'l-mevt, o sura üfürülüp kabirlerinden kalktığı, mahşer yerine gittikleri zaman peygamberlerin seyyidi, serveri ben olacağım."

Ve sâikuhüm izâ vuridû. "Mahşer yerine varınca, varılacağı zaman ilk önde ben gideceğim." Ve mübeşşirihüm izâ yeisû. "Mahşer gününün korkularını, sıkıntıları, dehşetini görüp de hepsi; 'Eyvah, acaba hâlimiz nice olacak? Vay benim hâlim, vay beni anam doğurmasaydı keşke! Nefsî, nefsî. Benim canım ne olacak.' diye, herkesin telaşa düştüğü zamanda onlara müjdeyi verecek olan ben olacağım."

Çünkü mahşer gününde insanlar çok korkacaklar. Allahu Teâlâ hazretlerinin heybetinden, gazabından çok korkacaklar. Herkes tir tir titreyecek, herkesin gözü yerde olacak, kimse başını kaldırıp bakamayacak. Herkes kendi başının telaşına düşecek.

Yevme yefirrü'l-mer'ü min ehîh.

Herkes; "Hak ister!" diye kardeşinden, anasından babasından, karısından çocuğundan kaçacak."

Yefirrü'l-mer'ü min ehîhi. "Kardeşinden kaçacak."

Çünkü,

Fe-izâ nüfiha fi's-sûri fe-lâ ensâbe beynehüm yevmeizin ve lâ yetesâelûn.

Sura üfürüldü mü insanlar arasındaki akrabalık bağlarını düşünen kalmayacak. "Bu benim kardeşimdi, amcamın oğluydu, büyük kardeşimdi, küçük kardeşimdi, ablamdı…"

Yok öyle! Nesep kalmayacak, nesep düşüncesi kalmayacak.

Onun için kardeşinden kaçacak.

Yefirrü'l-mer'ü min ehîhi.

Sonra?

Ve ümmihî ve ebîh. "Anasından, babasından kaçacak."

Nesep bağı kalmadı ya, anası şimdi oğlunda hakkı olduğu için hak ister diye, babası oğlundan hakkı olduğu için hak ister diye, anasından, babasından kaçacak.

Halbuki dünyada olsaydı, "Anacığım!" diye sarılırdı, "Babacığım kurtar beni!" diye babasının arkasına saklanırdı. Orada kaçacak. Anne baba da evladından kaçacak.

"Ben buna iyi babalık yapamadım, bu şimdi beni Allah'a şikâyet eder, Allah'ın huzurunda benden hak ister." diye oradan kaçacak.

Ve sâhibetihî ve benîh.

"Karısından kaçacak."

Türkiye'deyken kazaklık vardı, Anadolu erkekliği vardı, çat çat diye iki tane tokat çakıyordu suratına, kadın susuyordu.

Niye?

Kazak erkek. Burma bıyıklı, pos bıyıklı, bizim Anadolu erkeği, patlatır. Çat oradan, çut buradan. Burada vurursun ama âhirette karısından kaçacak; "Ben buna vurmuştum, bunudövmüştüm, şimdi bu Allah'tan 'Yâ Rabbi! Bu beni dövmüştü, ağlatmıştı, burnumu kanatmıştı, kafamı duvara vurmuştu, yere yatırmıştı, tekmelemişti.' diye hak ister." diye kaçacak.

Ve benîhi. "Çocuklarından kaçacak."

"Vazifemi yapmadım, bu çocuklar şimdi benden hesap sorar!" diye.

Ve davacı olacak. Çocuklar annesinden, babasından davacı olacak.

Hangi hususlarda?

Dinini öğretmediği zaman.

"Öğretmedi yâ Rabbi! Bana Kur'an'ı öğretmedi, İslâm'ı öğretmedi. Ben bilmiyordum, ben böyle başıboş yetiştim. İşte bu adam, bu babam olacak herif, bana İslâm'ı öğretmedi." diyecek.

Kû enfüseküm ve ehlîküm nâran.

