M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bâyezîd-i Bistâmî 3

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü li'l-lâhi Rabbi'l-âlemîne, hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi, alâ külli hâlin ve fî-külli hîn, hamden kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ hayri halkıhî seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Tabakâtü's-sûfiyye isimli eserin 71. sayfasına geldik. Bayezîd-i Bistâmî hazretlerinin hayatı, sözleri ve rivayetleriyle ilgili kısımdayız.

Bu rivayetlerin okunmasına ve izahına başlamadan önce evvela ve hâsseten Peygamber Efendimiz'in rûh-i pâki için, sonra onun âlinin, ashâbının, etbâının, ahbabının ve hâsseten sâdât ve meşâyih-i turuk-i aliyyemiz ki hulefâ-i Resûlullah'tır, onların ruhları için, Ebû Bekir es-Sıddîk ve Ali el-Murtaza'dan Hocamız Muhammed Zâhid-i Bursevî'ye kadar turuk-i aliyyemizden güzerân eylemiş olan pîrlerimizin, meşâyihimizin, mürşidlerimizin, hocalarımızın ruhları için, bu beldelerde medfun bulunan enbiyâullah, evliyâullah, salihlerin, sahabe-i kirâm hazretlerinin ve şu beldeye ismini vermiş olan Ebâ Eyyûb el-Ensârî Efendimiz ve sair sahabe-i kirâmın ruhları için, Yûşâ aleyhisselam'ın -Beykoz'da makamı bulunması hasebiyle- ruhu için hâsseten ve bu civarda medfun bulunan cümle evliyâullah ve meşâyih-i kirâmın, Şeyh Murat hazretlerinin, Abdülehadi'n-Nûrî hazretlerinin, Baba Haydar hazretlerinin ve içinde oturup toplandığımız şu tekkenin bânisi Selami Mustafa Efendi'nin ve hulefâsının ruhları için ve uzaktan yakından buraya, bu sohbeti dinlemeye teşrif eden, gelen siz kardeşlerimizin âhirete göçmüş olan bütün sevdiklerinin yakınlarının ruhları için, bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım, öyle başlayalım.

Semi'tü Ebâ Amrin Muhammedi'bni Ahmedi'bni Hamdâne yekûlü; vecedtü bi-hattı Ebî: Semi'tü Ebâ Osmâne, Saîde'bne İsmâîle, yekûlü: Kâle Ebû Yezîde: "Men semia'l-kelâme liyetekelleme mea'n-nâsi razakahu'l-lâhu fehmen yükellimü bihî'n-nâse ve men semiahû liyüâmila'l-lâhe bihî fî fi'lihî razekahü'l-lâhu fehmen yünâcî bihî Rabbehû azze ve celle." "Ebû Amr Muhammed b. Ahmed b. Hamdan isimli şahıs, 'Ben işittim ki' diyor." Muhaddisün Nîsâbur."Nişâbur şehrinden bir muhaddis imiş." Zâhidün sikatün. "Zahidmiş; ibadette, taatte güvenilen bir mübarek zât imiş." Ve kad esnâ aleyhi gayru vâhid. "Pek çok kimse kendisini methetmiş."

Semi'tü diyen müellif Ebû Abdirrahman es-Sülemî; "İşittim" diyor.

Kimden işitmiş?

Kendisi de zaten Nişâburlu. Kendi şehrinde bulunan; "Ebû Amr Muhammed b. Ahmed b. Hamdân muhaddis ve güvenilir kimse olan şahıstan işitmiş ki."

Yekûlü. "Şöyle diyordu:" Vecedtü bi-hattı Ebî. "Babamın kendi el yazısıyla yazdığı kitapları arasında, defterleri arasında gördüm, buldum." Semi'tü Ebâ Osmâne Saîde'bne İsmâîle yekûl. "Ebû Osman Saîd b. İsmail'in şöyle dediğini işittim."

Ve hüve Ebû Osmân el-Hîrî.

Bu kitapta ileride hayatı gelecek olan evliyâullahtan, sûfilerden birisi; ikinci tabakanın üçüncü şahsı imiş. Kitap on tabakaydı.

Biz birinci tabakanın sekizinci şahsının hayatı ve sözlerini okumaktayız. İki tane daha okuyunca birinci tabaka bitecek; ondan sonra ikinci tabaka şahısları başlayacak. İşte bu Ebû Osman el-Hîrî onların üçüncüsüymüş.

Yekûlü. "Diyor ki." Kâle Ebû Yezid. "Ebû Yezid şöyle dedi." Men semia'l-kelâme liyetekelleme mea'n-nâs. "Kim, bir dini sohbeti; sözü, bilgiyi -akîdeden olsun, diğer dini konuların birinden olsun- o konuda insanlara konuşmak için dinlerse." Razakahu'l-lâhü fehmen. "Allah ona niyetine göre bir anlayış ihsan eder." Yükellimü bihî'n-nâs "Ve insanlara bu duyduğunu anlatır."

"Başkalarına anlatayım." diye dinliyorsa, Allah; niyetine göre ona bir anlayış nasip eder. O da duyduğunu başka insanlara anlatır."

Bu dini konuyu, zarif, tasavvufî, imanî, itikadî veya amelî herhangi bir meseleyi başkasına anlatır. Allah; niyetine göre ona öyle bir anlayış ihsan eder.

Ve men semiahû liyuâmile'l-lâha bihî fî fi'lihî. "Ama kim de bir dini sohbeti 'Ben bunu öğreneyim de Allah'a bu bilginin ışığında güzel ibadet edeyim. Allah ile kulluk muamelemi, bu bilginin ışığında, bu yeni öğrendiğim inceliklere uygun olarak yapayım.' diye dinlerse o zaman Allah." Razakahu'l-lâhu fehmen. "Ona da öyle bir anlayış nasip eder ki." Yünâcî bihî Rabbehû azze ve celle. "Azîz ve Celîl olan Rabbine o anlayışla münacaat eder, niyaz eder, yakarır."

