M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Berat Kandili

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Hepinizin Berat kandillerinizi candan tebrik ederim. Allahu Teâlâ hazretleri en güzel şekilde cümlenizi mükâfâtlandırsın. Nice nice mübarek günlere, kandillere sıhhat ve âfiyetle eriştirsin.

Bu Berat kandili, daha doğrusu "Beraet kandili" münasebetiyle yapacağım konuşmama daha önceki kandiller münasebetiyle okuduğum bir hadîs-i şerîfi, Ebû Umâme radıyallahu anh'ten İbn Asâkir'in rivayet ettiği bir hadîs-i şerîfi okuyarak başlamak istiyorum.

Biliyorsunuz "beraet" kelimesinden ziyade hadîs-i şerîflerde bu gece;

Leyletü'n-nısfi min Şa'ban. "Şaban'ın yarısı gecesi, Şaban ayının yarısı, on dördünü on beşine bağlayan gece." diye geçer.

Leyletü'n-nısfi min Şa'ban diye geçer. Demin bahis konusu ettiğim hadîs-i şerîfi besmeleyle bir kere daha okuyalım. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri buyurmuşlar ki;

Hamsü leyâlin lâ türeddü fîhinne'd-da'vetü. "Beş gece vardır ki o gecelerde yapılan dualar asla reddedilmez, kabul olunur."

Allahu Teâlâ hazretleri lütf u keremiyle o gecelerde dua edenlerin dualarını kabul eder. Bunlar;

Bir; evvelü'l-leyleti min Receb. "Receb ayının ilk gecesi."

İki; ve leyletü'n-nısfi min Şa'bân. "Şaban ayının ortası olan gece."

Berat kandili.

Üç; leyletü'l-cümuati. "Cuma gecesi."

Perşembeyi cumaya bağlayan gece. Her hafta kavuştuğumuz, karşılaştığımız bir gece.

Dört; ve leyletü'l-fıtr. "Fıtr gecesi."

Artık oruçların bırakılıp da Ramazan bayramının yapıldığı gece. "İftar" kelimesiyle ilgili bir kelime olarak fıtr deniliyor, iydi'l-fıtr deniliyor. "Artık orucu bırakıp yemek yemeye başlama bayramı" demek. Leyletü'l-fıtr.

O gece Ramazan bitiyor, ertesi gün Ramazan bayramı olacak; o gece dualar kabul olur.

Ve leyletü'n-nahr.

Nahr da "kurban etmek" demek. Devenin kurbanı nahr edilmek suretiyle oluyor. Boynundaki damarı, göğsündeki damarı kesilerek yapılıyor, ona zebih denmiyor. Boğazını, koyunun kesildiği gibi keserek kurban edilmiyor. Göğsündeki damarı kesilerek kurban ediliyor.

Leyletü'n-nahr.

Geceleyin Kurban bayramı olacak. Hacıların Arafat'tan gelip Müzdelife'de geceledikleri, ertesi gün "Kurban bayramı" olan gece.

Bu beş gece çok önemli. Çünkü dualar kabul olunuyor, reddedilmiyor. Dört tanesi senenin belli bir zamanında, senede bir defa insanın karşısına gelen geceler. Ama birisi, cuma gecesi; her hafta geliyor elhamdülillah. Onu not edelim, aklımızın baş köşesinde bir levha halinde dursun. Cuma gecesi her hafta geliyor. Her hafta müslümanların bayramı gecesi, bir çeşit bayram.

Cuma müslümanların bayramıdır. Dualar da kabul oluyor.

Evet, şimdi Receb ayını geçirdik. Şaban ayının ortasına geldik, Berat kandiline ulaştık. Şaban'ın yarısı gecesini bu akşam kutlayacağız. Bizim burada size göre beş saat önceliğimiz var. Biz daha önce kavuşacağız. Siz de bizden beş saat sonra kavuşacaksınız.

Doğu'da olduğumuz için bizde gün daha evvel başlıyor. Duaların kabul olduğu bir gece.

Onun için bu gecenin kadrini kıymetini düşünerek, fırsatı fevt etmeden, ele geçmiş olan mükemmel bir fırsatı güzel değerlendirerek gecemizi ihya etmeye çalışalım.

Biliyorsunuz Kur'ân-ı Kerîm'de; âhirette insanlar, müslümanlar veya müslüman olup da iyi ömür geçirmiş olanlar, geçirmemiş olanlar, çeşit çeşit tipten, türden insanlar var ya, onlar ikiye ayrılıyor. Kur'ân-ı Kerîm'in bir ayrımına göre;

Fe minhüm şakiyyün ve saîdün. "İnsanların bir kısmı şakîdir, bir kısmı saîddir."

Şakî ne demek?

"Şakavet ehli" demek.

Saîd ne demek?

"Saadet ehli" demek.

"Mutlu ve bahtiyar olanlar, mutsuz ve mahrum kalanlar."

Şakîler, "mutsuz olanlar, saadeti elden kaçırmış olanlar, bahtsız olanlar, bedbaht olanlar, âsi oldukları için Allah'ın kahrına, cezasına uğramış insanlar."