Kendisini ve çocuğunu cehennemden korumak, babanın vazifesi. Çok ciddi işler.

Li külli'mriin minhüm yevmeizin şe'nun yuğnîh.

O gün herkesin işi başından aşacak, herkes korkacak; telaş olacak, endişe olacak, korku olacak, titreme olacak.

Ve mübeşşirühüm izâ eblisû.

Eblese, yüblisü, iblâs, "meyus olmak" demek, "ümidi kesmek" demek.

"Eyvah, mahvolduk, bittik!" demek.

Ne diyoruz?

"Mâneviyatı çökmek" diyoruz ya, "morali bozulmak" diyorlar. "Moral" demiyoruz biz, kullanmıyoruz; "mâneviyatı çökmek" diyoruz.

Herkesin mâneviyatı perişan olduğu zaman, endişelere duçar olduğu zaman; "Korkmayın, Allah rahmet edecek." diye, "Ben müjde edeceğim." diyor Peygamber Efendimiz.

Sonra?

Ve imâmühüm izâ secedû. "Herkes Allah'a secde edecek, peygamberler secde edecekler. En önde Peygamber Efendimiz, imamları..." Ve akrabühüm mecâlise ize'c-temeû. "Hepsi toplandığı zaman, Allah'a en yakın, Huzûr-u İlâhî'ye en yakın oturan Peygamber-i Zîşânımız olacak."

Etükellimü fe-yüsaddikunî. "Konuşacağım; Mevlam benim konuştuklarımı tasdik buyuracak."

"Evet, ey resûlüm, evet ey habibim, tamam ey habibim!" diye Resûlullah Efendimiz'in söylediklerini tasdik edecek.

Ve eşfeu fe-yeşfeunî. "Şefaat isteyeceğim: 'Yâ Rabbi! Şunlar benim ümmetim, bunları affet, şunları bağışla yâ Rabbi, bunları cehenneme atma yâ Rabbi, bunları sırattan geçir yâ Rabbi!' 'Tamam, peki, ey Resûlüm!' diye Allah şefaatimi kabul edecek." Ve es'elu fe-yu'tiyenî. "İsteyeceğim, isteyeceğim, Allah da bana verecek, verecek..."

Böyle bir peygamberin ümmeti olmak ne güzel değil mi hacı?

Elhamdülillah, böyle bir peygamberin ümmetiyiz.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Ve'd-duhâ. Ve'l-leyli izâ secâ. Mâ veddeake Rabbüke ve mâ kalâ. Ve le'l-âhiretü hayrun leke mine'l-ûlâ. Ve le sevfe yu'tîke Rabbüke fe-terdâ.

"Ey Resûlum! Sen o müşriklerin dedikodularına üzülme, ben sana darılmış filan değilim. Rabbin sana darılmış değil, küsmüş değil, vahyi kesmiş değil. Senin bir kusurun yok. Vahyin gecikmesinin sebebi, o müşriklerin dediği gibi bir sebep değil. Allahu Teâlâ hazretleri seni seviyor. Seni terk etmiş değil, sana âhirette sen ne kadar istersen verecek, verecek, verecek de sen tatmin olacaksın, sen memnun olacaksın, sen hoşnut ve razı olacaksın. 'Tamam yâ Rabbi, hoşnutum yâ Rabbi, razıyım yâ Rabbi!' deyinceye kadar verecek.

Burada çok büyük müjde var.

Onun için hatim indirilirken ne yapılıyor?

Ve'd-duhâ'ya gelindiği zaman Allahu ekber deniliyor. Çünkü o zaman herkes Allahu ekber dedi. Bu âyet, sûre inip de herkes bu âyeti duyunca "Allahu ekber!" diye bağırdı. Mescidin içi Allahu ekber'le doldu.

Neden?

Çok sevindiler. Bu Ve'd-duhâ'da Allah; "Rabbin sana verecek, verecek, verecek, verecek; tatmin olacaksın. Her istediğini verecek, hoşnut olacaksın." dedi.