Hangisi daha iyi?

İkincisi.

Allah; "Başkalarına anlatayım." diye dinleyene anlatacak kabiliyet veriyor. "Ben öğrendiğimle Allah'a kulluğumu güzel yapmaya çalışayım." diyene de güzel yapmayı nasip edecek bir fehim, anlayış ihsan ediyor. O, mârifetullah bakımından daha yüksek bir derece. O zaman o şahıs Allah'a olan kulluğunu güzel yapacak bir anlayışa Allah tarafından erdiriliyor. Demek ki niyetine göre, kim ne isterse Allah istediğine göre veriyor.

Bilgiyi Allah'ın rızasını kazanmak için; "İyi kulluk nasıl yapılır?" diye anlamak için öğreneceğiz. Bilgi, bunun için öğrenilir. Bilgi; başkalarıyla münakaşa için başkalarına fiyaka satmak için öğrenilmez. Dünya menfaati sağlamak için hiç öğrenilmez. Böyle insanlara bilgi öğretilmez. Dini bilgiyi dünya menfaati sağlamakta kullanacak insana öğretilmez.

Bilgi; "Allah'a karşı kulluğunu güzel yapmakta kendisine ışık tutsun, rehber olsun, kılavuz olsun, gerçekleri onunla görebilsin." diye öğrenilir.

Allahu Teâlâ; "Başkalarına anlatacağım." diye dinleyen insana başkalarına anlatacak bir anlayış, seziş, hafıza, yorum verir. Ama; "Ben Allah'a bu bilgim ışığı altında güzel ibadet edeyim." diye dinleyen insana güzel ibadet etme nimetini, saadetini ihsan eder.

Biz burada âriflerin hayatlarını ve sözlerini okuyoruz. Allah'a olan kulluklarını çok güzel yapan insanların ve bu konuda isimleri tarihe geçmiş olan insanların hayatlarını ve sözlerini okuyoruz. Sıradan insanlar değil; dünya ehli, gafil, cahil, kibirli insanlar değil. Ne ile tanınmış insanlar? Allah'a çok güzel kulluk yapan, çok yüksek seviyeli ârifler. Onların hayatlarını ve sözlerini burada okuyoruz, dinliyoruz. Bu eser onları; evliyâullahın hayatını ve sözlerini almış.

Biz bunları niye söylüyoruz, niye dinliyoruz? Niye söylemeliyiz, niye dinlemeliyiz?

"Bu büyüklerin, âriflerin, bilgi ve tecrübelerini öğrenelim de biz de bu bilgilerin ışığında Allah'a güzel kulluk yapabilelim." diye öğreniyoruz, öğrenmeliyiz. Yoksa "Tasavvufî bilgim ilerlesin; elbette ben de bu bilgiyi bir gün bir yere gittiğim zaman başkasına anlatırım, satarım." diye öğrenirsek evet bu anlatacak bilgi, anlayış olur ama asıl maksat bu değil. Sen onlara o bilgiyi anlatırsan o insanlar seni takdir eder:

"Allah Allah! Tasavvufî bilgisi ne kadar derin. Başka yerde duymadığımız sözleri bundan duyuyoruz." derler.

İnsanlar takdir eder. İnsanların takdiri önemli değil, Allah'ın rızası önemli! O halde bu âriflerin sözlerini, Allah'ın rızasını kazanmaya yönelik bilgileri, öğrenmek üzere dinlemeliyiz.

İslâm tarihinde kaç tane Bayezîd-i Bistâmî var ki?

Bir tane.

Kaç tane İbrahim b. Edhem gibi insan var?

Bir tane.

Şu isimlerini okuduğumuz şahıslar, kolay bulunan insanlar değil. Tarihe geçmiş, herkesin dilinde, dillere destan olmuş kimseler.

Demek ki ilim öğrenirken de insanın niyetini tashih etmesi, düzeltmesi, sahih yapması lazım.

Sahih ilim niyeti nedir?

"Ben bu ilmi öğreneceğim, Allah'a daha güzel kulluk yapacağım; hatalardan, cahillikten, gafillikten kendimi kurtaracağım. Falso yapmayacağım, hata yapmayacağım, güzel kulluk yapacağım." diye düşünmektir.

Kâle ve kâle Ebû Yezîde ittalea'l-lâhü alâ kulûbi evliyâihî fe-minhüm men lem yekün yaslühu li-hamli'l-mârifeti sırfen. Fe-şeğalehüm bi'l-ibadeti. "Yine aynı şahıs, aynı rivayet zinciri ile dedi ki."

Biz bu rivayetleri böyle okuyoruz ve üzerinde durup anlatıyoruz. Şu sebeple anlatıyoruz ki:

Bu, Türkiye'de alışılmış bir şey değil. Eski büyük İslâm alimleri bir sözü havadan söylememişler, keyiften söylememişler, kendi kanaatlerini söylememişler. Hem nereden aldıklarını yazmışlar hem de o aldıkları şahısların güvenirlik derecelerini gayet iyi bir şekilde tahkik etmişler. Sağlam, ciddi ve güvenilir söz söylemeye, güvenilir rivayetleri kullanmaya çalışmışlar. Bu kitabın üslubu, yazılışı bunu gösteriyor.

Biz bundan ne ders alacağız?

Biz de öğrendiğimiz bir şeyi sağlam rivayetle öğreneceğiz. Bizde gevşeklik var. Ben bu gevşekliği Suudi Arabistan'a gittiğim ve oradaki insanlarla konuştuğum zaman gördüm. Bir şey soruyorlar; "Şu şöyledir." denilip kestirip atılıyor.

Nereden belli?

"Ömer Nasuhi Bilmen'in Büyük İslâm İlmihali'nde yazıyor." deniliyor, bitiyor. Bitiyor sanıyoruz ama bitmiyor, adam kabul etmiyor.