Şakînin çoğulu "eşkiyâ" geliyor. Yol kesenlere de şakîler mânasına "eşkiyâ" kelimesini Türkçemizde kullanıyoruz.

Saîdin çoğulu "süedâ" geliyor. Fuzulî merhumun Hadîkatü's-Süedâ'sı var, Saitlerin Bahçesi mânasına. Meşhur Kerbela olayı ile ilgili kitabı. Türk edebiyatından, oradan hatırınızda kalmıştır.

Evet, âhirette insanların kimisi "saadet ehli" olacak, cenneti kazandıkları için mesut olacaklar, ebedî mutluluğa erecekler. Saîdler, yani "süedâ" olacaklar.

Bir kısım da "şakî" olacaklar, "eşkiyâ," yani Allah'ın sevmediği kullar, günahkâr, imansız kullar. Onlar da cehenneme atılacaklar.

Ve emme'llezîne süidû fe fi'l-cenneti hâlidîne fîhâ. "Saîdler, ebedî olarak cennette bahtiyar olacaklar. Şakîler de ebedî olarak cehennemde yanacaklar." deniliyor.

Bu "şakavet ve saadet ehli olmak" dünyadaki insanların amelleriyle ilgili. İnsan dünyada Allahu Teâlâ hazretlerine itaat ederek yaşarsa, mutî kul olursa, o zaman saîdlerden olur. Süedâ divanına, defterine kaydolunur, adı orada yazılır.

Günahkâr olursa, Allah'ın emirlerini dinlemezse, Allah'a iyi kulluk yapmazsa, o zaman şakîler defterine, divanü'l-eşkiyâya yazılır.

Şakî olarak yaşar, şakî olarak göçer, âhirette de şakî olarak cezasını çeker. Şakavetinden dolayı cezasını çeker.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu konuda, saadetle ilgili, saîd olmak ile ilgili bir hadîs-i şerîf buyurmuş:

es-Saadetü küllü's-saadeti tûlü'l-umri fî taati'llâh. buyurmuş.

Saadet, her yönüyle tam saadet, tam saîd olmak nedir?

Tûlü'l-umr, "uzun ömürlü" olmaktır, çok yaşamaktır.

Ama nasıl?

Fî taatillah. "Allahu Teâlâ hazretlerine güzel kulluk yaparak, itaat ederek, ibadet ve taatle ömrünü salih bir kul olarak geçirerek yaşamaktır."

Bu hadîs-i şerîfin arkasından hepinize bu güzel vesile ile mübarek Berat kandili vesilesiyle uzun ömürler diliyorum ve ömrünüzü Allahu Teâlâ hazretlerine ibadet ve taatle geçirmenizi, rızasını kazanmanızı, Allah'ın sevgili kulları arasına dâhil olmanızı tavsiye, temenni ve niyaz ediyorum.

Allahu Teâlâ hazretleri süedâ zümresinden haşreylesin. Hem dünyada hem âhirette saadet ehli eylesin.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in bir hadîs-i şerîfini Câbir radıyallahu anh'ten İmam Taberânî rivayet eylemiş.

Bu hadîs-i şerîfi de okuyalım, böylece sohbetimiz hadîs-i şerîflerle ziynetlenmiş oluyor. Hadîs-i şerîfler, âyet-i kerîmeler geçtikçe seviniyoruz tabi.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Hayru ümmetî. "Benim ümmetimin en hayırlıları."

Demek ki bu güzel bir şey. Şimdi mütebâki ifade, söylenenler Peygamber Efendimiz'in sevdiği kimseleri anlatacak, Peygamber Efendimiz'in sevdiği hasletleri bize belirtmiş olacak.

İşte bu mübarek kandil gecesinde ben bu hadîs-i şerîfi okuyarak Efendimiz'in bu hadîs-i şerîfinden size bazı tavsiyeler çıkarmak istiyorum.

Onun için bu hadîs-i şerîfi de sohbetimin arkasına eklemiş bulunuyorum:

Hayru ümmetî. "Ümmetimin en hayırlıları..."

Biz Müslümanların, siz müslüman kardeşlerimizin en hayırlıları kimler?

Ellezîne izâ esâû istağfirû. "Herhangi bir şekilde yanılarak, şeytana uyarak, nefse yenilerek kötülük yapmışlarsa kötülüklerinden pişmanlık duyarak Allah'a yönelirler, tevbe ve istiğfar ederler."

Demek ki günahsız kul olmaz, hatasız kul olmaz; beşer şaşar. Her zaman söylüyoruz; günahkârların ümitsizliğe düşmemesi lazım.

Beni dinleyen kardeşlerimin içinde belki kusurlu müslümanlar vardır. İbadetlerini yapamadığından içi ezik, üzgün müslümanlar vardır:

"Eyvah, benim hâlim nice olacak? Benim gemim batmış, artık ben bir daha iflah olmam. Benim hâlim harap.." diye kendisini ümitsizliğe bırakıvermiş olanlar olabilir. Bu onlara bir müjde.

"Ümmetimin en hayırlıları" buyuruyor Peygamber Efendimiz; "Kötülük yapmış olsalar bile sonra kalkıp istiğfar edenlerdir."