Burada da böyle buyuruyor: "İsteyeceğim, verecek." diyor.

Onun için aziz ve muhterem kardeşlerim!

Ne mutlu bize ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e ümmet olmuşuz. Onun ümmetiyiz. Onun sünnetine sımsıkı sarılalım.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ümmeti olmanın şartı nedir?

Eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû; "Şehadet ederim ki Muhammed Allah'ın gönderdiği elçisidir, Resûlü'dür, habîbidir. Allah Kur'ân-ı Kerîm'i onun üzerine indirmiştir. Ben Resûlullah'a tâbiyim."

Resûlullah'ın yolundan gideceğiz. Onun bunun, başkasının izinden değil. İzindeyiz.

Kimin izindeyiz?

Biz Kur'an'ın hadimleri, pür imanlı ve zindeyiz.

Bu yoldan dönmeyiz asla, Peygamber'in izindeyiz.

Kimin izindeyiz?

Söyle bakayım:

"Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ."

Aleyhi efdalü's-salavâti ve ekremü't-tahiyyâti ve't-teslimât hazretlerinin izindeyiz.

Nasıl izinde olacağız, ne yaparak olacağız? Nasıl izinde olunur? İzi neresi? Peygamber Efendimiz nerede iz bırakmış?

Bir yolda yürümüş, o yolda izi var. O yol ne?

Peygamber Efendimiz'in sünneti. Namazı böyle kılardı, abdesti böyle alırdı, orucu böyle tutardı, huyu, ahlâkı böyleydi, şemâili böyleydi.

"Komşuluğu şöyle yapın." buyurmuş, "Ticareti böyle yapın." buyurmuş, "Kocalık böyle olsun, hanımlık böyle olsun, evlatlık böyle olsun, babalık böyle olsun…" buyurmuş.

Her şeyi öğretmiş. İşte yolu o, nun yürüdüğü yol; onun izindeyiz.

İnsan başka izlere takılırsa ne olur?

Alimallah tersi döner, yanlış yere gider.

Karlı buzlu bir havada Ankara'dan İstanbul'a gidiyordum. Lapa lapa kar yağıyordu. Yatsıdan sonra gece vaktiydi, Bolu dağlarını inmiştim, Adapazarı'na doğru gidiyordum. Yerde bir karış kar vardı. Karda, otuz, kırk, elli kilometre süratle Adapazarı'na doğru gidiyoruz.

Düz ova, yol da cetvelle çizilmiş gibi dümdüz; virajı yok, yokuşu yok, kıvrımı yok.

Böyle dümdüz yolda ne oldu biliyor musunuz?

İbretli bir şey oldu. O karların üstünde bir başka araç manevra yapmış; bir öyle gitmiş, bir böyle gitmiş, dönmüş, manevra yapmış; trenin makası gibi. Benim arabanın tekeri o öteki ize bir girdi, -her taraf çatır çatır buz, kar yağıyor yerlerde gündüzki izler de buz tutmuş- benim araba döndü. Otuz, kırk, elli kilo metre süratle İstanbul'a doğru gidiyorken benim araba Ankara'ya doğru döndü. Teker ize kapıldı, döndü. Döndü ama o kırk, elli kilo metrenin verdiği süratle gerisin geriye gitmeye başladık, gerisin geriye İstanbul'a gitmeye başladık.

Yönümüz Ankara'ya dönük, gerisin geriye İstanbul'a gitmeye başladık.

Böyle şey olur mu?

Tekerin başka ize takılırsa olur. Başka izden gidersen o zaman vaziyet fena! Biz lâ ilâhe illallah dedik, Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammed dedik, "Aman yâ Rabbi!" dedik, bir yerde durduk. Yoksa bir kaza olabilirdi. Karşıdan gelen bir tıra çarpabilirdik, ezilebilirdik:

"Ankara'dan İstanbul'a gelen bir aile tır altında kaldı, şu kadar insan öldü, Allah rahmet eylesin." diye gazeteler yazardı.