"Ömer Nasuhi Bilmen de kimmiş?"

Tanımaz ki.

O zaman daha derinlemesine bilmek lazım. Öyle anlaşılıyor ki bizim bilgileri öğrenmemiz böyle olmamalıydı. Biz bilgileri ana delillerine, kaynaklarına dayandırabilmeliydik. "Şu şöyledir çünkü hakkında şu âyet vardır. Bu böyledir, çünkü Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfinde şöyle buyurmuştur. Filanca şahıs şöyle söylemiş, çünkü şu şahıs filancadan şöyle rivayet edip şu kitaba şöyle yazmış." diye delilli, ispatlı konuşmak lazım.

Bakın bu ikinci söz yenilir yutulur söz değil, çok mühim bir söz. Onun için ikinci söze dikkat edin.

Ebû Yezid el-Bistâmî. Biz Ebû'sunu kaldırıyoruz, Bayezîd diyoruz. Bayezîd-i Bistâmî, bu sözünde şöyle buyuruyor:

İttalaa'l-lâhü alâ kulûbi evliyâihî. "Allahu Teâlâ hazretleri evliyâ kullarının kalplerine nazar eyledi, gönüllerine baktı."

İttılâ eylemek, "güneşin doğup da yukarıdan baktığı, etrafı aydınlattığı gibi vâkıf olmak, yukarıdan bakıp tamamını görmek" mânasına geliyor. "Muttalî olmak" diyoruz ama "Nazar etti." diyelim.

"Allahu Teâlâ hazretleri evliyâullahının gönüllerine, kalplerine nazar eyledi."

Fe minhüm men lem yekün yaslıhu li hamli'l-mârifeti sırfen. "Bazılarının gönüllerinin sırf mârifetullahı yüklenmeye yetersiz olduğunu, mârifetullahın yükünü taşıyacak kuvvette olmadığını görünce." Fe-şeğalehüm bi'l-ibadeti. "Onları ibadetle meşgul etti."

Bir daha söyleyeyim, siz de mânasını derinlemesine anlamaya çalışın:

"Allahu Teâlâ hazretleri evliyâsının gönüllerine nazar eyledi. Onların bir kısmının gönüllerinin, bütün yoğunluğuyla, bütün ağırlığıyla, sırf mârifetullahı kaldırmaya mütehammil ve yeterli olmadıklarını gördü; o zaman onları ibadetle meşgul etti."

Mârifetullah ağır bir yüktür, çok yüksek bir duygudur. Onun için büyükler demişlerdir ki;

Şemmetün min mârifeti'l-lâhi. "Mârifetullahtan bir şemme, bir koklamcık, buruna şöyle bir çekimlik, bir koklamcık mârifet." Hayrun mine'd-dünyâ ve mâ fîhâ. "Dünyadan ve dünyanın içindeki her şeyden daha hayırlıdır."

Mârifetullah, çok kıymetli bir şeydir. Çok değerli bir bilgidir. Son derece sevaplıdır. Dini bakımdan da, âhiret bakımından da yüksektir. Mârifetullaha sahip olan insanın o mârifetullah ile yaptığı ibadetlerin değeri de, mârifetullaha ermemiş olan insanlarınkinden çok çok yüksektir.

Şeyh Sâdî-i Şirâzî;

"Hasır dokuyan adam da dokumacıdır ama onu ipek atlas dokuma tezgâhının başına götürmezler." diyor.

Hasır dokumak kaba bir iştir. Ötekisi, atlas dokumak; kolay bir şey değil, yüksek bir sanat. Onun gibi.

Demek ki herkesin bir seviyesi var. İbadet, hepimizin boynumuzun borcu. Farz ibadetler var, sünnet olan ibadetler var, sevabı çok olduğu hadîs-i şerîflerle bildirilmiş olan ibadetler var. Bir insanın gönlünün doğrudan doğruya mârifatullahın istilası altında, onunla alışveriş içinde ve onunla meşgul olması çok daha yüksek bir şeydir, çok daha büyük bir ibadettir.

Hatta Peygamber Efendimiz'e;

"Amellerin en hayırlısı nedir?" diye soruyorlar.

Bu hadîs-i şerîf Râmûzü'l-ehâdîs'te vardır.

Efdâlü'l ibâde."İbadetlerin en hayırlısı nedir?" diye soruyorlar.

"İlimdir." diyor.

İlim, "mârifet, bilgiye taalluk eden bir şey."

Diyorlar ki;

"Biz ibadeti soruyoruz, bilgiyi sormuyoruz. Tatbikatlı bir şeyi soruyoruz, nazarî bir şeyi sormuyoruz."

Diyor ki;

"Öyle ama ibadet, ilim ile olduğu zaman çok kıymetlidir."

İlimsiz ibadet olduğu zaman kıymeti yok. O halde en önemlisi ilim oluyor, dini bilgi oluyor. Dini bilginin de en yükseği, Allah bilgisi yani mârifetullahtır. Sabahtan akşama namaz kılar, ibadetle meşgul olur. Tabi ibadet de bir sevaplı iş, ama mârifetullah ile meşgul olmak daha yüksek.

Kâle ve kâle Ebû Yezîd: Küfrü ehli'l- himmeti, esleme min îmâni ehli'l-minneti.

-Orada harf düşmüş; onu artık kendi irfanımızla arayıp bulacağız, "minneti" diye tahmin etmiştim, minnet olabilir, yakışıyor.-

"Ebû Yezîd-i Bistâmî hazretleri bu sözünde şöyle buyuruyorlar:"

Küfrü ehli'l-himmeti. "Ehli himmetin kâfirliği veya küfrân-ı nimeti." Esleme. "Daha salimdir veya daha müslümancadır." Min îmâni ehli'l-minneti. "Minnet erbabının imanından."