İnsan kötülüğü bırakacak, kötülüğünden dönecek, tevbe ve istiğfar edecek; "Affet beni Allah'ım!" diyecek, "Sen Erhamü'r-râhimîn'sin, bana merhamet eyle." diyecek, "Ekremü'l-ekremîn'sin, bana kereminle muamele eyle." diyecek, "Gaffâr-ı zünûb'sun, günahları affedicisin, beni afv u mağfiret eyle." diyecek, Settârü'l-uyûb'sun, ayıpları örtensin, benim ayıbım kusurum çoktur, ayıplarımı ört yâ Rabbi, kimse görmesin, beni bağışla." diyecek; Cenâb-ı Mevlâ'ya yönelecek.

Biliyorsunuz kâfir olan bir insan -mü'min değilse, mesela beni dinleyenlerin içinde otobüste giderken kulak misafiri olmuş, dinleyen, müslüman olmayanlar da olabilir. Radyodur çünkü, söz bütün fezaya yayılıyor, oradan bütün alıcılardan dinleyenlerin kulaklarına gidiyor.- mü'min değil de sonradan imana gelirse, şu kâinatı yaratan Rabbü'l-âlemîn, yüce Mevlamız'ın varlığını, birliğini anlar, eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû diye aşk ile şevk ile kalbinden, gönlünden kelime-i şehâdet getirir, Allah'a teslim olursa...

İslâm ne demek?

"Allah'a teslim olmak. Allah'ın iradesine razı olmak, tâbi olmak" demek.

"Yâ Rabbi! Ben bundan sonra bütün kötülükleri bırakacağım, senin iyi kulun olacağım." derse ne olur?

İslâm, müslüman oluş eski bütün günahları siler, sıfıra indirir, sıfırlar. Hiç günah kalmaz. Müslüman oluvermek bütün eski günahları siler. Hırsız da olsa, katil de olsa, zalim de olsa, suçlu da olsa, cezayı hak etmiş de olsa İslâm, müslüman oluş -İslâm sözü müslüman oluş demek- müslüman olmak, Allah'a teslim olmak, kelime-i şehâdet getirip imana gelmek, hidayete ermek eski günahların hepsinin silinmesine sebep olur.

Allah; lütf u keremiyle müslüman olanların eski mazilerini siler, onlardan dolayı onları cezalandırmaz, hesaba sokmaz.

Onun için mü'min olmayan kardeşler!

Hz. Âdem aleyhisselam'dan bütün insanlar kardeştir, Peygamber Efendimiz'in bilkuvve ümmetidir. Bilfiil değil, "potansiyel" demek istiyorum. Müslüman olabilecek insanlardır. Peygamber Efendimiz'in, müslüman olması muhtemel muhataplarıdır.

Onlar ne yapacaklar?

Benim bu sözümü duymuşlarsa veya sonradan duyarlarsa veya bu yazıya geçirildiği zaman okurlarsa; kelime-i şehâdet getirecekler, imana gelecekler, eski hayatlarındaki bütün kötülükleri Allah affedecek. Âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler öyle bildiriliyor. Artık tertemiz bir kul olacak; ne kadar güzel!

Evet, mü'min olmayanlar mü'min olursa, kâfirler Müslümanlığa girerse eski günahları silinir.

Peki müslümanlar günah işlemişse, hatalıysa, kötülükler yapmışsa, onlar ne olacak?

İstağferû, "İstiğfar ederler."

"Affet beni yâ Rabbi, mağfiret eyle yâ Rabbi, affını, mağfiretini talep ediyorum yâ Rabbi!" derler; onların da günahlarını Allah afv u mağfiret eder.

Fakat tabi hadîs-i şerîflerde her zaman sizlere anlatıyorum; beni devamlı dinleyenler bilirler:

Allahu Teâlâ hazretleri günahları affeder ama kul haklarını sahiplerine vermeyi şart koşar. Sen birisinin tarlasını, bahçesini, malını, mülkünü, parasını almış da şimdi pişman olmuş, müslüman olmuşsan, tevbe etmişsen, istiğfar etmişsen; o para sendeyken, o haksızlık devam ediyorken olmaz. Kul, hakları sahiplerine verecek. Allah, kul haklarının tek çaresi olarak, sahiplerine verilmesini emir buyuruyor. Haklar sahiplerine iade edilecek. Gasp edilmiş veya alınmış veya yanında kalmış şeyler sahiplerine verilecek.

Ondan sonra kılmamış olduğu namazlar, tutmamış olduğu oruçlar; müslümanın o borçları da silinmez. Günahları silinir ama borcu; o namazı kılması lazım, o orucu tutması lazım. Borcu kalır. Onları da ödemeye başlayacak. Başka çaresi yok.

Bir namaz kılınmadı mı onun hiçbir çaresi yok. Vaktinde kılmadı mı sonra kaza edilecek; Allah ya kabul eder ya kabul etmez.