Bir tek iz var. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sünneti. Ona gideceğiz, o yolda gideceğiz. O yolda gidersek kurtuluruz.

"Efendim, ben falanca artisti çok seviyorum; bıyıkları çok güzel, boyu posu çok güzel, rolleri çok güzel yapıyor." bilmem ne.

Olmaz!

Kim kimi severse onunla beraber olacak, kişi sevdiğiyle haşrolacak.

Bizim zamanımızda ben bazı artistlerin isimlerini biliyordum ama yenilerini bilmem. Eskiden bizim zamanımızda John Wayne vardı, ondan sonra Clark Gable vardı, Clayn vardı bilmem ne...

Çocuklar ellerine sopaları aldı mı onları taklit ederlerdi tak tak tak tak kılıç oynuyor gibi, onları taklit ederlerdi. Onları bir şey sanırlardı.

İnsan bir insanı sevecekse gitsin Muhammed-i Mustafâ'yı sevsin. İnsan birisini taklit edecekse gelsin Peygamber Efendimiz'in sünnetine tâbi olsun. İnsan bir iz sürecekse cennete giden izde yürüsün, Resûlullah'ın peşinden ayrılmasın, yanlış yollara girmesin, aziz ve muhterem kardeşlerim!

Ankara'da kardeşlerimiz Son Uyarı diye böyle bir küçük bülten çıkardılar, çok güzel bir şiir almışlar; onu da okuyacağım. Konuşmayı öyle bitirmek istiyorum. Bu şiir, bir nât-ı şerîf.

Nât-ı şerif, Peygamber Efendimiz'in methini anlatan şiirler. Onlara "nât-ı şerîf" denir. Yazan Abdulehad-i Nûrî hazretleri.

Abdulehad-i Nûrî hazretleri kim?

Abdulehad-i Nûrî hazretleri benim çok sevdiğim evliyâullahtan bir mübarek, yüksek şahıs. Çok büyük bir zât. Allah şefaatine erdirsin. Kerametleri çok yaygın.

Ne zaman yaşamış?

1594-1651 yılları arasında. Kanunî ölmüş, Kıbrıs'ı fetheden Sarı Selim zamanı; ondan sonraki zamanlarda yaşamış. O zamanlarda hangi padişahsa... Bu Abdulehad Nurî hazretleri eski devrin insanı.

Kabri nerede?

İstanbul'da Eyüp'te. Çok güzel bir türbesi var. Mamur, yapılmış bir türbesi var. Çok büyük bir şeyh. Ben onu çok seviyorum. Çok seviyorum; az buz değil, çok seviyorum.

Onun bir şiirini dergide yazmıştık; arkadaşlar da buraya almışlar, iyi yapmışlar. Çünkü bu çok kıymetli bir şiir.

Şiirden anlayan birisi ben bunu neşredince bayılmış, demiş ki;

"Yahu, bu şiir başka şiirlere benzemiyor."

Benzemez tabi. Yazarı Abdulehad Nûrî hazretleri, evliyânın şahlarından, büyüklerinden bir kimse de ondan. İkincisi de edip insan, çok güzel bir şahıs.

Şiir okumaya geçtik. Hadisleri okuduk; şimdi bir de şiir.

Ama ne şiiri bu?

Bir âşık-ı sadıkın, bir Resûlullah âşıkı evliyâdan mübarek zâtın Resûlullah için yazdığı, âşıkâne sevgisini anlatan, muhabbetini gösteren bir şiir. Şimdi şiir okuyoruz. Kandil gecesinde şiir okuyoruz. Mevlid de şiir değil mi? Süleyman Çelebi'nin Mevlid'i de şiir değil mi? O da şiir. Şiir okuyoruz:

Ey habîb-i Hakk; kerîmü'ş-şân Muhammed Mustafa.

Nâzenîn-i Hazreti Yezdân Muhammed Mustafa.

Ravza-i cennet gülüsün, lî maallah bülbülü.

Canlara cânan, cihâna can Muhammed Mustafa.

Bûy-ı enfâsun mutayyeb etti nâsût ehlini.