Tabi burada Bâyezîd-i Bistâmî bu sözünü bir edebî sanatla söylemiş. Küfürle İslâm birbirinin zıttıdır. Tezat sanatı kullanarak diyor ki;

Küfrü ehli'l-himmeti esleme. "Himmet erbabının küfrü bile daha İslâmîdir, daha sâlimdir, daha iyidir." Min îmâni ehli'l-minneti. "Minnet erbabının imanından."

Himmet ne demek, minnet ne demek onu açıklayalım:

Himmet; "gayret etmek, ter dökmek, ihtimam etmek, bir şeye koşuşturmak, çalışmak" demek. Ehl-i himmet de; "Bir takım dini, sevaplı görevleri yapmaya gayretli olan, koşturan, boş durmayan, faydalı bir şeyler ortaya koyan insan" demek.

Bir de evliyânın himmeti vardır. Evliyâ, müridi üzerinde bir gayret gösteriyor. Müridinin yükselmesi, gelişmesi, ilerlemesi, feyizyâb olması için hususî bir teveccühte bulunuyor. Tabi himmet kıymetli bir şeydir.

Himmet, gayret sarf etme; boş, tembel veya işe yaramaz bir vaziyette âtıl olmama, bir şeyler yapma, ter dökme, gayret sarf etme, faydalı bir şeyler yapma, himmet erbabı olma iyi, güzel bir şeydir.

Çünkü Peygamber Efendimiz;

"İki günü müsavi olan ziyandadır." diyor.

Müslüman gayretlidir. Saniyesini boş geçirmez. Hayatının kıymetini en iyi bilen; en faydalı, faydası en geniş olan işle meşgul olur. İki tane iş olsa, birisinin faydası şu kadar olsa, ötekisi tepsi kadar olsa tepsi kadar olanı tercih eder.

Diyelim ki bir iş bir insana fayda sağlayacak, ötekisi bin insana fayda sağlayacak. Tabi bin insana fayda sağlayacak olana gayret sarf etmeli.

Bir doktor düşünelim ki hasta bir kedi görmüş, onun tedavisi ile meşgul oluyor; "Vah zavallı! Bacağı yara olmuş, bir merhem süreyim." diyor.

Ama öbür tarafta Bosna'da açıkta, mahrumiyet içinde ameliyat yapıyorlar, insanları kurtarmaya çalışıyorlar. Afganistan'da veya başka yerde cihat oluyor; "Doktor!" diye, "Allah Allah!" diye yalvarıyorlar, bekliyorlar. Tabi öbür taraf daha önemli. Ne kadar insana daha büyük fayda götürüyorsa o kadar kıymetli oluyor. İnsanın kıymeti de himmeti kadardır.

Kıymetü'l mer'i himmetühû. "Bir insanın kıymeti sarf ettiği himmetle ölçülür, değeri o kadardır."

Minnet de; "başa kakmak, yaptığı iyiliği karşısındakine söylemek, onu üzmek" demek.

"Ehl-i himmetin en kötü durumu bile başa kakan bir insanın imanından daha iyidir."

"Himmet erbâbı bir insanın küfrü bile başa kakma huyuna sahip bir insanın imanından daha iyidir."

Burada esas itibariyle bir şeyi anlatmaya çalışıyor:

"Filanca adamın ölüsü, öteki adamın bin tanesinin dirisinden daha iyidir." denir.

Ama aslında bu adam öldü mü bir işe yaramaz. Ölünce bir şey yapacağı yok ama söz olarak öyle söylenir.

"Himmet erbâbının küfrü bile minnet erbabının imanından daha İslâmcadır, daha sâlimdir." demek suretiyle konuyu bize çarpıcı sözlerle, mübalağalı bir tarzda anlatmış oluyor.

Esas itibariyle Bayezîd-i Bistâmî Efendimiz de, biz de küfrün iyi, makbul bir şey olmadığını, küfrün esleminin olamayacağını biliyoruz.

"Filancanın küfrü, ötekisinden daha eslemdir, daha sâlimdir." gibi bir şey olamayacağını biliyoruz.

Burada belki bu küfür sözünü, mecazi mânasıyla;

"Onun kusuru bile ötekisinin iyi bir şey yapmak istemesinden daha iyidir." diye anlayacağız.

Buradan çıkan ders şudur:

"Minnet erbâbı olmayalım; başa kakıcı, yaptığı iyiliği iki de bir de ortaya getirici, karşıdaki adamı baskı altına alıcı bir tarzda söyleyici bir insan olmayalım."

Çünkü biz yaptığımızı o adam için yapmıyoruz, Allah için yapıyoruz. Hatta gizli yap, bilmesin bile.

Geçen derslerde burada bahis konusu oldu:

Bir adam, bir şehre gidiyor. Orada bir talebesi varmış, soruyor. Evliyâullahtan birisi, alim.

"Falanca nerededir? Onu ziyaret etmek istiyorum."

Diyorlar ki;

"Hapiste."

"Neden?"

"Birisine borcu vardı, ödeyemedi."

"Ne kadar borcu vardı?"

"Şu kadar altın."

Tamam.

Gidiyor, alacaklısını buluyor. O kadar altını ödüyor, adamı hapisten kurtarıyor. Ziyaret etmeden de kaçıp gidiyor. "Minnet olmasın, minnet altında kalmasın." diye yaptığı iyiliği kendisinin yaptığını bile söylettirmiyor. "Birisi senin borcunu ödedi, hapisten çık." diyorlar, çıkıyor ama borcunu kimin ödediğini bile bilmiyor.

İşte bu makbul. Minnet ettirmemek makbul. Minnet ettirmek, başa kakmak, yapılan iyiliği iptal eder.

Kur'ân-ı Kerîm'de geçiyordu.

Nasıldı?

La tübtılû sadakâtiküm bi'l-menni ve'l-ezâ. "Verdiğiniz zekâtları, sadakaları başa kakmak, verdiğiniz insanı üzmek suretiyle iptal ettirmeyin, boşa çıkarmayın."