Ondan sonra da dünyada ödemezse âhirette, cehennemde kızgın taşların üstünde ayağı yanarak, cezaları çekerek yine kılacak. Mutlaka kılacak. Mutlaka kılacak ama en güzel kılış, zamanında kılmaktır. En kötü kılış da âhirette ceza olarak kılmaktır. O zaman hiçbir faydası, fazileti kalmamış oluyor.

Onun için insan tevbe ve istiğfar ederken, günah işlememeye azmedecek, pişman olacak, candan tevbe edecek. Ama kul haklarını sahiplerine verecek. Ondan sonra da kılmadığı namazları, tutmadığı oruçları ödemeye başlayacak.

Ve iza ahsenû üstübşirû.

Daha evvelki hayatlarında kötülük yapmışlarsa istiğfar edecekler, tevbe edecekler. "Ama kötülük yapmamışlar da iyi müslüman olarak yaşamışlarsa onlar da müjdelensinler, sevinsinler, Allah'a şükretsinler."

"Ümmetimin hayırlıları günah, kötülük yaptıkları zaman tevbe edenlerdir; iyilik yapmışlarsa da müjdelenip, sevinip şükredenlerdir." diyor Peygamber Efendimiz.

Demek ki insan mazisindeki hayatına bakacak, kötülüklerine gözyaşı döküp tevbe edecek. Yaptığı iyiliklerden dolayı da; "Elhamdülillah, bana o ibadetleri, o iyilikleri Allah nasip etti. Cami yapmam nasip oldu, hayır yapmam nasip oldu, fakir bir çocuğu okutmam nasip oldu, okul yapmam nasip oldu, köprü yaptırmam, çeşme yaptırmam nasip oldu. Şu hayrı, şu hayrı yapmamı Allah nasip etmiş. Elhamdülillah, ne mutlu!" diyecek.

"Hacca gitmek nasip oldu, zekâtımı vermek nasip oldu, ne mutlu!" diyecek, ondan sevinecek ve şükredecek. Övünmek değil de Allah'a şükredecek. Övünmeyi Allah sevmiyor.

Evet, ümmetin en hayırlıları bunlar: Kötülerse tevbe edecekler, ümmetin hayırlısı oluyor. İyilerse iyiliklerine şükredecekler; yaptıkları iyi işlere muvaffak olmalarından dolayı, Allah'ın tevfîkât-ı samadâniyesine şükredecekler.

Peygamber Efendimiz arkaya iki hususu daha ekliyor; bu hadîs-i şerîfin tamamı onlarla tamam oluyor. Onları da okuyalım:

Ve izâ seferû kasarû. "Seyahat ettikleri zaman namazı iki rekât kılarlar." diyor Peygamber Efendimiz.

Bu da biliyorsunuz âyet-i kerîmeyle bir emirdir. Müslüman yolcu olduğu zaman, yolculuğun bir kolaylığı olarak namazları iki rekât kılar. Öğle, ikindi, yatsı namazlarının dört rekât farzları iki rekât kılınır. Sünnetleri kılmayabilir; vakit kısa, dar olduğundan, yolculuk olduğundan. Vitr-i vâcibini kılacak tabi. İki rekatları iki rekât kılacak.

İşte buna riayet etmek, bu da hayırlı ümmet olmanın alâmeti olarak, üçüncü vasıf olarak zikrediliyor.

Ve izâ seferû kasarû. "Yolcularsa namazı iki rekât kılarlar."

"Ya iki rekât kılıyorum." diye, iki rekât kılmaktan kaçınmazlar. Çünkü iki rekât kılmayı Allah bir müsaade olarak emrediyor; o Allah'ın ikrâmı olduğundan onu öyle yapmak daha faziletli.

"Dört rekât kılayım." diye dört rekât kılmaya çalışmak yerine; "Allah böyle müsaade buyurmuş, ikram eylemiş, o halde o ikramı değerlendireyim." deyip iki rekât kılmak daha iyi.

Ve eftarû.

Evet, Ramazan da olsa, yolcu iken oruç tutmayıp oruçsuz durmak. O da ümmetin hayırlısı olma. O kolaylıktan istifade etmek de iyi bir müslüman olmak alâmeti olarak zikrediliyor.

Zaman zaman anlatıyorum. Bir seferde Ramazan'da Peygamber Efendimiz; "Oruç tutmayın." demiş. Çünkü sıcak, yolculuk yapılıyordu, ordu devam ediyor, güçlü olmaları lazım.

Bazıları demişler ki;

"Resûlullah Efendimiz bize acıdığından, 'Dayanamayız.' diye oruç tutmamayı tavsiye etti ama biz tutabiliriz, tutalım da sevap kazanalım." demişler.

Bazıları da;

"Yok, 'Resûlullah Efendimiz tutmayın!' dedi, emrini dinleriz, bir sebebi vardır." diye oruç tutmamışlar.

Tabi oruç tutanlar sıcaktan vücutları susuz kalınca baygınlıklar geçirmişler, hizmet edememişler. Yerlere serilmişler, hasta olmuşlar. Ötekiler onlara hizmet etmişler, oruç tutmayanlar da ordunun suyunu getirmiş, aşını pişirmiş, hastalara bakmış. Çok tabi dinç oldukları için onlar daha çok hizmet etmişler.