Doldu âlem ravh ile reyhan Muhammed Mustafa.

Zâtını meddâh olan ol hazret-i Hak olıcak.

Nice bilsün kadrini insan Muhammed Mustafa.

Ümmet üzre ulu minnettir vücûdun nimeti.

Cümle halka rahmet-i Rahman Muhammed Mustafa.

Âl'ine, ashâbına, ezvâcına, etabına.

Hâzır olsun ravza-ı rıdvan Muhammed Mustafa.

Nûrî miskîni unutma Rabb-ı izzet hakkı'çün

Ey nebiler hizbine sultan Muhammed Mustafa.

Çok güzel bir şiir, edebiyattan anlayanlar bilirler. Ben izahına geçeyim.

Diyor ki:

Ey habîb-i Hakk. "Ey Cenâb-ı Hakk'ın sevgilisi." Kerîmü'ş-şân Muhammed Mustafa. "Şanı soylu olan Muhammed Mustafa."

"Ey resûl, Allah'ın sevgilisi olan, şanı yüksek olan, soylu olan Muhammed Mustafa!"

Nâzenîn-i Hazreti Yezdân Muhammed Mustafa. "Cenâb-ı Yezdan olan Allah'ın, nazlı nâzenin kulu olan Muhammed Mustafa."

Ravza-i cennet gülüsün. "Sen cennet bahçesinin bir gülü gibisin, gül gibisin yâ Resûlallah ama cennet gülü gibi, dünya gülleri gibi de değil."

Lî maallah bülbülü.

Bu, uzun izah isteyen bir şey.

Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki;

Lî maallahi saatun lâ yukarrebûne melekün mukarreb.

"Benim Allah ile öyle bir yakınlık hallerim oluyor ki mârifetullahtan, muhabbetullahtan, tecellî-i ilâhîden, Allah ile benim öyle hallerim oluyor ki o duruma Allah'ın en yakın melekleri bile yaklaşamaz."

"Onların bile yanaşamayacağı derecede benim Allah ile hallerim oluyor." diye, bir hadis var.

Hakiketen de öyle. Biliyorsunuz Miraç'a giderken Cebrail aleyhisselam yoldaşlık etti etti, etti etti, yedi kat gökleri geçtiler, bilgi verdi. "Bak bu Âdem atandır, selam ver buna. Bu İbrahim atandır, selam ver buna..." vesaire vesaire. Gittiler gittiler...

Nereye kadar gittiler?

Sidre-i Müntehâ'ya kadar gittiler. Sidre-i Müntehâ'da melek-i mukarreb olan, "Allah'ın en yakın meleği" olan Cebrail aleyhisselam ne dedi?

"Yâ Resûlallah! Benden bu kadar. Ben bundan öteye bir adım atamam. Biraz daha öteye gitsem çatır çatır yanarım. Benim yaradılışım bundan sonraya tâkat getirmez, ben oradaki ağırlığı çekemem. O feyzin, o nuraniyetin ağırlığını çekemem." dedi, Sidre-i Müntehâ'da kaldı.

Geldi refref önüne verdi selam.

Peygamber Efendimiz refrefe, yeşil bir nura bindi; o Sidre-i Müntehâ'da kaldı. Cenâb-ı Rabbi'l-izzet'in huzûr-u âlîsine kadar vardı.

Yetmiş bin nurdan, yetmiş bin zulmetten perdeler geçip Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna, huzûr-u ilâhîsine vardı.

Bunlar ne demek?

İnsan kelime kelime anladıkça tüyleri çivi gibi diken diken olur, öyle haller... Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna vardı.

Aşikâre gördü Rabbü'l-izzeti.

Âhirette öyle görür ümmeti.

"Peygamber Efendimiz Miraç'ta Allahu Teâlâ hazretlerini âşikâre gördü."

Âhirette biz de göreceğiz. Mevlam nasip etsin.

Nasıl göreceğiz?

"Yâ Resûlallah! Hepimiz nasıl göreceğiz? Birimiz bakarken ötekisini engellemez mi?"