Allah sevmez, sevabı gider. Onun için başa kakıcı olmamak lazım. Bir de himmet erbâbı olmak lazım.

"Bunun ölüsü, ötekisinin bin tanesinin dirisinden iyi oluyormuş, bunun küfrü ötekisinin İslâm'ından iyi oluyormuş."

O halde himmet erbâbı olmaya çalışmamız lazım. Hepimiz himmet erbâbı olacağız. Elimizden geldiğince bilgimizle, paramızla, görgümüzle, aklımızla, ahlâkımızla, âdâbımızla, her türlü tasavvufî evsafımızla himmet erbâbı olacağız. Gayretli, himmetli müslüman olacağız.

Himmet sadece şeyhlere mahsus değil, herkes himmet erbâbı olacak. Himmet sahibi olmak, huy haline gelecek. Himmetli olmak, himmet erbâbı olmak, bir saniyemizi boşa geçirmemek, daima hayırlı, faydalı bir şeyler yapmaya koşturmak bizim vasfımız olacak.

Kâle ve süile Ebû Yezîd. "Yine aynı râvi dedi ki; 'Ebû Yezid'e şöyle bir soru soruldu:'" Bi mâzâ na'lü'l-ma'rifete. "Bu ârifler ne yaptılar da mârifetullaha erdiler?" Kâle bi tadyı'ı mâlehüm. "Neleri varsa zâyî ederek."

Tadyı'ı; "yok etmek, vermek, harcamak" demek.

Mârifetullaha nasıl ermişler?

"Neleri varsa vererek."

Sadaka olarak paralarını vermişler, zamanlarını vermişler, verebilecekleri her şeylerini vermişler.

Ve'l-vukûfi mea mâlehû. "Allah için olan şeyin üzerinde durarak. Kendilerinin nesi varsa vererek ve Allah için olan şeyin üzerinde durarak, onunla beraber olarak."

Kendilerininkini feda ediyorlar ve Allah için olan şeye iyice sarılıyorlar, sebat ediyorlar, onun yanında tam durarak elde ediyorlar.

Demek ki mârifetullahın bedeli, insanın büyük fedakârlıklar yapmasıymış. Neyi varsa Allah yolunda verecek. Parası var, o parayı fukaraya, hizmetlere harcayacak.

Mesela Peygamber Efendimiz'i ziyaretin âdâbında bile ilk önce Medine'nin fukarasına sadaka dağıtmak hususundan bahsedilir. Peygamber Efendimiz'in huzuruna, yanına girerken sadaka verilir.

Neden?

Fukaranın duasını alırsın, onları sevindirmiş olursun; Allah sever. Vaktini verecek, zamanını harcayacak, uykusunu feda edecek, kitap okuyacak, alimlerin meclisine gidecek, hizmet edecek, koşturacak. Çalışmadan olmuyor. Nesi varsa feda edecek sonra da onun olan ne varsa o orada iyice sabit duracak. Bekleyecek; tam durması gereken yerde duracak.

Semi'tü Ebâ Nasrini'l-Hereviyye yekûlü semi'tü Ya'kûbe'bne İshâka yekûlü semi'tü İbrâhîme'l-Hereviyye yekûlü semi'tü Ebâ Yezîde yekûl. "Başka bir rivayet zinciri ile müellif diyor ki; "Ben Heratlı Ebû Nasr'ın şöyle dediğini duydum:'"

Ebâ Nasrini'l Herevî, Herevî, "Heratlı" demek.

Semi'tü Ya'kûbe'bne İshâka yekûl. "O da Yakup b. İshak'tan duymuş." Semi'tü İbrâhîme'l-Hereviyye yekûl. "O da İbrahim el-Herevî'den, Heratlı İbrahim'den duymuş."

Mü'minler cennete girdikleri zaman âyet-i kerimede ne bildiriliyor?

Lâ havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenûn. "Müslümanlar orada korkmayacaklar, mahzun da olmayacaklar. Cennette korku, mahzunluk yok."

"Yâ Rabbî! Bu dünyadayken ve senden korkuyorken; takvâ üzereyken, havf üzereyken seninle ferahım, sevincim, şenliğim böyle, orada artık korku bahis konusu olmadan, emin ve emniyette iken sevincim kim bilir nasıl olacak?"

Burada ehafeke diye üstün okunsa, ehafe- ihafe den "korkutmak" demek.

Ve ene ehafeke. "Ben seni korkutuyorken" gibi bir mâna olur, doğru olmaz.

Harekede bir yanlışlık var.

Hâzâ ferahî bike ve ene ehâfüke fe-keyfe ferâhi bike izâ emintüke. Allah'ı korkutmaya kimsenin gücü yetemeyeceğine göre o, fahiş bir yanlışlıktır; ehafüke olması gerekir.

Ve bi-hâze'l-isnâdi kâle: Semi'tü ebâ Yezîde yekûl; Yâ Rabbü! Efhimnî anke ve innî lâ efhemü anke illâ bike. "Aynı rivayet zinciri ile Ebû Yezid'in şöyle dediğini duydum:"

Demek ki ahbabı, arkadaşı, yanında bulunan bir kimse. Bâyezîd-i Bistamî hazretlerinin sözlerini duyuyor, rivayet ediyor.

Yâ Rabbü! Burada Yâ Rabbü demiş, ötre koymuş. Tabi "Yâ Rabbü!" olunca, "Ey Rab!" demek olur. Ama esre olunca, "Yâ Rabbi!" diye yazılınca "Rabbî" nin kısaltılmışı olur; "Ey benim Rabbim!" demek olur.

Onun için burada Yâ Rabbü demek yerine "Yâ Rabbi!" deseydi daha iyi olurdu; ikisi de caiz.

"Ey Allah" mı der insan, "Ey Allah'ım" mı der? "Ey Rabb" mı der, "Ey Rabbim" mi der? "Rabbim" demesi daha uygun olduğundan; "Yâ Rabbi!" deseydi daha iyi olurdu. Biz oraya o harekeyi de koyalım.