O zaman Efendimiz buyurmuş ki;

"Bugün oruç tutmayanlar sevapları kazandı. Sevapların hepsini aldı, götürdü."

Demek ki İslâm dini hikmetli, İslâm dini gözü kapalı ibadet değil, ibadetin dahi zamanını, yerini, hikmetini düşünerek, yerli yerinde, Resûlullah'ın tavsiye buyurduğu şekilde, Allah'ın müsaade ettiği şekilde kılmaya, yapmaya çalışmak tarafındadır.

İslâm dini, kolaylık dinidir. Ve Allahu Teâlâ hazretleri tarafından en güzel şeyler emredilmiştir.

Demek ki ümmetin en hayırlısı kimlermiş?

"Kötülük yapmışsa tevbe edenlermiş."

O halde bu akşam çok tevbe ve istiğfar edelim. Allahu Teâlâ hazretlerine yalvaralım; bizi affeylesin, mağfiret eylesin, günahlarımızı defterimizden silsin.

Yaptığımız iyiliklere de hamd ü senâlar edelim.

"Yâ Rabbi! Çok şükür, ben sana güzel kulluk etmekten memnunum, ibadet ettikçe seviniyorum; beni ibadetinde daim eyle. İbadetlerime, hayırları işlemeye muvaffak eyle yâ Rabbi! Tevfîkini refîk eyle." diye dua edelim.

El açalım:

"Yâ Rabbi! Eğer şakîler, eşkiyâ divanına ismimi yazmışsan, ben onlar arasındaysam, sevmediğin kullar zümresindeysem, aman yâ Rabbi, beni oradan kurtar, bu durumdan beni çıkar, o şakîler divanından benim ismimi sil; benim ismimi saîdler divanına, saîdler defterine yaz. Beni sevdiğin, razı olduğun kullarının arasına kabul eyle yâ Rabbi!" diye gözyaşları dökerek ibadet ve taatler eyleyelim.

İyi müslüman olmaya da bundan sonra dikkat edelim. Gecemizi ibadet ve taatle ihya edelim. Gecenin ihya edilme çarelerinden birisini her zaman konuşmalarımda kardeşlerime hatırlatırım, camiye müdavim olanlar bilirler ama buradaki konuşmamı ilk duyanlar için söylemek gerekiyor:

Bir insan yatsı namazını camide kılarsa, ondan sonra o gecenin sabah namazını da camide kılarsa; bütün geceyi, bütün günü ibadetle geçirmiş gibi sevap alır.

Onun için yatsı ve sabah namazlarını camide kılmaya her zaman dikkat etmek lazım. Özellikle ihyası düşünülen, ibadetle geçirilmesi düşünülen gecelerde yatsıyı ve sabah namazını camide kılmaya dikkat etmek lazım.

Kimisi ne yapıyor?

"Bütün gece ibadet edeceğim." diye yoruluyor, uykusu geliyor. Sabah namazının ilk vakti geldiği zaman evinde namazı kılıyor, yatıyor.

Yanlış!

Hatta, biraz istirahat etsin, uzansın ama sabah namazına gelsin, camide kılsın; usûlüne uygun, rızâ-ı Bârî'ye uygun, sünnet-i seniyeye muvafık şekilde geceyi değerlendirmiş olur.

Tabi geceleyin, -bir de her zaman söylediğim başka bir hususu duymayanlara tekrar hatırlatmış olayım. - bir insan uyuyacaksa bile eğer abdest alır, Allah rızası için iki rekât namaz kılar, abdestli olarak uyursa; uyuduğu müddetçe ibadette sayılır. Bütün gece ibadet etmiş sevabı alır.

Demek ki her zaman abdestli yatmaya, iki rekât namaz kılıp abdestli yatmaya özen göstereceğiz. Bu kandil gecelerinde buna da dikkat edelim. Buradan da geceyi ihya etme sevabını alalım.

Geceyi ihya etmek, canlandırmak, kârlı geçirmek için abdestli yatıp uyuyacağız. Yatsı ve sabah namazlarını camide kılmaya dikkat edeceğiz. Ayrıca sabah namazından sonra da güneş doğup yarım saat filan geçinceye kadar ibadetle, Kur'an'la meşgul olup işrak namazı kılarlarsa o zaman da gündüzü çok hayırlı bir şekilde geçirmiş olurlar. Geceleyin de uykuya ara verip uykudan kalkıp abdest alıp teheccüd namazı kılarlarsa;

Rek'atâni mine'l-leyli hayrun mine'd-dünya ve mâ fîhâ. "Geceleyin kılınan iki rekât namaz dünyadan ve dünyanın içindeki her şeyden daha hayırlıdır." hadîs-i şerîfindeki müjdeye mazhar olurlar, çok hayırlar kazanmış olurlar.

Özetleyelim:

Yatsı namazını camide kılacaksınız. Yapılan merasimleri, söylenen sözleri, okunan mevlidleri, Kur'ân-ı Kerîm'leri, hatimleri dinleyeceksiniz, katılacaksınız, vaazlardan istifade etmeye çalışacaksınız, bir.