"Engellemez! Ayın on dördü olduğu zaman, mehtap olduğu zaman birbirinizi engelliyor musunuz? Engellemiyorsunuz, herkes nasıl görüyor; öyle göreceksiniz."

Âşikâre gördü Rabbü'l-izzeti.

Âhirette öyle görür ümmeti.

Şeş cihetten ol münezzeh Zülcelâl.

Bî-kem ü keyf ana gösterdi cemâl.

Bu öyle bir beyit ki, ağırlığınca altın. Kilolarla altını bir tarafa koy, bu beyit daha ağır bastırır.

Şeş cihetten ol münezzeh olan Allah.

"Şeş" ne demek? Tavla oynayanlar bunu bilir:

Du yek du se çar penç şeş. Şeş, "altı" demek. Şeş cihetten; altı cihetten münezzeh olan Allah.

Allah'ın altı cihetten münezzeh olması ne demek?

Ön arka, sağ sol, yukarı aşağı. Mekandan münezzeh ya Allah.

Şeş cihetten ol münezzeh Zülcelâl.

Bî-kem ü keyf ana gösterdi cemâl.

Allah; niceliksiz, niteliksiz cemâlini Resûlullah'a gösterdi.

Nasıl gösterdi?

Niceliksiz yahu, anlayamıyor musun?

"Niceliksiz" ne demek?

"Nasıl" diye sorulmaz, demek. Niteliksiz, niceliksiz bir şekilde cemalini Resûlü'ne gösterdi. Resûlullah âşikâre olarak Allahu Teâlâ hazretlerinin cemâlini, vechini gördü.

Nasıl?

"Nasıl" denmez ki! Edebini takın, sus! Burada anlamayacağın şeyi sormaya bile hakkın yok!

Şeş cihetten ol münezzeh Zülcelâl.

Bî-kem ü keyf ana gösterdi cemal.

Bî-huruf u lafz u savt ol padişah.

Mustafa'ya söyledi bî-iştibah.

"Harfler olmadan, kelimeler olmadan, sözler olmadan o Zülcelâl, bu Muhammed-i Mustafâ ile konuştu."

Nasıl konuşur?

Harflerle değil. Gönlüne mânalar doldu, anladı, idrak etti, konuştu. Öyle konuştu işte. Anlaşılmaz, anlatılmaz.

Ravza-ı cennet gülüsün yâ Resûlallah. "Cennet bahçesinin gülü gibisin." Lî maallah bülbülü. "Hani Allah ile öyle hallerin varmış ya, o zaman bülbül gibi, Allah nasıl konuşuyorsa işte sen, o makamın bülbülü olan kişisin."

Canlara canan, cihana can Muhammed Mustafa. "Sen canlara canansın."

Bak hepimizin canı var. Yaşıyoruz elhamdülillah, hepimizin canı var.

Canlarımızın cananı kim?

Muhammed-i Mustafâ. Sevgilimiz. Canan, "sevgili."

Canlara canan, cihana can. "Bu cihanın da ruhu, canı Peygamber Efendimiz, Muhammed Mustafa."

Zâtını meddâh olan ol hazret-i Hak olıcak. "Senin şu nefeslerinin güzel kokusu, insanların yaşadığı şu âlemi hoş kokulu eyledi. Mis kokuların doldu. Nefeslerinin güzel kokusu insanların yaşadığı bu âlemi hoş kokulara saldı." Doldu âlem ravh ile reyhan Muhammed Mustafa. "Âlem sanki, reyhan kokusu doldu."

Reyhan biliyorsunuz, uzun yapraklı, erik yaprağı gibi yeşil yaprağı olan bir çiçektir. Eline sürersen çok güzel kokar. Hatta Güneydoğu Anadolu'da, Urfa'da filan reyhanı alırlar, çiğköfteyle beraber ikram ederler.