Yâ Rabbî! "Ey benim Rabbim!" Efhimni. "Bana anlat, fehmettir, sezdir." Anke. "Kendini." Fe inni. "Çünkü ben." Lâ efhemü anke illâ bike. "Seni sen olmadan anlayamam, sen anlatmayınca anlayamam."

"Yâ Rabbi! Sen bana kendini bildir, anlat, fehmettir çünkü sen fehmettirmezsen ben seni fehmedemem, anlayamam, kavrayamam."

Hakikaten böyledir. Bir insanın kendisinin düşünüp taşınıp Allahu Teâlâ hazretlerini anlaması muhaldir, imkânsızdır; Allah bildirirse anlar.

Allahu Teâlâ hazretleri;

Leyse kemislihî şey'ün. "Kendisi gibi hiç bir şey olmayan bir varlık."

Leyse kemislihî şey'ün. "Hiç onun gibisi yok."

Nasıl anlatacaksın?

Hani biz bir şeyi anlatırken diyoruz ki;

"Şuna benzer, şöyledir, şundan biraz küçüktür, bundan biraz büyüktür. Rengi şundan biraz farklıdır; kurşunîdir, şarabîdir veya laciverttir."

Daima bir şeyle tarif ederiz ama emsali olmayan, hiç bir şeye benzemeyen bir şeyi nasıl tanıtacaksın, nasıl anlatacaksın?

Bunu biz anlayamayız ve anlatamayız. Ama Allah, kendisini kuluna kendisi anlatır. O'nun kudreti. Burada da onu istiyor.

"Yâ Rabbi! Ey benim Rabbim!"

Efhimnî anke. "Sen'i bana duyur, hissettir, fehmettir, anlattır çünkü ben Sen'i, Sen'siz anlayamam. Yardım etmezsen, nasip etmezsen, kapıyı açmazsan, mârifetullahın perdelerini kaldırmazsan anlayamam."

Kâle ve kâle Ebû Yezîde: Araftu'l-lâhe bi'l-lâhi ve araftü mâ dûni'l-lâhi bi-nûri'l-lâhi azze ve celle.

Bu da bir başka cümle:

Araftu'l-lâhe bi'l-lâhi. "Allah'ı Allah ile bildim."

İşte deminki mânanın kendisi üzerindeki uygulaması:

"Allah'ı Allah ile bildim."

Kendisi mârifetullaha ermiş, Allah'ı bilmiş.

Nasıl, neyle bilmiş?

Allah'ın bildirmesi sayesinde, Allah'ı Allah ile bilmiş.

Ve araftü mâ dûna'l-lahi. "Allah'tan gayrısını da bildim." Bi-nûri'l-lâhi azze ve celle. "Allah'ı; Allah'ın nuruyla, Allah ile bildim.Allah'tan gayrısını da Allah'ın nuruyla bildim."

Allah bir insana mârifetullahı verdi mi, insan hakiki bir ârif oldu mu ondan sonra mâsivâyı da Allah'ın nuruyla bilir. Bu hususta hadîs-i şerîf var.

Ne buyuruyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem?

İttekû firâsete'l mü'mini. "Müminin firasetinden, anlayışından, sezgisinden kork!" Ve innehû. "Çünkü o mü'min." Yenzuru bi-nûri'l-lâhi. "Baktı mı Allah'ın nuruyla bakar."

Allah'ın nuruyla baktığı için gizliyi de anlar. Burada o sözün kaynağı görülmüş, karşımızda belirmiş oldu.

Semi'tü Mensûre'bne Abdillâhi yekûlü semi'tü Ya'kûbe'bne İshâke yekûlü semi'tü İbrâhîme'l-Hereviyye yekûlü semi'tü Ebâ Yezîd el-Bistâmiyye ve süile: Mâ alâmetü'l-ârif? Fe-kâle el-lâ yeftüre min zikrihî ve lâ yemelle min hakkıhî ve lâ yeste'nise bi gayrihî. "Müellif Mansur b. Abdillah'tan duymuş; o da Yakub b. İshak'tan duymuş; o da İbrahim el-Herevî'den duymuş."

İbrahim el-Herevî'nin hayatını okumuştuk. Güvenilen, çok oruç tutan zâttı. Hangi tarihte ölmüştü? 244'te vefat etmişti. O da Bayezîd-i Bistamî'den duymuş:"

Süile mâ alâmetü'l ârifü. "Ârifin alâmeti nedir? Arif-i billâh, mârifetullaha ermiş, irfan sahibi, mânevî ilmi kazanmış olan evliyânın, erenin alâmeti nedir?" Fe-kâle ellâ yeftüre min zikrihî.

Üç alâmet söylüyor:

Ellâ, en la demek.

Ellâ yeftüre min zikrihî. "Arifin alâmeti üçtür. Bir, Allah'ın zikrinden fütur getirmez. Gevşemeden, bıkmadan, yorulmadan, severek ve daima Allah'ın zikrinde olur."

Ona zikr-i müdâm hâli diyorlar. Devamlı Allah'ı zikreden, hatırlayan, unutmayan; Allah daima kalbinde, dilinde, aklında olan kimse. Bir.

Ve lâ yemelle min hakkıhî. "Ve onun hakkında hiç bıkkınlık duymamak."

Hakkıhî.

Allah'ın hakkı nedir?

İbadettir. Allah'ın kul üzerindeki hakkı ibadettir. Kula her şeyi Allah veriyor, her şeyimiz Allah'tan.

Kuldan istediği nedir?

İbadet.

Ve mâ halâktü'l-cinne ve'l inse illâ liya'büdûn. "Ben azîmüşşân, cinleri ve insanları başka bir şey için yaratmadım ancak bana ibadet etsinler diye yarattım."