Eve döndüğünüz zaman gece uyuyacağınız zaman abdest alıp iki rekât namaz kılıp abdestli yatacaksınız, iki.

Geceleyin uykunuzu bölüp kalkıp teheccüd namazı kılacaksınız. Teheccüd namazı biliyorsunuz, imsak kesilmeden önce gecenin herhangi bir zamanında kılınan bir namazdır. O da çok sevaptır, üç.

Sabah namazında da camiye, mutlaka cemaate gidip namaz kılacaksınız, dört.

Sabah namazından sonra da işrak vaktine kadar, güneşin doğmasının üzerinden yarım saat geçinceye kadar ibadetle, Kur'an'la, zikirle meşgul olup işrak namazı kılıp öyle işinize, gücünüze veya istirahatinize çekilirseniz, giderseniz, böylece geceyi güzel geçirmiş olursunuz. Çok kazançlı çıkmış olursunuz.

Tabi tesbih namazı kılmayı tavsiye ederiz. Üzerinizde kaza namazları varsa kaza namazları kılmanızı tavsiye ederiz. Bu gündüzü ve yarını oruçlu geçirmek çok sevaplı idi, bu gündüzü tabi önceden niyetlenmemiş olanlar geçirmemiş olacaklar, oruçsuz geçirmiş olacaklar ama yarına niyet ederlerse, pazartesi günü de çok sevaptır. Böylece sevaplı şeyleri hatırlatmış oluyoruz.

Buradaki konuşmalarımda öğrendim ki mesela bazı yerlerde bu kandil gecelerini açıkça ihya etmezler, değerlendirmezler, merasim yapmazlar. Ben Suud'da bilenleri, Suud idaresinde, Medine-i Münevvere'de, Peygamber Efendimiz'in mescidinde biliyorum; bilenler bu geceleri değerlendirirler. Gizli gizli istifade etmeye çalışırlar.

Ama resmî bir konuşma, açıklama, hutbede vesairede; "Şu gün Berat kandilidir" filan gibi şeyleri onlar söylemiyorlar.

Fakat şu bulunduğumuz Endonezya'da, bizim şu anda misafir bulunduğumuz İslâm ülkesi Endonezya'da bu kandil gecelerini değerlendirmek çok canlı imiş. Şoförümüzden öğrendiğimize göre, hatta onlar bir gecede değil, bir hafta süren şenlikler tarzında kandilleri değerlendirirlermiş.

Miraç kandilini de biz Hicaz'da yapmıştık, Medine-i Münevvere'de idrak etmiştik. Buraya geldik, hâlâ Miraç kandili merasimleri devam ediyormuş. Endonezyalı müslümanlar biraz daha bu çeşit şeyleri töre olarak ihyada gayretli kardeşlermiş.

Fakat bu arada elimde bir dergi var. Ejyum Week diye, İngilizce burayla ilgili dergi. Bunun içinde Asya'da, Güneydoğu Asya'da Hıristiyanlığın yayılmasıyla ilgili bir araştırma neşredilmiş. Resimler var, rakamlar var. Hıristiyanların buralarda nasıl çalışmalar yapıp Asya'yı hıristiyanlaştırmak için nasıl gayretler gösterdiğini rakamlarla vermişler. Bu rakamlar abartılmış, mübalağalı da olsa Hıristiyanlığın buralarda yayıldığını gösteriyor.

Mesela Hindistan'da 20 milyon kadarken, nüfusun 2.6'sı, 25.3 milyonu yani, 2.7 çıkarmışlar. Demek ki Hindular arasında Hıristiyanlığı yayma çalışması yapmışlar, bir başarı sağlamışlar. Filipinler'de 49 milyondan 65.5 milyona çıkmışlar. �,6'dan �,2ye yükseltmişler.

Filipinler'de müslümanlar da var ama demek ki büyük çalışmalar yapmışlar. Biliyorsunuz Filipinler, Pasifik Denizi'nin üzerine yayılmış adalar. Öbür tarafında, Doğularında Amerika var.

Demek ki Amerika oradan çok gayret gösteriyor. Çok fakir halkı var. Gelelim bizim içinde bulunduğumuz Endonezya'ya. Burada 12,6 milyon hıristiyan varmış, rakamlar doğruysa 1986'dan 1996'ya kadar 10 yıllık çalışma içinde 19 milyona çıkmış.

Bunların mutlaka abartılmış olduğunu düşünüyorum. Onlar; "Filanca hıristiyan oldu." filan deyiveriyorlar. Ne derecede hıristiyan olduklarını bilemeyiz. Onların kendi sözleri bu, güvenemeyiz.

Ama şurası muhakkak ki misyonerlerin en çok faaliyet gösterdikleri ülkelerden birisi bu bizim bulunduğumuz Endonezya. Güneydoğu Asya'daki diğer ülkeler...

Nereleri var?

Güney Kore var, Çin var, Vietnam var, Tayvan var, Seylan var, Malezya var, Hong Kong var, Singapur var, Filipinler var. İşte buralarda toplam olarak kendi rakamlarına göre 102,4 milyondan 144,5 milyona yükselmişler. 102'den 144'e @ filan bir arttırma sağlamışlar. "1986'dan 1996'ya kadar" diye kendi yazılarında belirtiliyor.