Reyhan "güzel koku" demek. Yaşlılar şöyle şuralarına filan takarlardı, sarıkların şurasına koyarlardı, zaman zaman koklarlardı. Eskiden çiçeği çok severlerdi. Zevk vardı adamlarda, güzellik duygusu vardı. Mübarek insanlar, olgun insanlardı.

Zâtını meddâh olan ol hazret-i Hak olıcak. Nice bilsün kadrini insan Muhammed Mustafa

"Seni metheden Cenâb-ı Mevlâ olunca, insanoğlu senin kadrini nereden bilsin? Allah seni methediyor; artık senin kadrin, kıymetin insanoğlunun anlayışının üstünde."

Ne güzel laflar, sözlere bak! Harika.

Ümmet üzre ulu minnettir vücûdun nimeti.

"Senin peygamber olarak gönderilmen ümmet için büyük bir nimettir."

Cümle halka.. Bu da "hakk"la değil.

Cümle halka rahmet-i Rahmân Muhammed Mustafa. Sen Rahman'ın rahmetisin, cümle halka rahmeten li'l-âlemîn ya, onu söylüyor.

Çok güzel söylemiş mübarek şeyhim, Abdulehad-i Nurî hazretleri. Çok seviyorum. Bu benim eski şeyhlerimden.

Âl'ine, ashâbına, ezvâcına, etbâına.

Hâzır olsun ravza-ı rıdvan Muhammed Mustafa.

Senin ailene, ashâbına, hanımlarına, sana tâbi olan, kıyamete kadar ümmetine; cennet bahçesi, Rıdvan bahçesi hazır hâle getirilsin ya Resûlallah, hepsi cennete girsinler. Ne güzel!

Nûrî miskîni unutma, Rabb-ı izzet hakkı'çün. "Şu şiiri yazan, Abdulehad Nûrî miskini unutma, o ehad olan Allah aşkına ey Resûlullah!" Ey nebiler hizbine sultan Muhammed Mustafa. "Ey peygamberler zümresine sultan olan Muhammed Mustafa.

Şimdi gelelim bunları ilahi ile ifade etmeye:

Canım kurban olsun senin yoluna,

Adı güzel kendi güzel Muhammed.

Gel şefaat et bu kemter kuluna.

Adı güzel kendi güzel Muhammed.

Allâhümme salli alâ Muhammed.

Mü'min olanların çoktur cefası.

Âhirette olur zevk ü safâsı.

On sekiz bin âlemin Mustafa'sı

Adı güzel kendi güzel Muhammed.

Allâhümme salli alâ Muhammed.

Yunus ne eylesin cihanı sensiz.

Sen hak peygambersin şeksiz gümansız.

Sana uymayanlar gider imansız,

Adı güzel kendi güzel Muhammed.

Allahümme salli alâ Muhammed.

Ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaîn.

Aşkın ile âşıklar aşıklar, hay hay aşıklar.

Yansın yâ Resûlallah, yansın yâ Habîballah.

İçüb aşkın şarabın şarabın, hay hay şarabın.

Kansın yâ Resûlallah, kansın yâ Habîballah.

Çün seni sevdi Sübhan Sübhan, hay hay Sübhan.

Oldun kamuya sultan, oldun kamuya sultan.

Canım yoluna kurban kurban, hay hay kurban.

Olsun yâ Resûlallah, olsun yâ Habîballah.

Şol seni seven kişi kişi, hay hay kişi.

Verir yoluna başı, verir yoluna başı.

İki cihan güneşi güneşi, hay hay güneşi.

Sensin yâ Resûlallah, sensin yâ Habîballah.

Âşık Yunus'un canı canı, hay hay canı.

İlm ü şefaat kânı, ilm ü şefaat kânı.

Âlemlerin sultanı sultanı, hay hay sultanı.

Sensin yâ Resûlallah, sensin yâ Habîballah.

Sensin yâ Resûlallah, sensin yâ Habîballah.

Beraberce tevbe edelim. Diyelim cümle günahlarımızın affı için:

Estağfirullah, estağfirullah, estağfirullah, estağfirullah, estağfirullah el-azîm el-kerim ellezî lâ ilâhe illâ hû el-hayye'l-kayyûm ve etûbü ileyh.