İbadet için yaratıldığına göre, Allah'ın kul üzerindeki hakkı, kulun Allah'a ibadet etmesi.

Ellâ yemelle min Hakkıhî. "Allah'a olan kulluğunda hiç bıkkınlık göstermeyecek."

Ne namazdan, ne oruçtan, ne zekâttan, ne hacdan, ne cihattan, ne Allah için yapılan bir başka ibadetten. Hiç fütur getirmeyecek.

Ârif. O seviyeye geldi. Öteki tembel insanlar namazdan, oruçtan, ibadetten bıkar ama ârifin alâmeti Allah'ın hakkı konusunda hiç bıkkınlık duymamak, zikrinden hiç fütur getirmemek, daima zikretmek. Allah'ın hakkı olan güzel kulluk etme konusunda da hiç fütur getirmemek daima, severek ve âşıkâne bıkmadan ibadette olmak; iki.

Ve lâ yeste'nise bi-gayrihî. "Allah'tan gayrıyla da ünsiyet tutmamak."

Başkasını sevememek, başkası ile ünsiyeti olmamak. Asıl sevdiği Allah, ötekilerle işte dünya hayatının icabı oturur, kalkar, konuşur, gelir gider, ziyaret filan ama asıl ünsiyeti Allah ile.

Mesela biz doktora tezi yaptık, doçentlik tezi yaptık. Masamızda kâğıdımız, kalemimiz, çalışmamız… Bir telefon gelse; "Şu telefon hemen bitse de masanın başına otursak." dersin. Bir ziyaretçi gelse yine; "Hemen bitse de masamızın başına otursak." dersin.

Neden?

O vazifemizdi. "O vazife bitsin, bir an evvel bu işi yapalım." diye idi.

Mesela adamın evinde televizyon var. Çok heyecanlı bir film izliyor. Dokuz hafta devam etmiş, sonu gelmiş, herkesin merakı zirvede. Bizimki tam televizyonun başına oturmuş; kapı çalıyor, birisi geliyor.

Fesübhanallâh! Söylene söylene kapıya gidiyor. Birisi bir şey söylüyor. "Konuşmasını kısa kesse de şu televizyonun başına gitsem." diye düşünüyor.

İşte bu; nefsin ona olan bağlılığı, zevki, sevgisi. Onunla ünsiyeti var, onu seviyor.

Ârifin üçüncü vasfı da Allah'tan gayrıyla ünsiyet etmek istememesi. Yatsı olsa, herkes dağılsa, evine çekilse de ben de Rabbimle baş başa kalsam, Allah ile beraber olsam. Ârifin vasfı buymuş. Bunları ezberleyin.

Kâle ve kâle Ebû Yezîde: "İnna'llâhe Teâlâ emera'l ibâde ve nehâhüm fe-etâûhü fe-halea aleyhim, hil'ahû, fe'şteğalû bi'l-hileı anhü ve innî lâ ürîdü mina'l-lâhi illa'l-lâhe." Ebû Yezîd-i Bistâmî bu sözünde şöyle buyuruyor:

İnna'l-lâhe Teâlâ. "Allahu Teâlâ hazretleri." Emera'l-ibâde. "Kullara bazı emirler verdi." Ve nehâhüm. "Bazı yasaklar koydu."

"Namaz kılın, içki içmeyin, helal yiyin, haram yemeyin, ibadet edin, şirk koşmayın, riyâ yapmayın." dedi.

Çeşitli emirler, yasaklar...

Fe-etâûhü. "Kullar da bu emir ve yasaklara itaat ettiler." Fe-halea aleyhim hilahû. "-Allahu Teâlâ hazretleri bu şeyleri yapanlara- hil'atlerini çıkardı, perdelerini kaldırdı." diyelim.

Fe'şteğalû bi'l-hıleı anhü. "İnsanlar bu hil'atlerle, perdelerle meşgul oldular."

Ve innî lâ ürîdü mina'l-lâhi illa'l-lâh. "Halbuki ben hil'atlarle, örtülerle, perdelerle değil, bizzat Allah ile meşgul olmak istiyorum."

Öteki şeylerle meşgul olmak istemiyorum.

Tarih kitaplarında; "Harun Reşid'in bir âdeti varmış." diye okumuştum. Senede bir defa bir salona çeşitli hediyeler koyarmış. Bütün hizmetlilerini çağırırmış.

"Herkes beğendiği bir şeyin üstüne elini koysun." dermiş.

Kumaş, ibrik, leğen, tespih... Her neyse. Yine bir sene o salonu böyle hediyelerle doldurmuş; bütün cariyelerini, hizmetçilerini, yakın adamlarını oraya çağırmış.

"Herkes, sevdiği şeyin üstüne elini koysun." demiş.

Neyin üstüne elini koyarsa o, onun olacak. Cariyelerden bir tanesi gelmiş, elini Harun Reşid'in başına koymuş.

"Ne yapıyorsun?" demiş.

"Ben de seni seviyorum, ben de seni istiyorum." demiş.

Ona çok büyük mükâfât vermiş. 14. yüzyılda yazılmış, tasavvufî bir eserde okumuştum.

"Kimisi Allah'ın mükâfâtları ile sevapları ile meşgul olur; kimisi bizzat Allah ile meşgul olur."

O tasavvufî eserde bu hadiseyi, bu mânayı anlatmak için yazmıştı. Allahu a'lem burada da Bayezîd-i Bistâmî bu mânayı kastediyor.

"Ben Allah'tan bizzat Allah'ı istiyorum. Yoksa hil'atleri, perdeleri değil."

Kâle ve kâle Ebû Yezîd: "Fi'btidâî fî erbaati eşya'. Tevehhemtü ennî ezkürühû ve a'rifühû ve uhibbühû ve atlübühû. Fe lemme'nteheytü raeytü zikrehû sebeke zikri ve ma'rifetehû tekaddemet ma'rifetî ve mahabbetehû akdeme min mahabbetî ve talebühû lî evvelen hattâ talebtühû.