Bu bizim için çok önemli bir husus. Türkiye için büyük ibret muhterem kardeşlerim!

Bu kandil münasebetiyle siz müslüman kardeşlerime bunu kesin olarak mutlaka bilinmesi gereken bir gerçek olarak anlatmak istiyorum. Biz kendi ülkelerimizde Müslümanlığımızı sağlamlaştıracağız.

Türkiye müslüman ülkedir, �'u müslümandır. Suudi Arabistan müslümandır. Irak, Suriye, Mısır, İran, Tunus, Cezayir, Fas, Pakistan, Bangladeş vesaire. Müslüman ülkelerde Müslümanlık sağlam olacak. Çeşitli vakıflar ve derneklerle kuvvetli çalışmalar yapacak. Müslüman evlatlarını daha iyi müslüman yetiştirmeye gayret edecekler, tamam. Salih insanlar olacaklar.

Salih insan, "Allah'ın sevdiği iyi, uygun bir kul olmak." Buna çalışacaklar.

Buna çalışacaklar ama ben bunu kâfi görmüyorum. Salih insan olmayı yeterli görmüyorum. Bir de "muslih insan" olacaklar.

Muslih ne demek?

"Başkalarını salih insan yapan, ıslah eden, başkalarını doğru yola çeken insan" demek.

Bütün İslâm ülkeleri ve özellikle İslâm'ın bayraktarlığını yapmış olan bizler, Türkiye'deki müslümanlar ne yapmalıyız?

Tekrar İslâm'ın bayrağını elimize alıp İslâm'ı yaymaya çalışmalıyız. Bakın laik Batı, hepimizin tanıdığı, yönünü yöneldiği Batı; Amerika, İngiltere, Almanya, İtalya, İspanya, Fransa, bunların hepsi harıl harıl, var güçleriyle Hıristiyanlık için çalışıyorlar.

Avrupa Birliği bir Hıristiyanlık birliği; onun için kendi aralarına bizi almak istemiyorlar. Diyorlar ki;

"Siz müslümansınız; bizim aramızda ne işiniz var?"

Biz de girmek istiyoruz. İşte onlar almayınca; "Türkleri almadılar, dışladılar" filan diye Rumlar, Yunanlılar bayram ediyorlar.

Ben bunlara üzülmüyorum. Bunların bir tek, Allah'ın rızasına uygun ve çok güzel çaresi var:

"Tamam, siz almayın, teşekkür ederiz. Biz de müslümanlarla birlik ve beraberlik içinde olacağız." deyip İslâm birliğini, İslâm kardeşliğini, bölgesel iyi komşuluk münasebetlerini canlandırmaya yönelirsek komşularımızla aramızdaki iktisâdî bağları, ilim, irfan bağlarını, terbiye, sevgi bağlarını kuvvetlendirirsek, eskiden bizim yönetimimiz altında olan ülkelere sıcak bakarsak, sevgiyle bakarsak, -düşmanca değil de- Batılıların kışkırttığı gibi savaşır gibi bir duyguyla değil de onları tekrar kazanmak ve onlarla birlik olmak, onlarla birlikte kalkınmak şeklinde bir çalışmaya yönelirsek Avrupa'ya karşı en güzel cevap budur.

Türkiye'deki yöneticilerin, onların bu çirkin ve mutaassıp tavrı karşısında yapacağı en güzel şey; "Tamam, teşekkür ederiz. Bizden vebal gitti. Siz madem kabul etmiyorsunuz, o halde biz de müslümanlarla iş birliği yapacağız." deyip kendi kültürümüze, tarihimize, ilmimize, irfanımıza, mazimize, örfümüze, âdetimize uygun bir dış siyaset uygularsak en iyi cevap bu olur ve bizim için de en faydalı olanı olur.

Bakın Amerika Filipinleri ve bu Endonezya'yı, Güneydoğu Asya'yı, bilmem dünyanın en büyük nüfusa sahip olan Çin ve Hint gibi büyük ülkelerini hedef alıyor. Avrupa hedef alıyor. Katoliklik, Papalık hedef alıyor. Buralarda Hıristiyanlığı yaymak için nice nice paralar harcıyorlar, devlet destekli çalışmalar yapıyorlar. Bizim devlet adamlarımızın da, kendilerinin kuvvetlerinin, devamlarının ve bekalarının İslâmî çalışmalarla ilişkili olduğunu anlaması lazım. Bu Batılıların yaptığının aynısını yapması lazım.

Onlar nasıl bir taraftan "laikiz" diyorlar, bir taraftan da dinleri için yapılan çalışmaları var güçleriyle devlet olarak destekliyorlarsa, dinî kurumları öncü olarak bir yere gönderip kendilerine sevgi, yakınlık sağlıyorlarsa, bu kuruluşlar vasıtasıyla kendilerini seven insanların adedini, kendi ilim irfanlarına bağlı insan topluluklarını yetiştiriyorlarsa, bizim de öyle çalışmalar yapmamız lazım.