Allâhumme ente rabbî lâ ilâhe illâ ente halaktanî ve ene abdüke ve ene alâ ahdike ve va'dike mesteta'tu eûzu bike min şerri mâ sana'tu ebûü leke bi-ni'metike aleyye ve ebûü bi-zenbî fa'ğfirli fe-innehu lâ yağfirü'z-zünûbe illâ ent.

Âmentü bi'llâhi ve bimâ câe min indi'llâhi teâlâ. Ve âmentü bi-resûli'llâhi ve bimâ câe min indi Resûli'llâhi sallallahu aleyhi ve sellem. Âmentü bi'llâhi ve melâiketihî ve kütübihî ve rusülihi ve'l-yevmi'l-âhiri ve bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihî mina'llâhi teâlâ ve'l-ba'sü ba'de'l-mevti hakkun. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû sâdiku'l-va'di'l-emîn.

İlahi yâ Rabbi, ilahi yâ Rabbi, ilahi yâ Rabbi! Benim buluğa erdiğim zamandan şu anıma kadar yaşadığım zaman zarfında elimden, dilimden, gözümden, kulağımdan, her türlü âzamdan ve cevârihimden ne türlü günahlar sâdır olduysa, hatalar sâdır olduysa; ben işlediğim günahların, hataların, suçların, kusurların cümlesine şu anda şiddetle pişman oldum, nâdim oldum yâ Rabbi, şu mübarek Mevlid kandili gecesinde bir daha o günahları işlememeye şu mübarek Mekke-i Mükerreme'de azm ü cezm ü kast eyledim. İmanımı tazeledim yâ Rabbi!

Peygamberlerin evveli Âdem atamız aleyhisselam'dır ve âhiri Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem'dir. Onların arasında ne kadar peygamber gelmiş geçmişse ben onların cümlesini peygamber olarak kabul ettim, aleyhimü's-salavâti ve't-teslîmât.

Yâ Rabbi! İndirmiş olduğun kitaplara, suhuflara, Tevrat'a, İncil'e, Zebur'a, Kur'an'a inandım, meleklerini tasdik ettim, âhiret gününe iman eyledim, kaderin, hayrının şerrinin senden olduğunu, senin takdirinle olduğunu kabul eyledim, kadere iman eyledim. Yâ Rabbi! İmanımı ifade ediyorum. Aşk ile şevk ile buyurun beraber diyelim:

Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû hakkan ve sıdkâ.

Yâ Rabbi, bizi bu iman üzere dünyaya getirdiğin gibi, bu iman ile yaşattığın gibi son nefeste, âhir ömrümüzde ruhumuzu teslim edeceğimiz vakitte de bu iman ile ve buyurun yine söyleyelim: Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû diyerek şu can emanetimizi teslim edip, iman-ı kâmil ile âhirete sevdiğin, razı olduğun, muhlis, mü'min-i kâmil bir kul olarak göçmeyi cümlemize nasip eyle yâ Rabbi.

Tevbemizi kabul eyle yâ Rabbi. Bizi bu kandil gecesine bu mübarek yerde eriştirdiğin gibi nice nice yıllar, önümüzdeki zamanlarda sevdiklerimiz, evlatlarımız, ana baba ve kardeşlerimiz, dostlarımızla beraber; sıhhat, âfiyet ve saadetle, selamet üzere, nice mübarek günlere, aylara, yıllara, zamanlara, kandillere ermeyi nasip eyle yâ Rabbi.

Dünyanın ve âhiretin bildiğimiz bilmediğimiz her türlü şerlerinden, zararlarından, tehlikelerinden sana sığınırız, bizleri koru yâ Rabbi. Dünyanın ve âhiretin bildiğimiz bilmediğimiz, aklımıza gelen gelmeyen her türlü hayırlarını, güzelliklerini, lütuflarını, ikramlarını, ihsanlarını, nimetlerini, senin lütfundan, kereminden isteriz.

Sayfa Başı