"Ebû Yezîd-i Bistâmî bu sözünde diyor ki."

Fi'btidaî fî erbaati eşya'. "Bu yola girişimin başında dört şeyde hata ettim, yanlış düşündüm. Sonradan bu düşüncelerimin yanlış olduğunu anladım."

Bu yanlışları sıralıyor:

Tevehhemtü ennî ezkürühû. "Vehmettim ki sandım ki ben O'nu zikrediyorum." Ve a'rifühû. "Yine vehmettim, sandım ki, ben O'nu biliyorum." Ve uhıbbühû. "Yine vehmettim ki ben O'nu seviyorum." Ve atlübühû. "Ve yine vehmettim ki ben O'nu talep ediyorum."

"Sandım ki ben O'nu zikrediyorum, ben O'nu biliyorum, ben O'nu seviyorum, ben O'nu talep ediyorum."

Fe lem men teheytü. "İşin sonuna ulaştığım, tecrübe kazandığım; tasavvufta derinleştiğim, yükseldiğim zaman." Raeytü. "Gördüm ki." Zikrehû sebeka zikrî. "O'nun beni zikri, benim O'nu zikrimden evvel imiş." Ve ma'rifetehû tekaddemet ma'rifetî. "O'nun beni bilmesi, benim O'nu bilmemden önceymiş." Ve mahabbetehû. "O'nun beni sevmesi." Akdeme min mahabbetî. "Benim O'nu sevmemden önceymiş." Ve talebühû lî. " Ve O'nun beni istemesi." Evvelen hattâ talebtühû. "O daha evvelmiş; ondan sonra ben O'nu talep etmişim."

Şair diyor ki;

Aşk odu evvel düşer ma'şuka, andan âşıka.

Şem'i gör kim yanmadan yandırmadı pervâneyi.

"Aşk ateşi evvela sevgiliye, maşuka düşer; onun içinde başlar. Sonra âşıka geçer. Şem u pervâne, yani "mumla kelebek" hikâyesinde dikkat et ki mum önce yanıyor, etrafa ışık saçıyor da ondan sonra kelebek ona geliyor, yanıyor. Önce ışık, mum; ondan sonra pervane."

Bir ihvanımıza da hocası öyle söylemiş:

"Hocam, ben seni çok seviyorum. Bu kadar insan arasında seni nasıl buldum?" gibi bir söz söyleyince; "Evladım!" demiş. "Sen mi bizi buldun, biz mi seni bulduk?"

Gümüşhaneli Efendimiz hazretlerine, Bağdat'tan, Trablusşam'dan Trablus Müftüsü Ahmed b. Süleyman et-Trablü's-şâmî, el-Ervâdî kuddise sırruhû İstanbul'a geliyor. O zamanın imkânlarını düşünün, seyahat imkanları ne kadar zor. Gümüşhaneli hazretlerini buluyor.

Diyor ki;

"Benim görevim, seni irşad etmek. Ben seni irşad etmeye geldim."

Bir tek kişinin irşadına bir şeyh tahsis ediliyor.

Neden?

Çünkü Gümüşhaneli hazretleri çok büyük zât.

Gümüşhaneli hazretleri, memleketi Gümüşhane'deyken bir rüya görüyor:

Bir yangın çıkmış, kendisi bir caminin kubbesinin zincirine tutunarak kurtulmuş. İstanbul'a geliyor, bakıyor ki o cami Süleymaniye Camii. Daha önce o camiyi hiç görmemiş olduğu halde Gümüşhane'de o rüyayı görüyor. Onun içine o ateşi düşüren de yine Allah. Önce istiyor, seviyor, ondan sonra kulda öyle bir talep hâsıl oluyor; yoksa kulda bir şey yok.

Bâyezîd-i Bistâmî; "Bunu anladım." diyor.

"Ben işin başında sanmıştım ki; 'Ben O'nu zikrediyorum, ben O'nu seviyorum, ben O'nu istiyorum, ben O'nu biliyorum. Sonradan anladım ki meğer O beni zikrediyormuş, meğer O beni biliyormuş. O'nun beni bilmesi, benim bilmemden önceymiş. O'nun beni sevmesi, benim O'nu sevmemden önceymiş. O'nun beni talep etmesi, benim O'nu talep etmemden önceymiş."

Tabi bu böyledir; çünkü kâinatı yaratan Allah'tır. Her işi tanzim eden Allah'tır. Elbette böyle olduğu aşikâr ama insan kendisi bir şey yapıyorum sanıyor. Bir şey yapmak kudreti O'nda. Bunlar büyük insanların hayat tecrübeleri ve vardıkları sonuçlar. İnsanın hatırına ister istemez şöyle bir soru geliyor:

"Madem asıl talep O'ndan, o halde biz ne yapacağız?"

Biz önce Allah'ın bizi sevmesini sağlayacak bir tavra gireceğiz. O bizi isteyecek ki biz ona gidebilelim. O bize yazacak, nasip edecek ki biz onun camisine gidebilelim, ibadeti yapabilelim. Burada kaç sefer size söylemiştim ki sabah namazına gidemediyseniz Allah sizi camisine kabul etmediği için gidemiyorsunuz. Namaza kalkamadıysanız Allah sizi huzuruna kabul etmek istemediği için kalkamıyorsunuz. Bir kusurunuz var. Onun için o kusurları giderecek bir şeyler yapmanız lazım. Sadaka vereceksiniz, yalvaracaksınız, ağlayacaksınız, "Allah neleri sever?" diye araştıracaksınız, seveceği şeyleri yapmaya gayret edeceksiniz. O sevgi hâsıl olacak ki ondan sonra öteki işler kolaylıkla yola girsin ve istediğiniz muradınız hâsıl olsun. Allahu Teâla hazretleri cümlemize tevkifini refik eylesin.

Fâtiha-i şerîfe me'al besmele.

Sayfa Başı