Geçtiğimiz günlerde okuduğum bir kitap vardı. Amerikalıların Abdülhamit zamanında Osmanlı diyarında açtığı okullar, devletin açtığı okullardan fazla. Yaptıkları misyonerlik faaliyetleri, devletin faaliyetlerinden fazla. Tabi onların hepsinin sonucu bir asır sonra kendini gösterdi, ortaya çıkardı. Koskoca Osmanlı Devleti nasıl parçalandı, nasıl kötü sonuçlara mâruz kaldı...

Onun için tarihten ibret almamız lazım. Kardeşlerime, beni dinleyen müslüman dindaşlarıma, tarihi çok yakından okumalarını, takip etmelerini, özellikle yakın tarihi çok iyi bilmelerini tavsiye ediyorum.

İki gündür burada Endonezya'nın tarihini okuyorum, kalın kalın kitaplar aldım. İngilizce kitaplardan... Bakın Hollanda gibi bize göre Avrupa'nın küçücük bir devleti, gelmiş buralara bu koca mıntıkada uzun yıllar hâkimiyet kurmuş; buraların ticaretini ve egemenliğini ele geçirmiş. İşte yakın bir zamanda Endonezya, istiklâlini kazanmış.

Cuma namazını kıldık; "İstiklal camii" diye muhteşem bir cami. Bizim Ankara'daki Kocatepe'den, hatta, İstanbul'daki Süleymaniye'den, Sultanahmet'ten daha büyük. Çok geniş bir alana yayılmış. Çok görkemli, güzel bir cami...

Ama işte ben müslüman kardeşlerimizin İslâm için var güçleriyle çalışmaları gerektiğini bu mübarek kandil gecesinde kendilerine hatırlatıyorum. Sadece kendilerinin iyi müslüman olmaları ile yetinmesinler; derneklerimize, teşkilatlarımıza, vakıflarımıza candan yardımcı olsunlar. Kendileri de buna benzer çalışmalar yapsınlar. Hem kendi çocuklarını, akrabalarını, dostlarını, ahbaplarını müslüman yetiştirsinler hem de Türkiye dışındaki hedeflere de yönelsinler.

Ben devlet adamlarımıza, yöneticilerimize, eğitimcilerimize hatırlatıyorum:

Dünya sadece Batı'dan ibaret değil. Ben Batı'da uzun zaman kaldım, Almanya'da uzun zaman bulundum. İngiltere'yi, Amerika'yı çok iyi biliyorum. Avusturya'yı, Fransa'yı gezdim.

Diyebilirim ki dünyanın Doğu'su, Batı'sından daha önemli. Biz yanlış bir eğilimle, yanlış bir saplantıyla; "sadece Batı" diyoruz, o tarafa yöneliyoruz.

Ama bu 200 milyonluk Endonezya'yı, 100 milyonluk Bangladeş'i, 90-100 milyonluk Pakistan'ı, Güneydoğu Asya'yı, Hindistan'ı, Çin'i nazar-ı dikkate almamak, Japonya'yı nazar-ı dikkate almamak yirminci yüzyılda çok yanlış oluyor.

Onun için dış siyasetlerimizi, İslâmî çalışmalarımızı, eğitim çalışmalarımızı değiştirmeliyiz. Gençlerimizi ve halkımızı, tüccarlarımızı ve sanayicilerimizi Doğu'nun da varlığından haberdar etmeliyiz, Doğu'ya yöneltmeliyiz. Buralarda çok büyük imkânlar var.

Bakın başkaları; hükmü geçmiş bir dini buralarda tekrar yaymak için çalışıyorlar. Daha yazıyı teferruatlı okuyamadım ama dergideki yazıyı okuyunca dergilerimize, İslâm dergisine, Kadın ve Aile dergisine gönderebilirim. Buralara yönelik çalışmalar yapmamız lazım.

Gençlere hitap ediyorum:

Gençler! Doğu'yu tanımaya çalışın. Endonezya'yı, Malezya'yı, Çin'i, Japonya'yı, Güneydoğu Asya'yı, Hindistan'ı anlamaya, öğrenmeye çalışın. Buralarla ilgili çalışmalar yapın. Kendinizi buralarda çalışmaya göre hazırlayın. Yabancı dillerinizi güzel öğrenin.

Arapçayı ve İngilizceyi özellikle önde görüyorum. İslâm'ın yayılmasına azmedin, niyet edin. Allah'ın izniyle istikbal İslâm'ın olsun. Dünya nur doğsun. Herkes hidayete ersin. Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasına uygun yaşamak dünyada mümkün olsun. Zulüm ve sömürü sona ersin. Aldatmaca bitsin. Her şey en güzel hâline gelsin.

Hepinize mutlu istikballer diliyorum. Nice nice mutlu kandillere erişmenizi diliyorum. Ve hepinizden İslâm için daha çok çalışmanızı rica ediyorum.

Allahu Teâlâ hazretleri hayırlara muvaffak etsin. Dünya ve âhiret saadetine cümlenizi nâil eylesin.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Sayfa Başı